31 Aralık 2009 Perşembe

HUZURA, BARIŞA, SAĞLIĞA, MUTLULUĞA, UMUDA BİR AN ÖNCE ULAŞMAK DİLEĞİYLE,


SEVDİKLERİNİZLE BİRARADA TÜM DİLEKLERİNİZ 2010’DA GERÇEKLEŞSİN.




YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN

ARALIK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 5

KİTABIN ADI : Tanrı Yanılgısı
KİTABIN YAZARI : Richard Dawkins
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Tunç Tuncay Bilgin-Kalisto
KİTABIN YAYINEVİ : Kuzey Yayınları
KİTABIN BASKI YILI : 2009
KİTABIN BASKI SAYISI : 10. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 340
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 5/10 (Son yıllarda karşılaştığım en kötü tercümelerden. İnanılmaz hatalar var. İngilizce’nin Türkçe’ye adapte edilmesi ve cümle yapıları çok kötü. Maalesef okunması çok zor bir kitap haline gelmiş.
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 10/10 (Yaşayan en önde gelen bilim insanlarından Dawkins’in bir başka eserini okumak büyük keyif)
ÖNERİ : Dawkins, toplumda adeta tabu olan çok zor bir konuda keyifli bir tur atıyor. Dinlerin arkasındaki büyük boşluğu teşhir ediyor. Tercümesi yüzünden zor okunmakla birlikte türünün en güzel kitaplarından biri. Dine ters yönden bakabilmek yetisine sahip olabilenler için… Kitap kurtları kaçırmamalı.

30 Aralık 2009 Çarşamba

YORUM SİZİN

SEVGİLİ ATAM, YOKSA TA O ZAMANDAN BUGÜNLERİ GÖRDÜN DE İÇİN Mİ SIKILDI?

28 Aralık 2009 Pazartesi

GEÇİP GİDEN BİR YILIN ARDINDAN

İyi insanlarda öldü, kötülerde öldü yılın içinde, ama iyi ile kötünün savaşı devam ediyor. Demek ki tanrı henüz iyilerinde safında yer almadı.

Zenginler zengince yaşamaya devam etti, fakir gene fakir kaldı. Demek ki, “kimsesizlerin kimsesi” gereğini bu senede yapmadı.

Ülkemiz bu senede içinden ve dışından kemirilmeye devam edildi. Demek ki “Bir ulus kendi içindeki aptal ve muhteris olanlarla baş edebilir. Fakat içerisindeki satılmış ve hainlerle yaşayabilmesi olanaksızdır. Sınırları zorlayan düşman silah ve alemlerini açıkta taşıdığı için daha az tehlikelidir. Fakat bir hain, hain gibi görünmez, kurbanları ile aynı aksanda konuşur, onların çehresine bürünür ve onların argümanlarını kullanarak ulusun politik yapısına nüfuz eder, bütün kapılardan serbestçe geçer, sesi en üst düzey hükümet koridorlarında duyulur,ulusun ruhunu çürütür, politik yapıya her türlü hastalık bulaştırarak ulusun yaşam gücünü elinden alır. Bir katil daha az korkuludur.” diyen Marcus Tullius Cicero’dan beri 2000 yıldır bu sene de değişen hiçbir şey yok.

Namussuzlar yine vurup yıkmaya, yiyip içmeye, çalıp çırpmaya devam ettiler. Namuslular bu senede susmayı sürdürdüler.

“o, "yunusu biçaredir
bastan ayağa yaredir",
ağu içer su yerine
fakat bir kerre bir derd anlayan düşmesin önlerine
ve bir kerre vakt’erişip
"- gayrık yeter! " demesinler
bunu bir dediler mi,
"israfil surunu urur,
mahlukat yerinden durur",
toprağın nabzı başlar
onun nabızlarında atmağa
ne kendi nefsini korur,
ne düşmanı kayırır,
dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler abıhayat akıtmağa”
dedi Nazım baba yıllar önce. Ancak bu sene de gayrık yeter diyen
olmadı.

Ve umut! Hep umut, sol memenin altındaki cevahir sönmediği müddetçe iyi ve güzel geleceğe inanmak… Gelsin bakalım 2010…

ONLARI UNUTMAYIN - 7

MUSTAFA MUĞLALI PAŞA

Kıymeti bilinmeyen, sırf görevini yaptığı için cezalandırılan insanların başında Mustafa Muğlalı Paşa gelir. O'na millet olarak özür borçluyuz.
Vefatının üzerinden 58 yıl geçmesine rağmen Mustafa Muğlalı Paşa Türk Milleti ile sorunu olan malum çevrelerin hala bir numaralı boy hedeflerinden birisidir. Mustafa Muğlalı ne yapmıştır da, yarım asırdır Türkiye'nin ve Türklüğün düşmanlarının hedefi olmaya devam etmektedir.? 1882 yılında Muğla'da dünyaya gelen Mustafa Muğlalı, 1901 yılında Harp Okulunu, 1904 yılında Harp Akademisini bitirdi. Balkan savaşına katıldı. 1. dünya savaşı sırasında Adana Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanlığı yaptı. Bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatı'nın nüvesi olan Teşkilatı Mahsusa'da çalıştı, Onun devamı niteliğindeki Zabitan Grubu'nun kurucuları arasında yeraldı. Zabitin Grubu'nun bir müddet sonra adını değiştirdiği ve yine Muğlalı Mustafa Bey başkanlığında Yavuz Grubu olarak faaliyetini devam ettirdiği anlaşılmaktadır.
Kurtuluş savaşına Tümen komutanı olarak katılan Muğlalı Mustafa, 1922'de Albay 1927'de Tümgeneral oldu Soyadı Kanunu çıkınca, Muğlalı soyadını aldı.
23..Aralık.1930' da Menemen'de Devlete Karşı ayaklanıp Genç Asteğmen Kubilay'ı şehit eden yobazları yargılayan Harp Divanının başkanlığını yaptı. Bir kısım Medyanın Mustafa Muğlalı düşmanlığının temelinde, bu mahkemenin reisliğini yapması yatmaktadır.
1931-1939 yıllarında 1. Ordu komutanlığı, iki kez Yüksek Askeri Şura üyeliği ve 1943-1945 yılları arasında da 3. Ordu Komutanlığı yaptı. Mustafa Muğlalı'nın haksızlığa uğramasına, 20 yıl hapse mahkum edilmesine yol açan olaylar bu görevi sırasında cereyan etmişti.
1940'lı yıllar... İkinci Dünya Savaşı yılları, ülkede yokluk yaşanıyor.İngiliz, Fransız, Alman,Rus ve İran casusları ülkede cirit atıyor. Doğu Anadolu ülkenin diğer kesimlerine nazaran daha karışıktır. Yabancı ülkeler lehine casusluk iddiaları hergün ilgili makamlara ulaşıyor. Devlet bölgede sıkıyönetim uyguladığı halde hırsızlık, kaçakçılık, eşkıyalık, soygunculuk, ırza tecavüz eylemleri engellenemiyor, casus mu, hain mi, eşkıya mı olduğu belli olmayan bazı gruplar, bölgede güvenlik sağlamak için canla başla çalışan askerleri de pusuya düşürerek şehit ediyorlar ve kendilerine kucak açan Irak ile İran'a kaçıp bir süre saklandıktan sonra tekrar bölgeye dönüp eylemlerine devam ediyorlardı.
Bu çeteler, Türkiye'den büyük ve küçükbaş hayvanları çalıyor, o sıralarda fiilen Rusların kontrolunda olan İran'a götürüp satıyorlardı. Bu eşkıyalar Rus ve İran makamlarınca da korunuyordu.
Bu eşkıya genelde iki nüfus kağıdı taşıyordu. İran'da İran, Türkiye'de Türk vatandaşı gözüküyorlardı. Bölge halkı bu eylemlerden dolayı canlarından bezmişlerdi. İnsanlar kendilerini nasıl koruyacakları nı bilemedikleri için orduya ve askere sığınıyorlardı...
Bölgedeki karışıklıklar artınca Orgeneral Mustafa Muğlalı, çok deneyimli ve disiplinli bir asker olduğu için Üçüncü Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı'na getirilir. Hayatı savaşlarda geçmiş olan Muğlalı Paşa işi çok sıkı tutar, canilere karşı amansız bir mücadele başlatır ve birtakım tedbirler alır. Bu tedirlerler arasında; Siirt'teki gezici Jandarma Taburu'nun bu bölgeye kaydırılması, çobanların silahlandırılması , gezici ekipler kurulması da vardı. Ayrıca, Paşa, eşkıyanın sınır ötesine kaçmasını önlemek için de emrindeki birliklere Irak ve İran'a kaçan eşkiyayı takip ve "gerekirse vur" emri verir.
1943 yılında Van'ın Özalp İlçesi'nin sınır bölgesinde İran'a kaçmaya çalışan bir grup, güvenlik güçleri tarafından sıkıştırılır. Çatışma çıkar ve dur emrine uymayan kürt eşkıyalardan 33 tanesi öldürülür..
Bu olaydan sonra bölgede az da olsa sükun sağlanır. Bölge halkı Paşa'ya minnettar. Bölge huzur ve sükun içinde... İçişleri Bakanlığınca, bölgede sükun sağlandığı için, Valiliğe, Jandarma komutanlığına teşekkür yazıları yazılır.
20.Aralık.1943 tarihinde Van Cezaevinde yatan İsmail Özay isimli bir mahkum, TBMM'ne yazdığı dilekçesinde; bu 33 kişinin kaçmalarının sözkonusu olmadığını, bilerek katledildiklerini iddia eder, olaydan yaralı olarak kurtulup İran'da yaşayan kardeşinin affedilmesini ve olayın tahkikini talep eder.
Adalet Bakanlığının Genelkurmay Başkanlığından kanunun adli takibinin yapılmasını ilişkin talebine karşı, Mareşal Fevzi Çakmak'ın verdiği yanıt yiğitçedir, Türk'çedir: "Ordu komutanı o günkü şartların gereğini yapmıştır. Memleketin yüksek menfaati için gerekli tedbirleri almıştır. Görevini yerine getiren bir komutanı mahkemeye veremem. Böyle şey olamaz." Fevzi Çakmak'tan sonra Genel Kurmay Başkanı olan Kazım Orbay'da aynı tavrı sürdürür.
1945 yılında 2. Dünya Savaşı sona erer. Her şey normale dönüşür .
1946 seçimleri sırasında bu olayı kendi lehlerine oya tahvil etmek isteyen siyasetçiler bu olayı saptırırlar. Bir taşla birkaç kuş vurulacaktır. İkinci dünya savaşı sırasında yabancı ajanların kaşıdıkları Kürtçülük çıbanı yeniden kaşınarak olay oya tahvil edilecek, Atatürk'ün yakın bir silah arkadaşı zor durumda bırakılarak, şuur altlarındaki Atatürk düşmanlığına dayanan aşağılık duygusu tatmin edilecek, Menemen olaylarında yargılamayı yapan kahraman bir asker yargılanarak gerici çevrelere Menemen’in rövanşının alındığının mesajı verilecektir.
1946 seçimlerinden sonra Meclis'e giren Demokrat Parti milletvekilleri bu olayı yeniden Meclis gündemine getirirler. Öne sürülen iddia şudur: "Çatışma sırasında öldüğü iddia edilen 33 insan masumdu ve kurşuna dizildiler." Kıyamet kopar...
Muhalefet milletvekilleri bu olaydan Cumhurbaşkanı İnönü ile Milli Savunma Bakanı Ali Rıza Artunkal, İçişleri Bakanı Hilmi Uran'ı sorumlu tutarlar. İktidar ise Demokrat Parti'nin derdinin 33 masum vatandaşın öldürülmesi değil, İnönü iktidarını yıpratmak ve oy toplamak olduğunu söyler.
Aylarca süren tartışmalardan sonra bu olay hakkında Mecliste araştırma komisyonu kurulur. Araştırma komisyonu o yılların olağanüstü şartlarını, o olay sayesinde sağlanan huzur ortamını, 33 eşkiyanın ülkeye zararlarını, Mustafa Muğlalı'nın ülke sevgisini, hiç dikkate almaz. Kin ve intikam duyguları içerisinde hareket eder. Araştırma komisyonu hiçbir siyasiye, hiçbir bürokrata suç yüklemez. Tek suçlu Orgeneral Mustafa Muğlalı ile Necdet Bilgez ve Bilal Bali isimli yedek subaylardır.
Meclis Araştırma komisyonu kararından sonra dava açılır ve 1947 yılında emekli olan kahraman Mustafa Muğlalı Paşa yargı önüne çıkarılır..
Mahkeme, 1943 yılının şartlarına, o tarihte bölgede cereyan eden olayların vahametine, o ortamın düşünce ve gereklerine göre değil 1948 yılının normal şartlarının havasına göre yürür. Muğlalı Paşa, yargılama boyunca bir Türk komutanına yaraşır şekilde bütün sorumluluğu üzerine alır ve zamanın hükümetini hiçbir şekilde suçlamaz;
"-Bu subaylara emri ben verdim, onların suçu yoktur. Yaptıklarım suç ise tek suçlu benim" der. Hakimin "Ya emrinizi yerine getirmeseydiler" sorusuna "O zaman şakileri kendim vururdum." yanıtını verir.
33 şakinin yok edilmesi sırasında “oh” diyenler, Muğlalı Paşa'yı takdir edenler, alkışlayanlar, başka bir havanın, başka hesapların insanı olmuşlardır. Oy kaygısı her şeyin önüne geçmiştir. Mustafa Muğlalı Paşa, Atatürk'ün silah arkadaşı olmasına rağmen, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bu olay karşısında parmağını bile kıpırdatmaz. Ve mahkeme sonucu gerçekten çok hazindir:
Hayatını Türk Ordusuna ve Türkiye Cumhuriyetine adamış olan Mustafa Muğlalı Paşa "33 masum(!) insanı öldürmek suçundan" idam cezasına çarptırılır....
İŞTE REZALETİN PERDESİ
Daha sonra cezası 20 yıl hapse çevrilir. 33 tane eşkıyaya hak ettiği cezayı verdiği için ödüllendirmesi gereken Mustafa Muğlalı Paşa, politik yalakalığın, siyaset oyunlarının kurbanı olur. Türk yargısının siyasi kararlarından birisi olan bu yargılama sonucunda, tek mahkumiyet Mustafa Muğlalı içindir. Başka hiçbir kimse ceza almaz... Mahkeme, eşkıya artıklarının ifadelerini Türk Askerinin ifadesine tercih etmiştir.
Mahkeme sonrası Askeri Yargıtay bu kararı bozar. İkinci bir mahkeme dönemi başlar ama bu sırada kahraman Türk Ordusu'nun bir neferi olan, bütün ömrünü Türk Yurdu'nun bağımsızlığına adayan Mustafa Muğlalı Paşa bu durumu hazmedemez; bulunduğu cezaevinde kahrından 11 Aralık 1951 tarihinde, 70 yaşında vefat eder.

Türk gibi düşünen tek kurum olan Türk Silahlı Kuvvetleri, Mustafa Muğlalı Paşa'nın naaşını Devlet Mezarlığına naklettirdi ve kahraman Türk komutanlarının heykellerinin yer aldığı Genelkurmay bahçesindeki Ölmezler Yolu'na O'nun heykelini diktirdi.

Nur içinde yat Paşam...

25 Aralık 2009 Cuma

ARALIK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 4

KİTABIN ADI : Kayıp Sembol
KİTABIN YAZARI : Dan Brown
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Petek Demir
KİTABIN YAYINEVİ : Altın Kitaplar
KİTABIN BASKI YILI : 2009
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 527
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 7/10 (Konusu itibariyle edebi olmamakla birlikte günümüzün eğlenceli uzun hikayesi sayılabilir.)
ÖNERİ : Dan Brown’ın önceki kitaplarını okumuş olanlar için, benzer kalıplarda, 24 saatlik bir zaman diliminde oluşan başdöndürücü gelişmeler, geriye dönüşlerle desteklenmiş, sağlam kurgulu, tüm detayları ustaca kurgulanmış, merak dozunu sürekli üst düzeyde tutan bir güncel roman. Yazar hrıstiyan batının tarihini çok iyi bildiğini görsel bir biçimde kanıtlıyor. Washington DC üzerinde çok detaylı bir çalışma yapmış. Mason tarihini ve sembollerini bilenler için büyük bir seyirlik hazırlamış. Bu detayları bilmeyenler için sıkıcı bir roman sayılabilir. Ama biliyor iseniz çok zevkle okuyacağınıza eminim. Kitap neden mi bahsediyor? Eeee. Okursunuz artık.

23 Aralık 2009 Çarşamba

TÜRK OLMAK

Amerika'dan bir vatandaşımızın (Türkiye'nin ABD Seattle Fahri Konsolosu olan Sn. J.Ufuk Gökçen) 'Türk olmak nasıl bir duygudur?' konulu yazısı.

Aslında çok şeydir, Türk olmak.
Türk olmak, Osmanlı'nın borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi. Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.
Türk olmak Kıbrıs'ta, Hocalı'da, Anadolu'da ve Balkanlar'da soykırıma uğrayıp, karşılığında yapmadığın soykırımla suçlanmaktır.
Türk olmak faşist olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sahip çıktığında.
Türk olmak demokrat ve çağdaş olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sövdüğünde.
Türk olmak lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini ve derdini anlatamamaktır.
Avrupa'da hor görülmek Türk olmaktır, ataların bir çok asır önce Viyana'yı kuşattığı için ve hoş görülmemektir, tabii ki sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığın için.
Türk olmak Selanik'te Pontus Anıtı'nın, Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir.
Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir. Üç kıtadan dönüp, bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir. Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır, aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.
Arabaya koşulan ilk atın vatanında, ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, yazının bulunduğu, paranın icat edildiği her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta, kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir.
Türk olmak; Truva'dan bu yana, Sümer'den bu yana serpilerek gelse de, tarihten eski bu topraklarda, bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, bir haftalık hafıza ile yaşamaktır.
Doğu Roma'yı da Batı Roma'yı da yıkıp, yeni Roma olan AB'ye girmeye çalışmaktır Türk olmak.
Türk olmak, Mostar'da köprüdür, Kerkük'te kaledir, İstanbul'da Kızkulesi'dir, Anadolu'da buğdaydır, Çukurova'da pamuktur, Ege'de tütün, Karadeniz'de fındık, Trakya'da ayçiçeğidir. Türk olmak Çanakkale'de ölmektir. Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir, onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır.
Düşmanın ardından rahmet okumak, kanlısından helallik almaktır.
Sabahları odana rahmet dolsun diye, camı açmaktır. Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir. Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır. Yağmura rahmet, kara, bereket diye bakmaktır.
Türk olmak, harap bir ülkede, zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile, paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, yedi düvele meydan okumaktır.
Türk olmak askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, belki de dönmeyeceğini bilerek.
Türk olmak, annenin şehit oğlunun ardından 'Bir oğlum daha olsun, onu da vatan için göndereceğim.' demesidir. Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken 'Vatan sağ olsun!' demesidir.
Türk olmak 'Türk çayında radyasyon olmaz!' yalanları ile, 'Gusül abdesti alana AIDS bulaşmaz!' dolanları ile yaşamaktır.
Her hükümetin enkaz devraldığı, ama asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.
Türk olmak, ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. Aynı nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. Göz hakkına, diş kirasına saygıdır.
Türk olmak, evindeki bir kap aşın yarısını tanrı misafirine vermektir. Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.
Türk olmak, milli maçta ağlamaktır. Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a aşık olmaktır.
Türk olmak, aşkını ölesiye sevmektir. Aşkı için ölmektir, öldürmektir. Sevdiceğinin elini bir kez tutamadan, toprağa girmektir.
En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir. Eşkiyaya türkü yakmaktır, Türk olmak. Milletine sövmektir, ama başkasına sövdürmemektir, Türk olmak.
Türk olmak Yunus'u bilmektir, Aşık Veysel'i sevmektir. Mevlana'yı, Hacı Bektaş-ı Veli'yi ve Hoca Yesevi’yi tek bir satırını okumasa da yüreğinde taşımaktır.
Türk olmak, saz çaldığında, ney üflendiğinde, kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında, yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, bir de Yemen Türküsü'nde...
Hayatın sana verdiklerine 'Nasip', vermediklerine 'Kısmet' demektir. Her işin 'Hayırlısına' inanmaktır ve ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.
Türk olmak, Asya'da batılı, Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir.
Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaradılanı Yaradandan ötürü sevmektir.
Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir.
Türk olmak, mahalle maçı için aynı saatte, on kişi buluşamazken, milyon kişinin bir araya gelmesidir.
Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir. Türk olmak, buhran zamanında Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken, daha ağır buhranda sıraya girerek, sorumlusuna en ağır cezayı tek bir cam kırmadan sandıkta kesmektir.
Türk olmak en zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir.
Zor iştir Türk olmak. Türk olmak Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamdetmek, her çıkan başak için şükretmektir.
Türk olmak, medeniyetler mezarlığı Anadolu'da dik durabilmektir.

22 Aralık 2009 Salı

ZAMAN PARADOKSU

George Carlin Amerika'da 70 ve 80 li yılların bir komedyeni idi. Biraz ağzı bozuk olarak bilinirdi. 11 Eylül'den ve karısının ölümünden sonra şöyle yazmıştı. Tarih içinde zamanımızın paradoksunu şöyle sıralayabiliriz :
Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var; daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var. Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz; daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz.
Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz; daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var. Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz; daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var. Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var.
Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz, çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz, çok az okuyor çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz. Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık. Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.
Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik. Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık. Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var. Dış Uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik. Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık. Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik. Atoma hükmettik, ama önyargılarımıza edemedik.
Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz. Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz. Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik. Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar yapıyoruz, ama git gide daha az iletişim kuruyoruz. Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.

Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir. Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir. Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız. Öyle bir zaman ki teknoloji bu mektubu size getirebilir, siz bu içselliği ya paylaşmayı, ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz.

21 Aralık 2009 Pazartesi

ARALIK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 3

KİTABIN ADI : Türkler nasıl Müslüman oldular
KİTABIN YAZARI : Cloude Cahen
KİTABIN ÇEVİRMENİ : T.Andaç-N.Uğurlu
KİTABIN YAYINEVİ : Örgün Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI : 2008
KİTABIN BASKI SAYISI : 2. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 517
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 9/10 (Az sayıda dizgi hataları var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 10/10 (Konusu itibariyle özgün ve bilgilendirici)
ÖNERİ : Her ne kadar Türklerin islamiyete geçişi anlatır bir isme sahipse de kitap genel olarak islamiyetin ve arap tarihinin, ilk 500 yılının ayrıntılı bir derlemesini veriyor. Türklerden bahseden kısım yaklaşık son 100 sayfanın içinde. Ancak anlatım genel ifadelerin ötesine geçmiyor. Daha çok, Türklerin İslam tarihine girmeye başlaması ve yönlenmesinde aldığı rol yönüyle bir anlatıma sahip. Bu dar anlatım kitabın gerçek değerini ortadan kaldırmıyor. İslamiyetin ilk gelişimini, Sünni, Şii ayrışmasını, mezhepleri merak edenler için çok özgün bilgiler var. Tarafsız bir gözle yapılan anlatımı eseri çok anlamlı kılıyor. Meraklısına öneririm.

18 Aralık 2009 Cuma

ÖĞRET O'NA

Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretibilirsen O'na,kazanılanılan bir liranın, bulunan beş liradan daha değerli olduğunu öğret.
Kaybetmeyi öğret O'na ve hem de kazanmaktan neşe duymayı.
Kıskançlıktan uzaklara yönelt O'nu, eğer yapabilirsen.
Sessiz kahkahaların gizemini öğret O'na.
Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını...
Eğer yapabilirsen, O'na kitapların mucizelerini öğret.
Fakat O'na sessiz zamanlarda tanı, gökyüzündeki kuşların,güneşin altındaki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği..
Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret O'na...
O'na kendi fikirlerine inanmasını öğret.Herkes O'na yanlış olduğunu söylediğinde dahi...
Tüm insanları dinlemesini öğret O'na,Fakat tüm söylediklerini, gerçeğin eleğinden geçirmesini, ve sadece iyi olanları almasını da öğret.
Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini öğret O'na...
Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.
O'na kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını,fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.

Uğultulu bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret O'na.
Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa, dimdik dikilip savaşmasını öğret.

"Abraham Lincoln tarafından oğlunun öğretmenine yazılmış mektup."

17 Aralık 2009 Perşembe

RAKINAME

*Rakıyı güneş battıktan sonra, yavaş yavaş ve muhabbet eşliğinde içmeli...
*Rakıdan küçük küçük yudumlar alınır... Bülent Ersoy öyle içiyor diye bir dikişte bir duble rakıyı içmek makbul değildir...
*Buz gibi şişeden bardağa çevire çevire dökülür ve o nefis kokunun daha fazla yayılması sağlanır...
*Bardağa konulan rakının yarısı kadar su konması makbuldür...
*İlk yudumu aldıktan sonra ağızda bekletip, dişlerin arasından derin bir nefes alınırki akciğerler de nasibini alsın...
*Masada yaşça en büyük kişi rakı kadehini tokuşturmak için kaldırmadan rakı kadehleri masadan kalkmaz...
*Rakı sofrasında planlı, programlı ciddi işler konuşulmaz. Geyik muhabbeti yapılır, memleket kurtarılır, anılar tazelenir, dedikodu yapılır...
*Sigara küllüğüne zeytin çekirdeği, sıkılmış limon kabuğu konmaz...
*İçilen kahve fincanında, tabağında sigara söndürülmez...
*Rakı kadehine önce rakı, sonra su, daha sonra da (konmasa daha iyi olur ama) buz konur... *Bu sırayı bozarsanız, anason kadehin üzerine çıkar, rakının hem tadı hem keyfi kaçar... Rakıdan anlayanların, Antalya meyhanelerinde garsonluğa soyunanlara bunu anlatması gerekir... *İcmeye başlamadan önce aperatif birşeyler yenmelidir. Favori zeytinyağlılardır. Zeytinyağı, mide dolmaya başladıkça üste çıkarak, alkolün genzinize doğru gelmesini engeller...
*Rakıya buz koymak yanlıştır. Buz rakının içindeki suyla alkolü aynı oranda etkilemediği için daha seyrek olan alkol üste çıkar. İdeal karışım bozulmuş olur. En uygunu rakıya soğuk su koymaktır...
*Rakı sofrasında kadeh yalnızca bir defa tokuşturulur. Hadi bakalım hoşgeldiniz vs. falan diye...
*Bundan sonra kadeh tokuşturulmaz sadece kaldırılır...
*Masaya yeni birisi eklendiğinde ise tekrar kadeh tokuşturulabilir...
*Rakı şalgam suyuyla içilmez!... (taslağa dahil değil)
*Mezesiz rakı içilmez. Ben akşamcıyım, öyle bir kadehlik keyfim var diyorsanız gidin bira filan için...
*Şişe numarasının önemi yoktur. Zira ilk damıtılan rakı, 01 numaraya denk gelmez...
*Rakı masasına avuç içiyle ya da yumrukla vurulmaz...
*Bağıra çağıra, Böğüre öğüre konuşulmaz... Sakin olmak, efendi takılmak gerek...
Önce kendine gel, sonra meyhaneye Kalender ol da gir kalenderhaneye Bu yol kendini yenmişlerin yoludur Çiğsen başka bir yere git eğlenmeye
*Rakı bardağı boş beklemez... Evet masadan kalkarken bile dibinde biraz bırakılır...
*Usul, adap bilen en genç kişinin saki olması adettendir, büyüklere (ki büyüklük kavramı orada anlam bulur) sakilik yaptırılmaz... Ev sahibi olsa bile...
*Şişede kalan son rakı damlasına kadar eşit paylaştırılır, daha da içmek isteniyorsa bu paylaştırma ritüeline girilmeden yenisi sipariş edilir...
*Rakı sizi ne zaman sarhoş edeceğini zamanında söyleyen bir içkidir, bunu farkettiğiniz zaman yanınızdakilere söylemeli, ya da izin isteyip kalkıp gitmelisiniz, ama eğer sizin kalkmanız masayı dağıtacaksa ölseniz bile orayı terketmeyin... Çünkü rakı masasından tuvalete gitmek için bile zar zor kalkılır, hoş karşılanmaz...
*Rakı masasında bira, şarap gibi başka alkollü içecekler (masada sosyetik hanımefendiler olsa dahi) olmaz...
*Her nevi ızgara balık (çupra, levrek, istrongilos) uğurlu yemeği, hususi nihavend ve rast makamından sanat musikisi eserleri uğurlu nağmesi, akordeon, keman ve ud da uğurlu çalgısı olan rakının, uğurlu cl'si 70'dir...
*Rakı yanlız başına içilen bir içki değil, meze ile birlikte yavaş (sindire sindire) içilen bir içkidir...
*Mide ve beyne belirli bir etki yaptıktan sonra insan keyiflenir ve güzel sohbetlere yönelir... *Yani hem anlatır hem dinler... Böylece rakı sofrası en az iki kişinin katıldığı toplu bir eylem, karşılıklı konuşmalara dayandığı için demokratik bir forum, evrensel ve kişisel sorunların ortaya getirildiği, fikir alıp verilen, insanın kendisi ile yüksek sesle düşünerek hesaplaştığı bir tür psikolojik grup terapisi olmaktadır...
*Unutulmamalıdır ki rakı sofrası saygın bir cemiyettir.. . Buraya katılan hem bu meclise kabul edildiği için saygı gören bir kişiliğe sahip demektir hem de diğerlerine karşı saygılı olmak zorundadır...
*Herhangi bir marka rakı içilirken başka bir markayı övmemek önemlidir, aksi yapıldığında, o an yudumlanan nimete hakarette bulunulmaktadır, yanlıştır...
*En büyük mezesi muhabbettir. .. Muhabbet konusu "bi kız vardı, 5 yıl sevdim, yüzüme bile bakmadı" gibi duygusal ağırlıklı olabileceği gibi,"bu güneş niye hep doğudan doğuyo batıdan batıyo?" gibi yarı-felsefi konular da olabilir...
*Tam yağlı koyun peynirinin üzerine kırmızı toz biberle renklendirilmiş sarımsaklı zeytinyaği süslemesi... Turşu gibi ekşi mezelerde yine rakının kendine has tatlı nefasetini dengeler, damarlarınızı büzer, anasonla dost olur, buna misal olarak dağ lahanası turşusu verilebilir. ..

Yarasın

RAKINAME

içmesini bilene
zevk-u sefadır.
içmeyi bilmeyene
cevr-ü cefadır rakı.

bir münasip mikdarı muhabbet
anahtarı kaçırırsan
ayarı cana ezadır rakı.

ne dert kalır, ne keder,
içeni mes’ut eder.
içebilirsen eğer ruha ciladır rakı.

ham ervahsan yanaşma
arifsen ondan şaşma,
iç ama, haddi aşma
ferahfezadır rakı.

yarattığı ahengi,
ne saz verir ne çengi,
terbiyenin mihengi
dense sezadır rakı.

beyaz peynir, domates,
yanına bir kavun kes,
çiğ köfteyle ne enfes
bir iptiladır rakı.

biraz tuzlu leblebi,
kadehin billur leb’i,
dudakları öpmeli,
yoksa hebadır rakı.

ehli kemal olana zevkle
hem hal olana,
sohbette tad bulana,
yar- ı vefadır rakı.

misten ala kokusu,
ana sütü gibi su,
şu ki sözün doğrusu
müstesna madır rakı.

dost bezminde sohbette
neşe-i muhabbette
her manevi lezzete
bir vasıtadır rakı.

nükte, cinas anlayan
ahengi-i bezme uyan,
içip zırvalamayan,
işte onadır rakı.

eşek içince zırlar,
köpek içerse hırlar
kedi içse tırmalar,
insanlaradır rakı.

al kadehi eline,
dokun gönül teline,
muhabbet alemine,
bir merhabadır rakı.

adabı, erkanı var,
zamanı mekanı var,
kimin ki izanı var,
ona şifadır rakı.

gönül dargınlarına,
vefa kırgınlarına,
hayat yorgunlarına,
haza devadır rakı.

mirkelamoğlu der ki:
had bilmezsen eğer ki,
öyle rüsva eder ki,
başa beladır rakı.

- necip mirkelamoğlu -
(Alıntıdır. Derleyenin ağzına sağlık)

16 Aralık 2009 Çarşamba

MATEMATiK BU iŞTE:

Matematikçiler nelerle uğraşıyor.... manyak mı, ne bunlar yahu.

Önce hesap makinenizi hazır edin.
Cep telefonunuzun ilk 3 rakamını yazın, ( alan kodu kullanmayınız! )

Bu 3 basamaklı sayıyı 80 ile çarpın,
1 ekleyin,
sonucu 250 ile çarpın.
Cep telefonunuzun son 4 rakamından oluşan 4 haneli sayıyı ekleyin,
aynı 4 haneli sayıyı bir daha ekleyin,
250 çıkartın
ve 2 ye bölün...

VEEE, SAKIN ÇIĞLIK ATMAYIN

15 Aralık 2009 Salı

ARALIK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 2

KİTABIN ADI : Cumhuriyet (1. Cilt)
KİTABIN YAZARI : Turgut Özakman
KİTABIN ÇEVİRMENİ : -
KİTABIN YAYINEVİ : Bilgi Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI : 2009
KİTABIN BASKI SAYISI : 23. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 344
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 10/10 (Cumhuriyet ve yakın tarihimiz açısından çok önemli bir kitap)
ÖNERİ : Üçlemenin son bölümünde Cumhuriyet ve kuruluş anlatılıyor. Kanımca Türk insanının başucu kitabı olmalı. Ne zaman bunaldığınızda, sıkıldığınızda, umutsuzluğa düştüğünüzde yeniden okumalı ve Mustafa Kemal’in, inanılmaz direnç ve cesaretini, kararlılığını tekrar görüp yeni baştan inancınızı tazelemenizi sağlayacaktır. Ulusal kurtuluşumuz gibi, yıllar geçse de aynı tazeliğini koruyacak bir kitap. Her Türk evladı tarafından mutlaka okunması ve kitaplığınızda gururla bulundurulması gerekir.

14 Aralık 2009 Pazartesi

ERFELEK ŞELALELERİ (ERFELEK WATERFALLS) SİNOP - TÜRKİYE






















Sinop'a varmadan hemen önce Erfelek ilçesi'ne saptığınızda ilçenin çıkışından bir müddet sonra Erfelek Baraj'ına geliyorsunuz. Oldukça bozuk bir yol ile yaklaşık 5 kilometre kadar çevresini dolaşıyorsunuz. (Gittiğimiz tarihte yol yapım çalışmaları sürmekte idi. Tamamlanmış olması halinde çok güçlük çekmeden ulaşabilirsiniz) Küçük bir derenin yamacında tahta bir köprüden karşıya geçtiğinizde ilk ve en büyük şelaleye ulaşıyorsunuz. Hemen girişte salaş bir tesiste dinlenme şansınız var. İlk şelaleyi karşınıza aldığınızda soldan basamaklı ve hızla yükselen bir patikadan çıkarak, sürekli su sesini takibederek doğanın içinde 18. şelaleye kadar güzel bir yürüyüş rotası bulunmakta. Yolunuz üzerinde şaşırtıcı minik şelaleler, muhteşem bir doğa ve uygun spor malzemeleri ile gittiğinizde 1-2 saatlik bir yürüyüş sizi bekliyor. Rahat bir yürüyüş için yağışsız ve iyi bir havayı tercihiz ediniz. Haydi Türkiye'yi keşfe...



























10 Aralık 2009 Perşembe

ARALIK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 1

KİTABIN ADI : 6 Ay
KİTABIN YAZARI : Alev Coşkun
KİTABIN ÇEVİRMENİ : -
KİTABIN YAYINEVİ : Cumhuriyet Kitapları
KİTABIN BASKI YILI : 2009
KİTABIN BASKI SAYISI : 13. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 448
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 10/10 (Cumhuriyet ve yakın tarihimiz açısından çok önemli bir araştırma)
ÖNERİ : Mustafa Kemal’in, direniş savaşı hazırlıklarını gün gün araştıran, düşüncelerinin nasıl yoğunlaştığını gösteren bu eserin her Türk evladı tarafından mutlaka okunması ve kitaplığınızda gururla bulundurulması gerekir.

7 Aralık 2009 Pazartesi

DUBROVNİK

Geçtiğimiz Kurban Bayramında tatili Dubrovnik gezisi ile değerlendirdik. Önümüzdeki günlerde tatil için burayı seçeceklere deneyimlerimi aktararak bilgiledirme amacı ile pratik bilgiler vermek istiyorum.
Dubrovnik, Hırvatistan’ın en güney ucunda, Dalmaçya kıyılarında son ve en büyük illerinden birisi. Kış aylarında 40.000 civarında olan nüfusunun yaz aylarında 7-8 kat arttığı söyleniyor. Tipik bir balkan şehri. Dağ ile deniz arasındaki daracık kıyı şeridi boyunda kilometrelerce uzanan bir şehir.
Şehrin, yazın plaj ve deniz dışında kış turizmide Avrupa tur acentelerinin gözdesi olmasıyla önemi giderek artmakta. Gelelim pratik bilgilere;
· Hırvatistan’ın para birimi “Kuno”. 1 Euro= 7,25 Kuno. Yaklaşık 1 TL = 3.20 Kuno civarında.
· Şehir içinde pek çok “Change” bürosu var. Ancak çoğu komisyon alıyor. Para bozdururken komisyonsuz olanları seçmek gerekiyor.
· Şehir içi ulaşımda etkin olan otobüsler. 1 saatlik bilet 8 Kuno (Otobüs içinde alırsanız 10 Kuno) Günlük bilet 25 Kuno. Sabah 06 ile akşam 24 arası sürekli ulaşım var. Taksi çok az. Zorunlu olmadıkça kullanmanın gereği yok. Orta mesafe ücretleri yaklaşık 7-10 Euro civarında.
· Kredi kartı büyük mağazalarda geçiyor. Pek çok dükkan Euro kabul ediyor. Genellikle normal kurdan alıyorlar. Ama dikkat etmek gerekli.
· Şehir haritalarını çok yerde ücretsiz bulmak mümkün. Genellikle esnaf dil biliyor. Yardımcı oluyorlar.
· Şehrin en önemli görülecek mekanı “Stari Grad-Eski Şehir”. Etrafı çepeçevre surlarla çevrili 600-700 senelik eski şehir. 93 savaşında oldukça zarar görmiş, çatılar tümüyle yeniden onarılmış. Unesco “Dünya mirası” listesinde ve koruma altında. Kış sezonunda mekanlar genellikle kapalı. Mutlaka zaman ayrılıp sokak sokak gezilmesinde yarar var, çok zevk alacaksınız.
· Şehir surlarının iki kapısı var. “Pile” kapısı asıl önemli kapı ve şehir içindeki 1a,1b,2,4 ve 6 numaralı otobüslerin son durağı.



· Şehir surlarına 2 noktadan çıkılıp çepeçevre gezilebiliyor. Yaklaşık 2.000 metre uzunluğunda. Giriş 50 Kuno. Hızlı bir şekilde, fotoğrafta çekerek 75-80 dakikada dolaşılabiliyor. Zaman ayırıp mutlaka dolaşmanızı tavsiye ederim.
· “Kras” çikolatası önemli bir markaları. Tatmanızı tavsiye ederim.
· Stari Grad’da birçok yeme mekanı var. Ancak ara sokaklarda “Tac Mahal” küçük, sıcak bir Boşnak lokantası. Ev şarabını mutlaka tadın. Soğuk meze tabağı, “Burek” ve “Cevabi” çok lezzetli.
· Dubrovnik’te “Pizza” yemek isterseniz dikkatli olun. Aksine bir siparişiniz olmaz ise en büyük boy geliyor. Türkiye’deki lezzeti bulamıyorsunuz.
· Dubrovnik’te şehir dışı çevrede gezilecek çok yer var. Liman’dan “Elefiti” adalarına giden ada vapuru var. Üç adayı dolaşan güzergah ihmal edilmemesi gereken bir proğram.
· Türkiye’den giden turların ekstra proğramları kanımca pahalı. Bunun yerine oto kiralayarak yarı fiatına gezmeniz mümkün.
· Dubrovnik’ten Bosna Hersek sınırlarında kalan Mostar’a günübirlik gidip dönmek mümkün. Mesafe yaklaşık 200 km. Dubrovnik-Mostar karayolunda 3 kez sınırdan geçiyorsunuz. Sınırda ciddi bir kontrol yok. Ancak pasaportlarınızı yanınıza almanız gerekli.
· Mostar’da, ünlü köprüyü geçtikten sonra Türkiye Cumhuriyeti Konsolosluğunun hemen yakınında “Buregdzinica” adlı küçük bir börekçi dükkanını mutlaka bulup tüm “burek” çeşitlerini tadın.
· Yine Mostar’da köprünün ilk ayağında “Şadrvan”da değişik bir “cevabi” servisi var. İhmal etmeyin.
· Dubrovnik’in kuzeyinde “Korcula” adası turistik ve önemli bir ada. Hafta içi ada vapuru ve Pazar günleri arabalı vapur var. Adanın küçük “Stari Grad”ı görülmesi gereken bir mekan. Makro Polo’nun evi hoş bir sürpriz olarak karşınıza çıkıyor.
· Dubrovnik-Split karayolundan “Korcula” adasına saptıktan sonra tüm bölge bağlık ve şarap imalathaneleri ile dolu. Adaya giderken ya da dönerken bu imalathanelerde, şehrin yarı fiatına şarap satın almanız mümkün.
· Karayolundan “Korcula”ya saptığınızda “Mali Ston” isimli bir balıkçı kasabası var. Kasabada çok sayıda balık restoranı var. Başka birinde karar kılmaz iseniz, “Kapetanova Kuca” isimli restoranı şiddetle öneririm. Kendinize muhteşem bir deniz ürünleri sofrasını Türkiye fiatlarının yarısına donatabilirsiniz. Usta şef “Steipan”a Türkiye’den selam götürün.
· Evet Dubrovnik keşfedilecek yönleriyle sizleri bekliyor. Daha turistik ve ticari olmadan mutlaka gidin.

ONLARI UNUTMAYIN - 6

ŞEHİT ALBAY FETHİ BEY

Albay Fethi Bey (Üsküdarlı Fethi Bey veya Şehit Fethi Bey şeklinde de anılır; Şehit Fethi Bey lakabının Tayyareci Fethi Bey için de kullanıldığı unutulmamalıdır) 15 Mayıs 1919 günü İzmir'in Yunan ordusunca işgalinin başlamasıyla, Hasan Tahsin'in "ilk kurşun"unun sertleştirdiği bir ortamda, Sarıkışla'da esir alınan Türk askerleri arasında yer almış, Kordon'da ahalinin (özellikle Rum ahalinin) içinde Yunanlıların tüm zorlamalarına rağmen "Zito Venizelos" diye bağırmayı reddetmesi üzerine 22 süngü darbesi ile şehit edilmiş bir Türk askeridir.
İstanbul'da, Sirkeci'den Gülhane Parkı kapısına doğru gidilirken yolun sağa kıvrıldığı dönemeçte yer alan ve 1950'lerde yolun genişletilmesi için yıktırılan Salkımsöğüt Kadiri tekkesinin 19. Yüzyıl sonlarındaki şeyhi olan İzzî Efendi'nin oğlu olarak, Üsküdar'daki evlerinde 1877 yılında doğmuştur. Tam adı Süleyman Fethî'dir.
Askeri okula girmiş, başarılı bir öğrencilikten sonra 1896 yılında, sınıfının onuncusu olarak Harp Okulu'nu bitirmiştir. 1899'da kurmay subay oldu. Askerlik göreviyle Hicaz'da bulundu ve isyancılarla çatışmalara katıldı. Üstün başarılar gösterdi ve yaralandı. 1912'de Harbiye Nezareti'nde müşavir yardımcılığına atandı. 1914'te albaylığa yükseltildi. Birinci Dünya Savaşı'nda da üstün başarılar ve fedakârlıklarından ötürü nişanlar, madalyalar kazandı. Ancak aldığı yaralar yüzünden hastalandı. 1916 yılında tedavi için Almanya'ya Wiesbaden kaplıcalarına gönderildi.
Albay Fethi Bey tedavisinden sonra Türkiye'ye döndüğünde Mütareke dönemi başlamıştı. Dördüncü Kolordu'nun İzmir Askerlik Şubesi başkanlığına atandı.
15 Mayıs 1919 günü Yunan ordusunun İzmir'i işgal etmeye başladığı sırada, eşi Edibe Hanım'ın telkinlerine aldırmayarak Karantina semtindeki evinden çıkıp işine gitti. Sarıkışla'daki bürosunda iki Yunan subayı ve yanlarındaki erler tarafından tutuklandı. Zorla odasından çıkarılarak ve Yunan askerleri arasından yürütülerek Kordon'daki Pasaport mevkiine getirdiler. Pasaport'taki rıhtım boyunda esir diye getirilmiş başka Türk subayları da tek sıra olarak yanyana dizilmişlerdi ve başlarında Efzun denilen özel kılıkta giyimli Yunanlı erler de bulunmaktaydı. Yunan savaş gemileri limandaydı. Ayrıca işgalden sevinç duyan yerli Rumlar alanı doldurmuş, bayram havası yaşıyorlar, yapıların damlarına, çatılarına çıkmış, balkonları, terasları doldurmuş halde sevinç çığlıkları atıyorlardı.
Bir Yunan subayı, yanında bir Efzun eriyle, tek sıra dizilmiş olan Türk subaylarından biri önünde duruyor, onlara kollarını yana kaldırtıp indirterek "Zito Venizelos!" yani "Yaşasın Venizelos!" diye bağırmalarını söylüyordu. Kollarını yana kaldırtıp indirtmek özellikle aşağılamak, küçük düşürmek içindi. Bu arada yapıların damlarındaki, çatılarındaki, evlerin balkonlarındaki Rumlar, alanı dolduranlar, alay ederek kahkahalar savuruyorlardı.
Fethi Bey, Yunan subayının dediğini yapmadı. Subay buyruğunu birkaç kez yineledi, ancak Fethi Bey onu duymamış gibi davrandı. Subayın Fethi Bey'in omuzlarındaki albaylık apoletlerini sökmek istemesi üzerine, elini şiddetle iterek, "Onları sen takmadın ki sen sökesin!" diye bağırdı.
Bunun üzerine, Yunan subayının Efzun erine verdiği bir komutla, önce bir, sonra ikinci ve üçüncü bir kez, nihayet toplam yirmi iki kez süngülendi ve sonrasında yere yıkıldı. Eşi Edibe Hanım ve yakınları, İzmir'i işgal eden Yunan birliği komutanından, Albay Fethi Bey'i kendilerine vermelerini istediler. Ama Yunan komutanı, yaralı Türk albayını vermedi. Fethi Bey'in yakın dostu Ali Şefik Bey, İzmir'deki Fransız Başkonsolosluğuma başvurdu. Fransız Başkonsolosu'nun yardım ve aracılığıyla Fethi Bey Yunanlılar'ın elinden alınabildi ve İtalyan hastanesine yatırıldı. Aynı gece "Makamımı görüyorum!" diye inleyerek şehit oldu.
Şehit Üsküdarlı Albay Süleyman Fethi Bey'in naaşı, dostu Ali Şefik Bey'in Küçük Fettan Sokağı'ndaki evine getirilmiş, ertesi günkü cenaze töreni İzmir'in Türk halkı için bir gövde gösterisi olmuştur. İzmir'deki Mevlevi tekkesinin mezarlığına gömülmüş, süngü yaralarıyla delik deşik olmuş albay üniforması da sonradan askeri müzeye verilmiştir.

3 Aralık 2009 Perşembe

KASIM AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 4

KİTABIN ADI : Jangada
KİTABIN YAZARI : Jules Verne
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Ender Bedisel
KİTABIN YAYINEVİ : İthaki Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI : 2009
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 388
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 8/10 (Yaklaşık 100 yıl önce yazıldığı göz önüne alınmalıdır)
ÖNERİ : Jules Verne dünyasına geç kalmayın

25 Kasım 2009 Çarşamba

KASIM AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 3

KİTABIN ADI : Türklük ve Şamanlık
KİTABIN YAZARI : Wilhelm Radloff
KİTABIN ÇEVİRMENİ : A.Temir-T.Andaç-N.Uğurlu
KİTABIN YAYINEVİ : Örgün Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI : 2008
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 473
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 9/10 (Çok az dizgi hatası var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 9/10 (Konusunda çok önemli bir kitap. Ayrıntılı bilgiler var. Benzerlerinin çok az olması karşısında eski de olsa değerini koruyor.)
ÖNERİ : Türk tarihi araştırmaları meraklıları açısından mutlaka edinilmesi gerekir.

20 Kasım 2009 Cuma

APOLET

İstanbul Hükümetinin Harbiye Nazırı Ziya Paşa, her zamanki yumuşaklığı ile;
- "Beyler.." dedi,-
".. İngilizlere kafa tutamayız. Adamların hiç şakası yok. Daha geçen gün,bir bahane icat ederek İzmit'i tekrar işgal ediverdiler."
Sarı Atlas döşeli büyük oda, nezaretin ileri gelen subayları ile doluydu.Hürriyet ve İtilaf Partisi yanlısı olan birkaç gerici subay dışında hepsi,Anadolu'ya geçmeye çoktan hazır, Ankara'nın İstanbul'da kalmalarını gerekligördüğü namuslu askerlerdi.
Kapı açıldı, kapının boşluğu içinde yaver göründü:
- 'Emrettiğiniz yüzbaşı geldi efendim.'
- 'İçeri al.'
Nazır subaylara bilgi verdi:
- 'Az önce sözünü ettiğim talihsiz olayın faili.'
Yüzbaşı bekletmeden içeri girdi, kaygılı bakışlarla kendisini izleyensubayların arasında hızla ilerleyerek nazırın masası önünde durdu, selam verdi:
- 'Yüzbaşı Faruk, İstanbul. Beni emretmişsiniz.'
Uzun boylu, kumral, yakışıklı, biraz bıçkın havalı bir subaydı. Nazırönündeki yazıya bakarak yumuşak sesle,
'Oğlum..' dedi, '.. dün akşamBeyoğlu'nda, İngiliz İnzibat Subayı Teğmen Miller'i, emre rağmenselamlamamışsın. Doğru mu?'
- 'Evet efendim, doğru.'
Nazır, dürüst subaya babacanca yol gösterdi:
- 'Herhalde görmediğin için selamlamadın, değil mi çocuğum?'
- 'Hayır efendim, gördüm.'
Nazırın canı sıkıldı:
- 'Niye selamlamadın öyleyse? Selamlamanız için emir verilmişti.'
- 'Rütbesi benden küçük olduğu için selamlamadım Paşam. Askerlik töresince,önce onun beni selamlaması gerekmez miydi?'
Ziya Paşa derin bir kederle ellerini açtı:
- 'Askerlik töresi mi kaldı a yavrum? Adamlar galibiyet haklarınıkullanıyorlar. İngiliz Komutanlığı bu sabah olayı protesto etti. Meseleçıkarılacak zaman değil. Hemen şu müzevir teğmeni bul da özür dile. Olayı kapatalım.'
Başıyla çıkması için izin verdi. Ama yüzbaşı yerinden kıpırdamadı:
- 'Paşam, bir de beni dinlemenizi rica ediyorum.'
Nazır bıkkınlıkla,
'söyle bakalım' dedi.
'Balkan savaşında teğmendim. Çanakkale'de üsteğmen, Suriye cephesindeyüzbaşı oldum. Ben bu rütbeleri tek başıma savaşarak almadım. Her rütbemde binlerce şehidin ve gazinin hakkı var. Onların hakkını korumak namus borcumdur. Beni affedin, özür dileyemem.'
Harbiye Nazırı bozuldu:
- 'Anlamadın galiba. Harbiye Nazırı olarak emrediyorum.'
Yüzbaşı sükûnetle, 'Anladım efendim' dedi, apoletlerini bir hamlede söküpnazırın masasına bıraktı:
- 'Artık emrinizi dinlemek zorunda değilim!'
Selam vermeden dönüp kapıya yürüdü. Oturan subayların, İstanbul'u tutanbirkaçı dışında, hepsi saygıyla ayağa fırladı. Hepsinin rütbesi yüzbaşıdan daha büyüktü.Gözleri dolarak, yüzbaşıya selam durdular...
Bu Cumhuriyeti böyle subaylar kurdular. Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu hiç unutmayın . .

KASIM AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 2

KİTABIN ADI : Buzların Sfenksi ( 2 cilt)
KİTABIN YAZARI : Jules Verne
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Ender Bedisel
KİTABIN YAYINEVİ : İthaki Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI : 2008
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 320 + 351
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 8/10 (Yaklaşık 100 yıl önce yazıldığı göz önüne alınmalıdır)
ÖNERİ : Jules Verne okumanın tadına ve farkına varmak isteyenlere

13 Kasım 2009 Cuma

JULES VERNE ÜZERİNE

Çocukluğumuzda bizlere, serüven romanları yazarı olarak tanıtılan ve bazı kitapları “çocuk kitapları” adı altında yayınlanan Jules Verne’nin tüm eserlerinin tıpkı tercümeleri birkaç yıldan beri İthaki Yayınevi tarafından yayınlanmakta. Yazarın 100’ün üzerinde romanı olduğu bilinmekte. Halen yayınevi tarafından toplam 39 cilt, bildiğim kadarı ile yayınlanmış durumda. Bazı romanlar 2 ve 3 cilt olduğundan yayınlanan roman sayısı henüz 30 civarında.
Bu kitapları çocukluğumdaki anılara hürmeten tekrar alıyor ve okuyorum. Ancak okudukça bambaşka düşüncelere dalıyor, ilginç bilgiler öğreniyor ve bu değerli yazarı adete yeniden keşfediyorum. Bazı düşüncelerimi sizlerle paylaşmak isterim.
Öncelikle ifade edeyim ki Jules Verne, kitaplarını çocuklar için yazmamış. Bu açık bir gerçek. Yıllar önceki kitap çevirilerinin çok üstünkörü ve özet yapıldığı, son çevirilerden rahatça anlaşılıyor. Yazar romanlarında çok detay bilgiler veriyor. Bunların zamanında makaslanmış olması kitaplarının ruhlarını öldürmüş.
Romanlarında bir deha ile karşılaştım. Olağanüstü yaratıcı ve kanımca detaylara çok önem veren bir yazar. Büyük bir hayal gücüne, inanılmaz bir teknik bilgi eklemiş. (Teknik bilgiyi lütfen 1880-1900 arasındaki genel teknik bilgileri dikkate alarak düşünün )
Yazar, insanın yeryüzünün efendisi olduğu yargısına sahip. Başta bu sizi biraz ürkütüyor. Doğa, hayvan ya da bitkilerin ekosistemi onu düşündürmüyor. Kahramanları, hayvanları çekincesiz öldürüyor, doğayı dilediği gibi yok ediyor. Yok olan canlılar yazarı hiç kaygılandırmıyor. Ancak kahramanları doğada her türlü sorunlarının çözümünü bulabiliyorlar. Teknolojiye esir olan günümüz insanı ile karşılaştırıldıklarında o gaddar insan yok oluyor, doğayı kendisi için dönüştürebilen, doğa ile barışık insan ortaya çıkıyor. Bu ilginç tezat giderek sizi rahatsız etmez hale geliyor. Jules Verne’i ve kahramanlarını daha çok tanıdıkça “insan” yüzleri giderek ortaya çıkıyor.
Belki bilenleriniz vardır, Jules Verne’nin tüm romanlarını kütüphanede yazdığını biliyormusunuz? Hiçbir denizcilik kültürü olmayan (hatta hiç deniz seyahati yapmamış) yazarın bazı romanlarında verdiği inanılmaz denizcilik bilgisini sadece alkışlıyorsunuz. İnanılmaz coğrafya bilgisi karşısında şoka giriyorsunuz.
Yazar, Fransız. Ancak kahramanları her ülkeden. Çoğunluğu Amerikalı ve İngiliz. (Döneminin hegemon devletleri) Ancak Fransız, Alman, Avusturyalı hatta Osmanlı (evet yanlış duymadınız) kahramanları dahi var. Kahramanları genelde çok yönlü ve renkli kişilikler. Kahramanların hepsi de para sorunu yaşamayan, genelde serüvenler sırasında para derdi olmayan insanlar. Yazarın sınıfsal kaygıları yok. Zaten amacı insanın toplum içindeki konumu değil, insanın yeryüzündeki konumu. İnsanın rakipleri çoğunlukla doğa güçleri. Romanlardaki kötü insanlar bir şekilde kaybediyorlar, nedamet getiriyorlar, iyi kahramanın doğruluğunu kabul ediyorlar. İyi kahramanlar her zaman bağışlayıcı, intikam peşinde değil.
Bu kısacık yazı ile Jules Verne’i anlama ve tanıma şansınız yok. Diyebilirim ki gerçek bir roman kültürüne sahip olmak bu yazarı tanımaktan ve okumaktan geçer.
Sizi de Jules Verne deryasına dalmaya çağırıyorum.

12 Kasım 2009 Perşembe

KASIM AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 1

KİTABIN ADI : Çerkez Şahanı Ethem
KİTABIN YAZARI : Nurer Uğurlu
KİTABIN ÇEVİRMENİ : -
KİTABIN YAYINEVİ : Örgün Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI : 2006
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 582
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 9/10 (Çok az dizgi hatası var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 9/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 6/10 (Bazı uzun yazı ve kısa yazılar ile Ethem Bey’in anıları arka arkaya verilmiş. Kitap bütünlüğü yok. Derleme havasında
ÖNERİ : Cumhuriyet tarihi ile ilgilenenlerin okuması gerekli

11 Kasım 2009 Çarşamba

Goriller ve Melekler

PROF. DR. TÜRKKAYA ATAÖV

Britanya eski başbakanlarından Benjamin Disraeli (1804-81) Avam Kamarasında şöyle bir soru sormuş: “İnsan goril midir, melek mi?” Şu “Ermenilerden özür” açıklamasını imzalayanlara göre, anlaşılan kimi insan gorildir, kimileri de melek! Bu ayrımda hangileri melek? Onlara göre, sanırım, Ermeniler...Ya Türkler? Bunun yanıtını da A.W. Williams adlı bir Amerikan Protestan din yayıcısıyla M.S. Gabriel adında New Yorklu bir Ermeni görevlisi 1896’da Şikago’da yayımladıkları ortak kitaplarında vermişler. Diyorlar ki: “Türk kafese konması gereken vahşi bir hayvandır...Onu anlatmak için köpekler, çakallar...ve benzeri hayvanların adlarını kullanırken bu hayvanlardan özür dileriz.” Ermeni yazarları ve yandaşları da yayınlarında genelde böyle bir ayrım yaparlar. Önce, Ermeni erkekleri bir yanağına vurunca ötekini çeviren İsa’nın aynasıdırlar. Zaten, tüm Hıristiyanlar öyle değil mi? İnanmayan Asyalılara, Afrikalılara sorsun! Ermeni kadınlarının birer iffet örneği olduğunu gene onların bir yayını şöyle anlatır: Türklerin ellerine düşmemek için tümü kucaklarında çocukları, ağızlarında ilâhiler ve gözlerinin önünde Tanrı-Oğul İsa-Ruh-ul Kudüs’ün üçlü simgesi kendilerini, aradaki vadi dolana değin, art arda önlerindeki uçuruma bırakmışlardır. Ne var ki, Amerikalı bayan ozan Hemans’ın (Türklerle ilgili olmayan) bir dizesi de aynen böyle. Anlaşılan, ozanın senaryosunu beğenen biri Türklerle Ermenileri başoyuncular yapıp sahneyi değiştirmiş. Ama uçuruma atlayan kadınlar imgesi gene de dinleyeni ve okuyanı etkiliyor. Birkaç yıl önce, Purdue Üniversitesinden Robert Melson diye biriyle aynı dinleyici karşısında bu konuda konuşmuştuk. 1915 yılının Osmanlı Ermenilerini zayıf, korumasız, yoksul, iyi yürekli, barışçı ve ensesine vur lokmayı ağızlarından al türünden (yaşlı ve çocuk ağırlıklı) siviller diye tanımlamıştı. Osmanlı ordusunu da karnı tok, sırtı pek, eksiksiz donanımlı ve toplu-tüfekli tümenler olarak göstermiş, güçlünün zayıfın üstüne durup dururken ve bütün ağırlığıyla çöktüğünü söylemişti. Emperyalist dünyada daha ağır basan görüş budur. Ancak, her Ermeni yanlısı da böylesine bir düşsel çelişki görünümü çizmez. Genç Ermeni yardımcısının ona aktardığı yorumlarla Ermeniler yararına tek yanlı iki kitap yayınlamış olan İngiliz David Marshall Lang bir yerde “onlara tam anlamıyla melek de denemez” biçiminde bir tümce ekler. Ama Ermenileri dünya uygarlığının kaynağı gösteren kitabında yalnız bir tek tümcecik; o kadar. Öte yandan, Alman generali Liman von Sanders Türkiye’ye yollanıp Osmanlı birliklerini denetlediğinde ayaklarında çarıkları bile olmayan alaylarımıza yakından bakıp “bu ordu savaşamaz” diye kestirip atar. Ama birçok Ermeni ve yandaşlarının yayınları “melek Ermeniler” ana konusunu sürdürür. Gene onlara göre, Türkler de tam karşıtıdır. “Özür açıklaması”nı imzalayanların da bu yorumlara temelde katıldıkları anlaşılıyor. Ama bu imza sahiplerinin bu konuda kesin kararlı olmaya hak kazanabilmeleri için çok daha fazla bilgi sahibi olmaları gerekmektedir. Her birinin bu kümeye hangi düşünceyle katıldığını bilemeyiz. Belki içlerinde kendilerini sıradan Türkten ne denli farklı olduklarını gösterme, böylece insancıl ve uygar, çağdaş ve hoşgörülü, acımalı ve öz eleştiri sahibi, kısaca Avrupa çapında seçkin aydın olduklarını kanıtlamak isteyenler ya da dostunu ve iş arkadaşını kıramayanlar vardır. Ne var ki, tarih böyle incelenmiyor ve yazılmıyor. Bu konuda başka yorumları gerekli kılan belgeler, bilgiler ve hem eski hem yeni çok sayıda yayımlanmış ciddi araştırmalar bulunuyor. Dahası, sorumlu Ermenilerin Türklerle nasıl savaştıklarını ve onların yok edilmelerine ne denli destek verdiklerini anlatan anılar, incelemeler, kitaplar ve dizi yazıları var. Bunları gereği gibi görmeden ve okumadan kesin kararlar vermek olanaksız. Havadaki bulutlar üstüne bir şato kurma düşü görenlerin mimarlık kurallarına bağlı kalmalarına gerek yok, ama tarih rasgele öykü uydurmağa elvermez. Diyeceksiniz ki, dinleyenler sağırsa, musiki dinletmeğe çalışmanın ne yararı var?
Ama gene de, tarih yöntemini anımsatmak zorundayız. Bu konunun incelenmesinde Osmanlı belgelerinin çok önemi var. Nedeni şu: Sorulan soru 1915 dolaylarında Osmanlı devletinin siyasetinin ne olduğu ise, bunun yanıtı ve kanıtları bizim zengin belgeliklerimizden çıkar. “Osmanlı arşivleri” diye bilinen hazinenin kapsamına ilişkin ben de yayın yaptım, başkaları da. Ayrıntısına burada giremem; bu ancak bir kitap konusu olabilir. Hangi kentlerde nelerin olduğunu ve kaç bin dosya ya da kaç yüz cildin nerelerde bulunabileceğini belirttik ve Ermeni sorunuyla ilgili birçok gerçek ve güvenilir belgenin filmini dünyanın önde gelen kitaplıkları ile bilimsel araştırma kurumlarına yıllar önce armağan ettik. Bu imzacıların bir bölüğünün o geçmiş yıllarda çocuk olduğunu düşünelim. Ama Sezar ya da Napolyon’u öğrenmek için kitaplıklara gidiyorlarsa, Ermeni sorununa da kapsamlı biçimde eğilmek için bunca kaynağı elden geçirmeleri gerekmez miydi? Benim iki yanı camla kaplanmış yüzlerce film karesini ağır bavullar içinde Cenevre, Brüksel ve Strasburg gibi yerlerde katıldığım toplantılara bunca yıl taşımış olmaktan doğan rahatsızlıklarım bugün de sürüyor.
Bu ilk elden kaynakların okunmasının yıllar alan bir uzmanlık ve bir takım çalışması işi olduğunu bilenlerdenim. Bunlar da zamanında yapılmış, birçok ilgili belge günümüz Türkçesi ve alfabesiyle de cilt cilt yayımlanmıştır. Bunların önemlilerini yabancılar için ben de yayımladım. Özür açıklamasını imzalayanlar bunlardan yeterli sayıda hangilerini gördüler ve okudular? Dört Ermeni teröristinin Fransız başkentindeki başkonsolosluğumuzu basarak içindekileri rehine alması, bir Türkü öldürüp başka bir Türkü de yaralaması nedeniyle açılan 1984 Paris davasına (o devletin hukukuna göre) “uzman tanık” olarak tek başıma katıldığımda, terörist avukatlarından eski Paris Belediye Başkanı konuşmam sırasında sözümü keserek “belgeliklerinizi açın, kanıtlar ortaya çıksın” diye bağırmıştı. Dosyamdan birkaç belge çıkardığımda, bunlar onun görüşlerine ters düştüğünden hiç ilgilenmedi. Ne var ki, tarih belgelere göre inceleniyor, baskı örgütlerinin, terörist eylemcilerin ve emperyalist çevrelerin isteklerine göre değil.
Öte yandan, özür açıklamasını imzalayanlar bu konuya eski kuşaklardan ve çağımızda eğilen ve bizi bütünüyle ya da önemli ölçüde haklı gören tarihçi ya da yazarlardan William L. Langer, Lord Warkworth, Sidney Whitman, Louis Rambert, A.G. Hume-Beaman, Sir Edward Pears, M.A. Ubicini, Leon Arpée, C.F. Dickson-Johnson, Stanford J. Shaw, Justin McCarthy, Heath W. Lowry, Bernard Lewis, Robert F. Zeidner, Erich Feigl, Pierre A. Moser, Guenter Lewy, Samuel A. Weems, Edward J. Erickson ve benzerlerinin kitaplarının ya da yazılarının hangilerini okudular? Ben tüm bu kaynaklara yıllardır yeri geldikçe göndermeler yaptım.
Dahası, sorumlu Ermenilerin kendi yazdıkları, yani kendi kalemleriyle ya anı ya da savaş tarihçisi görünümünde değerlendirmeler olarak, “itirafları” var. Önce, belirtmeliyim ki, birçok yabancı kaynağın da gösterdiği gibi, Amerikan Ermenisi K.S. Papazian da Ermenilerin Doğu Anadolu’da hiçbir yerde çoğunluğu oluşturmadıkları gerçeğinin yalnız Osmanlı değil, bütün başka ülkeler belgeliklerindeki sayılamalarla da saptanmış olduğunu doğru olarak yazmaktadır. Özür açıklamasını imzalamış olanlar bu kitabı ya da benim üç dilde yaptığım özet yayınımı gördüler mi?
Ermeniler 1924’de Amerika’da yaptıkları bir kitap yayınında “200.000 kişilik” ordular kurduklarını yazıyor. 1926’da çıkan ikinci bir yayın da bu sayıyı “200.000’den fazla” olarak gösteriyor. Bu kalabalık Ermeni güçlerine Garo Pastırmacıyan ve Antranik Ozanyan gibi kişiler general rütbesiyle kumanda ettiler. Onların anı ya da değerlendirme kitapları, yaptıkları açıklamalar ve onlarla yapılan yayımlanmış söyleşiler var. Özür açıklamasını imzalayanlar bu yayınları gördüler mi? Bendeki nüshaları biraz şaşırarak okumuştum. Örneğin, Pastırmacıyan Birinci Dünya Savaşında İngiliz-Fransız cephesinin zaferini Ermenilerin Kafkasya, Doğu Anadolu, Süveyş, Sina Yarımadası, Kudüs ve Suriye cephelerinde Türklere karşı savaşmış olmalarına bağlıyor. Toplam 200.000’lik ordularla bu denli çok cephede bir hayli Türk öldürmüş olmalılar. Kendi kitaplarında da bunu açık ya da kapalı biçimde söylemiyorlar mı? Bu katkıdan ötürü Rus Çarı İkinci Nikola, Kafkasya’daki Rus Ermenisi generaller, İngiliz ve Fransız başbakanları ve o yıllardaki Britanya Uluslar Topluluğu ileri gelenleriyle E.H.H. Allenby gibi komutanları Ermenilere teşekkür etmişler ve “200.000’den fazla askerle” verdikleri desteği övmüşlerdir. Bu sayılar ve övgüler gerçektir ve tümü Ermeni yayınlarının içindedir. Bu yayınlar benim kitaplığımda vardır. Özür açıklamasını imzalayanlar bunları acaba gördüler mi? Ya çeşitli illerimizde Ermenilerin döktükleri kana ilişkin çok sayıda kitabı. Ermeniler melek de, yüz binlerce Türk ölüsü onların gözünde sinek mi? Ermeniler 1914-22 arasındaki sekiz yıl içinde bir düzineden fazla savaşa katıldılar, bu çatışmalarda öldürdüler ve öldüler. Bunların içinde Ruslarla Kafkasya ve Doğu Anadolu’da, İngilizlerle Süveyş’ten Suriye’ye değin tüm cephelerde ve Fransızlarla Adana ve çevresinde savaşları vardır. Çok sayıda Azeri ve Gürcü de öldürdüler; karşılığında vuruldular da. Hattâ, “komünist” ve “burjuva” diye iki kümeye ayrılıp birbirilerinin kanına da girdiler. Bunların hesabını da mı biz vereceğiz? Batı Anadolu’daki kimi Ermeniler işgâlci Yunanlılarla bile işbirliği yaptılar. İzmir’in Avusturyalı yangın söndürme örgütü yöneticisi Paul Grescovich ile Yakın Doğu Yardım Kuruluşu temsilcisi Mark O. Prentiss’in saptamalarına göre, Ege’nin bu kentini 14 Eylül 1922’de yakanlar da Rumlardan ve Yunanlılardan destek alan Ermenilerdir. Özür imzacıları bu konuda yaptığım yayınları görmediler mi?
Neden oldukları kan dökümünün ilk önemli olayı, önemli bir İngiliz kaynağına göre, “Türkler henüz seferberlik hazırlıkları içindeyken, Ermenilerin doğuda Ermeni olmayan 120.000 kişiyi boğazlamalarıdır.” İngiliz kaynağı “öldürme” sözcüğü yerine mezbahada hayvan keser gibi, daha sert bir anlatım olan “boğazlama” sözcüğünü kullanmaktadır. Bu tümce 2003 yılında yayımlanan İngiliz kaynağındadır. Aynı kaynak Nisan 1915’de Van’daki silâhlı Ermenilerin Türk ve öteki Müslüman mahallelerini basarak orada oturanları öldürdüklerini ya da göçe zorladıklarını ve Van kentini Osmanlı devletinden ayırarak geçici bir yönetim kurduklarını ve 1917’den sonra da 50.000 kişi daha öldürdüklerini ekliyor. Stephen Pope ile Elizabeth-Anne Wheal’in askerî başyapıtlar arasında çıkan bu ortak kitapları kana bulaşmış Ermenilerin yerlerinin değiştirilmeden önceki bu eylemleri üstünde durmaktadır. Bu belgeyi ben Türkçe bastırdığım bir kitabımda da, New York’ta İngilizce olarak yayımlanan başka bir kitabımda da gereği gibi kullandım. Özür açıklamasını imzalayanların doğrudan bu kitaptan ya da benim aktarmamdan haberleri var mı?
Özür açıklamasına imza koymuş olanlar bu kaynakları neden elden geçirmediler? Geçirdilerse, bu kanıtları niçin dengeli biçimde değerlendirmiyorlar? Bu imzalar üstüne düşünen birçok yurttaş yapanların ipliğinin artık ama adam akıllı pazara çıkmış olduğunu “Mustafa” filmi gibi adımlar arasında bağlantılar kurarak Cumhuriyete, devrimcilere, eşsiz Mustafa Kemâl Atatürk’e saldırıların ve dış destekli Ermeni ve PKK isteklerinin ardında ulusumuzun kendine güvenini ve giderek tüm varlığını ortadan kaldırma tasarısının varlığını görüyor. Atatürk, onun halk yararına devrimleri ve ulusa kendine güven duygusu vermesi kendinin putlaşması değil, halkın kendi gözünde de kimliğini bulmasıdır. Ulusu “Ne mutlu Türküm diyene!” yüceltmesinden “biz özür dilememiz gereken bir halkız” düzeyine düşürmek bunu yapanlar için bebeklik aşamasından ileriye geçememektir. Büyük Atatürk ulusun ve bireylerin kimlik kazanmasında vazgeçilmez bir anıt, bir ülkü kaynağı ve ileri atılım önderidir. Bu bağlamda, görevli subaylarımızın katıldıkları uluslararası toplantılarda sınırlarımızı da çiğneyen yeni Orta Doğu haritalarının dağıtılmasından kentlerimizde ayaklanma sınamalarına, ulusun önderi olan kişinin karalanmasından kadınların çarşafa hapsolmalarına, eğitimin Orta Çağ düşünüşüne geri çekilmesi saldırılarından ulusal dilimiz Türkçenin bile göz ardı edilmesine değin, tüm bu gericilik ve işbirliği oyunlarını “demokrasinin gereği” gibi sunmak kendimizi yadsımada sorumsuzluğun doruğudur.
Düşten kurtulmanın yolu uyanmaktır! Türk devrimcisi ve aydınına yaraşan olgunluk ölçüsü hangi köprünün aşılacağına ve hangisinin yıkılması gerektiğine karar vermesini öğrenmektir. Yönümüzü yanımızdan geçenlere göre değil, inancımızın parlayan yıldızlarına göre saptamak zorundayız. Evde beslediği köpeğin kendine hayran olduğunu gören kişi bu hayranlığı kendinin yetkin olduğunun kanıtı sayamayacağı gibi, sırtında başkasını taşımağa razı olan da bunu ancak eğilince yapabileceğini bilmelidir. Kesin seçeneklerle karşı karşıyayız. Önemli olan dört yol ağzında nerede durduğumuz ve hangi yöne gitmemiz gerektiğini görmektir.

10 Kasım 2009 Salı

10 KASIM 1938


HEDEF ÇİZDİĞİN ÇAĞDAŞ UYGARLIK YOLUNDA YILMADAN, BIKMADAN, ÇIKACAK TÜM ENGELLERİ YIKARAK, EMANET ETTİĞİN CUMHURİYETİ SONSUZA DEK KORUYACAĞIMIZA, ÇAĞDAŞ TÜRK GENÇLİĞİ OLARAK NAMUSUMUZ VE ŞEREFİMİZ ÜZERİNE ANDİÇERİZ.

9 Kasım 2009 Pazartesi

YEDİGÖLLER - BOLU - TÜRKİYE

Yedigöllerde, orman bitki örtüsü keşfedilecek binbir güzelliği ile bizi çağırıyor.
Yedigöller , büyükgölde ormanın göle yansıması ve renk cümbüşü büyüleyici.

Yedigöllerde sonbahar bütün ihtişamı ve renkleriyle görsel bir şölene davet ediyor bizleri.






6 Kasım 2009 Cuma

ONLARI UNUTMAYIN - 5

Ahmet Esat Tomruk (d. 1892-1893, İstanbul - ö. 14 Şubat 1966) Bu isimle belki hiç tanımayacaksınız ancak lakabını yazarsak, bileceksiniz:

İNGİLİZ KEMAL

Cerrahpaşa’nın Altımermer semtinde doğdu. Babası Evkaf Nezareti Varidat Kalemi Müdürü Mehmet Reşit Beydir. Annesi ise, Sıdıka Hanımdır. Babası öldüğünde, Ahmet Esat, beş yaşındaydı. Sarışın ve mavi gözlüydü O ve annesi, dayısı Sezai Bey'in himayesine girdi.
Ahmet Esat, ilköğrenimini Emirgan'da tamamladıktan sonra dayısı tarafından 679 numara ile Galatasaray Lisesi'ne kaydedildi. Parlak bir öğrenciydi. Fransızcasını geliştirmiş; yurt dışından edindiği arkadaşları ile hemen her konuda mektuplaşmaya başlamıştı.
Yurt dışından sık sık mektupların gelmesi iktidarın dikkatini çekince, hafiyeler tarafından takibe alındı. Hatta bir ara hafiyelerce tutuklanıp Yıldız Sarayı'na götürülmüşse de; sonra serbest bırakılmıştı. Bunun üzerine bir süre ülkeden uzaklaşmak isteyen macera ruhlu Ahmet Esat 1908'de İngiltere'ye hareket etti.
İngiltere'de Navy College'e kayıt yaptırmıştı. Galatasaray'da boksa ilgi duyan genç Türk, Navy College'de artık profesyonel olarak boks yapmaya başlamıştı. İngiltere’de çok popüler bir spor olan boksta iyi olması hemen dikkati çekmiş ve bu sporda çok da başarılı olmuştu. Ahmet Esat, 1914'te Navy College'dan mezun oldu.
Mezuniyetten sonra İngiltere'de bir müddet kalmış; bu arada Fransa başta olmak üzere diğer Avrupa ülkelerini de gezmişti. İngilizce bilgisini çok geliştirmiş; bir İngiliz'den daha fazla bu dilin ayrıntılarını, gramer kurallarını öğrenmişti.
O kadar ki, İngiliz dilinin her türlü şivesini rahatlıkla konuşabilecek düzeye gelmişti. Yalnız dilinden değil hal ve tavrından da onu bir Avrupalı'dan ayırmak mümkün değildi. Kağıt oyunlarında yetenekli ve eline çabukluğu olağanüstüydü.
1914'te İstanbul'a dönmüş ve Teşkilat-ı Mahsusa'ya üye olmuş ve ünlü ittihatçılardan Kara Kemal ile Dramalı Rıza Bey'lerden çetecilik dersleri almıştı. Bir ara Kuttul -Ammare'de esir edilen İngiliz Generali Thowshend'in yanına hapsedilerek ondan gerekli bilgileri almakla görevlendirilmişti.
1918'de İstanbul işgal edilmiş, İngilizler'in şehirdeki baskıları giderek artmıştı. Bu sırada İngiliz boksörlerle de ringlerde mücadele edip başarılar kazanan Ahmet Esat Tomruk; sporcu İngiliz askerlerinin de ilgisini çekmişti.
Ahmet Esat tutuklu İttihatçılar'ı kurtarmak için çabalamış, ancak bu yüzden İngiliz istihbaratı tarafından tutuklanarak Beyoğlu'ndaki İngiliz hapisanesine atılmıştı. Pek çok işkenceye maruz kalan Ahmet Esat Bey; bir ara firar teşebbüsünde bulunmuş; yabancı bir gemiyle yurtdışına kaçarken Çanakkale Boğazı'nda yakalanmış ve tekrar İstanbul'da hapse atılmıştı.
Bir süre sonra Çanakkale'deki sahra hapisanesine gönderilmişti. Orada Hintli Müslüman askerlerle yakın ilişkiye girip; onların sempatisini kazanmış; bir müddet sonra da buradan kaçmayı başarmıştı.
Ahmet Esat Bey, İngiliz Sahra Hapishanesi'nden kaçtıktan sonra Biga'da Kuvva-yı Milliyeciler'e sığındı. Bu arada ona geçmişteki maceralarından ve dil konusundaki olağanüstü yeteneğinden dolayı “İngiliz Kemal” kod adı, ”Balıkesir Reddi İlhak ve Kuvay-i Milliye Cemiyeti İdare Heyeti” tarafından takıldı.
Yunan ileri harekatı başlayınca Ankara'ya giden İngiliz Kemal, Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey ve Fevzi Paşa tarafından da kabul edilmiş ve İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Rumca bildiği için Genelkurmay İstihbarat Şubesi'nde görevlendirilmişti.
Albay İsmet Bey'in huzuruna çıkarılan Ahmet Esat burada tabanca, bayrak ve Kuran-ı Kerim üzerine elini koyarak, sadakat yemini etti.
Görevi Yunan ordusu karargahına girip gerekli bilgileri toplamaktı. Önce Antalya yoluyla Rodos'a geçti. Burada kendini Amerikalı gazeteci olarak tanıttı. Milli mücadelenin mali imkanlarını zorlamadan, Rodos kumarhanelerinde kumarda hileyle kazandığı 45 bin frank ile kendi deyimiyle İzmir'deki vatan görevine başlar.
Ahmet Esat Bey'in İzmir'deki hayatı bonkör bir Amerikalı gibi geçmiş; kısa sürede gece hayatının aranan siması olan Ahmet Esat Bey, üst düzey Yunan subaylarıyla da samimiyetini arttırmış; hatta onların en gizli toplantılarına dahi katılmış, (Hatta Yunan Ordusu Başkomutanı Papulas’tan mülakat bile alır.) aldığı bilgileri İzmir'deki kendisi gibi görevli bulunan Uşaklı Alaattin (Tiritoğlu) vasıtasıyla Antalya mutasarrıfı Aşir Bey'e aktarmıştı.
Ancak bir süre sonra ihbar sonucu yakalandı. Fakat o bu tutukluluk dönemi sırasında hiçbir şekilde Türkçe konuşmayarak kimliğinin meçhul kalmasını sağlayarak milli mücadele ile bağlantısını saklamayı başardı. Hatta Yunanlı hakimler bile onun Amerikalı olduğuna kanaat getirmişlerdi.
Bilahare Yunanistanda bir hapishaneye nakledildi. Ama o Atina'daki hapishaneden de yolunu bulup kaçmayı başarmış ve el becerileri konusunda mahir biri olduğundan caddede avare avare dolaşan birisinden çarptığı parayla bir Fransız şilebine kaçak olarak binip İzmir'e dönmeyi başardı.
Ankara, onu bu kez de Batı Trakya’ya yollar. O sırada Yunan ordusunun emrinde olan Ermeni General Antranik’in karargâhına girer. Ulusal Kurtuluş Savaşındaki istihbarat görevleri sırasında, İtalyan vatandaşı Celep, Trablusgarplı Abdullah Paşazade Mahmut Sait ve Amerikalı yazar Harry Willy kimliklerini kullandığı söylenir.
Ahmet Esat Bey, 1924 yılında Genelkurmaydaki istihbarat görevinden ayrılmış, Milli Mücadele dönemini içeren anılarını yazıp yayınlamıştı. "Tomruk" soyadını alacak olan Ahmet Esat Bey, İstanbul'a yerleşmiş ve tercuman-rehber olarak çalışmış; bu arada 1932'ye kadar da hafif sıklet boks şampiyonluğunu kimseye bırakmamıştı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Balkan ve Avrupa ülkelerinde casusluk yapması için tekrar göreve çağrılır. 1919’da Arap çöllerinde başlayan kariyerini 1950′lerin sonlarında yaşanan Kıbrıs sorununa kadar sürdürür. “Soğuk Savaş” yılları, Ahmet Esat Tomruk gibi kahramanlara ihtiyaç duymaz. Kumarhanelerde kazandığı paraları da mücadele için harcar. Devletten para ve mevki talep etmez. Bazen dansör, bazen boksör, bazen şoför, bazen de kurupiye olarak çalışır. Dünyanın dört bucağını dolaşır. Bin bir surat Ahmet Esat Tomruk, son yıllarında sahipsizdir. Beş parasız kalır. Yoksulluk içindedir. Yıllar sonra, 26 Haziran 1964’te, 487 sayılı kanunla TBMM tarafından vatani hizmet tertibinden 500 Lira aylık bağlanır kendisine.
İlk eşi Mevhibe Hanım'dan Günseli adında bir kızı olduğu rivayet edilen Ahmet Esat Tomruk, bu eşinden ayrıldıktan sonra 11 Şubat 1943 yılında Dorothy Minnic adlı bir İngiliz aktrisle evlenmiş, 14 Şubat 1966'ta vefat etmişti. Mezarı Çankırı’dadır.

Ruhu Şad, Mekanı Cennet Olsun !

(Sağlığında gazetecilere anlattığı tüm anıları tıpkı bir macera romanı havasında, kitaplar halinde yayınlanmıştır. Bir dönemin yarattığı eşsiz insanlardan biri olan İngiliz Kemal’i hiç unutmayın.)

4 Kasım 2009 Çarşamba

EKİM AYINDA BU KİTABI OKUDUM- 5

KİTABIN ADI : Osmanlı peşinde bir yaşam (Suraiya Faroqhi’ye armağan)
KİTABIN YAZARI : (9 yazara ait makaleler)
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Derleyen: Onur Yıldırım
KİTABIN YAYINEVİ : İmge Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI : 2008
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 389
KİTABIN BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 7/10
ÖNERİ : Osmanlı tarihi ile ilgilenenlere

EKİM AYINDA BU KİTABI OKUDUM- 4

KİTABIN ADI : Tarihte Türk Dünyası
KİTABIN YAZARI : Wilhelm Barthold
KİTABIN ÇEVİRMENİ : A.Yalman-T.Andaç-N.Uğurlu
KİTABIN YAYINEVİ : Örgün Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI : 2008
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 448
KİTABIN BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 7/10
ÖNERİ : Tarih meraklısına

2 Kasım 2009 Pazartesi

ERGENEKON OPERASYONU NEDEN YAPILDI?

Ecevit’in Başbakanılığını yaptığı koalisyon hükümeti, 1 Temmuz 1974 tarihinde haşhaş ekimini serbest bıraktı. 20 Temmuz 1974 günü’de, Türk Silahlı Kuvvetleri, uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan haklarını kullanarak Kıbrıs’a çıktı.
ABD, Türkiye Cumhuriyeti’ne “Silah Ambargosu” uygulamaya kalkınca olan bitenleri Yıldırım Koç şu şekilde belgelemişti;
“Türkiye, dışişleri tarihimize onurlu birer sayfa olarak geçecek iki adım attı. Birincisi, Kıbrıs’tan çekilme baskılarının arttığı bir dönemde 13 Şubat 1975 günü Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulmasıdır. İkincisi ise ABD ile Türkiye arasındaki askeri işbirliği anlaşmasının tek taraflı olarak feshedilmesidir. 21 Amerikan üssü ve tesisinin faaliyeti durduruldu ve bu tesisler Türk Silahlı kuvvetleri’nin tam denetim ve gözetimine devredildi.
Hürriyet Gazetesi’nin 26 Temmuz 1975 tarihli sayısının manşeti şöyleydi; “ÜSLERE EL KOYDUK” Hürriyet imzalı başyazıda da şunlar söyleniyordu:
‘Türkiye için artık Amerika yok... Bizim kiralık toprağımız yoktur. Önce ikili anlaşmaların sona erdiğini dünya bilmek zorundadır. Türkiye’deki tatlı Amerikan efsanesi kökünden yıkılmıştır. Amerika artık sevimsiz veya çirkin değil, üstelik hain hale gelmiştir... Kim ne derse desin; artık Türkiye için pek çok şey vardır, fakat Amerika yoktur... Dost Amerika, dünden itibaren yerine hain Amerika’ya tek etmiştir.’
ABD gerçek yüzünü o zaman gösterdi. İçimizdeki işbirlikçileri kullanarak, ülkemizde bir kardeş kavgasının ve kargaşanın zeminini yarattılar. Yıldırım Koç, olanları özetledikten sonra yazısına şöyle son veriyor;
“26 Aralık 1978 ile 11 Eylül 1979 tarihleri arasındaki olaylarda 869 vatandaş ve 29 güvenlik görevlisi öldürüldü. 3.633 kişi yaralandı.
Tüm bu gelişmelere bağlı olarak, CHP iktidardan düşürüldü. Süleyman Demirel’in başbakanlığındaki azınlık hükümeti kuruldu.
ABD ile Türkiye arasında savunma ve işbirliği anlaşması 29 Mart 1980 tarihinde imzalandı.
Ancak başbakan Demirel, bu anlaşmayı Meclis onayından geçiremediği için anlaşma yürürlüğe girmedi ve ABD, eliden alınmış olan üslerine kavuşamadı.
Aynı dönemde terör daha da tırmandırıldı. 12 Eylül 1979 ile 11 Eylül 1980 tarihleri arasında 2.677 vatandaş ve 135 güvenlik görevlisi öldürüldü ve 6.784 kişi yaralandı.
12 Eylül 1980 sonrasında ise tüm bu sorunlar çözüldü. 18 Kasım 1980 tarihli Bakanlar Kurulu Kararıyla Türkiye ile ABD arasında dışişleri bakanları düzeyinde imzalanmış olan bu anlaşma onaylandı ve 1 Şubat 1981 tarihli Resmi Gazete’de de yayımlanarak yürürlüğe girdi. ABD, üslerine kavuştu. Tarihimizdeki onurlu bir sayfa da böylece yırtılıp atıldı” (Yıldırım Koç, “Türkiye’deki ABD üslerini kapatmıştık, Hatırlıyormusunuz? Jeopolitik Dergisi)
ABD’nin yeni planlarının hayata geçirmesi için Türk aydınlarını dize getirmesi ve AKP’yi iktidarda tutmaya devam etmesi gerekiyor.
ERGENEKON OPERASYONUNUN NEDEN YAPILDIĞINI HALA ANLAYAMADINIZ MI?

(Vural Savaş, Yüce Divan Dosyası syf 214-216)

27 Ekim 2009 Salı

EKİM AYINDA BU KİTABI OKUDUM- 3

KİTABIN ADI : İmparatorlar denizi Akdeniz
KİTABIN YAZARI : Roger Crowley
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Cihat Taşçıoğlu
KİTABIN YAYINEVİ : April Yayıncılık
KİTABIN BASKI YILI : 2008
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 408
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 9/10 (Çok az dizgi hataları var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 8/10
ÖNERİ : Türk-Osmanlı tarihİ meraklılarına

26 Ekim 2009 Pazartesi

MASAL BU YA...

Yıl 2060

kızım 18, ben 74 yaşındayım...

Baba bizim bayrağımızda sizin zamanınızda Ay-yıldız varmış neden şimdi haç işareti ve anlamını bilmediğim renkler var?
2 arkadaş okulda tavan arasında eski bir atlas bulmuştuk, o atlasta gördük daha önce Edirne'den Kars'a kadar Türkiye toprağı imiş, şimdi neden o haritanın 1/5'ine Türkiye diyoruz?
Eskiden her mahallede 1–2 cami varken, şimdi neden her ilde bir cami var, dedem bahsetmişti daha önce ezan denen bir şey varmış, günde 5 defa camilerden okunurmuş şimdi bu çan sesleri ne baba?
Filistinlilerin zamanında topraklarını parça parça satarak İsrail'in kurulmasına sebep olduklarını hiç mi bir yerde okumadınız da, topraklarımızı sattırıp şimdi bu ufacık alana bizi hapsettiniz? Siz atalarınızdan böyle mi aldınız bu toprakları? Emaneti böyle mi korudunuz? Günden güne topraklarımız satılırken siz uyuyor muydunuz baba?
Baba küçükken herkesin beni Ayşegül diye çağırdığını hatırlar gibiyim şimdi neden bana Angel diyorlar, beni kulağıma Angel ismini ezanla sen mi söyledin? Bizim evin önünden tanklarla geçen Amerikan askerleri kim baba? Her gün bize hakaret ederek ve sizi her gördükleri yerde coplayarak demokrasi mi getirdiler baba? Bize okulda demokrasinin tanımını daha farklı öğretiler sanki
Elime geçen gün bir kitap geçti baba, senin gençliğinden kalan. Biz Ankara'ya taşınmazdan önce memleketimizin ismi Gaziantep'miş ve 6317 şehit vererek 'Gazi' lik ünvanını kazanmış. Neden şimdi oraya kürdistan diyorlar baba. Baba hani sizlere kürtlerle Türkler kardeştir demişler, peki kardeşlerim neden bizi öldürüp ülkemizde ayrı devlet kurdular.
Baba o kitapta Atatürk diye birinden de bahsetmişti. O her kimse 1933'te Bursa'da bir nutuk vermiş, ben şimdi bile ne kastettiğini anlayabiliyorken, sizin gençliğiniz bu kadar mı cahildi de o uyarıları dikkate almadınız? Şimdiki kürdistan toprağında yer alan Süleymaniye'de askerimizin başına çuval geçirmişler ve sen o dönemde gençtin, hiç mi kanın donmadı baba? Neden hesap sormadınız? Bunları görmezden gelen yöneticilerinize?
O az önce bahsettiğim Atatürk size bir hitabe yazmış ve sizi hain yöneticilere ve uşaklara karşı uyarmış ve hitabenin sonunda da 'Muhtaçolduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur' demiş. Baba kanınız o kadar bozuk mu ki ülkemizi bu hale getirenlerin yakasına yapışmadınız?
Baba Türkiyeli ne demek? Biz Türk çocuğu değil miyiz? Soyumuz belli değil mi bizim?
O kitapta okumuştum 'Ne mutlu Türküm diyene' yazıyordu. Peki, baba ben neden mutlu değilim? Türküm demek suçsa ve kötü bir şeyse siz eskiden neden söylerdiniz? Baba biz Kurtuluş Savaşı denen bir şey yaşamışız. Kitaba göre dünyanın gördüğü en şanlı savaşmış ve o savaşta 4 milyon şehit vermişiz. Madem bu vatandan bu kadar kolay vazgeçecektiniz de neden o kadar şehit verdiniz? Hiç mi kitap okumadınız? Hiç mi sizi uyaran olmadı, hiç mi göremediniz ülkemizin peşkeş çekildiğini? eğer farkında olduysanız ve duygusuzca evinizde oturduysanız sizin o hainlerden ne farkınız kaldı? Allah'ın huzuruna hangi yüzle çıkacaksınız baba. 'Vatan sevgisi imandandır' diye bir hadis varken hadi diyelim ki Türklüğünüzden vazgeçtiniz bari İslam'ın emrine uysaydınız.
Senin eski cd'lerden dinledim baba, bizim de bir İstiklal Marşı'mız varmış. O marşı yanlızca körü körüne mi ezberlediniz? Atalarımız sizi her fırsatta uyarmış, demiş ki 'Ey Türk titre ve kendine dön'. Baba ne zaman titreyeceksiniz? Ankara'yı da kaybettikten sonra mı? Bundan 13 yıl önce titremediyseniz eğer artık hiç bir şey titretemez sizi. Baba sen son bağımsız olan Türkiye Cumhuriyetini gördün.'Ya devlet başa, ya kuzgun leşe' diyebilecek bir Hasan Tahsin, bir Şehit Şahin, bir Sütçü İmam yok muydu aranızda? Yazıklar olsun baba sizin gençliğinize!
Bu günleri göreceğime hiç doğmasaydım baba. Türklüğünüzden utanmadınız hiç olmazsa insanlığınızdan utansaydınız baba. Bu vatan göz göre göre altınızdan kayarken hiç olmazsa ŞEREFİNİZLE ÖLEMEDİNİZ Mİ?

HER GÜNÜM CENAZE HER GÜNÜM ŞEHiT
BUNLARIN SEBEBİ BİR İT OĞLU İT
UYAN TÜRK EVLADI UYUMA UYAN
OTUZ KUPONA ALINMADI BU VATAN
(alıntıdır)

21 Ekim 2009 Çarşamba

25 EKİM AKŞAMI DA GÜLMEK DİLEĞİYLE BAŞARILAR CİMBOM


EKİM AYINDA BU KİTABI OKUDUM- 2

KİTABIN ADI : İlkçağ’da İzmir
KİTABIN YAZARI : Cecil John Cadoux
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Bilge Umar
KİTABIN YAYINEVİ : İletişim
KİTABIN BASKI YILI : 2003
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 515
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 9/10 (Tarih açısından eskimiş bazı bilgiler var)
ÖNERİ : Tarih meraklıları mutlaka okumalı

20 Ekim 2009 Salı

ŞİFRE TELGRAF

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden 15 gün sonra dönemin İngiltere Büyükelçisi Percy Loraine’in Londra ya özel bir kuryeyle gönderdigi ve üzerine <<>> damgası vurulan mektubun tam metnidir.

G İ Z L İ Telgraf No: 608
İngiltere Büyükelçiliği,
Ankara, 25 Kasım 1938

Aziz Lordum,

1.Size Mösyö Kemal Atatürk’ün ölümünü bildiren 194 sayılı telgrafı çok derin üzüntüler içinde sunmuştum.
2. Bu belgeye ek olarak, Büyükelçiliğimiz Müsteşarı tarafından hazırlanan ve Kemal Atatürk’ün geçmişteki kariyerini içeren belgeyi sizlere sunma onuru yanında, bu yazımda, Atatürk’ün yaptığı işleri övmekten çok, onun kişiliği ve bu ülke insanına ne ifade ettiği konusuna değinmeye çalışacağım. Hiç şüphesiz toplum bilimciler ve tarihçiler onun çalışma hayatı ve yaptıklarıyla ilgilenip ayrıntılı bir çalışma yapacaklardır. Ancak bunların birçoğu, Atatürk’ün gerçek kimliğini öğrenmeden hazırlanacaktır ki; onu tanımadan yapılacak değerlendirmeler kuşkusuz yanlış olacak ve yanlış yönlendirmelere neden olacaktır.
3. Bu bilginin toplanmasında, ben belki de ayrıcalıklı bir konuma sahiptim. Her ne kadar, rahmetli Cumhurbaşkanı ile çok nadir karşılaşmış olsam da, bu görüşmeler diğer diplomatik temsilciliklerinkine nazaran daha sık ve daha uzun olmuştur. Bütün bunlar bir yana, görevimin ilk günlerinden itibaren Atatürk beni bir dost gibi görmüş, benimle görüşmekten memnun olmuş, görüşme fırsatı doğduğunda bundan hoşnut kalmış, karşılıklı konuşmalarımız esnasında ilgi ve dikkati asla azalmamıştır. Galiba, onun yeteneklerini ortaya çıkartan becerikli yaklaşımlarım vardı, bu yüzden olsa gerek görüştüğümüz konu hakkındaki fikirlerine ya da o konu ile ilgili sunduğu sonuca karşı çıktığımda benim bu tavrıma direnmezdi. Dolayısıyla, kendi özel kimliğini bana, diğer yabancılara gösterdiğinden daha fazla gösterdiğine inanıyorum.
4. Doğrudan edinilen tecrübelerimi sağlayan kişisel görüşmelerimiz dışında, onu çok yakın dostlarından ve hatta aramızdaki dostluğu gördükten sonra benimle onun hakkında konuşmaya hiç çekinmeyen kabinedeki bazı bakanlardan da birçok kez dinleme fırsatım oldu.
5. Atatürk’ün müstesna ve takdire şayan bir şahsiyet olduğunu söylemek pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak gerçekten müstesna ve takdire şayan bir kişiydi, neden bu niteliklere sahip bir şahsiyet olduğunu açıklamaya çalısmalıyım.
6. Sanırım bunu temelde <<çift karakterli>> olarak açıklayabiliriz. Bu ülkede nefret uyandıran ve yasaklanan H.C.Armstrong un Grey Wolf (Bozkurt) adlı kitabını okuyan çoğu insan, çok yetenekli; inatçı bir enerjiye sahip, ancak insafsız, itici tavırları olan, serkeş mizaçlı, gem vurulmamış zevkleri, ahlak dışı ihtirasları olan; dahası, dostluğu tanımayan bir adamın portresiyle karşılaşmaktadır. Bu tesbiti doğrular görünecek kanıtları toplamak hiç de zor olmayacaktır; ancak şahsen ben, bir insanın bu şekilde tanıtılmasını tamamıyla yanıltıcı buluyorum. Gözle görülen bir dizi
Kural dışılığı sadece ayrı karakterlilikle anlatabileceğime inanıyorum. Sadece şu veya bu savaşı kazanarak, şu veya bu kanunu çıkararak, harf devrimi yaparak ya da fes giyilmesini yasaklamak veya ülkeyi laik kılarak değil, yüzyıllarca acı çekmiş, ruh karartıcı yönetimler yaşamış bir ırkın dehasına güvenerek, sadece artık kölelik çekilmemesi gerektiğine inandığı için çok sayıda kuvveti harekete geçirip, bir insanın büyüklüğünün ve sıra dışı görüşünün kanıtı sadece iyiliği ile ölçülebilir on beş yıl gibi kısa bir sürede bu insan birçok iyi şey yapmıştır. Gerisi ayrıntıdan ibarettir; sadece dedikoducu zihniyetin üzerinde duracağı ancak bir tarihçinin gerektiği kadarını vereceği ayrıntılar.
7. Atatürk’ün dinamik enerjisi üzerinde durmama gerek yok, bu enerjinin dayanılmaz gücü, Türk ırkının tarihinde şimdiden önemli bir sayfa olarak yer almıştır. Ancak ben, pek bilinmeyen bir başka özelliğine değinmek istiyorum: Bu da; Atatürk’ün doğuştan gelen, belki de farkında olmadan tıpkı sütün kaymağını hemen ayıran aletler gibi, faydasızı faydalıdan ayırma yeteneğiydi.
8. Atatürk’ün tüm karakterinde veya en azından mevcut şeklinde, bazı çelişkilerle karşılaşılmaktadır. İddia edilen acımasızlığı, onu tanıyanların çok iyi bildiği gibi, vatandaşlarına duyduğu sevgiyle uyuşmamaktadır. Tensel günahlar ve geçici ilişkilere duydugu varsayılan zevklere karşın, toplumda kadının rolü kavramı, halk devrimlerinde en çarpıcı savunmayı ortaya koyduğu kadın hakları ve önemi ile bağdaşmamaktadır. Zira bir iki sene içinde çokeşliliği yasal olarak ortadan kaldırmış ve istedikleri takdirde harem kadınlarına bile devletin liberal mevkilerinin açik olduğunu ortaya koymuştur. (Kimi zaman toplum içinde de olsa) özel hayatını tanımlayan ve göz ardı edilmiş resmiyeti, giyiminin kusursuzluğu, olağanüstü tavırları ve resmi görevlerdeki asaleti ile garip bir çeliski yaratmaktadır. Sadece bir kaç büyük adam daha rahat ve daha güvenli hissetmenizi sağlayabilir; sanirim yok denecek kadar azı da gerektiğinde sizi bu kadar rahatsız hissettirebilir.
9. Atatürk, Batı da "yes-men" ve uzun süredir Türkiye de "evetçi" olarak bilinen tarzdan hoşlanmıyor, bu tür insanlari aşağılıyordu. Ahmak ve dalkavuklara tahammülü yoktu. Aslında belki de en çok sömürücüleri sevmez, açgözlüleri hor görürdü. Bir insanın onun için çalışıyor olması fikrine hoş bakmazdı. Kendisi zaten ülkesi, ırkı ve insanları için yaşıyor, onlar için düşünüp, onlar için çalışıyordu. Diğerleri bu şekilde davranmıyorsa, görevlerini yerine getiremedikleri kanaatına varıyordu.
10. Korkarım gelecek nesillere Atatürk bir diktatör olarak aktarılacak. Bunun yanlış olacağı kanısındayım. Hem savaşta, hem barışta evet o büyük bir liderdi -ancak gerçek bir diktatör değildi. Ne yazık ki ben, şimdiye kadar onu anlatabilecek diktatör kelimesine ait bir tanımımız olduğuna inanmıyorum. Ancak Hitler ve Mussolininin tersine, devlette idari veya yönetim fonksiyonu bulunmuyordu; af yetkisi yoktu; mahkemelere emir yetkisi yoktu; diplomatik misyon temsilcilerini reddetme hakkına
sahip değildi. Bütün bu hususlara teknik gözle bakıp bir kenara iter ve tüm devlet meselelerinde onun isteklerinin hakim olduğu konusunda ısrar edebilirsiniz. Doğru, ancak daha çok o konudan sorumlu kişilerin onayının hakimiyeti şeklinde karşımıza çıkıyordu. Olayların gidişi, Atatürk’ün görüş açısının doğruluğunu, verdiği hükümlerin zekice olduğunu ve hata yapmadığını göstermiştir. Dolayısıyla sıkça fikirlerine başvurulması ve memnuniyetle bu fikirlerin uygulanmasını görmek pek de şaşırtıcı değil. Ancak onu Mussolini, Hitler veya Primo de Rivera gibi diktatörlerden ayıran belki de en büyük özellik, başından beri isteyerek ve çok emek sarf ederek, kendini yaşatacak bir sistem kurmaya çalısmasıdır. Atatürk ten sonraki cumhurbaşkanı seçiminin sessizce hallolması ve ölümünden sonra kurduğu rejimin sakınce sürmesi bir kriterse, evet başarılı olmuştur.
11. Atatürkün idrak gücünde esrarengiz bir yön vardı; küçük şeylere önem vermeyiş veya sinsi olamayışında üstün bir yön bulunuyordu; konsantrasyon gücü olağanüstüydü; şefkat ve ilgi bekleyen bilinçaltının etkileyici yanı belki de şuurlu amacının buz gibi dimdikliğinin bir başka parçasıydı.
12. Müslüman olarak doğmuş, ancak din karşıtı bir kişi olmuştu, doğruluğu sevmiş, günahtan nefret etmişti; işini iyi bilen, istidat sahibi bir askerdi, savaştan nefret ederdi. Bağımsızlığı elde ettiği andan itibaren barışın peşinde koşmuş ve barış ortamını sağlamayı başarmıştı. Türkiye’nin kaderini elleri arasına aldığından beri, Kemalist Cumhuriyetin dostluk elini uzatmadığı ve aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nun düşmanlarının da bulunduğu tek bir komşusu dahi yoktur. Uzatılan dostluk eli çoğunlukla tutulmuş ve sarf edilen çabalar sonunda ülkelerarası sürtüşme azaltılarak, doğunun bu bölgesinde daha geniş kapsamlı barış, dikkat çekici bir biçimde sağlanmıştır.
13. Kemal Atatürk yapılması gerektiğine inandığı şeyleri korkusuzca yerine getirmekten asla vazgeçmemişti. Hastalığının şiddetlendiği anlarda ölüme çok yakınlaşmış olsa bile, korku asla ne yüreğine ne beynine yerleşmeyi başaramamıştı. O, Türk Milleti’ne hizmet ederken öldü. Ölüm bile büyük zaferini ondan çalmayı başaramamıştır. İnsanlara hayatlarını, onur ve şereflerini ve insanca yaşama yolunu vermiş, belki de tüm bunlardan daha önemlisi bu haklarına sahip çıkmalarını sağlayacak bağımsızlığı tattırmıştır. Lordum, en derin saygılarımla, sizin en sadık ve en mütevazi hizmetkarınız olduğumu bildirmekten seref duyarım.
Percy Loraine
G İ Z L İ

19 Ekim 2009 Pazartesi

EKİMDE BU KİTABI OKUDUM- 1

KİTABIN ADI Karanlık çökerken neredeydiniz
KİTABIN YAZARI Mario Levi
KİTABIN ÇEVİRMENİ -
KİTABIN YAYINEVİ Doğan Kitap
KİTABIN BASKI YILI 2009
KİTABIN BASKI SAYISI 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI 586
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ 9/10 (Çok az dizgi hatası var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ 9/10
ÖNERİ MUTLAKA OKUYUN

13 Ekim 2009 Salı

KARAMSAR DÜŞÜNCELER:

BAŞBAKAN- Bugün TBMM'de yaptığı parti meclisi konuşmasında “Sarı Gelin”i ermeni türküsü yaptı. Konuyu hiç araştırmadığı belli de danışmanları nasıl bu kadar hatalı konuşma metni yazıyorlar anlamıyorum. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi danışmanlar insanı nerelere sürüklüyor!
ERGENEKON DAVASI- Hakim, savcı ve polis, birlikte yemek yedikten sonra boğaz turu yapıyorlar. …..… (Pardon) dediklerinizi duyamıyorum.
ERMENİ PROTOKOLÜ- Protokol, meclisten onay çıktıktan iki ay sonra sınır kapısının açılmasını öngörüyor. Sayın Başbakan, önümüzdeki hafta onay için meclise sevkedilecek dedi. Ermeniler, önce siz onaylayın deyip kenara çekildi. Hani Azerbaycan Parlamentosunda kardaşlarımıza söz vermiştik. TBMM’den geçirirsek onların yüzüne nasıl bakacağız? Hadi onaylamadık… O zaman protokolü niye yaptık?
KÜRT AÇILIMI- Daha ortada açılım yok. Başbakan mektuplaşıyor. Biraz daha sabredersek nerelere açılacağımızı göreceğiz…
TERÖR- Gündemde yok.
İŞSİZLİK- Şimdilik gündemde yok.
PAHALILIK- Şimdilik gündemde HİÇ yok.
DENİZ FENERİ- O ne ki?
KAÇIRILAN ÇOCUKLAR- İnanıyorum, Cem gibi 197 günde bulunurlar.

12 Ekim 2009 Pazartesi

ONLARI UNUTMAYIN - 4

ŞAHİN BEY

Şahin Bey'in asıl adı Mehmed Said'tir. 1877 yılında Gaziantep'in Bostancı Mahallesinde 55 nolu evde doğmuştur. Babası Abdullah Efendi, annesi Ayyuş hanımdır.
Mehmet Said, 1917 Ekim'inde Sina cephesinde vazife almıştır. Başçavuş iken mensup olduğu alayla, “Ayn-ül Cebel” denilen bir kalede Araplar tarafından sarılmıştır. Muhasara uzun sürmüş, erzak bitmiş, cephane azalmış, Alay Komutanı da şehit olunca açlık ve sefaletten biten birlikler arasında Araplara teslim olmak eğilimi belirmeye başlamıştır. Mehmet Said birkaç arkadaşıyla teslim olmak isteyenleri yakalayıp, hapsetmiş ve bir gece karanlıkta faydalanarak çok sarp ve çetin bir geçitten askerleri muhasara dışına geçirmek suretiyle alayı kurtarmıştır. Bu fevkalede hizmetine karşılık ordu komutanlığınca Mülazim-ı Sani (Üsteğmen)'liğe terfi olunmuştur. 1918 yılında İngilizlerle Sina cephesinde cereyan eden şiddetli bir muharebe neticesinde esir düştü. Mısır'daki İngiliz esir kampında 1919 Aralık ayı başlarına kadar esir olarak kaldı, ateşkesden sonra serbest bırakıldı.
Şahinbey, 13 Aralık 1919 tarihinde İstanbul'a gelmiş, Harbiye Nezaretine müracaat ederek vazife istemiştir. Harbiye Nezareti tarafından Antep'e yakın Nizip kazası askerlik şube başkanlığına tayin olup Antep'e gelmiştir. Antep Heyet-i Merkeziyesi'ne müracaat ederek vazife isteyen Şahinbey, Heyetin kendisine Kilis-Antep yolunu kontrol altında tutma vazifesini vermesi üzerine, derhal çalışmaya başlamıştır.
30 Kasım 1919'da Sivas'tan ayrılan Ali Fuat Paşa, 4 Aralık 1919'da Kayseri'ye uğruyor. Adana cephesiyle görevlendirilen bazı subaylar ve sivillerle görüşüyor. Adana güney cephesinin milli Teşkilat ve mücadelesi yolunda kararlar alınıyor. Bazı subaylar Adana, Güney ve Doğu cephesi için Mustafa Lütfi Bey,Bülbülzade Abdullah Hoca,Sinan, Tufan, Selim, Şahin ve Doğan gibi müstear (takma) isimlerle Teşkilat ve mücadele için bölgeye gönderiliyor. Cephenin Kuva-i Milliye Kumandanı Ali Fuat Paşa'dır.
Kilis-Antep yolunu tutarak Fransızların Antep'e yardım göndermesini 28 Mart 1920'ye kadar 100 kişilik birliğiyle engelledi. Kilis'ten hareket eden Fransızlar'ın Şahin Bey'in kontrolündeki savunma noktalarına 26 Mart 1920'de 3 piyade alayı 200 süvari bir batarya top, 4 tank ile saldırmasıyla çatışmalar başladı. Birinci gün Fransızlar Şahin Bey ve kuvvetlerinin tuttuğu siperlere akşama kadar top ve tank ateşi yağdırdı. Şahin Bey ve kuvvetleri silahlarının yetersizliğinden mukabale edemedi. Aynı günün gecesi Şahin Bey bir gece baskını yapmaya çalıştıysada başarılı olamadı. Savunma hattını geri çekti. Son kurşununa kadar savaştı, 28 Mart 1920'de bu çatışmalar sırasında şehit oldu.
Müsterih olunuz, düşman arabaları cesedimi çiğnemeden Antep'e giremez
5 Kasım 1919'da İngilizlerden işgal hareketini devralan Fransızlar, bir türlü Anadolu'nun bu güzel beldesini işgale muvaffak olamamakta, şehir halkı, sınırlı imkanlarıyla karşı koymaktadır. Fransızlar bütün ümitlerini Kilis'ten gelecek takviye kuvvetlerine bağlamışlardır. Fakat, o yolu da Şahinbey bir avuç serdengeçtisi ile tutmuştur. Şahinbey ve fadaileri 3 Şubat ve 18 Şubat 1920'de tam donanımlı Fransız birliklerini perişan etmişlerdir. Şahinbey zaferin ardından düşman kumandanına gönderdiği mektup'ta şöyle demektedir:
Kirli ayaklarınızın bastığı şu toprakların her zerresinde şüheda kanı karışıktır... Din için, namus için, hürriyet için ölüme atılmak bize ağustos ayı sıcağında soğuk su içmekten daha tatlı gelir. Birgün evvel topraklarımızdan savuşup gidiniz. Yoksa kıyarız canınıza.”
Saldıran düşman kuvvetleri bir avuç yiğit karşısında perişan olmanın şaşkınlığına düşmüşlerdi. Bu şaşkınlık yerini öfkeye terketmiş ve Antep'e ulaşmak düşman kuvvetleri için bir prestij meselesi olmuştur.
Fransız kuvvetleri 25 Mart 1920'de Andrea kumandasında yola çıkar. Bu Fransız kuvvetleri sekizbin piyade ve ikiyüz süvariden oluşmaktaydı. Ayrıca, bu Fransız birliğinde, 1 batarya top, 16 ağır makinalı tüfek, çok miktarda otomatik tüfek ve 4 tank mevcuttu.
Kahraman Şahinbey ancak 100 kişi kalan fedaileriyle düşmanın karşısına dikilmişti. 25 Mart günü sabahtan akşama kadar çatışma devam etmiş ve Şahinbey düşmana ağır kayıplar vermiştir.
Şahinbey gece gündüz uyumuyor, çatışma esnasında her tarafa yetişerek fedailerin manevi kuvvetlerini yükseltmeye çalışıyordu. Sırtındaki kaputu çıkartıp, nöbet bekleyen yiğitlerin üzerine örten Şahinbey, her hareketiyle örnek olmaktaydı.
28 Mart sabahına kadar düşmana aman vermeyen Şahinbey, durumun gittikçe kritik hal almasından sonra kendisine geri çekilmeye edenlere şöyle diyordu:
“Düşman burdan geçerse, ben Ayıntap'a ne yüzle dönerim? Düşman ancak benim vucudum üzerinden geçebilir.” Çatışmanın dördüncü günü öğleye doğru Şahinbey'in yanında 18 kişi kalmıştı. Onlarında şahadet şerbetini içmelerinden sonra tek başına kalan Şahinbey, son kurşunu kalıncaya kadar düşman ateşine karşılık vermiştir.
Atacak kurşunu kalmayan Şahinbey, tüfeğini yere çarparak kırmış ve sel gibi üzerine hücum eden düşmanlara karşı yumruklarını sıkarak karşı durmuştur. (Olayı Yavuz Bülent Bakiler şiirinde şöyle anlatmıştır).

Ben Antepliyim, Şahinim Ağam
Mavzer omzuma yük,
Ben yumruklarımla dövüşeceğim,
Yumruklarım memleket kadar büyük.


Silahsız Şahinbey'in yanına yaklaşamayan düşman askerleri, uzaktan ateş ederek Şahinbey'i şehit etmişler, ardından süngü darbeleri ile aziz naaşını parça parça etmişlerdir.
28 Mart 1920 'de 43 yaşında şehadet şerbetini içen Şahinbey'in şehadet haberi şehre gelince, yanık bağırlardan şu mısralar dökülmüştür:

Şahin'i sorarsan otuz yaşında,
Süngüyle delindi köprü başında.
Çeteler toplanmış ağlar başında,
Uyan Şahin uyan, gör neler oldu.
Sevgili Ayıntap'a Fransız doldu.


Antepliler düşmana tek bir taş vermemek için 11 ay düşmana kan kusturmuşlar ve millet için, vatan için 6.000'den fazla şehit vermişlerdir.
Şahinbey, İstiklal meşalesini tutuşturmuş, Onbinlerce Şahin, tutuşturulan bu meşaleyi söndürmemek için var güçleriyle vuruşmaya koşmuşlardır...
Gaziantep ve yöresinde milli mücadalenin destanlaşan isimlerindendi. Adına pekçok türkü, şiir yazılmıştır. Şahinbey İlçesi'nin Düztepe semtindeki lise de Şehit Şahin Lisesi adını taşımaktadır.