28 Nisan 2017 Cuma

OSMANLI CELLATLARI

Osmanlı’da adam asmak, boğmak ve kelle kesmek, bir ceza şekliydi ve bunun için de sarayda her zaman cellatlar bulundurulurdu. Bir gurup cellat, padişah ve diğer yüksek rütbeliler için her an hazır durumda beklerlerdi. Genellikle Hırvat dönmeleri veya çingenelerden seçilen cellâtlar, 15. yy dan itibâren kullanılmaya başlanmıştı. 16. yy da padişahın özel koruması olan dilsizler, aynı zamanda cellât vazîfesini de görürlerdi. Dilsizler, pâdişâhın en küçük bir işâretinin dahi ne anlama geldiğini çok iyi bilirlerdi. Sağır ve dilsizlere bu vazîfenin tevdî edilmesi, mahkûmun son çığlıklarını duyup etkilenmemesi ya da kurbanın yalvarmasıyla merhamete gelmemesi içindi.

Bostancıbaşı, cellâtların başıydı. Balıkhâne Kasrı ise, îdamlık siyâsî mahkûmların îdam edilmeden önce üç gün bekletildikleri zindan. Bu mekân, Gülhâne Parkı’nın sâhile yakın kısmında bulunan kızıl renkli, büyükçe bir kasırdı. Îdamlık mahkûmlar, önce bu kasra gönderilirler, haklarında verilen karar Dîvân-ı Hümâyun’da tekrar görüşülüp suçu sâbit olduğu ve ölümü hak ettiği anlaşılırsa, mahkûm üçüncü gün îdam edilirdi. Böylelikle Osmanlı sultanları, anlık bir öfke ve yanlış bir kararla bir mâsumun kanına girmemiş oluyorlardı. 

Üç gün boyunca âkıbetini bekleyen mahkûmun, affedilmesi için dua etmekten başka elinden bir şey gelmezdi. Üçüncü gün sonunda zindanın demir kapısı açılır ve elinde tepsiyle, insan azmanı bostancıbaşı görünürdü. Tepsideki bir kadeh şerbeti mahkûma sunmak için gelen bostancı, saygıda kusur etmezdi. Sessizce içeri girer, saygıyla şerbeti sunardı. Genellikle pek konuşma olmazdı aralarında. Buna gerek de yoktu zâten. Zîrâ mahkûm, bostancıbaşının getirdiği kadehin renginden âkıbetini anlardı. Eğer şerbet, beyaz kadehle gelmişse affedildiğine, kırmızı kadehle gelmişse îdam edileceğine işâretti. Kadeh beyazsa mahkûmun yüzüne kan gelir, rahat bir nefes alarak şerbetini içer ve yine bostancıların nezâretinde kendisi için sâhilde, yalı köşkünün önündeki bostancı kayıkhânesinde hazırlanmış çektiriye binerek, sürgün edildiği mekâna doğru yol alırdı. Zîrâ îdamdan affedilmenin karşılığı sürgündü. Ve beyaz kadehin mânâsı da bu idi. Kızıl kadehe gelince? Ölüm demek olan kızıl renkli kadehi görür görmez mahkûmun yüzündeki kan çekilir, beti benzi atar, suratı bembeyaz kesilirdi korkudan. Zîrâ az sonra içeceği buz gibi şerbet onun ecel şerbeti olacaktı.
Keramet Kavukta

Sultan II. Mahmut’un sadrazamı Mehmet Emin Rauf Paşa da Balıkhâne Kasrı’na kapatılanlardan. Hâlet Efendi’nin hışmına uğrayıp 1818 de 3 gün bu kasrın karanlık odasında ecel teri döktükten sonra, endişeyle âkıbetini beklerken, zindanın demir kapısı açılmış, Bostancıbaşı elinde tepsi, içeri girmişti. Rauf Paşa korkuyla tepsideki kadehin rengine baktı evvelâ. Paşa’nın, karşısında bostancıbaşıyı gördüğü an geçirdiği şok ve müthiş ölüm korkusu sebebiyle erkekliğini dahi kaybettiği meşhurdur. Sultan Mahmut, affettiği yakışıklı sadrazamına iltifatta bulunmuştu:
Kallâvî kavuğun böylesine yakıştığı bu başa nasıl kıyılır?” demişti.
Rauf Paşa zâten affedilecekti. Lâkin padişah bunu lâtif bir sebebe bağlayarak iltifatta bulunmuştu. Böylece Rauf Paşa, başına kallâvî kavuk ( sadrazam kavuğu ) çok yakıştığı için îdamdan kurtulan sadrazam olarak târihe geçti.

Cellat Çeşmesi

Sarayda verilen ölüm cezaları, Topkapı Sarayı bahçesinde bulunan bir çeşmenin önünde infaz edilirdi, cellatlar infazdan sonra kanlı baltalarını ve ellerini burada yıkarlardı, bu çeşmenin sağında ve solunda kesilmiş kafaların teşhir edildiği kelle taşları vardı bu taşlara ibret taşları da denirdi.

Bu çeşmenin bir adı da cellat çeşmesi veya siyaset çeşmesi idi, cellatların kaldığı yer ise çeşmenin bulunduğu duvarın arkasındaydı. Bu çeşme halen Topkapı Sarayı’nın ön bahçesinde bulunmakta, her gün önünden ne olduğunu bilmeden yüzlerce kişi geçmektedir. İnfazlar bazen de Yedikule Zindanları’nda yapılırdı.

İnfaz şekilleri, yani öldürme şekilleri, kişinin konumu, mevkii, rütbesine ve işlediği suça göre değişirdi. Osmanlı sultanları ve şehzadelerinin kanı dökülmez, yay kirişi, ip ve kementle boğularak öldürülürlerdi. Bu öldürme şekli Türklerin Müslüman olmadan önceki inanışlarından kaynaklanmaktadır. Hükümdar ve ailesi yönetme yetkisini Tanrıdan almıştır. Bu nedenle kanları kutsaldır. Bu gelenek İslamiyet’e geçildikten sonra da devam etmiş, Osmanlı padişah ve şehzadeleri de boğularak öldürülmüştür.
İnfaz edilecek halktan biri ise, kelle kesme şekli uygulanırdı. İstanbul dışında, imparatorluğun uzak vilayetlerinde idam edilen devlet adamlarının öldürüldüklerini ispat etmek için, kesilen başları meşin bir kırbaya (torba) konur, torba balla doldurulur (bozulmaması için), İstanbul’a getirilir, gümüş bir tepsinin içinde padişaha sunulur, beden ise öldürüldüğü yere gömülürdü.

Bu nedenle, başı başka yerde, bedeni başka yerde gömülü iki mezarı olan devlet adamları, sadrazamlar çoktur.. Bunlardan en meşhuru Viyana kuşatmasındaki başarısızlığı ile başı kesilen ve bir bal torbası içinde İstanbul’daki sultana gönderilen ve sonrada denize atılan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa idi.
Bu kesilen başlar bazende Topkapı Sarayı’nın ilk giriş kapısına asılır halka gösterilirdi. Bu kapı sarayın en dıştaki ilk kapısıdır, kesik başların konulduğu oyuklar halen durmaktadır. Kafalar üç gün kalırdı burda, bazen yüzlerce kafa olurdu.

Kelle koltukta

Cellatlar, Müslüman olan kişilerin infazdan sonra başlarını, cesedi sırt üstü yatırarak koltuğunun altına koyardı. Bu yüzden devletin üst düzey görevlileri, kelle koltukta geziyoruz ifâdesini sıklıkla kullanırlardı.
Öldürülenin üzerinden ne çıkarsa celladın.

Öldürülen kişinin cesedi ve üzerindeki kıymetli eşya, para ve giyecekleri cellatın malı sayılırdı. Cellat cesedi isterse atar, isterse ölünün sahiplerine mevki, rutbe ve konumuna göre parayla satardı
Osmanlı’da halk, İslam dininin adam öldürmeyi yasaklaması, can alan bu kişilere toplum tarafından hoş bakılmaması nedeniyle, bir çok insani duygu ve özelliklerden yoksun olan, acıma, merhamet, sevgi hisleri bulunmayan cellatları mezarlıklarına almamış, kendi aralarına gömülmelerini istememiştir. Bu nedenle, Osmanlı cellatlar için İstanbul’un en ücra yerinde mezarlık yapmış ve cellatlar halktan ayrı olarak buraya gömülmüştür.

İsimsiz mezarlar

Cellatların mezar taşlarında hiçbir yazı ve işaret bulunmazdı. Bu, öldürülen kişinin geride kalan yakınlarının, bunları mezar taşlarından bulup, mezarlarını tahrip etme eş ve çocuklarına kötülük veya başkaca bir hatalı tutum ve davranış içinde olmamaları için alınan bir koruma önlemi olsa gerektir. Böylece en azından, cellat baba seçmeme şansı olmayan günahsız çocukların kimler oldukları, varsa annesi, babası, akrabaları bilinmeyecek, cellat yakınları diye dışlanmayacaktır.


(İletiyi gönderen Erden Özdil’e teşekkürler)

26 Nisan 2017 Çarşamba

NİSAN AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 4


KİTABIN ADI
Pero Tafur Seyahatnamesi 9 Mayıs 1437-22 Mayıs 1438 (Andaças e viajes de Pero Tafur per diveras portas del Mundo avidas)
KİTABIN YAZARI

Pero Tafur

KİTABIN ÇEVİRMENİ
+ Çeviri ve önsöz: Hakan Kılıç
KİTABIN YAYINEVİ
Kitap Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI
2016
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı   
KİTABIN SAYFA SAYISI
181 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10

(PERO TAFUR'UN İMZASI)
                    
Avrupa’dan kutsal topraklara ve Anadolu’ya sayısız seyahat yapılmıştır yüzyıllar boyu. Bir çoğu da anılarını kaleme almıştır. Bunlar, yazıldıkları çağı betimlemeleri bakımından olağanüstü değerde yapıtlardır.
Pero Tafur’un seyahatnamesi ülkemizde fazla tanınmıyor. Kastilyalı bir soylu olan Tafur, kutsal topraklara yaptığı seyahat sonunda dönerken Kıbrıs ve İstanbul’a da uğrar. Bizans’ın fethinden hemen öncesine rastlayan bu seyahat, dönemi itibariyle çok önemli bir belge. Tafur, İstanbul’da iken aracıları sayesinde Osmanlı başkenti Edirne’ye giderek padişah II. Murat’ın huzuruna çıkmayı da başarıyor. Tafur, seyahata ne zaman başladığı kitabında yazmıyor ama anlattığı olaylar itibariyle Ekim 1436’da başladığı saptanmış. Barcelona ve İtalya üzerinden kutsal topraklara giden Tafur’un seyahatnamesinin Venedik’ten yola çıktığı ve döndüğü bölüm 9 Mayıs 1437-22 Mayıs 1438 olarak kayıtlanmış ve kitabımızda da sadece bu bölümün çevirisi yayınlanıyor. Tafur’un Türkler üzerine ilginç düşünceleri var.
Seyahat, tarih, Anadolu ve Bizans tutkunlarının kesinlikle elinde bulundurması gereken bir kitap.

Pedro Tafur (1410, Cordoba - 1487), İspanyol gezgin.
Soylu bir aileden olan Tafur, 1435'in sonlarına doğru akrabası Dob Enrique de Guzman'ın peşine takılarak Cebelitarık kuşatmasına katıldı. Saldırı sonuçsuz kalıp Guzman hayatını yitirince Tafur denizyoluyla Cenova'ya ve oradan da Roma'ya gitti. Burada Kudüs'e hacca gitmeye karar verdi ve Mayıs 1436'da Venedik'ten hac gemisine binerek Mora ve Girit yoluyla Filistin'e vardı. Kudüs'ü ziyaret ettikten sonra Mısır'a gitti. Orada bir yıl kaldıktan sonra 24 Kasım 1437'de Konstantinopolis'e (İstanbul) vardı. Burada imparator tarafından kabul edildikten sonra kentte bulunan Cenevizlilerle ilişki kurdu ve onlarla Edirne'ye, II. Murad'ın yanına gitti. Konstantinopolis'e döndükten sonra bu defa denizden Trabzon yolculuğuna çıktı. Oradan Kefe'ye uğradı ve Ceneviz kolonisi Pera'ya (Galata) döndü. Burada iki ay kaldıktan sonra Bursa'ya giden Tafur, Konstantinopolis'ten gemiye binerek 22 Mayıs 1438'de Venedik'e vardı.
Tafur'un, Konstantinopolis'ten hareketle yapmış olduğu Edirne, Trabzon, Kefe ve Bursa yolculukları, Osmanlı Devleti'nin bu yerleri kendi idaresi altında birleştirmeden birkaç yıl önce, özellikle Cenevizlilerin yürüttüğü ticaret ağlarıyla nasıl birbirlerine bağlı olduklarını gösterir. Bu dönemde Konstantinopolis, konumu itibarıyla zorunlu bir uğrak yeri olmasına rağmen, politik ve ekonomik önemini yitirmişti.
Tafur, şehirde özellikle bilinen yerleri, Ayasofya ve Hipodromu anlatır. Ayasofya'nın önünde çarşılar vardır ve burada şarap, ekmek ve deniz ürünleri satılır, bu sonuncuların arasında özellikle istiridye ve diğer kabuklular vardır çünkü Bizanslılar bunlara özellikle meraklıdır. Çarşı meydanlarında bulunan büyük taş masalarda, zengin ve fakirler birlikte bunları yerler. Diğer kiliselere gelince, yandıktan sonra bir daha onarılmamış Blahernai'den ve bir erkek manastırı olan Pantokrator'dan söz edilir. Büyük imparator sarayı (Bukoleon) yarı harabe halindedir. Kent yer yer iskan edilmiştir ve nüfusun çoğu deniz kıyısında toplanmıştır. Buna karşılık Pera (Galata) çok daha düzenlidir. 2,000 nüfuslu olan kentte binalar Cenova'dakiler gibi yüksektir. Para ve mal alışverişinin yapıldığı bir loncası vardır. Nüfus çoğunluğunun Rum olmasına ağmen yönetim Cenevizlilerin elindedir.
Tafur'u seyahat anıları 4 yüzyıl boyunca yazma halinde kaldıktan sonra 1874'te Andanças é viajes de Pero Tafur por diversas pares del mundo avidos, adıyla Madrid'de yayımlandı. 1926'da Londra'da yayımlanan bir İngilizce çeviri vardır.

Bibliyografi

·         KILINÇ, Hakan, Pero Tafur Seyahatnamesi, Kitap Yayınevi, İstanbul 2016.
·         C.Desimoni - Pero Tefur e i suoi viaggi, Atti della società ligure. c. 9, s 329-332
·         Mehmed İzzeddin - Deux voyageurs du XV s. en Turquie, B. de la Broquiére et P. Tafur, Journal asiatique, c. 239 (2) (1951), s. 159-174
·         A. Vassiliev, Pedro Tafur, a Spanish Traveller of the fifteenth century and his visit to Constantinople, Trabizond and Italy, Byzantion, VII/1932, s. 75-122


                                             


24 Nisan 2017 Pazartesi

BOLU GÖLCÜK DOĞA YÜRÜYÜŞÜ

Birkaç aydır doğa yürüyüşü yapamadığımdan geçtiğimiz hafta sonunda bir yürüyüşe katılmaya niyetlendim. Her zaman yürüdüğüm grubumuzun hafta sonu yürüyüşü önemli bir nedenle ertelenince geçtiğimiz senelerde bir süre birlikte yürüdüğüm bir grubun Bolu Gölcük yürüyüşüne kayıt yaptırdım.
Bolu civarı gidiş geliş mesafesi nedeniyle Ankara’dan yapılan yürüyüş turlarında fazla tercih edilmiyor. Senelik programlarda seyrek yer alıyor. Biraz bu yüzden tercih ettim. Mevsimin tam dönüşüm günleri olduğu için yağmur ve kar uyarısı da yürüyüşü biraz güçleştirecek gibiydi.
Sabah 15 katılımcı ve rehberimizle otobandan yola çıktığımızda çevrede kar vardı. Dörtdivanda verdiğimiz mola sırasında kar tipiye çevirmişti. Saat 10.30 dolaylarında Bolu’ya ulaştığımızda kar durmuştu ama Gölcüğe doğru tırmandıkça çevrede yoğun kar vardı.
Yürüyüş grubunda yeni başlayanların çokluğu sebebiyle orman için geçişte sorun yaşamamak için rehberimiz orman içi yollardan Gölcük’e doğru inmeyi planladı. Hafif  bir yürüyüş olacaktı benim için. Ama bu bayram gününde artık kışa ve kara veda ederken keyifli ve dinlendirici bir yürüyüş oldu sonuçta.
 Saat 14.30 dolaylarında yaklaşık 9 kilometre süren yürüyüşümüz Gölcük kıyısında sona erdi. Bir buçuk saat kadar yemek ve göl kenarında gezintiden sonra 15.30 dolaylarında Ankara’ya dönüş yoluna çıktık. Güzel bir kışa veda oldu sonuçta.











21 Nisan 2017 Cuma

NİSAN AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 3



KİTABIN ADI
Ateşin Kızları (Sylvie – Rüya ve Yaşam)
Le filles du feu
KİTABIN YAZARI

Gerard De Nerval

KİTABIN ÇEVİRMENİ
Erdoğan Alkan
KİTABIN YAYINEVİ
İthaki Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI
2005
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı   
KİTABIN SAYFA SAYISI
167 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10 (Bir dizgi hatası var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
8/10


De Nerval’in Türk okurlar tarafından çok tanındığını sanmıyorum.  Oldukça genç bir yaşta yaşamını yitiren yazarı, Umberto Eco’nun “Edebiyata Dair” kitabını okurken keşfettim. Eco, bu kitabındaki denemelerinden birisini “Sylvie” uzun öyküsüne ayırmış. Eco’nun çok etkilendiğini ifade ettiği bu denemesi neredeyse öykü kadar geniş ve detaylı, hatta şemalara sahip ilginç bir yazı. Elbette bu denemeden sonra Sylvie’yi okumak şart oldu.
De Nerval’in bu kitabında “Sylvie” dışında “Valois Türküleri ve Efsaneleri” adlı bir denemesi ile “Rüya ve Yaşam” adlı, bir öykü diyemeyeceğimiz ama belli bir zaman süresince yazılmış düşüncelerinin kaleme dökülmesi dersek daha doğru olacak.
“Sylvie” ve “Ateşin Kızları”ında bahsettiği “Sylvie” ve “Aurelia” adlı kadın kişilikler, De Nerval’in ölümüne dek çoşkuyla sevdiği “Jenny Colon” adlı tiyatro sanatçısı olduğu kabul ediliyor.
Öyküden, Eco kadar etkilenmesem de (elbette onun edebiyatçı kişiliği ile sergilediği derinlemesine irdelemeler hayranlık verici) De Nerval’i tanımak bakımından okunabilir.


Gerard de Nerval, (d. 22 Mayıs 1808 – ö. 26 Ocak 1855). Gérard Labrunie 'nin yazılarında kullandığı ismidir. Romantizmin en güçlü temsilcisi olan Fransız; şair, yazar ve gezgindir. Birçok defa Türkiye'ye de uğramış, İstanbul'un en çok mezarlıklarını beğenmiştir. Dünya edebiyat tarihinin en önemli şairlerinden ve yazarlarından biridir.

Hayatı

Paris'te doğan Nerval iki yaşındayken, annesi Silezya'da vefat eder. Babası, Napolyon'un ordusunda askeri doktordur. Amcası, Antoine Boucher'in yanında; Valois bölgesinin kırsal kesimi olan Mortefontaine'de yaşar. Babasının 1814 yılında savaştan dönmesi üzerine tekrar Paris'e gönderilir. Birçok defa, Valois tarlalarına geri dönen Nerval, Valois şarkıları ve efsanelerini bu dönemde yaratır.
Çevirmenlik hevesi, Goethe'in Faust (1828) eseriyle başlar ve bu O'nu ünlü eder. Goethe'nin de takdirlerini alan Nerval, 1840'lı yıllarda da Heinrich Heine'nin şiirlerini Fransızca olarak sunar.
Üniversite'ye gittiği 1820'li yıllarda Theophile Gautier ve Alexandre Dumas ile dost olur. Nerval'in şiirleri Romantik Deizm içerir; bu dönemde hayranları arasında Victor Hugo da bulunmaktadır.
Dönemin Mason dünyasının önemli şahıslarından olan Nerval, uyuşturucu madde bağımlısı olmuş; 1841 yılı itibarıyla birkaç kez akıl hastanesinde yatmıştır. Görevi vesilesi ile birçok ülke gezen Nerval, hiçbir şehirde yerleşik bir hayat sürememiştir. O'nun Paris'de 1820'li yıllarda, Lüksemburg ve Hollanda'da da 1830'lu ve 1840'lı yıllarda yaşadığı aşkları şiirlerine de yansımıştır.
1855 yılında, 47 yaşındayken Paris'te bir parkta ilk aşık olduğu kadını ailesi ile piknik yaparken görür. Çocuklarıyla mutlu olan babanın yaşamını kıskanarak tekrar bir bunalım içerisine girer. (Başka bir görüşe göre de; ilk aşkını, kocası ile beraber balkonda çocuklarıyla yemek yerken gördüğüdür.) Öldüğü gün, "Sıcak bir kış günü" tasviriyle dünya tarihine geçer.
Teyzesine "bu akşam beni bekleme, çünkü gece kara (siyah) ve ak (beyaz) olacak..." mısralarını içeren bir şiir yazan Nerval kendini bir sokak lambasına asar. (Başka bir görüş de, kendini evinin pencere demirlerinden asarak intihar ettiğidir.) O'nu görmeye gelen şairler, asılmış bedeni karşısında saygı duruşuna geçerler.
Paris'teki Pere Lachaise mezarlığına gömülen Nerval, aşkı için intihar eden ender romantizm dönemi şairlerindendir. Umberto Eco tarafından İtalyanca'ya çevirilmiş olan eserleri İtalyan edebiyatını yönlendirirken; Nerval ayrıca modern sürrealizmin en büyük ilham kaynaklarından biridir.

Başlıca Eserleri

·         1851 - Voyage en Orient (Doğuya Seyahat) (Kahire ve Beyrut'a yaptığı geziler doğrultusunda yazılmıştır)
·         1852 - Les Nuits d'Octobre (Ekim geceleri)
·         1853 - Sylvie (Romantik edebiyat tarihinin en önemli eserlerinden biridir)
·         1854 - Les Filles du Feu (Ateşin Kızları) (Küçük hikâyelerden oluşmaktadır)
·         1855 - Aurelia (Romantik edebiyat tarihinin en önemli eserlerinden biridir)
·         1856 - Promenades et Souvenirs (Gezintiler ve hatıralar)


            

20 Nisan 2017 Perşembe

NİSAN AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 2

 
KİTABIN ADI
Diplomasız
KİTABIN YAZARI

Ergün Poyraz

KİTABIN ÇEVİRMENİ
-
KİTABIN YAYINEVİ
Siyah Beyaz Kitap
KİTABIN BASKI YILI
2011
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı   
KİTABIN SAYFA SAYISI
309 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
9/10

 
Kitabın kapağından konusunu tahmin edeceksiniz.
Yakın dönemde ve halen tartışma gündeminden eksik olmayan bir konuyu Ergün Poyraz büyük bir cesaret ve özgüvenle ve kitapta göreceğiniz belgelere dayalı olarak anlatıyor.
Elbette anlatılanlar üzücü. Fakat burada gerçeğin ortaya çıkmamasından veya araştırılmamasından en çok zarar görenlerden birisinin de adalet kurumları olduğunu sanıyorum. Türkiye Cumhuriyet Savcılarına verilen en büyük görevlerden birisi de, şikayet başvurusuna gerek duymaksızın, tanık olduğu tüm hukuksuz ve suç niteliğindeki eylemleri resen soruşturma yetkisine sahip olmalarıdır.
Kitabın konusu olmamakla birlikte güncel olması bakımından YSK’nun son referandum nedeniyle verdiği kararlar da ne yazık ki sadece ve sadece yargıyı yıpratıyor güvensizliği artırıyor.
Okumalısınız derim.


14 Nisan 2017 Cuma

NİSAN AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 1


KİTABIN ADI
1902 Doğumlular (Jahrgang 1902)
KİTABIN YAZARI

Ernst Glaeser

KİTABIN ÇEVİRMENİ
Öner Ünalan
KİTABIN YAYINEVİ
Yordam Kitap
KİTABIN BASKI YILI
2016
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı   
KİTABIN SAYFA SAYISI
287 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10

 
Dünyanın başına gelen en büyük felaketlerden birisi olan Birinci Dünya Savaşı günleri 12-16 yaş grubu çocukların gözünden, Almanya’nın küçük bir kasabasında yaşayan E’nin anlatılıyor.
1902 yılında doğan çocukların bakış açısından, savaş, savaş öncesi çığırtkanlıklar, zafer sarhoşluğu, emekçiler dahil tüm sınıfların katıldığı coşku, giderek durağanlık, ölü babaların kasabaya gelmeye başlaması, umutsuzluk, giderek açlık yalın bir gözle anlatılıyor.
Glaeser, ülkemizde fazla tanınmayan ancak yazdıklarıyla dünyanın ilgisini çeken değerli bir yazar. E. Hemingway, kitap için; “olağanüstü güzel bir kitap” derken, bu kitap da dahil Glaeser’in eserlerinin Naziler tarafından meydanlarda yakıldığını belirteyim.
Kesinlikle okumaya değer.

 
Ernst Glaeser (29 Temmuz 1902 - 8 Şubat 1963) Alman yazar. Savaş karşıtı görüşlerinden ötürü Nazi döneminde İsviçre'ye kaçmak zorunda kalmış, Nazilerce kitapları toplatılmış ve yakılmıştır.

Türkçeye Çevrilen Yapıtları

·         1902 Doğumlular (Jahrgang 1902), Potsdam 1928
·         Kiraz Bayramı(Das Kirschenfest), Zürich 1955

Diğer Yapıtları

·         Überwindung der Madonna, Potsdam 1924
·         Frieden 1919, Berlin 1930
·         Der Staat ohne Arbeitslose, Berlin 1931 (Franz Carl Weiskopf ile birlikte)
·         Das Gut im Elsaß, Berlin 1932
·         Die Apotheke am Neckar, Berlin 1933
·         Der letzte Zivilist, Zürich 1935
·         Das Unvergängliche, Amsterdam 1936
·         Das Jahr, Zürich 1938
·         Kreuzweg der Deutschen, Wiesbaden 1947
·         Wider die Bürokratie, Kassel 1947
·         Die deutsche Libertät, Kassel 1948
·         Köpfe und Profile, Zürich 1952
·         Glanz und Elend der Deutschen, Munich 1960
·         Die Lust zu gefallen, Wiesbaden 1960
·         Die zerstörte Illusion, Munich 1960
·         Auf daß unsere Kinder besser leben, Frankfurt 1961