23 Şubat 2017 Perşembe

TÜRKÇE ve LATİN HARFLERİ

Türkiye Türkçesi, 1928'de alfabe değiştirdi. Latin harfleri ile okuma-yazmaya başlandı. Tutucu çevrelerde kıyamet kopmuştu. 'Bilmem kaç asırlık kültürümüzü bir gecede Latin harflerinin arkasında bıraktınız!” diye eleştirenler, suçlayanlar oldu.

Bundan önce Arap alfabesi kullanılmaktaydı. Osmanlıca denilen yazı Arap diline uygun bir alfabe idi. Arap dilinde bildiğimiz anlamda sesli harfler yoktur. Sesli harf yönlendirmesi olmayınca, yazılanları, cümlenin akışına göre üç dört biçimde okumak mümkündür. Oysa Türkçe'de sekiz sesli harf vardı. Okumayı ve yazmayı herkese kolaylaştırır. İlkokula başlayan öğrenciler üç ayda 'okuma bayramı' yapabilecekleyim okumayı-yazmayı öğreniyorlar.

Osmanlıcada yıllarca süren eğitime rağmen okuma ve yazma müşkülleri sürmekteydi. Osmanlıca eğitimle, halkın okur-yazarlık düzeyi % 7'yi aşamamıştır. Bunların bir kısmı da okur, yazamazdı. Aynı yazıyı farklı okuyanlar da vardı. Bu oran erkekler içindi. Kadınlarda oran %04' aşmamıştır.

Bugün halkmızın yüzde 99'u, %100' ü neredeyse okur yazardır

Kuran-ı Kerim'in okunmasında da büyük güçlükler yaşanmaktaydı. İslam tarihinde Zalim Hacac diye bilinen, Basra Valisi, hicri dört yüz yıllarında 'tecvid' denilen okuma işaretlerini icad etmiştir. Tecvidin Kuran yazısında kullanılması kabul görmüştür. Artık Kuran, okuma işaretleriyle yazılmakta ve okunmaktadır. Tecvid katkısı ile bir okuma standardı sağlanmıştır..

Gündelik yazışmalarda eski usulün kullanıldığı; Osmanlıca'da, Arapça ve Farsça vb sesli harf eksikliğinden doğan farklı okunabilme hastalığı sürmektedir.

Latin harfleri, Türkçe'ye yabancı bir alfabe değildir. Eski Türk yazılarının Etrüskler aracılığı ile İtalya'ya taşınmasıyla gelişmiş bir alfabedir. Yani kendi alfabemizi binlerce sene sonra, yeniden sahiplenmiş bulunuyoruz. Bu özeti yapmamız, Latin harfleriyle 500 yıl önce yazılmış bir yazı örneğini paylaşmak içindir..
1528 yılında Mohaç savaşında, bir Hırvat askeri Türklere esir düşmüştür. On bir
yıl kadar aramızda yaşamıştır. Türkçe öğrenmiştir. Ülkesine dönünce yaşadıklarını ve gördüklerini 'De Turcarum Moribus Epitome (Türklerin Davranışları Hakkında)' adında bir kitapta yayınlamıştır. Bildiği Latin harfleriyle Hırvatça yazmıştır. Aşağıdaki örnek kitabın 1558 yılı baskısından alınmıştır. Kitabın 26.ncı sayfasında Türklerin şarkılarından (Lat. Marbina) Türkçe bir örnektir. Kitabın 69. ve 73. sayfasında da bir Türk ile bir Hıristiyanın arasında geçen karşılıklı, Türkçe konuşmaların örneği vardır. Bu Türkçe' nin Latin harfleriyle beş yüz yıl önce yazılmış bir örneğidir. Özel eğitim görmemiş bir Hırvat'ın Türkçe yazımıdır..

 Şarkı örneği:

-Birechen bes on eiledum derdimi (Bir iken beş on eyledim derdimi) 
-Iaradandan ıftemisem iardumi (Yaradandan istemişem yardımı)
-Terch eiledum zahmanumi gurdumi (Terk eyledim zamanımı yurdumu)
-Ne ileyim ieniemezun glanglumi (Ne eyleyim yenemedim aklımı ) 
Karşılıklı konuşma:

Türk- Handa gidertsen bre Giaur? -Nereye gidersin bre gavur?
Hıristiyan- Stambola giderum sultanum.-İstanbul'a giderim sultanım.
Turk - Ne issum var bu memleketten? - Ne işin var bu memlekette?
Hıristiyan- Bezergenlik ederum, Affendi, Maslahatom var anadolda.-Bezirganlık yaparım efendi. Maslahatım var Anadolu'da. 
Türk- Ne habar scizum girlerden? -Ne haber sizin yerlerden?
Hıristiyan-Hits nesle bilmezom tsaa dimege.-Hiçbir şey bilmem sana demeye.
Türk- Gioldassum varmı tsenumle? - Yoldaşın var mı seninle?
Hıristiyan- Ioch, ialanuz geldum. - Yok, yalnız geldim. 
Türk- Benumle gelurmitsun? - Benimle gelir misin? 
Hıristiyan- Irachmider tsenum utaghom? -Irak mıdır senin otağın (evin)?
Turca - Iachender bundan gustereim tsaa. -Yakındır buradan göstereyim sana! 
Hıristiyan-Gel ghusteriuere Allaha tseuertson.-Gel göster allahını seversen. 
Turca - Kalch iochari tur bonda.- Kalk yukarı dur burada. 
Hıristiyan- Hanghi daraftan der bilmezum. -Hangi taraftan der(sin) bilmem.  
Turca - Tsag eline bacha ghun doghutsine. -Sağ eline baka(sın), gün doğusuna. 
Hıristiyan- Bir buch evv atsarghibi gurunur omider?-Bir büyük ev saray gibi görünür. O mudur?
Turca - Gercsekson oder, iaken deghilmi ? -Gerçekten odur. Yakın değil mi? 

Vedalaşma

Hıristiyan- Allaha tsmarladoch tseni. Ben oraa gitmezom.-Seni Allaha ısmarladık. Ben oraya gitmiyorum..
Turca - Bree, neden korkartso? Nitcie gelmetso? -Bre neden korkarsın? Neden gelmezsin?
 Hıristiyan: Benum ialum oraa deghelder. -Benim yolum oraya değildir.
Turca - Vargeth tsagloga eier ghelmeson.- Var git sağlıkla eğer gelmezsen! 
Christianus - Gegsien hair oltson.Ben kurtuldom tsoch succur Allaha.  -Gecen hayır olsun. Ben kurtuldum çok şükür Allah'a.
Turca - Aghbate hair oltson. Akibetin hayır olsun.

(Yasin Çetin- Yılmaz Aslan)*

KAYNAKÇA*
Bartholomeo Georgieuiz, De Turcarum Moribus Epitome, Lyon, 1558.
Lale Gurman



22 Şubat 2017 Çarşamba

“SALINCAK” – JEAN HONORE FRAGONARD

1732-1806 arasında yaşamış Fransız ressam Jean-Honore Fragonard, Eserlerinde güncel temaları işlemiş olup örtülü erotizm, toplumsal düzende çarpıklıklar ve anın atmosferini yansıtmıştır. Resimlerinde döneminin temel özelliklerini  ve tarihsel sahnelerden çok insanın doğal tarihini resmetmiştir.

En ünlü tablosu "The Swing" olurken Türkçe'de "Salıncak" adıyla bilinmektedir.
35 yaşında iken, Rokoko akımına (Barok akımından sonra çıkmış,aristokrat bir akım; asimetrik tasarımlı, hafif ve eğlenceli konular, neşeli üslubuyla Barok'tan farklılık gösterir) bu büyük eseri verdi.
Orijinal ismi “Les Hasards Heureux de l'Escarpolette” olan 81 x 64.2 cm'lik eser, Londra'daki Wallace Koleksiyonu'nda sergileniyor. 

1806 senesinde, 74'ünde son nefesini veren Jean-Honore Fragonard'ın dehasını ispat ettiği işi olan “The Swing”, bir aşk üçgeninin başrol oyuncusu tarafından, sevgilisi için sipariş edildi. (Hikayesini yazının sonunda anlatacağız)

"Salıncak" ya da "The Swing", neşe içinde salıncakta savrulan bir kadını ana obje olarak yansıtmaktadır.
Rokoko tarzının köpük krem, pembe ve turuncu tonlarındaki elbisesi ve Bergere şapkasıyla bu kadın figürü, salıncakta havalanırken sol ayağındaki süslü ayakkabısı ayağından çıkıyor. Fragonard, ayakkabının kadının ayağından çıktığı, havada kaldığı anı resmetmiş. Kadının yüzündeki kasıntı ve şaşkınlık ifadesi de bu durumu destekliyor.

Bu resim, ilk bakışta ‘salıncakta sallanan bir kadın görüntüsü imiş gibi zannedilse de cinselliğin de bizzat içinde bulunduğu yasak bir aşkı gözler önüne seriyor.  Kadın figürünün dışında iki önemli figür daha bulunurken birisi kadının arkasında eşini sallayan yani kadının kocası olan kişidir. Diğeri ise kadının ön tarafında çalılar arasında gizlenmiş olan kadının aşığıdır. Kadın neşeli şekilde aşığıyla bakışırken, ayakkabısını savurmuş görünürken aşığının da gizli/sinsi dikizlemesine -bacaklarının arasına- izin vermektedir (bir efsane de; o dönemde kadınların kabarık eteğin altına çamaşır giymeyerek erkekleri kendilerine bağladıkları yönündedir).

Ayakkabının fırladığı tarafa baktığımızda bir taş heykel göze çarpıyor. O dönem bazı ormanlık alanlarda bu türden heykellere sık rastlanırdı.

Tabloda masumluğu ve saflığı simgeleyen melek heykelleri, kadının arkasında/ eşinin yanında kalmıştır. Bunun yanı sıra Roma mitolojisindeki Cupid (Latince Cupido: aşk-arzu tanrısı, Eros'tur Yunan mitolojisinde), genellikle neşeli ve hınzır resmedilse de Fragonard ona düşünceli bir ifade yüklemiş.  Erkek çocuk formundaki  Cupid, "sus" işareti yaparak bu gizli ilişkiye atıfta bulunmaktadır. Bu yasak aşkın baş rolündeki genç kadın, umarsız bir edayla ayakkabısını Cupid'e fırlatmış, dalga geçer gibi duruyor. Cupid heykeli yaklaşan ilişkinin habercisi gibi, kızın fırlayan ayakkabısı bekaretin kaybedilmesi ve/veya  bir cinsel ilişki sembolü aynı zamanda.

Tablo anı anlatırken, kadının kıvrımlı elbisesinde ve motiflerde rokoko akımı açıkça yansıtılmaktadır. Tabloda pastel renklerle de desteklenen rokoko, barok tarzının ciddiliğinden uzak durup ince mizah anlayışıyla izleyiciyi selamlamaktadır.

Sol alt tarafa geldiğimizde çalılıkların arasına uzanmış bir genç erkek görüyoruz. Sevgilisini görmek için buraya saklanan bu asilzade beyefendi, kendini sevgilisinin kocasına göstermemek için bu yöntemi seçmiş. Kadının ayakkabısı ayağından çıktığı anda heyecanlı ve biraz şaşkın bir ifade veren genç adam, aynı zamanda yaptığı röntgenle cinselliği çağrıştırıyor. Resimdeki üç figürden yalnızca ikisi; kadınla sevgilisinin bu sırrı bilmesi ve bizim de buna şahitlik etmemiz, Fragonard'ın burjuvazi görüşünü yansıtmakta.

Sağ tarafa geldiğimizdeyse salıncağın iplerini iki eliyle birden tutarak karısını sallayan orta yaşlı bir erkek görüyoruz. Adamın yüzünde, diğer iki figürde olduğu gibi heyecan ve şaşkınlık yok. Yaşça geçkin koca, tüm bu olanlardan habersiz gayet mutlu görünüyor. Bu esnada resimdeki ışığın vuruşunu da görüyoruz. En sağda yer alan kalın ağaç gövdesi ve pembe çiçeklere vuran ışık, ağaçların yaprakları arasından yansıyan güneş ışınlarıdır.

Fragonard'ın bu güçlü eserini daha da anlamlı kılan mitolojik heykeller, sağdaki koca figürümüzün yanında da yer alıyor. Burada gördüğünüz iki erkek çocuk formundaki heykeller, Kerubi melekleridir. Havva'nın yönlendirişiyle yasak meyveyi koparan Adem'in Havva ile beraber Cennet'ten kovulduktan sonra Hayat Ağacı'nı korumakla yükümlü olan bu melekler, Tanrı'ya en yakın meleklerdir. Kerubi meleklerinin aldatıldığından bihaber eş figürüne yakın duruşu (neredeyse yan yana oturuyorlar), Fragonard'ın bu yasak aşkı onaylamadığının bir ifadesi olabilir mi?

Sanki her bir yaprağı dantel oyası gibi detaylı olan yapraklar ve çiçekler, Rokoko'nun vazgeçilmez öğelerinden.

Drama ve şarkı sözleri yazan Charles Colle önce Gabriel  François Doyen’e gelerek bu resmi yaptırmak isteyen birinden bahsetmiş , Doyen reddetmiş ve Fragonard’a yönlendirmiş. Resmi yaptırmak isteyen kişinin ünlü çapkın Baron de Saint-Julien olduğu düşünülmüş. Resmi yaptırmak isteyen kişi, salıncakta sallanan  sevgilisinin  bir piskopos tarafından sallanmasını istemiş, Fragonard bunu daha sonra yaşlı bir adam olarak değiştirmiş. Bu yaşlı adam kızın kocası da olabilir. Bu durumda elini dudaklarına götürmüş Cupid ve endişeli Cherubiler daha bir anlam kazanıyor galiba…
FAYDALANILAN KAYNAKLAR:



21 Şubat 2017 Salı

BİR ÖN-TÜRK KENTİ: TROYA…TRUVA

Anadolu Ön-Türk Kültürünün zengin bir parçası olan Troya kentine kısaca bir göz atalım.

Bu konuda sayısız yayın mevcuttur. İleri sürülen ve tartışmalar koparan kentin TROYA ve TRUVA adları arasından biz, TROİA’yı tercih etmeyi -Ön-Türkçeyi esas alarak- düşünüyoruz.

Önce bu iki yazılış şeklinin okuma farklarından ileri gelmiş olduğu kanısındayız:
1. TROİa…Fransızcada (Oİ), uva diye okunur; bu durumda kelime TRUVA şeklini alır. Fakat kelime
2. TROİa .. yani ( Ï ) harfi üstünde 2 nokta ile yazılmışsa bu takdirde, (O Ï ) olduğu gibi (O Ï) olarak okunur, biz onu OY diye seslendiririz, ad, TROYA şekline girer.

· Troya’yı tercih etmemizin nedeni (OY) hecesi ve bunun İnanç anlamını vermesi ve pek çok metinlerde geçmesidir. Bu konuda en kudretli iki örnek Ön-Atalarımızın İstanbul başkent olmak üzere kurdukları ilk devletin adının

· OY-URUM ATIN oluşu, başkent olan İstanbul’a da
· OY-OĞ adının verilmiş olmasıdır… Bilimsel metinlerde TROYA’nın tercih edildiği görülür, WİKİPEDİ buna bir örnektir.
Troya’nın kullanılan bir öteki adı, VİLUŞA’dır. Bunun, LUVİ’ce olduğu iddia edilir.  Fakat Ön-Türkçe okunduğuna göre şehrin esas halkı Ön-Türklerdir.

Viluşa , UV – İL – UŞ/A diye okunur ; kutsal – halk – yönetim/i anlamını verir.
Ayrıca buna, rahmetli Üstat Kâzım Mirşan’ın okuduğu iki Ön-Türkçe cümleyi de ilâve edebiliriz:
· İlk yazıt, OQ halkının Tanrıyla özdeşleşmesini
· İkinci yazıt, “işbu yazıt Kral anısıdır” cümlesini içerir. Bu yazıtlar, H.Schlieman’ın bulmuş olduğu ve Ermitaj Müzesi 1983 kataloğunda 2444 ve 2445 sayı ile yer almış olan yazıtlardır.

Tübingen Üniversitesinden, Troya kazılarını yürütmüş, Göbeklitepeyi ortaya çıkarmış olan Prof.M. Korfman’ın ileri sürmüş olduğu bilgiler arasında 4 öğe Ön-Türk Kültürünü meydana çıkarır (Arkeolog.N. Bayçin)

· Antik Yunan Kültürüne değil, Ön-Türk Kültürüne ait olduğunu açığa çıkarmaktadır:
1. Troyalılar asillerin naaşlarını yakarlar (Ön-Türk Ateş Kültü)
2. Küllerini küp kaplara koyarlar
3. Yunanlılarla savaşta kentten kaçanlar arasında TURCİ’ler vardır
4. Troyan’ın esas adı, VİLUŞA’dır

Küp kaplardan birinin göğsünde TÖRT OQ ONG damgası vardır: Dört Öğede Başarı yani, ölümsüzlük

TAHTA AT MASALI: Kenti bir türlü alamayan Grekler, tahtadan büyük bir at yapmışlar, içine saklanan Grek askerleri fırsat bulduklarında attan çıkıp kentin kapıların açmışlar ve Grek askerleri kolayca içeri girmişler..imiş?!

Gerçek bambaşkadır: Şehri bir türlü alamadıkları esnada büyük bir deprem olmuş şehir yıkılmış, yangınlar başlamış, Grek askerleri bundan faydalanark Troya’yı almışlardır. Bu ayıplarını örtmek için herkesin hayalini harekete geçiren tahta at masalını uydurmuşlardır ( E. Akurgal, Les Trésors de la Turquie ,Skira, 1966 Genéve)
Kısacası TROYA Ön-Türk Kültüründe bir kenttir, Bir Ön-Türk Kentidir.

Bu kısa bilgileri 2018 yılını Troya, ya da Truva yılı yapmak isteyen Çanakkalelilere sunuyorum.

Halûk Tarcan (CNRS)

16 Şubat 2017 Perşembe

ADALET DEYİNCE...

Bilinen bir fıkra...

Günümüzde yansımalar bulabileceğiniz ilginçlikte, paylaşmak istedim:

Amerika’nın güney eyaletlerinin birisindeki küçük bir kasabada geçer olay. Kasabanın yaşlı, tanınan ve de sevilen bir kadını ki, siyahidir, üzerine atılan basit bir suçlama nedeni ile mahkemeye verilmiştir. Kadın, kasabanın sevilen ve tanınan bir yaşlısı olduğundan mahkemenin salonu yargılamayı dinlemek için gelen kasabalılarla dolmuştur.
Mahkeme kâtibinin uyarısı ile salonda bulunanlar ayağa kalkarlar ve kasabanın yerlisi de olan yargıç kürsüye gelerek yerine oturur.

Mahkeme salonunda kamu adına görevli bir savcı ve baronun yaşlı kadını savunması için atadığı bir avukatta özel yerlerini almışlardır. Ki, her ikisi de kasaba kökenlidirler.
Yargıç, tahta çekici ile masasına vurarak oturumu açar ve sanık kadın görevliler tarafından salona getirilerek sanık sandalyesine oturtulur.

Yargıç, şaşkın bakışları nedeni ile ilk kez mahkemeye çıktığını anladığı yaşlı siyahi kadını, yargı seremonisi konusunda bilgilendirmek ister ve ilk olarak duruşmanın avukatını tanıtır kadına.

Bayan Jones, kasaba barosunun sizi savunması için görevlendirdiği avukatınız olan Bay Richard’ı tanıyor musunuz?”

Yaşlı kadın yanıt verir;

Tabii ki tanırım. Onu bacak kadar çocuk iken tanıdığımda bahçemdeki elma ağaçları talan ediyordu. Sonra kaç kere de kümeslerimden yumurta aşırırken yakaladım onu. Üstelik gençlik yıllarında da yaramazlıklarına devam ediyordu. Defalarca sarhoş olarak sokağımdan naralar atarak geçtiğini de anımsıyorum. Kumara düşkün olduğunu da duymuştum. Neyse ki zor bela koleji bitirerek hukuk okudu da biraz kendine geldi. Avukat olarak gittiği büyükşehirlerde de asla tutunamadığı için sonunda da kasabamıza yerleşmek zorunda kaldı. Duyduğuma göre bu görevini de lâyığı ile yapamıyormuş.

Yargıç, salonu dolduranların gülüşmelerine bakarak ve çekicini masaya birkaç kez vurarak salonu sakinleştirir ve bu kez savcıyı tanıtır yaşlı kadına.

Bayan Jones, Bay Bradley mahkememizin savcısıdır. Size yönelik suçlamayı irdelemekle görevlidir. Bilmem kendisini tanır mısınız ve acaba sizin davanızda görev almasına bir itirazınız var mıdır?”

Yaşlı kadın, gene hafif bir gülümseme ile süzer savcıyı ve konuşmaya başlar. Bakalım neler söyler;

Bradley denen kaçkını tabii ki tanıyorum ve hatta iyi tanıyorum. Çocukluğunda komşu çocuklarının bisikletini çalmış ve satarken yakayı ele vermişti. Neyse ki, başta ben olmak üzere bazı mahalleliler ona kefil olarak kodese girmesini engellemiştik. Keza gençliğinde de uyuşturucu kullandığını ve kadınlara sarkıntılık ettiğini duymuşluğum vardır. Hukuktan sonra kasabamıza döndüğünde de en güzel kızlarımızdan bir tanesini baştan çıkarmış ama evlenmekten son anda vazgeçerek kızcağızı yüzüstü bırakmıştı. Bu arada da sıklıkla randevuevlerine gittiğini ve kumarhanelerin gediklisi olduğunu da biliyorum.

Yargıç, salondan gelen kahkahaları susturmak için gene birkaç kez tahta çekici ile masaya vurarak gereken sessizliği sağladıktan sonra, savcı ve avukatı kürsüye çağırır ve kısık sesle onlarla konuşur;

İkinizden birisi, Bayan Jones’a benim kim olduğum hakkında bir şey sorarsa, bilesiniz ki ikinizi de tutuklar ve yargıca hakarete azmettirmekten içeri atarım!

 (Baba-mail sitesinden aktaran) Erdal Akalın


15 Şubat 2017 Çarşamba

“DÜNYEVİ ZEVKLER BAHÇESİ” – HİERONYMUS BOSCH

Dünyevi Zevkler Bahçesi (Hollandaca: Tuin der Lusten; İngilizce The Garden of Earthly Delights) Hollandalı ressam Hieronymus Bosch'un (1450-1516) 1503 ve 1504 yılları arasında yaptığı bir tablodur. Bir triptik olan eser 1939'dan beri Madrid'deki Prado Müzesi'nde bulunmaktadır. Aşağıdaki ayrıntılara geçmeden kısaca özetlemek gerekirse, Sanatçı bu eserinde bütün kuralları yıkarcasına resmettiği çıplak insanların keyifli anlarını, fantastik bir öykü içinde verir. Tabloda, bir yanda dünya nimetlerinden zevk alan insanlar, diğer yanda günahları yüzünden cezalandırılanlar dikkat çeker. Tablo aynı zamanda Orta Çağ insanında hakim olan karabasan ve ölüm düşüncesine de vurgu yapmaktadır.
Triptik olarak adlandırdığımız, yani üç panelden oluşan ve birbiri üzerine kapanan tabloda dış paneller kapatıldığında ise rölyef (kabartma) üzerinde tanrının dünyayı yaratışı konulu eser görülmektedir. Dünya kristal bir küre olarak resmedilmiştir.. Dış kapaklarda görünen dünya şekli içeride yer alan görünümlerden çok öncesini, dünyanın yaratılış esnasındaki halini yansıtmaktadır. Kristal bir küre şeklinde betimlenmiş olan dünya halen oluşmakta ve yeşillikler dünyanın üzerinde yer almaya başlamaktadır. Resmin sol üst  köşesinde figür dünyayı yaratmakta olan Tanrı’dır. Üst kısımdaki yazıda İncil’den bir alıntı olan “O konuştu ve oldu; o emretti ve durdu” yazmaktadır. Bu dış kapak görüntüsü ve yazılar ile Bosch eserine dini bir içerik katmaktadır. 
Bosch bu eserde resmin yapıldığı tablo yüzeyini oldukça pürüzlü seçmiştir. Bu durum o dönemin Flaman ressamları arasında yaygın olan ve resmin pürüzsüz bir yüzey üzerine uygulanarak esere insan eli değmiş hissini hafifletmek için kullanılan geleneksel resim tekniği ile tam bir karşıtlık oluşturur.
Yan paneller açıldığında ise karşımıza; cennet, cehennem ve yaşadığımız dünyanın fantastik bir tasviri çıkar.

Buna göre tablonun solunda cennet, ortada dünyamız ve sağda da cehennem bulunmaktadır. Bütüne baktığınızda tablo detayları ile insanı adeta büyüler. İç kısım genel bir bakışla incelendiğinde ise birbirini kronolojik olarak takip ettiğine inanılan 3 ayrı sahne yer almaktadır. Soldaki sahne  Cennet, ortadaki Dünya ve sağdaki Cehennem olarak yorumlanır. Bütüne baktığınızda tablo detayları ile insanı adeta büyüler. Sanat tarihçileri ve eleştirmenler, genel olarak eserin “Hayatın Cazibeleri”nin tehlikeli yönlerini gösterip onlara karşı koymak adına yaratılmış bir didaktik eser olduğuna inanmışlardır

Bu ünlü tablonun sol panelinde, Adem ile Havva ve harikulâde hayvanlar eşliğinde cennet tasvir edilir. Sol panel tablonun ilk aşamasıdır. Tanrı, Adem ve Havva'nın varlığı ışığında 'Cennet Bahçesi' betimlenir.

Cennet panelinde, ortada duran Tanrı, bir elinden tuttuğu Havva‘yı, diğer tarafta uykusundan yeni uyanmış olan Adem‘e takdim etmekte; bir eliyle de birlikteliklerini kutsadığını işaret etmektedir. Tanrı genel betimlere göre oldukça genç, daha çok İsa gibi görünmektedir. Adem bir yandan uzanırken, aynı zamanda da Tanrı’nın ayağına, ayakları ile dokunmaktadır.  Bu bir anlamda ilişkinin kutsandığı anlamını taşımaktadır. Hemen arka plandaki ejderha ağacı da sonsuzluğu simgeler.

Bu şekilde TanrıAdem ve Havva figürleri kapalı bir devre oluşturmakta ve ilahi güç, figürler arasında birbirine akmaktadır. Cennet panelinde, uzanmakta olan Adem'in Havva ile tanıştırılması kompozisyonu ön plana çıkar.

Gözleri yere dönük, erdemli bir şekilde kendisini Adem‘e sunan Havva‘nın masum duruşu ile, Adem‘in son derece şaşkın ve ilginç bir bakışa sahip olduğu görülür. Bunun, hem uyandığında Tanrı‘yı görmesi, hem de kendi bedeninden yaratılmış olan Havva ile ilk kez birlikte olmak için duyduğu ilkel dürtüden kaynaklandığı düşünülebilir.
Havva’nın hemen arkasında duran tavşan doğurganlığı, Adem‘in arkasındaki ejderha ağacı (dracaena) ise sonsuz yaşamı, sonsuzluğu temsil etmektedir. Cennet planının geri kalanını kulübe gibi görünen çeşitli taş ve organik malzemeden yapılmış bir manzara doldurur. Geri plan, dönem Avrupalılarına oldukça yabancı görünecek çeşitli egzotik hayvanlar (bir zürafa, bir fil ve avını öldürmüş bir aslan) ile doludur.

Ön plandaki çukurdan kuşlar ve çeşitli başka hayal ürünü hayvanlar çıkmaktadır. Kuş kanatlarına sahip balık ve insan ellerine sahip kitap okuyan ördek ilginç yaratıklardan bazılarıdır. Bu hayal ürünü yaratıklarla birlikte fil ve zürafa gibi gerçekçi egzotik hayvanların görüntüleri de Bosch‘un karşılaştığı çeşitli gezi kitaplarındaki el çizimlerinden gelmektedir.Bazı eleştirmenlere göre eserdeki Cennet Bahçesi ilk günahın işlenmesi ve kovuluştan (bknz : http://sanatabasla.blogspot.com.tr/2012/05/ilk-gunah-ve-cennetten-kovulus-fall-of.html) önceki masum görünmesi gereken Cennet‘den uzaktır. Adem‘in bakışları şaşkınlıktan öte bir beklenti içinde ve hatta şehvetlidir. Bu da insanların ta yaratılışın başından itibaren ilk günahı işlemek için lanetlenmiş olduğuna dair inanışı destekler. 

Bazı ortaçağ inanışlarına göre Adem ve Havva aslında ilk günahı işlemeden de cinsel birliktelik yaşıyorlardı; fakat ilk günah yasak meyvenin yenmesinden sonra üreme amacının dışında cinselliği tatmaları sonucun işlenmişti. Bu ilk günaha dair göndermelerden biri olan ağaca dolanmış yılan da resmin sağında görünmektedir.

Orta panelde yer alan yoğun sembolizm, bir çok uzmanı aslında orta panelin bir uyarı niteliğinden çok “Kaybedilmiş Cennet”in bir görünümü olarak da yorumlanmasına sevk etmiştir. Dış kapaklar ve iç kısımdaki öteki dünya‘ya dair göndermeler sebebi ile bir kilise sunak panosu olarak düşünülebilecek olan eser, özellikle orta ve sağ panellerdeki sıra dışı absürtlükte görünümler sebebiyle aslında bir özel müşteri tarafından da sipariş edilmiş olabileceği kanısını da destekler.


Bu orta kısım tablonun özünü temsil etmektedir. Zaten tablonun‘Dünyevi Zevkler Bahçesi’ adı da bu kısımdan gelir. Bu panel üçlü resme ismini de veren geniş bahçe manzarasını gözler önüne serer. Sol kanat ile aynı ufuk çizgisini ve benzer şekilde konumlanmış iki merkezi havuz görüntüsü sol panel ile zaman ve mekan bazından bağlantı sağlar. Buradaki manzara soldaki Cennet görünümü değildir, fakat tam olarak maddesel bir “dünya” görünümü sunduğu da söylenemez. Bahçe çok sayıda kadın ve erkek figürleri ile birlikte çeşitli büyüklüklerde hayvan türleri ve meyveler ile doludur. Gerçek ve hayal ürünü bu yaratıkların arasında insanlar çifter ve gruplar halinde çeşitli ilginç ve hatta şehvetli hareketleri hiç çekinmeden -sanki bir ergenin cinsel meraklılığını yansıtır gibi- sergilemektedirler. Orta paneldeki çok sayıdaki insan figürü yer yer cinsel hazlar aldıkları, kendi kendilerine eğlendikleri, hayvanlarla oynadıkları ve doğayla bütünleştikleri türlü aktivitelerde aslında masumane ve bencilce eğlenmektedir. Geri planın ortasındaki büyük mavi kürenin içinde görünen bir adam partnerinin cinsel organını okşarken hemen yanlarında bir çıplak kalça görünür. Kürenin bulunduğu nehirde kocaman bir kırık yumurtaya girmeye çalışan çok sayıda figür görünürken, farklı renkte (beyaz ve zenci görünümlü) aşıklar, deniz kızı görünümlü yaratıklar, bir çileğin etrafında toplanmış oturan bir grup gibi inceledikçe seyirciyi daha da hayrete bırakın çok sayıda şaşırtıcı figür gözlemlenebilir.

Panelin bir çok kısmında gruplar halinde beyaz ve siyah derili insanlar ile vücutları kahverengi tüylerle kaplı insanlar bir arada yer alırlar. Bu ilginç betimlemenin sembolik anlamının ilkel insanlığa mı işaret ettiği, yoksa modern uygarlığa bir alternatifi mi gösterdiği kesinleştirilememiştir.
Sağ alt köşede resimdeki tek giysili figür olan adam görünür. Diğer figürlerden farklı olarak boğazına kadar kapalı giyinmiş olan bu adam figürü, diğer figürler gibi açık renkli saçlı değil, koyu kahverengi saçlıdır ve idealize olarak çizilmiş bir yüzü yoktur. Hemen önünde yere dirseğini koymuş, elinde bir elma tutan yeni tüylerle kaplı bir kadını işaret etmektedir. Ağzı kapatılmış bu kadın figürü  sanki bir sır söyleyecekmiş de susturulmuş gibi görünürken bu iki figürün yine Adem ve Havva olması olasılığı üzerine yorumlar yapılmıştır. Panelin geri ve ön planlarındaki havuzlarında çiftler karmaşık halinde yer alırken ortadaki yuvarlak havuzda kadınlar ve onların çevresinde hayvan grupları üzerine oturmuş dönen erkekler görünmektedir. Bu dönen erkek grubunun içinde sol üstte kahverengi atının üzerinde takla atan adam havuzdaki kadınların dikkatini çekmek ister gibidir. Bu şekildeerkekler ve kadınlar arasındaki doğal etkileşim ve çekim gücü de vurgulanmaktadır.

Öte yandan çocuklar ve yaşlılardan arındırılmış bu insanlar topluluğu sonu ve amacı olmayan bir yaşama dair de bir yansıma sunar. Adem ve Havva‘nın Cennet‘den kovulduktan sonra Dünya üzerinde çocukları olduğu düşünülürse, bu orta panelin Adem ve Havva’nın (dolayısı ile insanlığın) Cennet’te kovulmadan devam ettikleri bir yaşama gönderme yaptığı da düşünülebilir.

Sanat tarihçilerine göre; orta panel, cennetin dünya üzerinde bir devamı gibi de düşünülmekte. Panelin geri ve ön planlarındaki havuzlarında çiftler karmaşık halinde yer alırken ortadaki yuvarlak havuzda kadınlar ve onların çevresinde hayvan grupları üzerine oturmuş dönen erkekler görünmektedir. Bu dönen erkek grubunun içinde sol üstte kahverengi atının üzerinde takla atan adam havuzdaki kadınların dikkatini çekmek ister gibidir. Bu şekilde erkekler ve kadınlar arasındaki doğal etkileşim ve çekim gücü de vurgulanmaktadır. Bazı sanat tarihçilerine göre ise, bu orta panel  yıkım ve çöküşten önceki geçici ve eğlendirici yozlaşmayı gösteren bir alegoridir. Bu tuhaf eğlenceler ve cinsellik içinde kaybolmuş figürler aslında kendilerini bekleyen cehennem azabından habersiz şekilde yozlaşmakta ve günah işlemektedirler.

Sağ panelde ise günahkârların değişik biçimlerde cezalandırılışının gösterildiği cehennem resmedilmiştir. Karanlık bir atmosferin hakimiyetinde oldukça absürd bir mekan betimlemesi, hemen göze çarpıyor.

Korku, tiksinme, umutsuzluk gibi duyguların, işkence ve şiddet manzaralarıyla kusursuz bir şekilde resmedildiğini görürüz.

Bosch‘un hayal gücünün doruğa çıktığı bu panel, karanlık bir geri planla birlikte kurak topraklar, karanlık sular ve yer yer görünen alevler ile seyirciye bir Cehennem panaroması çizer. Bu panelde Bosch, dünyanın cezbediciliklerine kanan ve sonsuz lanete maruz kalacak olan günahkarların dünyasını resmeder. Diğer iki paneldeki doğal güzelliklerden eksik kalmış olan bu panelde bir gece görünümü betimlenir ve yanan şehirler, işkence odaları, savaş, cehennem zebanileri, mutasyonu uğramış insan yiyen yaratıklar gibi çeşitli nahoş görüntülerle doldurulmuştur. Diğer panellerde çıplaklıklarını özgürce sergileyen insanlar bu panelde artık çıplaklığın erotizmini yitirmiş ve göğüslerini ve cinsel bölgelerini kapatmaya ve utanmaya girişmişlerdir.
Geri plandaki yanan ve patlayan dağ görünümleri ile birlikte büyük bir savaş görünümü yansıtılmıştır. Kalabalık ordular gibi görünen işkenceciler bir köprüyü geçmekte ve çeşitli yerlere ve insanlara saldırıp yakıp yıkmaktadırlar. Alevlerin etkisi ile geri plandaki nehir kan rengine bürünmüştür. Orta kısımlarda alev çukuruna itilen ve yanan bir fenerin içine tıkıştırılan insanlar görülebilir.

Ön planda daha ilginç görünümlü figürler çeşitli işkencelere ön ayak olmaktadır. “Müzisyenlerin Cehennemi” olarak adlandırılabilecek bir kısımda lavta ve arpa çarmıha gerilmiş gibi asılmış figürler , bir insanın kalçasına yazılmış notalara bakarak şarkı söyleyen bir koro grubu, müzik ve eğlencenin günahkarlığını vurgular niteliktedir. Hemen ön plandaki kalabalık arasında seçilen tavla, zar ve iskambil kağıtları gibi nesneler kumar ve çeşitli oyunlara dair günahların cezalarının verilişini yansıtır. Eserin odak noktası, kırılmış bir yumurta kabuğunu andıran gövdesini, yaşlı ağaçlardan oluşan bacaklar üzerinde taşıyan “Ağaç Adam“dır. Adamın kafasının üzerinde taşıdığı disk üzerinde iç organları çağrıştıran bir  tulum görünümlü yaratık görünür. Celat görünümlü bir gri figürün merdiven dayayarak çıktığı gövdesinde ise bir taverna içinde oturan eğlenen insanlar yer almaktadır. Ağaç-adamın yüzü efkar ve pişmanlık ile dolu gibi görünmektedir.Bosch’un kendi portresi de olabileceği düşünülen bu yüz belki de ressamın kendi sıra dışı hayal dünyasına attığı imzasıdır.

Ön planda sağda görünen kuş kafalı yaratık bir yandan insanlarla beslenirken oturduğu tahtın alt kısmında da onları şeffaf baloncuklar içinde de aşağıdaki çukura boşaltmaktadır. Kafasındaki ters dönmüş kazanı bir taç gibi taşıyan bu figür “Cehennemin Prensi” olarak da adlandırılır.
 Eserde çeşitli ölümcül günahlar ayrı ayrı cezalandırmaktadır. Gurur, prensin tahtı altında uzanan kadının bir zebaninin kalçasındaki aynada kendi aksini görmesi ile; öfke, ağaç-adamın hemen sağında kurtlar tarafından yenen şövalye ile; tembellik, prensin sağında yatağında yatarken şeytanlar tarafından ziyaret edilen adamla;  sahtekarlık ise ön plandaki tavşan tarafından yönlendirilen işkenceci grupla gösterilmiştir. Ortaçağ’da günahın özü ve erdemin kaybedilişinin yegane sahibi sayılan şehvet ve cinsellik, eserin genelinde günaha teşvik edici ve sonunda cezalandırmaya sebep yaratıcı olarak sunulmaktadır.

Döneminin çok ötesinde bir tarz ve üslup içeren bu yapıtı incelerken bugüne kadar gözden üzerinde durulmamış bir detayla karşılaşıyoruz : 

“Bir günahkarın, üzerine notalar yazılmış poposu” .

Bu eşsiz detayı fark eden kişi ise Oklahoma Hristiyan Üniversitesi'nde müzik ve bilgi teknolojileri bölümlerinde okuyan Amelia isimli bir öğrenci. Tuhaf şeylere dair bir blog un sahibi olan Amelia, arkadaşı Luki ile birlikte  “Dünyevi Zevkler Bahçesi”ni  (The Garden of Earthly Delights) incelerken, bu sürreal triptik tabloda, karakterlerden birinin parmağıyla da gösterdiği gibi bir kişinin poposuna yazılmış notaları keşfeder. 

Gregoryen ilahilere dair bildiklerinden yola çıkan Amelia notaları gerçeğe dökünce  de ortaya böyle bir cehennem melodisi çıkar : https://www.izlesene.com/video/500-yillik-popo-sarkisi/7221550
FAYDALANILAN KAYNAKLAR: