22 Mart 2013 Cuma

DİDYMA APOLLON TAPINAĞI

 Yüzyılı aşkın bir zaman önce Sir Charles Newton şöyle yazmıştır:
“İki dev sütun ile üzerlerindeki arkhitrav parçası ve tamamlanmamış üçüncü bir sütun, Apollon Tapınağı’ndan tek ayakta kalanlar. Anıtsal kalıntılar düştükleri yerde, parçalanmış buzullar gibi üst üste yığılmış duruyorlar”
 Çok yakın zamana kadar Didim-Söke yolunun hemen kıyısından geçtiği Didyma Apollon Tapınağı yapılan yol güzergah değişikliği ile biraz daha korunaklı ve daha rahat gezilebilir hale geldi. Yıllar içinde Fransız ve Alman arkeologların çalışmalarıyla, yapı bugün çevresindeki sütun dizisi dışında tümüyle ayaktadır.    Didyma hiçbir zaman bir kent niteliği taşımamıştır.
Tapınak ve onun yönetimindeki bilicilik, Miletos toprakları içindedir ve rahibi de  kentin önde gelen resmi görevlileri arasında yer almıştır. Didyma adı Yunancadan değil, Anadolu dillerinden kaynaklanır; tıpkı Karia’daki Idyma, Lykia’ daki Sidyma gibi. Sözcüğün bir rastlantıyla, Yunancada  “ikizler” anlamına gelen Didymi sözcüğüne benzemesi, Apollon ve ikiz kız kardeşi Artemis ile ilintili olduğu sanısını uyandırmıştır. Bu yüzden, antik yazarlardan  kimisi Didymi formunu benimsemiştir. Gerçi Didyma’da Artemis’in de bir tapınağı ve kültü vardır, ama Apollon’unki ile karşılaştırıldığında pek önem taşımaz.

 Pausanias, biliciliğin İon göçmenlerin buraya ayak basmasından önce de var olduğunu söyler. Binicilik gerçekten çok eskilere dayanır. Ören yerinde ele geçen en eski yazıtlar İ.Ö. 600 dolaylarına tarihlenmektedir ve bunlardan biri biliciliğin verdiği bir öğüte ait bir parçadır. Anlaşıldığına göre danışmaya gelenler genç kuşağın korsanlıkla uğraşmasının doğru olup olmayacağını sormuşlar, tanrı da “Doğru olan babalarınızın yaptığını yapmanızdır” yanıtını vermiştir. Bu erken dönemde kült, Brankhidai (Brankhidler) adı verilen ve Delphoi kökenli olduklarını ileri süren soylu bir ailenin yönetimi altında idi. Brankhidai adı, Didyma için sıklıkla ikinci bir ad gibi kullanılmıştır.

Kroisos İ.Ö. 6. yüzyıl ortalarında Pers ülkesine saldırmayı kafasına koyunca, ilk iş olarak bir bilicilik merkezinin öğüdüne başvurmayı düşündü, ama öğüdün güvenirliğini belirlemek amacıyla önce bir deneme yapacaktı. Böylece, en ünlü bilicilik merkezlerine ,  bu arada Didyma’ya da elçiler gönderdi. Elçiler başvurdukları bilicilerden, o anda kralın ne yaptığını söylemelerini istediler. Gerçekte kral o sırada bronz bir kazanın içinde bir kaplumbağa ile bir kuzuyu kaynatmaktaydı. Doğru yanıtı Delphoi Apollon’u verdi, başka bir bilicilik merkezi de gerçeğe yaklaştı; ama Didyma , başarı gösteremedi. Yine de Kroisos, Brankhidlere her zaman dostça davrandı; tanrıya görkemli adaklar sundu. Bunlar Delphoi Kutsal Alanına sunduklarının bir eşiydi. Herodotos’un anlattıklarına bakılırsa , kralın sunduğu adak eşyaları 12 talent saf altın ve 226 talent “beyaz altın” (elektron), günümüz ölçüleriyle toplam 2 metreküp değerli maden; altın ve gümüşten yapılmış iki dev çanak; yine büyük boyutta dört gümüş testi; altın ve gümüşten iki kalp; kraliçeye ait gerdanlık ve kemerler, ayrıca saray aşçısını betimlediği söylenen, doğal boyutta bir altın heykel içermekteydi.  Tapınağın bu dönemdeki görünümü konusunda bilgiler yok denecek kadar azdır.

Kutsal yolun iki yanında heykeller sıralanmıştır. İ.Ö.6. yüzyıla tarihlenen bu heykellerden birçoğu 1858 yılında Newton tarafından British Museum’a gönderilmelerine kadar, orijinal yerlerinde kalmışlardır. Çoğu Arkaik Döneme özgü, dik bir biçimde oturan figürleri betimler. Bazıları yazıtlıdır. Kutsal yol heykelleri arasında bir aslan bir sfenks heykeli de vardır. Antik heykellerin başta Lord Elgin, Charles Fellows ve Sir  Charles Newton tarafından – kuşkusuz Osmanlı hükümetinin izni ile- bulundukları Yunanistan  ve Türkiye topraklarından Avrupa müzelerine taşınması bugün tartışma konusudur. Oysa Osmanlı Devleti zamanında zamanında eleştiri  yapmak akla gelmemiş, gavurun taşları gözüyle bakılarak adeta kaçırılmaları için devletçe çanak tutulmuştur. Batıda da bu modern zamanlar soygunculuğuna kılıf olması bakımından götürülmeleri  iki yönden haklı görülmüştür: Anıtların zarar yada ziyandan korunması ve bilim adamları ile aydınların ilgisine sunulması.

 “Elgin Mermerleri adıyla bilinen yapıtlar İngiltere’de büyük heyecan uyandırmış, sanatsal beğenide bir devrim yaratmıştır. Bugün Parthenon’u ziyaret eden bir kimse, onların yerlerinde kalmış olmalarını dileyebilir; ama 1800’lü yıllarda Atina’ya pek ender, İonia ve Lykia’ya ise daha da ender gidildiğini unutmamak gerekir. Eğer Fellows, Ksanthos heykel ve kabartmalarını Londra’ya getirmeseydi, kaç kişi onları görebilecekti? Bu anıtlar yerlerinde bırakılsaydı, yitip gitmeleri ya da zarar görmeleri kaçınılmazdı. Mahaffy, bir Yunanlının  elindeki tüfek ile Atina Akropolisi’nden, aşağıdaki Dionysos Tiyatrosu’nun heykellerine ateş ettiğine tanık olmuştur. Newton ise kendisinden elli yıl önce Sir William Gell’in Didyma kutsal yolunda gördüğü, oturan bir figürü canlandıran heykelin artık yerinde durmadığını yazar. Bir yapıtın iki bin yıl varlığını sürdürmesi, bir yüz yıl daha sürdüreceğine garanti değildir. Şimdi Türkiye ve Yunanistan’a sıklıkla gidebilmesi ve bu ülkelerin eski eserlere değer veren, sorumluluk sahibi hükümetlerce yönetilmesi, Avrupa müzelerine taşınan yapıtların iade edilip edilmemesi gerektiği konusunda tartışmalara yol açmaktadır. Tartışmalar sürerken en azından geçici bir önlem olarak, söz konusu yerlere eserlerin birer kopyası konulabilir. Nitekim bu, bazı yerlerde yapılmıştır.”  (George E. Bean günah çıkarıyor)

Didyma tarihinin erken evresi, tapınağın Persler tarafından yıkılmasıyla sona erdi.
Herodotos; İ.Ö. 494 yılında İonia Ayaklanması başarısızlıkla sonuçlanıp, Miletos düşünce, Dareios’un hem tapınak, hem de bilicilik yerini yağmalayarak yaktığını anlatır. Oysa Strabon ile Pausanias aynı eylemi Kserkses’in İ.Ö. 479’da Plataia’daki yenilgisinden sonra , Yunanistan’dan dönerken gerçekleştirdiğini yazarlar. Bu olayda Brankhidler tanrılarına sadakatsizlikten suçluydular; tanrıya sunulmuş hazineleri hiç duraksamadan Pers kralına teslim etmiş ve ihanetlerini izleyecek olaylardan kurtulmak amacıyla, onun peşinde Pers ülkesine kaçmışlardı. Orada kral eliyle Sogdiana yakınlarına yerleştirildiler. Yüz elli yıl sonra İskender buraya dek geldi. Ordusundaki Miletoslulara ne yapması gerektiğini sorduktan sonra, yerleşmeyi yerle bir etti. “Böylece” diye sözlerini bağlar tarihçi, “babaların işlediği suçun cezasını oğullar ödemişlerdir”. Daha sonra Suriye Kralı I. Seleukos, Pers başkenti Ekbatana’da Kserkses’in çaldığı bronz Apollon heykelini bulmuş, Didyma’ya geri vermiştir. Pers yıkımının ardından,bilicilik merkezinin toparlanması uzun sürdü. 5. yüzyılın geri kalan bölümünde ve 4. yüzyılda hiç sesi çıkmadı. Ama İskender’in gelişi ile yıllardır kurumuş bulunan Didyma’daki kutsal pınar, bilicilik pınarı, yeniden kaynadı. Hayata dönen bilicilik kurumu İskender’in tanrı Zeus’un öz oğlu olduğunu ve Gaugamela’da zafer kazanacağını muştuladı. Yine de Didyma asıl canlanmasını Seleukos’a borçludur. Seleukos İ.Ö. 300 dolaylarında eski tapınağın bulunduğu yerde, bugün kalıntılarını gördüğümüz dev yapının inşaatını başlattı. Yeni kutsal alan kısa zamanda büyük bir zenginliğe kavuştu. Ama İ.Ö. 278 yılında istilacı Galatların saldırılarından çok zarar gördü. Didyma’da kazılar sonucu ortaya çıkarılan yazıtlardan biri İ.Ö.277 yılına ait bir tapınak envanteridir. Yazıt “savaştan arta kalanlar” ın, Apollon hazinesindeki bezemeli bir tas ve gümüş süslemeli bir öküz boynuzu ile Artemis hazinesindeki kaidelerinden biri kopuk bir buhurdan, iki küçük buhurdan ve üç kemerden öteye gitmediğini belgelemektedir; geriye başka hiçbir şey kalmamıştır. Henüz tamamlanmamış olan yapı ise ayakta kalabilmişti. İki yüz yıl Miletoslular kendi olanakları ile onu tamamlamaya çalıştılar. İ.Ö. 70 yıllarındaki korsan yağmasının yaraları çabuk sarıldı. Ama tapınağı gören herkesin gözüne çarpacağı gibi, son rötuşlara hiçbir zaman geçilemedi. Örneğin taşların çoğu perdahlanamadı, sütunların yivleri tamamlanamadı. 







Anadolu’muzun bu görkemli tarihinden satır başları böyle. Dileriz bugüne kadar ki kayıplarımız son olur ve mevcut kaçırılmışların hasret kaldıkları topraklarına kavuşturulmalarını, mevcut ve gelecek hükümetler ulusal bir sorun olarak görür ve uğraş verirler. Unutmayalım ki vatanımızın tarihi bizim tarihimizdir, 1000 yıldır sahip çıktığımız bu topraklardaki ata izlerimiz 5000-6000 yıl öncesine kadar gider. Taşlara “OG” kazıyan ilk atalarımızdan beri ülkemiz topraklarının tüm değerleri bizim tarihimizdir.

8 yorum:

  1. başarılı bir blog paylaşımlarınızın devamını bekliyorum

    YanıtlaSil
  2. Uzun yıllar gelip geçerken gördüğüm eşsiz eserler.Sizin blogunuzda okumakla o yıllara döndüm ve unuttuklarımı anımsamış oldum .Teşekkürler Mehmet Bey ,selamve sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Beğenmenize sevindim. Saygılar sunuyorum.

      Sil
  3. Annemlerin Altınkumda ki evlerinin 3.katından o ayakta kalmış dev sütunu görebilmek harikadır.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet yöremizin gurur kaynaklarından biri. Sevgiler.

      Sil
  4. Birkaç yıl önce gidip gördüğüm bu antik kenti sayenizde yeniden gezdim yeniden dolandım durdum sütunların arasında.. Didim-Apollon tapınağına giden yolun güzergah değişikliği, tapınak ve çevresinin korunması açısından daha iyi olmuş.Bu değerli bilgiler ve paylaşımınız için teşekkür ederim Mehmet bey...

    Sevgiler, esenlikler dilerim..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İlginize ve paylaşımınıza çok teşekkürler. Saygı ve sevgiler sunuyorum.

      Sil