31 Mart 2017 Cuma

SUNA İNAN KIRAÇ VAKFI KALEİÇİ MÜZESİ

Antalya Kaleiçi’ndeki görmeye değer bir yapı da “Barbaros Mahallesi Kocatepe Sokak 25" numarada bulunan Suna-İnan Kıraç Vakfı’na ait müze.

Müze, önde yer alan geleneksel bir Türk evi ile hemen arkasında bulunan eski bir Ortodoks Kilisesi’nin yapısında oluşuyor. İnan bey tarafından Suna hanıma hediye olarak alınmış olan kilise yapısı öndeki ev ile birlikte son derece güzel ve bakımlı bir müze halinde düzenlenmiş.


Türk evinin giriş katı güvenlik odası ve Atatürk adına düzenlenmiş bir odadan oluşuyor. Ahşap merdivenden yukarıya çıktığınızda salon eski Antalya resimlerinden oluşan bir sergi vaziyetinde. İki oda ise eski Türk evlerinin malzeme ve kıyafetlerinin sergilendiği bölümlere sahip. Bir odasında da düğün töreni mankenlerle sembolize edilmiş.


Kilise binasına bahçe içinden yürüyerek dolaşıyorsunuz. Giriş katında çok sayıda çini ve porselen vazolar sergileniyor. Küçük bir üst kata arkada bahçedeki merdivenden çıkılıyor. Burada da eski Türk esnaflarının kıyafetlerinde biblolar, eski resimler sergileniyor.














Sokakta müze binasının hemen karşısındaki yapı grubu da vakfa ait. Burada Koç Üniversitesi’ne bağlı olarak faaliyet gösteren “Suna-İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Merkezi" bulunuyor. Yapıda bir kütüphane ile konferans salonu bulunuyor. Merkezde iki ayda bir duyurulan çok sayıda konferans ve seminer faaliyetleri yürütülüyor.

Bu çok değerli faaliyetleri ile Antalya’ya ve Türkiye’ye olağanüstü katkılar sağlamaları sebebiyle Suna ve İnan Kıraç’a saygı ve sevgilerimizi sunuyoruz.

30 Mart 2017 Perşembe

MART AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 4


KİTABIN ADI
Kara Atena – Eski Yunan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi 1785-1985
(Black Athena – The Afrosiatic roots of classical civilizationn, Volume I, The Fabrication of ancient Greece 1785-1985)
KİTABIN YAZARI

Martin Bernal

KİTABIN ÇEVİRMENİ
Özcan Buze
KİTABIN YAYINEVİ
Kaynak Yayınları
KİTABIN BASKI YILI
2016
KİTABIN BASKI SAYISI
4. Baskı   
KİTABIN SAYFA SAYISI
551 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10

 
Dilimizde yayınlanmış, çok önemli arkeoloji tarihi kitaplarından birisi. Bernal, çok önemli bir savın izini sürüyor ve dayanağının tüm kanıtlarının eski kaynaklarını bir bir sayıyor.
Okul dönemlerimizde bize öğretilen önemli tarih konularından birisinin Eski yunan uygarlığının İÖ 600 dolaylarından itibaren Avrupa’da ışımaya başladığı, bu uygarlığı yaratan göçlerin kuzeyden gelen Aka, Miken ve İon kavimlerinden teşekkül ettiği ve bu kavimlerin
Avrupa toplumlarının soy kökenlerini teşkil ettiği ve Yunan uygarlığının giderek Avrupa uygarlığının kaynağı olduğudur.
Bernal, dünya arkeoloji literatüründe son iki yüz senedir egemen olan bu hipotezlerin tümüyle uydurma olduğu adı geçen kavimlerin Yunan yarımadasına gelmelerinden çok önce İÖ 1000 ler öncesi ve civarında Mısır’dan kaçan (kovulan) Hiksos kavimleri ile Fenikelilerin önce ticari ilişkiler ve sonra da ada (özellikle Girit) ve anakarada çok sayıda koloni kurarak yerleştiklerini, dillerini, tanrılarını ve alfabelerini getirdiklerini ve eski Yunan uygarlığının temel yaratıcıları olduklarını belgeleriyle ortaya koyuyor.
Yazar, Eski Yunan bilgin ve tarihçilerinin (başta Heredotos olmak üzere) uygarlıklarının kaynağını Eski mısır olarak bildiklerini ve kabul ettiklerini, eğitim için sık sık Mısır’a seyahat ettiklerini bu olgunun 17. Yüzyıla değin Avrupa’da tartışmasız kabul edilmesine rağmen son iki yüz yıldır, gerçekleri saptıran ve Eski Yunan uygarlığının kaynağını gizleyen yayınların ırksal kaygılar güttüğünü ortaya çıkarıyor.
Üç kitap halinde yayınlayacağını söyleyen yazarın bu ilk kitabının devam eserlerinin dilimize kazandırılması bilgilerimize önemli katkı sağlayacak.


Doğum: 1937, Londra, Birleşik Krallık
Ölüm: 9 Haziran 2013, Cambridge, Birleşik Krallık
Ebeveynleri: Margaret Gardiner
Kitaplar: Kara Athena, Cadmean letters, Geography of a Life, Chinese socialism to 1907
Eğitim: King's College, Cambridge, Harvard Üniversitesi, Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley
Bernal'e göre Yunan medeniyetinin menşeinin iki esas kuramı vardır: "Arî model" ve "antik model". Arî model, daha sonra "zayıf" ve "kuvvetli" diye ayırdığı, Yunanların ilk yerleşimlerinin kuzey doğuda (yani merkezi Avrupa'da) olduğudur. "Kuvvetli kuram" Yunanistan'ın bulunduğu bölgeyi Arî'lerin gelmesinden önce meskûn olmamış kabul eder. "Zayıf kuram" ise bu bölgenin Arî'lerin gelmesinden önce yerlilerine ait olduğunu kabul eder.
Bernal kanıtları eksik olan sömürgeleştirme temelli Arî kuramı reddeder. Socrates, Plato and Aristo gibi dönemin Yunan tarihçilerinin Finike medeniyetinin Yunanistanı kolonileştirdiğine inanamalarını ispatlamalarına değinir. Bunu temel alarak, Yunanistan'ın kuzeyli istilacıların karışımı (Akalar, Danoalar, Argoslar vb.) ile bir Finike kolonisi tarafından kolonileştirildiğini açıkladığı bir yeni kuramı ortaya koyar.
Bernal, Antik Mısır ve Kuzey Afrika'nın tarihini açıklamak için kitabında okuyucuya, önde gelen Avrupalı liderlerin Mısır ve Kuzey Afrika hususunda ilgi ve hayranlık içeren ifadelerinin birçok örneklerini gösterir. 18nci ve 19ncu yüzyıl Avrupalı ırkçıları için, kendi medeniyetlerinin kökenlerinin Afrika'lıların ve Sami'lerin kolonileştirdiği Mora'lı barbarlar olması, tahammül edilebilir değildi. Bu yüzden arkeolojik ve dilbilimsel bütün kanıtları bir tarafa bırakıp kendi tarih tezlerini yazdılar. Barthold Georg Niebuhr ve Karl Ottfried Müller gibi 19ncu yüzyıl tarihçileri bilimsel disiplin ve kanıtları da bir tarafa bırakarak Arî modeli kurdular. Buna tarihi teze göre, Kuzeyden Mora'ya gelen saf Hint-Avrupa ırkından Dorlar ve Helenler buradaki vahşileri medenileştirip Avrupa medeniyetinin temellerini atmışlardı. Anadolu, Sümer, Finike ve Mısır medeniyetleri inkâr ediliyordu. Arî modeli savunanlara göre Yunan medeniyetinden önce kayda değer bir medeniyet yoktu; varsa bile bunlar Yunan kültürünün alt kültürleri veya barbarlardı.
Klasik Yunanca'nın yakınında konuşulan, Anadolu Dillerinin etkisiyle proto-Yunan dilinden çıktığının birçok kişi tarafından kabul görmesine ve kültürün karşılaştırılabilir öğelerin kaynaşması olarak geliştiğinin kabul edilmesine karşın Bernal, yakın doğu kültürlerinin Afrikalı öğelerinin altını çizer. Kitap, klasik batı merkezcil görüşe karşıt imajı nedeniyle Afro-Amerikan veya Afrikamerkezli hareketlere muazzam tesir etti.
Bernal, Yunan dilinin, Hint-Avrupa dilinin, kültürel olarak tesiri altında kaldığı Mısır dili ve Sami dilleri ile temasından tekamül ettiğini faraziyesini ortaya koydu. Bazı Hint-Avrupa etimolojilerinde şu sıralarda kabul edilen bazı kelimeler de dahil, Yunanca kelimelerin birçok Mısır ve Sami kökenli örneklerine değindi. Bernal, M.Ö. 750 yılından önce onaylanmamış M.Ö. 1800 ve M.Ö. 1400 yıllarına ait Yunan Alfabesine ve M.Ö. 10 yüzyıl şairi Hesiod'a yer verdi.
Kara Athena, akademik toplumda öfkeli bir münakaşayı ateşledi. Çoğu eleştirmenler, Yunan medeniyetinin menşeinin 19ncu yüzyıl ırkçılığı tarafından lekelenmiş olduğunu ifade eden Bernal'in çalışmasını kabul ederken, birçoğu Bernal'i hipotezinin spekülatif tabiatta olması ve uzmanlık alanının çok dışında çalışma yapmış olması nedeniyle şiddetle eleştirdi.
Sonradan gelen bazı yazarlar, Bernal'in kültür, etnisite ve ırk hususlarında kafa karışıklığında olduğu, dilbilimsel olarak yetersiz ve sistematiklikten uzak olararak etimolojiyi ele aldığı hususlarında ağır bir şekilde eleştiride bulundular. Bernal yeri geldikçe, akademik camiayı, 19ncu yüzyıldan beri Afrika ve Sami uygarlığının önemini sürekli ve kasıtlı olarak kararmakla itham etti.
Diğer taraftan İtalyan filolojist Giovanni Semerano'nun kuramlarında ise Bernal'in tezlerinin desteklendiği görülmektedir  (KAYNAK VİKİPEDİ)


29 Mart 2017 Çarşamba

“TÜRK HAMAMI -LE BAIN TURC” – JEAN AUGUSTE DOMİNİQUE INGRES

Tabloyu, Le Figaro Dergisi ‘19’uncu yüzyılın en erotik resmi’ ilan etmiştir.
1780, Fransa’da dünyaya gelen Jean Auguste Dominique Ingres, eserlerinde Neoklasizmi benimsemiş bir ressamdır. 86 yaşında zatürreden hayatını kaybeden Ingres’in ölmeden 4 sene evvel yaptığı “The Turkish Bath” (Le Bain Turc), oryantalist bir havaya sahiptir. Eser, 108 x 110 cm boyutlarında ve Paris, Louvre Müzesi’nde sergileniyor.

Fransız neo-klasik ressam Ingres, Fransa ihtilaller ve romantizm akımıyla uğraşırken, İtalya-Rönesans-Raphael üçgenine takılıp, o döneme bambaşka resimlerle damgasını vurmuştur. Ingres’in babası sanatın her dalında yeteneği ve bilgisi olan bir ustaydı. Ingres’in ilk öğretmeni oldu. Heykel’den, müziğe her sanat dalında temel eğitimini babasından aldı. Resim ve heykelde, akademik eğitimine başladı ama devrim sebebiyle eğitimi yarıda kaldı. Babasının desteği ile Kraliyet Akademisi’nde eğitimine devam etti. Başarılı olup, ödüller kazandıktan sonra, Paris’e Jacques-Louise David’in öğrencisi olmak üzere gitti. David o dönemde, resim sanatının efendisi gibiydi, Ingres de en yetenekli öğrencisi olmuştu. Kompozisyon ve insan anatomisi konusundaki becerilerini geliştirdi. 26 yaşında İtalya’ya gitti ve 18 sene yaşadı, 14 yılını Roma’da, 4 yılını Floransa’da geçirdi. Özellikle portreleriyle çok ünlü oldu. Rönesans’ın derinlerine daldı, Raphael idolü olmuştu.
İtalya’da yaptığı resimleri Paris’e gönderiyor, nasıl bir gelişim gösterdiğini adeta ilan ediyordu. Ancak İtalya’da olduğu zamanlar, ihtilal ve özgürlük savaşının resim sanatına bir yansıması olan Romantizm akımına uzak kalmıştı. Paris’e döndükten sonra da Romantizm’i asla anlayamadı, akımın öncüsü Delacroix’nun baş düşmanı olarak anıldı.
Ingres, hayatı boyunca güzel kadınların hayranı oldu, sadece resimlerinde değil, hayatında da onlara yer verdi.  Antik Yunan ve Roma çizgilerine özlem şeklinde tanımlayabileceğimiz Neoklasizm akımında adı sıkça geçen Jean Auguste Dominique Ingres, 1863 yılında tamamladığı “Türk Banyosu” aslında sarayın o meşhur harem bölümüdür. Çıplaklığı resmetmeyi seven bir adam olan Ingres’in bu eserindeki 25 kadının, büyük kısmı beyaz ve Avrupalıdır. Afrika kökenli olan yalnız iki kadın görünmekte.

İlk yapıldığı zaman dikdörtgen formunda olan eser, daha sonra Ingres tarafından yuvarlak formuna dönüştürüldü. Bu da bize resmi, -dolayısıyla kadınları- ‘anahtar deliğinden gözlüyormuş’ hissini veriyor. Kadınların orantısız vücutları, yer yer kalınlaşan hatları, kusurdan çok hatalı çizim olduğu görünen eser, zamanın kadınlar hamamını doğru olarak yansıtıyor. Daha önce hiç Osmanlı topraklarında bulunmamasına rağmen, bu kadar ustalıkla resmedilen çıplak kadınlarla dolu hamamın ilhamı, İstanbul’da uzun bir süre yaşamış olan İngiliz yazar Lady Mary Wortley Montaguenun Türk Hamamı’nı detaylı olarak anlatan mektuplarına dayanmakta.

Lady Mantague‘nun mektubundan;
“Oraya girdiğimde 17, 18 yaş civarında neredeyse iki yüz kadın vardı. Kahve içip sohbet ediyor ve birbirlerine şerbet ikram ediyorlardı. (…) Uzun örgülü saçları ve biçimli vücutlarıyla farklı biçimlerde uzanmış güzel kadınlar gördüm.”

Ingres, Lady Mantague’nun 2 mektubunu kopyalayıp saklamış. Kendini hazır hissettiğinde, tamamen mektuptaki tasvirlere dayanıp, daha önceden çizdiği çıplak kadınları örnek alarak, hiç canlı model kullanmadan bu resmi yapmıştır. Resim, Picasso’nun ilk kübizm denemelerinden olan Avignon’lu Kızlar’ın da ilhamı olmuştur.
Eserle ilgili bir diğer ilginç nokta daha var ki yine Ingres’in dehasını yüceltecek türden. Ingres, hamamdaki kadınların hatları için 1808’de yaptığı “The Bather of Valpinçon” adlı eserini kaynak almıştır.

Ingres’nin “en son şaheser”i olarak nitelendirilen Türk Hamamı devrinin çoğu sanat eleştirmenini olduğu kadar Prenses Napolyon’u da şok etti. Bu nedenle eserin iadesinden hiç gocunmayan İngres bir süre sonra tabloyu Osmanlı diplomatı Halil Paşa’ya sattığında “80’li yaşlarında olmasına rağmen 30’lu yaşlarının ateşini taşıdığını” övünmekten geri kalmadı.
Hayatı boyunca yaptığı eserlerde işlediği çıplakları bir araya toplayarak adeta kendi haremini kuran İngres’in kalbinin açık tablosudur; Türk Hamamı. O kalbin sahibi “kadınlarının” manzarası, ressamın hiç görmediği, hayalinde yarattığı, aynı zamanda büyük bir itiraf ve cesaret ifadesi fantezisidir bir bakıma.
Türk Hamamı aynı zamanda, Fransa’da 1848 devrimi sırasındaki global dünyanın aynasıdır. Ingres Fransa’da Türk Hamamı üzerinde çalışmaya devam ederken bilim adamı Charles Darwin, İngiltere’de insanın evrimini anlattığı Türlerin Kökeni’ni yayınladı. Ingres’in öğrencisi Gustave Courbet ise dünyanın en erotik tablosu “Dünyanın Kökeni”ni yarattı. Her iki tablo o dönemde Osmanlı diplomatı Halil Paşa’nın Boulevard des İtalien’deki dairesinde oluşturduğu resim koleksiyonunu dünyaya duyuran eserler.
Halen Louvre müzesinde sergilenen Türk Hamamı müzenin kataloğunda şöyle tanıtılıyor:
Hayatının sonunda Ingres bütün eserlerinden çok daha erotik bir harem sahnesi çıkardı ortaya. Lady Montague (1690-1760) İstanbul’a yaptığı gezide 18. Yüzyıl İstanbul hamamlarında kadın günlerinde gördüklerini aktaran mektuplarından esinlenen eserinde çıplak figürü oryantal temayla işledi. Daha önce yaptığı tablolardaki çıplak figürleri kullanarak arabesk bir kompozisyon oluşturdu. Bu eseri kamuya ölümünden sonra gösterilebildi.”
Onlarca çıplak Türk kadını sere serpe divanlara uzanmış havuz etrafında çeşitli pozda. Banyo yapanların çoğu sudan yeni çıkmış, gevşemiş, gerinir, uyur, yanlarındakilerle konuşur, kahve içer pozda, geri planda dans eden bir kadın var, ön planda bize arkasını gösteren elinde muhtemelen saz çalan bir kadın var. Kucak kucağa iki kadından biri diğerinin çıplak göğsünü okşar pozda resimlenmesi tablodaki temel erotik unsur. Tarihi 1862 olarak imzalanmış olmasına rağmen bu tablo İngres’in kalbine elli yıldan fazla en yakın bulduğu çıplak ve doğu öğelerini birleştiriyor.
Bu harem tablosunu İngres’e 1848 civarında Prens Napolyon ısmarladı. Tablo 1859’da Prens’e teslim edildi. Ancak Prenses Clotilde’yi şok ettiği gerekçesiyle sanatçıya geri gönderildi. Ressam tablo üzerinde çalışmasını, eseri 1862 olarak tarihlemesine rağmen 1863’e dek sürdürdü. Kamu önüne ilk kez 1905 yılında Salon d’Automne’daki Ingres sergisinde çıkarıldı ve orada Picasso başta en avant-garde ressamları etkiledi. Konusu ve stili ile hep cesur bir ressam olan Ingres’in son yıllarındaki şaheseriydi.
Türk Hamamı Ingres’in sanat deneyimlerinin ve Türk kadınlarının banyosunu konu alan 1807’den itibaren ürettiği tabloları ve çizimlerinin sentezidir. Hatta daha önceki eserlerinden figürleri, özellikle bize arkasını dönmüş duran ve müzik aletiyle tablonun en önünde yeralan kadın İngres’in ünlü eseri Valpinçon’lu Banyocu’nun aynıdır. (Louvre Müzesi) Bu çıplakların hiç biri canlı modelden yapılmamıştır. Bu kompozisyonda derin ancak sınırlanmamış bir alanda iki grup figür bulunmaktadır. Geri planda arabesk, derinliğin etkisi, anatomik ayrıntı ya da doğruluk dikkate alınmaksızın öne çıkarılmıştır. Fakat kompozisyon kendi içinde büyük bir uyum sahibidir, hatta çerçeve resmin kıvrımlarını takip etmiştir (Ingres tablo için, hayran olduğu Raphael’in bazı tablolarında görülen yuvarlak çerçeveyi seçmiştir.) Öznesini soğuk, figürler üzerinde azalan, çizginin öne çıkmasına izin veren süzülmüş ışıkla göstermiştir.
Ingres’nin Türk Hamamı’nı yaptığı 1850’lili yıllarda Paris’te, St Andre des Arts sokağının arı kovanından farksız sanat stüdyoları, Seine nehrinin batı yakasının tablolara ilham veren birbirinden güzel manzaraları, sayısız bohem, sanatçı, öğrenci ve aralarında sanatın en erotik eserlerini toplayan bir Osmanlı koleksiyoncusu dahil dünya kültürünün merkezi haline gelen Quartier Latin’i 1848 devrimi sonrasında en canlı anlatan kalem George du Maurier’e nasip oldu. Dünyanın en çok satan romanı Trilby ile o günleri aktarır.
Sergilediği çıplaklığa rağmen Türk Hamamı tablosu hamamın kendi gibi hala aydınlanmayan pek çok sırrın sahibi. Tek olup olmadığı meçhul. İngres’nin ilk önce Prens Napolyon için kare biçiminde ahşap üzerine bir eser yaptığı biliniyor. Halen Louvre’da sergilenen eser ise Halil Paşa’nın koleksiyonuna giren yuvarlak ve ahşap üzerine kaplanmış bir tuval. Bu farklılık İngres’nin tablodan iki tane yapmış olabileceğini düşündürüyor.
FAYDALANILAN KAYNAKLAR:



28 Mart 2017 Salı

MART AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 3

 
KİTABIN ADI
Historia 1923 Güz 2016 Sayı:2
KİTABIN YAZARI

 

KİTABIN ÇEVİRMENİ
-
KİTABIN YAYINEVİ
Bilgi Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI
2016
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı   
KİTABIN SAYFA SAYISI
407 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10


Yetkin tarih dergisi “Historia 1923” 2. Sayısı.
Özellikle yakın tarihimiz üzerine araştırmalar yayınlayacak olan dergi ikinci sayısında ana konu olarak “Ermeni Sorunu”nu seçmiş.
Birbirinden ilginç ve bilgilendirici toplam 12 makalenin yer aldığı dergi, özellikle ana konu üzerine yer yönü ile konuyu kavramanıza yetecek nitelikte yazılarla konuyu anlatıyor.
Tarih ve özelikle yakın tarihimize meraklı olanların göz ardı edemeyeceği bir yayın.


24 Mart 2017 Cuma

DÜDEN ŞELALESİ

Runanatolia koşumuz nedeniyle Antalya’da kaldığımız sürede gördüğümüz yerlerden birisi de Düden Şelalesi oldu.

Düden Şelalesi Antalya şehir merkezine kuzey doğu yönünde yaklaşık 10 km uzaklıkta. Şelalenin kaynağını Kepez Hidroelektrik Santrali’nden alıyor ve Düdenbaşı denilen noktada yer yüzüne çıkıyor. Düden Çayı boyunca iki kola ayrılıyor. Antalya'ya yaklaşık 7 km uzaklıkta olan kolu Aşağı Düden (ya da Karpuzkaldıran Şelalesi) ve Varsak'a 1 km uzaklıkta olan kolu Yukarı Düden Şelalesi olarak ayrı ayrı isimlendiriliyor.  Bu iki kola ayrılan şelaleler Akdeniz'e dökülüyor.

Aşağı Düden Şelalesi, Lara yakınlarında şehir merkezine 8 km. uzaklıktadır. Bu bölümü yaklaşık 40 metrelik falezlerden denize dökülmektedir. Çok yakınında Gençlik Parkı ve Karpuzkaldıran Askeri Tesisleri bulunur.

Yukarı Düden Şelalesi'ne aynı zamanda İskender Şelalesi de deniliyor. MÖ 334-333 yıllarında Pamphylia'yı fetheden Büyük İskender'in bu bölgeden geçerken atlarını sulattığı söylentisi yaygın. Yukarı Düden Şelalesi'nin bulunduğu alan yani gezdiğimiz ve fotoğrafladığımız alan 1970 - 1972 yılları arasında Devlet Su İşleri tarafından piknik ve mesire yeri haline getirilmiş.

 Sanırım özellikle Nisan sonundan itibaren serin ve gölgelik olması nedeniyle sonbahara kadar yöre sakinlerine dinlenme fırsatı sağlayan alanı yaklaşık 1 saatlik zaman dilimi içerisinde dolaşarak ve oturarak dolaşma şansınız var. 

 Ama genel görünüm itibariyle nedense bana fazla basit ve özelliksiz gibi geldi. (Belki tam ifade edemedim ama…)






22 Mart 2017 Çarşamba

MART AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 2

 

KİTABIN ADI
Luviya
KİTABIN YAZARI

Sefa Taşkın

KİTABIN ÇEVİRMENİ
-
KİTABIN YAYINEVİ
Arkeoege Yayınları
KİTABIN BASKI YILI
2016
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı   
KİTABIN SAYFA SAYISI
467 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
8,5/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10

 
Türkiye Arkeolojisi açısından yetkin bir eser karşınızda. Bu kez ülkemizden bir aydının eserini tanıtmak ise çok daha önemli.
Geçtiğimiz yüzyılın en büyük bulgularından birisi İÖ 2. Bin yıl dolaylarında, Hititlerden hemen önceki Anadolu coğrafyasında yaygın konuşma dilinin “LUVİCE” olduğu kesinlik kazandı. Ama Luvilerin ya da çağdaşlarının kimlikleri, dilleri ve Hitit belgelerinde adı geçen şehirlerin bir kısmının yerleri hala tam belirlenebilmiş değil.
İşte Sefa Taşkın bu kitabında, değişik kaynaklardan yaptığı karşılaştırmalı analizlerle, Luvileri, Arzawa’yı, Seha Irmağı Ülkesi’ni, Mira-Kuwaliya’yı, Hapalla’yı, Pitassa-Pedassa’yı, Walma, Wilusa’yı, Mesa Ülkesi’ni, Karkisa’yı ve Lukka Ülkesi’ni, coğrafyasını, halklarını, dillerini araştırıyor. Araştırmasının ilk bölüm olduğunu niteleyen Taşkın’ı, eski Bergama Belediye Başkanı olarak anımsayanlarınız da çıkabilir.
Anadolu ve tarihine meraklıların kesinlikle edinmesi gereken bir yapıt…


Sefa Taşkın (d. 1950), Türk inşaat mühendisi, siyasetçi, çevreci, yazar, eski Bergama Belediye Başkanı (1989-1999).
1950 yılında İzmir'in Bergama ilçesinde doğdu. İlk ve orta okulu Bergama'da, liseyi İzmir Atatürk Lisesi'nde okudu. 1973 Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nden inşaat mühendisi olarak mezun oldu. Çeşitli yerlerde mühendislik yaptıktan sonra 1989'da Sosyaldemokrat Halkçı Parti'den Bergama Belediye Başkanı seçildi. 1994'de CHP'den yeniden başkan seçildi.
Belediye başkanlığı sırasında, 1860'larda Bergama'dan Berlin'e götürülen Pergamon Altar olarak da adlandırılan tarihsel Zeus Sunağı'nın geri getirilmesi konusunda kampanya başlattı. Aynı dönemde Bergama yakınlarında siyanür kullanılarak işletilmek istenen altın madenine karşı, çevrenin korunması düşüncesiyle yöre insanlarıyla birlikte büyük bir kampanya başlattı. Olaylarla ilgili olarak, Harvard Üniversitesi ve London School of Economics dahil birçok üniversite tarafından doktora düzeyinde araştırma çalışması yapıldı.
Türk ve Yunan halkları arasında dostluğun ve barışın gelişmesi ve kalıcı hale gelmesi konusunda çalışmalarda bulundu. Bu çabalarından dolayı 1996 yılında Abdi İpekçi Barış Ödülü ile ödüllendirildi.
1999 yılında belediye başkanlığından ayrıldı ve zeytinciliğe başladı.

Kitapları

·         Sürgündeki Zeus: Bergama'dan Berlin'e, Berlin'den Bergama'ya (1991)
·         Ege Rüzgarları: Sürgündeki Zeus, Pergamon Hümanizması ve İzmirli Kör Ozan Homeros (1997)
·         Mysia ve Işık İnsanları: Anadolu Kültürünün Gizli Tarihi (1997)
·         Siyanürcü Ahtapot (1998)
·         Ağaçlar Ağlar mı Bergama'da (1998)
·         Filemon ile Baukis (2007)
·         Kına Rengiydi Deniz (2009) - Balkan Savaşları sırasında, "yaşadıkları topraklardan büyük acılar içinde Ege kıyılarına gelen, Kosovalı Müslüman bir aile ve onları bağrına basan Yahudi bir kadının hikayesini" konu almaktadır.
·         Pergamon Kadınları (2011)
·         Pembe Sardunya (2012) - Balkan Savaşları sırasında, "doğdukları toprakları terk etmek zorunda kalan Türk ve Rum muhacirlerin öyküsünü" konu almaktadır.
·         Luviya: Batı Anadolu ve Ege'nin İ.Ö. 2 Binyıl Tarihine Yeni Bir Bakış (2016)