27 Ekim 2010 Çarşamba

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN


Cumhuriyetimiz 87. yaşına ulaştı.

Başka hiçbir konuya takılmadan inançla ve coşkuyla bu en büyük bayramımızı kutluyoruz.

En içten haykırışıyla “Yaşasın Cumhuriyet” ve yürekten gelerek “Ne mutlu Türküm diyene” diyebilen herkesin bayramını kutluyorum.

Ben, sen, bizler, sizler varolduğumuz sürece Ata’mıza verdiğimiz sözü tutarak Cumhuriyet’i sonsuza dek yaşatacağız.

Lütfen aşağıdaki videoyu mutlaka izleyin.
HEPİNİZE İYİ BAYRAMLAR

26 Ekim 2010 Salı

EKİM AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 1



KİTABIN ADI : Takunyalı Führer
KİTABIN YAZARI : Ergün Poyraz
KİTABIN ÇEVİRMENİ : -
KİTABIN YAYINEVİ : Togan Yayıncılık
KİTABIN BASKI YILI : 2010
KİTABIN BASKI SAYISI : 7. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 548 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 8/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 6/10
YORUM
Dönem kitaplarına fazla ilgi göstermem. Biraz çalakalem hazırlandıkları için, kaynakça olmadığı için, olaya karşı yönden de bir bakış açısı getirmedikleri için çok fazla almam ve okumam. Sonuçta edebiyat değerleri yoktur. Sadece bazı anlık bilgileri, gazetelerin veya TV’lerin göz ardı ettiği/ettirildiği bazı bilgileri vermeleri bakımından ilginçtirler.
Ergün Poyraz’ı daha önce okumadım. Ancak nedeni ne olursa olsun 3,5 senedir esaret altında tutulmasını kabul edemiyorum. Siyasi düşüncesini de merak etmiyorum.
Bu kitapta dönemin başbakanı hakkında pek çok kişiye ilginç gelebilecek bazı bilgiler veriyor. Doğru mu bilemem. Ancak uçan kuşa dava açan başbakanın bu kitaba dava açtığını duymadım. (Belki de satır aralarında kayboldu. Bilen varsa yazsın)
Kitabı okuduktan sonra ne yazık ki gülümseyemedim. Zira yazılanlar doğru ise yazık, çok yazık. Cumhuriyet Türkiye’sini yönetenlerin gerçek yüzlerini öğrenmek inanın çok ağırıma gitti.
Kitabın bazı ana başlıklarını ilgilenenler için yazayım:

*İsyana katılan aileden mi geliyor?
*Rumlar niye "Bizim çocuk Erdoğan" diyor?
*İktidarında; Ayasofya açılacaktı, kilise açıldı, cami ve Kur'an kursu yıkıldı.
*Mehdiliğe mi soyundu?
*Tayyip hakkında Türk değil diyen başdanışmanı.
*Yırtık ayakkabı giydiği günlerden 3 bin dolarlık ayakkabıya.
*Satılan değerlerimiz.
*Kur'an bülbülü olarak lanse edilmesine rağmen, Kur'an dersinden kaç aldı?
*Amerikalıların çaylağı ve "At Sineği."
*Tayyip'in üç çocuk istemini üzerine alan kadın Bakan.
*Humeyni özlemcisi Türkler kim?
*Hizbullah ve İBDA-C ile dans.
*MİT, Tayyip'i seviyor mu?
*Tayyip'in en yakınındaki yerli uyuşturucu kaçakçıları.
*Tayyip'in el ele olduğu çeteci dostları.
*Tayyip'in korumalığını yapan çete lideri.
*Tayyip'in önünü açan cinayetler.
*Tayyip'in küresel teröristlerle olan bağlantıları.
*Tayyip'in uluslararası uyuşturucu ve silah kaçakçıları ile ilişkileri.
*Hablemitoğlu cinayetinin bilinmeyenleri.
*Tayyip'in Hitlerleşme süreci.
*Ergenekon tertibi neleri örtüyor?
*Ergenekon savcısına rüşvet gibi silah hediyesi.
*Tayyip'in Büyükanıt'a olan ilgisi.
*Hacıhüsrev'de Tayyip'e takılan lakap.
*Paytak Reco'nun şaibeli futbolculuk serüveni.
*Sucukçuluk günlerinde insanlara at, eşek eti mi yedirdi?
*Tayyip ile Emine'nin evliliğe giden yolda bilinmeyenleri.
*Cumhurbaşkanlığı'nı kaybettiren krizin perde gerisi.
*Herkese hiddetli, PKK'ya şefkatli.
*Otoriteye boyun eğen Kasımpaşalı.
*İHH ve bağlantıları.

Ergün Poyraz,
(d. 31 Ocak 1963, İstanbul), siyasi partiler ve tarikatların yapılanmaları ve aralarındaki bağlantıları inceleyen araştırmacı yazar.

1983 yılında Yıldız Üniversitesi İnşaat Bölümü'ne başladı. İkinci sınıfta okuldan ayrılarak evlendi, 1988 yılında eşinden ayrıldı. Bir süre Aydın'da hayvancılık yapmış, 1993-1994 yıllarında ise Bilecik'te bir inşaat şirketinde idari sorumlu olarak çalışmıştır. 32 yaşında askere gitmiş askerlikten sonra Aydın´a ailesinin yanına dönerek yazarlığa başlamıştır.
Refah'ın Gerçek Yüzü isimli kitabı 1998 yılında 28 Şubat sürecinde Vural Savaş tarafından açılan Refah Partisi'nin kapatılma davasında delil olarak kullanıldı. Fethullah Gülen ile ilgili yazdığı kitaplar Fethullah Gülen hakkında açılan ve Gülen'in beraat ettiği davada delil olarak kullanıldı ve bu davada tanıklık yaptı.
Adalet ve Kalkınma Partisi, ideolojisi, parti kurucuları ve ileri gelenleri hakkında yazdığı Takunyalı Führer, Hilafet Ordusundan Arap Kürt Partisine, Patlak Ampul, Musa'nın Gül'ü, Musa'nın Çocukları, Musa'nın Mücahiti, Musa'nın AKP'si, AKPapa'nın Temel İçgüdüsü gibi muhalif kitapları ile tanındı. Bu kitaplar nedeniyle bazı çevrelerce antisemit olmakla suçlanmaktadır.
Misyonerler Arasında Altı Ay: Dünden Bugüne Hıristiyanlık ve Yahudiliğin Analizi isimli kitabında dinlere basın yoluyla hakaret ettiği iddiasıyla Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde dava açıldı. Mahkeme Poyraz'ın beraatine karar verdi. Yargıtay 4. Ceza Dairesi, yaptığı inceleme sonucunda beraat kararının bozulmasına hükmetti. Yargıtay 4. Ceza Dairesi kitapta yer alan İsa Peygamber, Hıristiyanlık ve Musevilik ile ilgili aşağıdaki ifadeleri beraat kararını bozma gerekçesi olarak belirtti:
"Hıristiyanlar tecavüz ettikleri annenin bebeğini öldürüp, kıyma yapıp aynı anneye yediriyorlardı... Yalancı İsa... Hıristiyanların kutsal kitaplarının hangi sayfasını açarsanız açın karşınıza İsa'nın yalanı, yalanları çıkıyor... Vallahi Dallas bile Mukaddes Kitap'tan çok daha masundu... Hıristiyanların ve Yahudilerin kutsal kitaplarının hangi sayfasını açarsanız açın bir başka anlamsızlık, bir başka melanet fışkırıyor... O kutsal kitap fahişeliği ve zinayı teşvik ediyor... Kutsal kitap denilen rezillik abidesi... Hıristiyanlığın sapık öğretileri ile yetişen papazlar... Hıristiyanlara göre İsa Allah'ın oğludur diyen katiller, hırsızlar, sapıklar, dolandırıcı ve her türlü melaneti taşıyanların ise gideceği yer tam yol cennet!.. Hiç böyle sapık, böyle iğrenç, bir inanç olur mu?.. İsa'nın tam bir iblis olduğuna karar vereceklerdi..."

25 Ekim 2010 Pazartesi

TÜRBAN PUTU'NUN BERTARAFI NASIL OLUR?

KUR'AN DA KATI KURALLAR YOKTUR.

Örneğin;
1-Zorda kalırsan makul miktarda domuz, leş bile yiyebilirsin.
2-Allah bizim nefsimizi bildiği için (bunu kendisi söylemekte), ramazan boyunca değil, sadece oruç zamanı eşlerinize yaklaşılmasını yasaklamıştır.
3-Namazı zorunlu hallerde günde üç defaya inebiliyor.
4-1400 sene önce Afrika'daki yerliler gibi, açık havada hayvanlar örneği, doğa ile uyumlu gezenlere, kasabalaşma/şehirleşme sonucu oluşan yeni yaşamda, yeni örtünme/davranış kuralları getiriyor.

TÜRBANA NİYE PUT DENİLMESİ GEREKTİĞİ:

Bir metrekare bez parçasını "Kadınlar için İslamiyet'in olmaz ise olmaz şartı" ilan edip, kutsallık atayanlar, bu bez parçasını put haline getirmiş olurlar.Türban'ın bayraktarlığını yapanlar ise putperestlerin başıdırlar. Aynı zamanda münafıktırlar. Çünkü Müslüman görünüp her türlü çıkar elde etmektedirler. "Münafıklık" kelimesi Kur'an da 41 adet ayet içinde bulunmaktadır. "Münafıklara" şiddetli ceza verileceğinden bahsedilmektedir.

NUR SURESİ 31. AYET'İN DOĞRU TERCÜME EDİLMESİ GEREKTİĞİ:

Nur suresi 31 ayetin doğru tercümesi "örtülerinizle göğüs yırtmaçlarınızı kapatın." şeklinde olmalıdır.
Emir; "Baş'a" değil "Göğüsler'e" dir.
Nur suresi 31. ayetteki;
a- "Omuz" değil "Göğsün kapatılması" şeklindeki tercüme, 4 Türkçe Kur'an tercümanı (Y.N. Öztürk, A. Gölpınarlı, A.F. Yavuz, S. Ateş) 3 İngilizce Kur'an tercümanı ( A.Y. Ali, M.M. Pickthall, M.H. Şakir )tarafından kullanılmıştır.
b- "Baş örtüsü" değil, sadece "örtü" şeklinde tercüme, 2 Kuran tercümanı (Y.N. Öztürk, A. Gölpınarlı) tarafından kullanılmıştır.
c- "Baş örtüsü/örtü"şeklinde iki anlamlı tercüme, 1 Kuran tercümanı (Y.N.Öztürk) tarafından kullanılmıştır.

DİYANET KURUMUNUN BU KONUDAKİ TAVRI:

İdare-i maslahatçı bürokratik kurumlardan biri olan Diyanet ve vakfı, kendi tercümelerini bu şekilde değiştirir ise, örtünme sorunu kısa vadede Türkiye'de, uzun vadede Dünya'da büyük ölçüde çözülür.
Ancak Türkiye'de "Diyanet" adındaki ruhbani kurumsal sistem, bu ayetin yanlış tercümesi üzerine ısrar etmektedir. Bu ayet değiştirilirse ruhban sınıfının ve bağlantılı siyasetin tüm sistemleri çökecektir. Bu yüzden bu ayetin tercümesini değiştirmek istemiyorlar.
Oysa Kur'an da ruhban sınıfı yoktur. Allah, Kur'an aracılığı ile bu konuda Hristiyanlığın içindeki Engizisyon/Papalık kurumunun düştüğü durumu örnek göstererek şu ikazı yapıyor:
Hadid Suresi 27. ayet
وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ اِلَّا ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللّٰهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا فَاٰتَيْنَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا مِنْهُمْ اَجْرَهُمْ وَكَثٖيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ "Sonra onların eserleri üzere, resullerimizi art arda gönderdik. Meryem'in oğlu İsa'yı da onların ardınca gönderdik. Ona İncil'i verdik; ona uyanların gönüllerine şefkat ve merhamet koyduk.Bir bid'at olarak ortaya çıkardıkları ruhbaniyeti, onlar üzerine biz yazmamıştık. Allah'ın rızasını kazanmak için ortaya çıkardılar. Ama ona gerektiği şekilde saygılı olmadılar. Onların, iman edenlerine ödüllerini verdik. Onlardan çoğu yoldan çıkmış olanlardır. "

YAPILMASI GEREKEN:

Nur suresi'nin tercümesi düzeltilene kadar her çeşit kurum veya kişiler , öncelikle Diyanet kurumu başta olmak üzere her kurum ve kişilere, bu tercüme hatasını düzeltmesi amacı ile baskı yapmak üzere Nur Suresi 31. ayeti tartışmaya açmalıdırlar.

Hasan Tahsin Çervatoğlu

Kur'an tercümanlarına göre Nur Suresi 31 ayetin tercümeleri:
جُيُوبِهِنَّ وَلَا يُبْدٖينَ زٖينَتَهُنَّ اِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ اَوْ اٰبَائِهِنَّ اَوْ اٰبَاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اَبْنَائِهِنَّ اَوْ اَبْنَاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَنٖى اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَنٖى اَخَوَاتِهِنَّ اَوْ نِسَائِهِنَّ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّ اَوِ التَّابِعٖينَ غَيْرِ اُولِى الْاِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ اَوِ الطِّفْلِ الَّذٖينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلٰى عَوْرَاتِ النِّسَاءِ وَلَا يَضْرِبْنَ بِاَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفٖينَ مِنْ زٖينَتِهِنَّ وَتُوبُوا اِلَى اللّٰهِ جَمٖيعًا اَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Okunuş:
Ve kul lil mu'minati yağdudne min ebsarihinne ve yahfazne furucehunne ve la yubdine zinetehunne illa ma zahera minha vel yadribne bi humurihinne ala cuyubihinn, ve la yubdine zinetehunne illa li buuletihinne ev abaihinne ev abai buuletihinne ev ebnaihinne ev ebnai buuletihinne ev ihvanihinne ev beni ihvanihinne ev beni ehavatihinne ev nisaihinne ev ma meleket eymanuhunne evit tabiîne ğayri ulil irbeti miner ricali evit tiflillezine lem yazheru ala avratin nisa, ve la yadribne bi erculihunne li yu'leme ma yuhfine min zinetihinn, ve tubu ilellahi cemian eyyuhel mu'minune leallekum tuflihûn.

Y.N. Öztürk:

Mümin kadınlara da söyle: Bakışlarını yere indirsinler. Cinsel organlarını/ırzlarını korusunlar. Süslerini/zînetlerini, görünen kısımlar müstesna, açmasınlar. Örtülerini/başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar. Süslerini şu kişilerden başkasına göstermesinler: Kocaları yahut babaları yahut kocalarının babaları yahut oğulları yahut kocalarının oğulları yahut kardeşleri yahut kardeşlerinin oğulları yahut kendi kadınları yahut ellerinin altında bulunanlar yahut ihtiyaç içinde olmayan erkeklerden kendilerinin hizmetinde bulunanlar yahut kadınların kaygı duyulacak yerlerini henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar. Süslerinden, gizlemiş olduklarının bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler, Allah'a topluca tövbe edin ki kurtuluşa erebilesiniz!

Diyanet :

Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babalarından, yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!

Elmalılı Orj.:

Mü'min kadınlara da söyle: gözlerini sakınsınlar, ırzlarını muhafaza etsinler, ziynetlerini açmasınlar, zâhir olanı başka ve baş örtülerini yakalarının üzerine vursunlar, ziynetlerini açmasınlar, ancak kendi kocalarına yâhud kendi babalarına kocalarının babalarına yâhud kendi oğullarına, yâhud kendi biraderlerine, yâhud kendi biraderlerinin oğullarına, yâhud hemşirelerinin oğullarına yâhud kendi kadınlarına yâhud kendi ellerindeki memlûklerine, yâhud ihtiyacı olmıyan erkeklerden uyuntulara, yahud henüz kadınların avretlerine muttali' olmıyan çocuklara, müstesna, gizledikleri ziynetleri bilin diye ayaklarını da vurmasınlar, hepiniz Allaha tevbe edin ey mü'minler ki felâh bulabilesiniz

Ö.N. Bilmen:

Ve mü'min kadınlara da söyle, gözlerini sakınsınlar ve avret mahallerini muhafaza etsinler ve ziynetlerini açmasınlar, onlardan her zahir olanı müstesna ve başörtülerini yakalarının üzerine sarkıtsınlar ve ziynetlerini açıvermesinler. Ancak kocalarına veyahut kendi babalarına veya kocalarının babalarına veya kendi oğullarına veya kocalarının oğullarına veya kendi kardeşlerine veya kendi kardeşlerinin oğullarına veya kendi kızkardeşlerinin oğullarına veyahut kendi kadınlarına veya kendi ellerinin malik olduğu cariyelerine veyahut erkeklikten kesilmiş hizmetçilerine veya kadınların avret mahellerine muttali olmayan çocuklara (karşı açıverilmesi) müstesna. Ve ziynetlerinden gizledikleri bilinsin diye ayaklarını da birbirine vurmasınlar. Ve cümleten Allah'a tevbe ediniz, ey mü'minler! Tâ ki felaha erebilesiniz.

C. Yıldırım:

Mü'mine kadınlara da de ki: (Bakılması haram olan şeylerden) gözlerini sakınsınlar; iffet ve namuslarını korusunlar, süs yerlerini —görünen kısımlar dışında— açmasınlar; başörtülerini yakaları üzerine (gelecek şekilde) salıversinler; zînetlerini (ve zînet yerlerini) kocalarından veya babalarından veya kocalarının babalarından veya oğullarından veya kocalarının oğullarından veya kardeşlerinden veya kardeşlerinin oğullarından veya kızkardeşlerinin oğullarından veya kendi (din kardeşleri sayılan) kadınlardan veya ellerinin sahip olduğu cariyelerden veya erkeklikten kesilip (kadınlara) ihtiyaç duymayan hizmetçilerden veya kadınların utanç yerlerine ilgi duymayan çocuklardan başkasına açmasınlar. Süslerinden gizledikleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar (ayak bileklerindeki halhali taşıdıklarını hissettirmesinler). Hepiniz birden Allah'a tevbe edin ey mü'minler! Ola ki korktuklarınızdan kurtulup umduklarınıza erişirsiniz.

A.F. Yavuz :

Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, zinetlerini (süslerinin takılı olduğu boğaz, baş, gerdan, kol, bacak ve kulakları gibi yerlerini) açıb göstermesinler. Ancak bunlardan görünmesi zaruri olan (yüz, eller ve ayaklar) müstesnadır. Baş örtülerini yakalarının üzerine koysunlar (göğüs ve boyunlarını göstermesinler). Zinetlerini (ve süs yerlerini) ancak şu kimselere göstersinler (gösterebilirler.): Kocalarına, yahud babalarına, yahud kocalarının babalarına, yahud kendi oğullarına, yahud kocalarının (başka anadan olma) oğullarına, yahud kendi erkek kardeşlerine, yahud erkek kardeşlerinin oğullarına, yahud kız kardeşlerinin oğullarına, yahud müslüman kadınlarına, yahud ellerindeki cariyelere, yahud (şehvetsiz ve kadına) ihtiyacı olmıyan (sırf yemek peşinde koşan) uyuntu kimselere, yahud henüz kadınların gizli yerlerinin farkına varmamış olan (erkek kadın münasebetini bilmiyen) çocuklara. Gizledikleri zinetleri bilinsin diye, ayaklarını da (yere veya birbirine) vurmasınlar (erkekleri kendilerine meyil ettirmesinler). Ey müminler! Hepiniz Allah’a tevbe edin ki, dünya ve ahiret saadetine kavuşasınız.

H.B. Çantay:

Mü'min kadınlara da söyle: gözlerini (harama bakmakdan) sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Zînetlerini açmasınlar. Bunlardan görünen kısmı müstesna. Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapayacak suretde), koysunlar. Zînet (mahal) lerini kendi kocalarından, yahud kendi babalarından, yahud kocalarının babalarından, yahud kendi oğullarından, yahud kocalarının oğullarından, yahud kendi biraderlerinden, yahud kendi biraderlerinin oğullarından, yahud kız kardeşlerinin oğullarından, yahud kendi kadınlarından, yahud kendi ellerindeki memlûkelerden, yahud erkeklerden yana ihtiyâcı olmayan (ya'ni erkeklikden kalmış bulunan) hizmetçilerden, yahud henüz kadınların gizli yerlerine muttali' olmayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizleyecekleri zînetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Hepiniz Allaha tevbe edin ey mü'minler. Tâki korkduğunuzdan emîn, umduğunuza nail olasınız.

M. Esed :

İnanan kadınlara söyle, onlar da gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler; iffetlerini korusunlar; (örfen) görünmesinde sakınca olmayan yerleri dışında, cazibe ve güzelliklerini açığa vurmasınlar; ve bunun için, başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Cazibe ve güzelliklerini kocalarından, babalarından, kayınpederlerinden, oğullarından, üvey oğullarından, kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin ya da kız kardeşlerinin oğullarından, kendi evlerindeki kadınlardan, yahut yasal olarak sahip oldukları kimselerden, yahut kendilerine bağlı olup cinsel isteklerden yoksun bulunan erkeklerden, ya da kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklardan başka kimsenin önünde açığa vurmasınlar; ve (yürürken) gizli görkem ve güzelliklerini belli edecek şekilde ayaklarını yere vurmasınlar. Ve siz, ey müminler, hepiniz topluca, günahkarca davranışlardan dönüp Allah'a yönelin ki kurtuluşa, esenliğe erişesiniz!

A. Bulaç:

Mü'min kadınlara da söyle: "Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hariç. Başörtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar. Süslerini, kendi kocalarından ya da babalarından ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından ya da kendi kardeşlerinden ya da kardeşlerinin oğullarından ya da kız kardeşlerinin oğullarından ya da kendi kadınlarından ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hep birlikte Allah'a tevbe edin ey mü'minler, umulur ki felah bulursunuz."

Diyanet Vakfı :

Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.

Elmalılı S1:

Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini sakınsınlar, ırzlarını korusunlar; görünmesi zaruri olanların dışında zinetlerini açmasınlar ve baş örtülerini yakalarının üzerine vursunlar; zinetlerini, kocalarından veya babalarından yahut kayınbabalarından yahut oğullarından yahut üvey oğullarından yahut kardeşlerinden yahut kardeş oğullarından yahut kız kardeş oğullarından yahut kendi kadınlarından yahut sahibi bulundukları cariyelerden veya uyuntu (şehvetten yoksun) erkek hizmetçilerden veya henüz kadınların şehvet uyarıcı taraflarından habersiz çocuklardan başkasına göstermesinler; gizledikleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Ey mü'minler, hepiniz Allah'a tevbe edin ki, mutluluğu bulabilesiniz.

Elmalılı S2 :

Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.

TefhimulKuran :

Mü'min kadınlara da söyle: «Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiğilinden görüneni hariç. Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar. Süslerini, kendi kocalarından ya da babalarından ya da kocalarının babalarından ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından ya da kendi kardeşlerinden ya da kardeşlerinin oğullarından ya da kız kardeşlerinin oğullarından ya da kendi kadınlarından ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hep birlikte Allah'a tevbe edin ey mü'minler, umulur ki felah bulursunuz.»

F. Kuran:

Mü'min kadınlara de ki; gözlerini harama bakmaktan sakındırsınlar, mahrem yerlerini korusunlar. Kendiliğinden görünenleri dışındaki süslerini teşhir etmesinler. Baş örtülerinin uçlarını yaka altlarına kadar sarkıtsınlar. Süslerini ve cazibelerini kocalarından, babalarından, kayınbabalarından, öz oğullarından, üvey oğullarından, erkek kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, müslüman kadınlardan, elleri altındaki kölelerden, cinsel arzuları sönmüş erkek hizmetçilerden, kadınların avret yerlerinin henüz farkında olmayan erkek çocuklarından başka hiç kimseye göstermesinler. Yabancı bakışlardan gizledikleri süsleri ve cazibeleri belli olsun diye ses çıkaracak adımlarla yürümesinler.

A. Gölpınarlı :

İnanan kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar ve açığa çıkanlardan, görünenlerden başka ziynetlerini göstermesinler ve örtülerini, göğüslerini örtecek bir tarzda omuzlarından aşağıya doğru salsınlar; kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babasından, yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut Müslüman kadınlardan, yahut kendi malları olan kölelerden, yahut erkeklikten kesilmiş veya kudreti olmayan erkek hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların gizli hallerine vâkıf olmayan erkek çocuklardan başka erkeklere ziynetlerini göstermesinler; gizledikleri ziynetler, bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar ve tövbe edin hepiniz Allah'a ey inananlar da kurtulun, erin murâdınıza.

S. Ateş:

İnanan kadınlara da söyle: "Bazı bakışlarını kıssınlar, ırzlarını korusunlar. Süslerini göstermesinler. Ancak kendiliğinden görünenler hariç. Baş örtülerini (göğüs) yırtmaçlarının üstüne koysunlar. Süslerini kimseye göstermesinler. Yalnız kocalarına, yahut babalarına, yahut kocalarının babalarına, yahut oğullarına, yahut kocalarının oğullarına, yahut kardeşlerine, yahut kardeşlerinin oğullarına, yahut kızkardeşlerinin oğullarına, yahut kadınlarına, yahut ellerinin altında bulunan(köle)lerine, yahut kadına ihtiyacı bulunmayan erkek tâbi'lerine, yahut henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklara gösterebilir. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını vurmasınlar. Ey mü'minler, topluca Allah'a tevbe edin ki felâha eresiniz.

S. Yıldırım:

Mümin kadınlara da bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini açmaktan ve günahtan korumalarını söyle. Yine söyle ki mecburen görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerini kapatacak şekilde örtsünler. Zinet takılan yerlerini kocaları, babaları, kocalarının babaları, oğulları, üvey oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, mümin kadınlar, ellerinin altında bulunanlar (köleler), erkeklikten kesilip kadınlara ihtiyaç duymayan hizmetçileri veya henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklar dışında kimseye göstermesinler. Saklı zinetlerine dikkat çekmek için, ayaklarını da vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tövbe ediniz ki felaha eresiniz!

A. Uğur :

Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.

G. Onan:

İnançlı kadınlara da söyle: "Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar, süslerini açığa vurmasınlar; ancak kendiliğinden görüneni hariç. Başörtülerini yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar. Süslerini, kendi kocalarından ya da babalarından ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından ya da kendi kardeşlerinden ya da kardeşlerinin oğullarından ya da kız kardeşlerinin oğullarından ya da kendi kadınlarından ya da sağ ellerinin altında bulunan ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hep birlikte Allah'a tevbe edin ey mü'minler, umulur ki felah bulursunuz."

Ş. Piriş :

Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını sakınsınlar ve mahrem yerlerini korusunlar. Açıkta olan kısmı hariç zinetlerini göstermesinler. Başörtüleri ile yakalarının üzerini de kapatsınlar. Süslerini; kocaları, babaları, kocalarının babaları, oğulları, kocalarının oğulları, kendi kardeşleri, kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendisi gibi kadınlar, kendi cariyeleri, erkekliği kalmamış hizmetçileri, kadınların mahrem yerlerini henüz bilmeyen çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerinin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. -Ey müminler, kurtuluşa ermek için hep birden Allah’a tevbe edin!

A.Y. Ali :

And say to the believing women that they should lower their gaze and guard their modesty; that they should not display their beauty and ornaments except what (must ordinarily) appear thereof; that they should draw their veils over their bosoms and not display their beauty except to their husbands, their fathers, their husband's fathers, their sons, their husband's sons, their brothers or their brother's sons, or their sister's sons, or their women, or the slaves whom their right hands possess, or male servants free of physical needs, or small children who have no sense of the shame of sex; and that they should not strike their feet in order to draw attention to their hidden ornaments. And O ye Believers! Turn ye all together towards Allah, that ye may attain Bliss.

M.M. Pickthall:

And tell the believing women to lower their gaze and be modest, and to display of their adornment only that which is apparent, and to draw their veils over their bosoms, and not to reveal their adornment save to their own husbands or fathers or husbands' fathers, or their sons or their husbands' sons, or their brothers or their brothers' sons or sisters' sons, or their women, or their slaves, or male attendants who lack vigour, or children who know naught of women's nakedness. And let them not stamp their feet so as to reveal what they hide of their adornment. And turn unto Allah together, O believers, in order that ye may succeed.

M.H. Şakir:

And say to the believing women that they cast down theirlooks and guard their private parts and do not display theirornaments except what appears thereof, and let them weartheir head-coverings over their bosoms, and not displaytheir ornaments except to their husbands or their fathers,or the fathers of their husbands, or their sons, or the sonsof their husbands, or their brothers, or their brothers'sons, or their sisters' sons, or their women, or those whomtheir right hands possess, or the male servants not havingneed (of women), or the children who have not attainedknowledge of what is hidden of women; and let them notstrike their feet so that what they hide of their ornamentsmay be known; and turn to Allah all of you, O believers! sothat you may be successful.


KAYNAK: Vatan ve Emek Cephesi

22 Ekim 2010 Cuma

DÜNYANIN EN GÜZEL İŞİ

Sayın Yılmaz Dağdeviren'in araştırarak elde ettiği bilgileri Burhan Bursalıoğlu hocam benimle paylaşmış. Ben de sizlere iletmeyi gerekli gördüm. Lütfen tabloları dikkatle inceleyin. Rakamlar ve bilgiler size ne çok şey anlatıyor değil mi?


Ülke Norveç:
> Kişi başı milli geliri: 98.000 $.
> Milletvekili maaşı: 7.500 $.
> Yan ödeme: Yok.
> Emeklilik: 65 ten sonra.
> Maaşın milli gelire oranı: % 7.6.

Ülke İsviçre:
> Kişi başı milli geliri: 65.000 $.
> Milletvekili maaşı: 4.200 $.
> Yan ödeme: Yok.
> Emeklilik: Yok.
> Maaşın milli gelire oranı: % 6.4.

Ülke Danimarka:
> Kişi başı milli geliri: 64.000 $.
> Milletvekili maaşı: 5.000 $.
> Yan ödeme: Yok.
> Emeklilik: Yok.
> Maaşın milli gelire oranı: % 7.8.

Ülke Finlandiya:
> Kişi başı milli geliri: 52.000 $.
> Milletvekili maaşı: 4.000 $.
> Yan ödeme: Yok.
> Emeklilik: Memur gibi.
> Maaşın milli gelire oranı: % 7.6.

Ülke Hollanda:
> Kişi başı milli geliri: 52.000 $.
> Milletvekili maaşı: 5.660 $.
> Yan ödeme: 150 $.
> Emeklilik: Memur gibi.
> Maaşın milli gelire oranı: % 10.8.

Ülke Avusturya:
> Kişi başı milli geliri: 50.500 $.
> Milletvekili maaşı: 8.100 $.
> Yan Ödeme: Yok.
> Emeklilik: Yok.
> Maaşın milli gelire oranı: % 16.

Ülke Belçika:
> Kişi başı milli geliri: 47.000 $.
> Milletvekili maaşı: 5.064 $.
> Yan ödeme: 1.423 $.
> Emeklilik: Yok.
> Maaşın milli gelire oranı: % 10.6.

Ülke İngiltere:
> Kişi başı milli geliri: 46.500 $.
> Milletvekili maaşı: 6.200 $.
> Yan ödeme: Londra kenti 9 gidiş-geliş bileti.
> Emeklilik: Memur gibi.
> Maaşın milli gelire oranı: % 13.3.

Ülke Fransa:
> Kişi başı milli geliri: 46.000 $.
> Milletvekili maaşı: 4.648 $.
> Yan ödeme: Yok.
> Emeklilik: 55 yaş sonrası.
> Maaşın milli gelire oranı: % 10.

Ülke İtalya:
> Kişi başı milli geliri: 40.000 $.
> Milletvekili maaşı: 9.150 $.
> Yan ödeme: Yok.
> Emeklilik: Memur gibi.
> Maaşın milli gelire oranı: % 22,8.

Ülke İspanya:
> Kişi başı milli geliri: 37.000 $.
> Milletvekili maaşı: 2.312 $.
> Yan ödeme: 1.500 $.
> Emeklilik: Memur gibi.
> Maaşın milli gelire oranı: % 4.

Ülke Çek Cumhuriyeti:
> Kişi başı milli geliri: 21.000 $.
> Milletvekili maaşı: 1.900 $.
> Yan Ödeme: Yok.
> Emeklilik: Yok.
> Maaşın milli gelire oranı: % 9.

Ülke Litvanya:
> Kişi başı milli geliri: 15.000 $.
> Milletvekili maaşı: 820 $.
> Yan ödeme: Yok.
> Emeklilik: Yok.
> Maaşın milli gelire oranı: % 5.4.

Ülke Polonya:
> Kişi başı milli geliri: 14.000 $.
> Milletvekili maaşı: 1.893 $.
> Yan ödeme: Yok.
> Emeklilik: Yok.
> Maaşın milli gelire oranı: % 13.5.

Ülke Ermenistan:
> Kişi başı milli geliri: 4.000 $.
> Milletvekili maaşı: 200 $.
> Yan ödeme: Yok.
> Emeklilik: Yok.
> Maaşın milli gelire oranı: % 5.

ÜLKE TÜRKİYE.
> Kişi başı milli geliri: 10.000 $.
> Milletvekili maaşı: 5.600 $.
> Yan ödeme: Harcırahlı.
> Emeklilik: Yaş sınırı yok.
> Çifte emekli geliri var.
> Maaşın milli gelire oranı: % 56.

Küba'daki durum:
> Milletvekili maaşı yok.
> Beceriksiz çıkarsa, halkın geri çağırma hakkı var.
> Emeklilik yok.
> Harcırah, yolluk yok.
> Sadece ve sadece Küba halkına hizmet etme onuru var.




21 Ekim 2010 Perşembe

ONLARI UNUTMAYIN - 19

SENEM AYŞE

Nüfus Kayıt Örneği
Ana Adı: Senem
Baba Adı: Yusuf
Kocasının Adı:Mehmet Ramo
Doğum Yeri: Duraklı Mahallesi/Kahramanmaraş
Doğum Tarihi: 1295
Ölüm Tarihi. 16/02/1954

Haveydi Türkmen aşîretinin Şeyhi Yusuf Ağa'nın kızı olan Senem Ayşe 1295 (1879) yılında, (Dr. Selçık Gençay’a göre) Maraş'ın Duraklı Mahallesinde (İbrahim H. Yılmazoğlu’na göre Adıyaman’ın Sıvanlı nahiyesine bağlı Körtenli köyünde) doğdu. Annesi Senem Hatundur.

Senem Ayşe gelinlik çağına geldiğinde, amcasının oğlu Ramazan ile dünya evine girmiştir. bir erkek çocukları olur. Adını ÖKKEŞ koyarlar.

Maraş, 22 Şubat 1919’da İngilizlerin ve Ekim 1919’da Fransızların işgaline uğrar. Fransız işgal kumandanı Gn. Querette 13 Aralık 1919 da Ulu Camii’nin kapısına beyannamesini asar ve göreve başladığını ilan eder ‘’Osmanlı ülkesindeki kanunlara uyacağız ve hürmet ettireceğiz.’’ vaadinde bulunur.

Maraş'ın Fransızlar tarafından işgal edilmesi ve hemen arkasından Maraşlılarla birlikte yaşayan Ermenilerin de Fransızlarla birlikte hareket ederek taşkınlıklar yapmaya başlaması üzerine halk Kuva-i-Milliye anlayışı ile mahalle örgütlenmesine başlamıştır. Bu örgütlenme sürecinde, Senem Ayşe'nin kocası Ramazan da kendisine bağlı aşiret mensupları ile Kümbet ve Kayabaşı mahallerinde çete örgütlenmesi yapmıştır.

Harbin beşinci günü Kümbet cephesinde Senem Ayşenin kocası Ramazan şehit düşmüştür. Senem Ayşe Kocası Ramazan'ın şehit olduğunu duyunca, göz yaşlarıyla şehit kocasının baş ucuna gelerek, kanını alnına sürmüş ve onun çete kıyafetlerini giyerek silahlı mücadeleye bıraktığı yerden devam etmiştir.
Kocası Ramazan'ın liderliğini yaptığı Haveydi aşîretinden oluşan elli kadar çeteyi tekrar toparlayarak başına geçmiştir. Liderliğini yaptığı çetesinin cephanesi bitince Mercimek Tepe civarında konuşlanmış olan Kılıç Ali Paşanın huzuruna çıkarak cephane talebinde bulunmuştur. Kılıç Ali Paşanın bir kadın'ın silah kuşandığına şaşırdığını görünce de, elindeki silahıyla belirtilen hedefe tam isabet atış yaparak Paşayı ikna etmiş ve çetesi için gereken cephanenin verilmesini sağlamıştır. Ayrıca, evinin yakınındaki düşman cephaneliğini imha etmek için kendi evini yakarak düşman cephaneliğini havaya uçurmuştur.

Bütün bunlarla da kalmayan Senem Ayşe çok sayıda Ermeni komiteci ve Fransız askeri öldürerek büyük kahramanlıklar göstermiştir.

Mahallesine ve sokağına hâkim olan Kahraman Senem Ayşe Kümbet Mezarlığının batısında bulunan HEMHANE KİLİSESİ’ni kuşatır. Kiliseden MARAŞLILARA top ve makineli tüfekle ateş açılıyor ve korumasız halk kahpece şehit ediliyordu.

Kiliseyi kuşatan SENEM AYŞE’nin çete timi, mezarlığın en yüksek konumuna tırmanır. Oradan ateş etmeye başlarlar. Bu çatışma’da dikkatleri dağılan Ermeniler ve Fransızlar bir süre direnirler ve karşılarında büyük bir güç olduğunu düşünmeye başlarlar. O sırada bir avuç iman dolu çete timi SENEM Ayşe liderliğinde kilise bahçesine iner. Zorlu bir çatışmadan sonra kiliseyi teslim alırlar.

Maraşlı, yer yer kadın-erkek çetelerle sabırla ve iman dolu mücadele örneklerini çoğaltarak 12 ŞUBAT 1920’de Fransız ve Ermenilere mağlubiyetlerini kabul ettirir.
Senem Ayşe savaş sırasında köyüne gönderdiği Ökkeş’ini geri ister. Baba ocağını onarır ve ocak yeniden tüter.

Dr. Selçuk Gençay, M. Kemal Atatürk tarafından 1920 yılında Anadolu Kadınları Müdafaayı Vatan Cemiyeti Heyeti Merkeziyetlerine gönderilen bir telgrafta bahsedilen, erkek elbisesi giyip, düşmanla çarpışan ve düşman saflarından 8 kişiyi öldüren kahraman kadının da Senem Ayşe olduğu düşünmektedir. (*)

Senem Ayşe'nin savaş sonrası yaşantısına bakıldığında, yardım sever, imanlı ve etrafı tarafından sevilen bir kişiliğe sahip olduğu anlaşılmaktadır. Senem Ayşe zamanının lokman hekimi olarak da tanınmakta ve bilumum hastalıklara geleneksel ilaçlarla tedavi uygulayabilmekteydi. Cumhuriyet sonrası devlet yetkilileri ve ordu komutanları tarafından çeşitli askeri davetlere konuk olan Senem Ayşe'ye bir gün komutanlar tarafından bu kahramanlığının sırrının ne olduğu sorulduğunda, Senem Ayşe de bu sırrı " vatanın kurtuluşu, Allah'ın rızası ve Türk kadınının namusu için savaşmakta olduğuna bağlamıştır."

Maraş'ın kurtuluşuna karınca kaderince bir şeyler katıp, vatanı ve namusu için savaşmayı bir görev bilen Senem Ayşe, Duraklı mahallesindeki evinde GAZİ ve KAHRAMAN bir Türk kadını olarak yoksulluk içinde 8 Şubat 1954 günü yani MARAŞ’IN kurtuluşunun 34. Senesinin arifesinde hayata gözlerini kapar. Ruhu şad olsun. ALLAH cennet mekân etsin inşallah…

KAYNAKLAR
Dr. Selçuk Gençay
İbrahim H. yılmazoğlu
Gençay, Güngör.: Senem Ayşe'nin torunu ile yapılan röportaj, 2004.Özalp, Yalçın.: Gazilerin Dilinden Milli Mücadelemiz , Semih Ofset Matbaacılık, S. 70, Ankara, 1986.
Kahramanmaraş Nüfus İdaresi, 2003.
Kahramanmaraş Dergisi, 65.Yıl Özel Sayısı.: Yıl: 2, Sayı: 2, S. 21, 1985.
Kurtuluş harbi tanıklarından Demirci İbrahim ile yapılan röportaj, 2004.

(*) 10.06.2010 tarihinde blogda “Onları Unutmayın-16 Bitlis Defterdarının Hanımı” başlıklı yazımda bu tartışmaya değinmiş ve Senem Ayşe’nin kocasının isminin bilinir olması ve “Defterdarlık” gibi bir memuriyetinden hiç bahsedilmediği gerçeği karşısında bu eşleştirmeye katılmadığımı belirtmiştim.

19 Ekim 2010 Salı

EYLÜL AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 2


KİTABIN ADI : Çanakkale – Savaşanlar Anlatıyor
KİTABIN YAZARI : (Derleyen) Nurer Uğurlu
KİTABIN ÇEVİRMENİ : -
KİTABIN YAYINEVİ : Örgün Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI : 2006
KİTABIN BASKI SAYISI : 2. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 533 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 9/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 10/10

YORUM
Çanakkale konusunda çıkan yayınların son yıllarda artması oldukça sevindirici. “Tarihini bilmeyen geleceğini kuramaz” öngörüsü çerçevesinde her çıkan yayın, okurlara tarihçilere kuşkusuz yeni ufuklar açıyor.
Bu kitapta, zamanın değerli yazar ve gazetecilerinden RUŞEN EŞREF, HAMDULLAH SUPHİ, NAŞİT HAKKI VE K.MÜLMANN tarafından savaş esnasında, Çanakkale savaşları için kaleme alınmış, röportaj, söyleşi, anıların derlemesi yapılmış.
Bildiğiniz, bilmediğiniz pek çok anı, dönemin fotoğraflarıyla bir araya getirilmiş.
Kolay okunur, kimi zaman sevindirici, kimi zaman üzücü, kimi zaman ürpertici ama hep insanın ön planda olduğu anılar.
Zamanında bu vatanı vatan yapan insanların anıları, galiba yakında bir hoş sada olarak kalacak. (Şimdilerde vatanı o kadar kolay satıyoruz ki…)



18 Ekim 2010 Pazartesi

DUYDUĞUM EN GÜZEL TÜRBAN YORUMU.

Katıldığı " orada neler oluyor " adlı programda türban'a dair görüşü sorulan Prof. Zekeriya Beyaz hoca şöyle şöylemiş :

"... Bezde kutsallık aranacaksa, o zaman, en önemli yerleri örttüğü için en kutsal örtü dondur ! "
İleten: Sayın Erden Özdil

15 Ekim 2010 Cuma

‘TÜRBAN’CILARIN KORKU İMPARATORLUĞU,KENDİLERİNİ DE KORKUTUYOR!..

‘Türban’ istismarı ile 8 yıldır beslenen AKP’nin, samimiyet sorgulaması nihayet başladı. AB’nin yüksek sesi; Yeşiller Partisi Başkanı “Bebeğim buraya kadar” diyerek, Erdoğan’ın AB macerasının sonuna gelindiğini açıkladı. Bu ilk işaret fişeği sayılabilir. AKP zaten AB’ye girme konusunda hiçbir zaman samimi olmamıştı. Öyle ki, AB konusunda samimi olduğu kabul edilse, bu defa ‘türban’ konusunda samimi olmadığını kabul etmek gerekecek! Ne yaman çelişki değil mi?..

AB’ye üye olarak alınmasak da, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni imzalamakla, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) ‘yargı yetkisi’ni kabul etmişiz bir kere!.. Hem öyle bir kabul etmek ki, ‘türban’ konusunda yeni yasa çıkartsak ve bu yasanın anayasaya aykırı olmadığını, Anayasa Mahkemesi’nin yeni seçilecek üyeleri çoğunluk kararı ile kabul edilse de, durum hiçbir şekilde değişmeyecek!.. Çünkü Anayasamızın 90. maddesine göre, uluslararası sözleşmelerin anayasaya aykırılığı ileri sürülemeyeceği için, öncelik bu sözleşmeye verilecektir. Doğal olarak, sözleşme içinde geçen mahkemeye ve onun kararlarına karşı başvurulacak bir yer de yoktur!.. Umarım bu konu artık anlaşılmıştır!.. Ne kötü öğretmenim değil mi?

AİHM’nin kararları ortada durdukça, bundan böyle ‘türban’ ile ilgili verilmiş olan kararları göz ardı ederek, değiştirmeye teşebbüs etmek bile mümkün değildir!.. Aksi halde AB’ye elveda demek zorunda kalırız. Bir ‘türban’ nedeniyle ‘muz cumhuriyeti’ muamelesine tabi tutulabiliriz. Böyle bir bitişi, Humeyni’ye aşık ve Atatürk’ten nefret eden kızlarımızı tatmin için kabul edecek değiliz herhalde!.. Ne var ki, AKP’nin de AB’ye girmek gibi derdi olmadığı anlaşıldı şimdi. Bu konudaki samimiyeti “alacaksanız alın, yoksa bizi oyalamayın” demesinden de belli değil mi
AKP’yi iktidara getiren en önemli vaat, kamusal alanda ‘türbanı serbest bırakmak’tı. Hiçbir zaman akıldan çıkartmamamız gereken ‘parametre’ bu olmalıdır. Türbanı vaat edildiği gibi, kamusal alanda serbest bırakamaması ise, AKP’nin aynı zamanda işine de gelmiştir. Bu durumdan şikayetçi olduklarını sanmayın. Bu yapay sorunu çözmek bahanesi ile, devlete çeki düzen verme işini gündeme getirdiler. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan, Anayasa Mahkemesi’ne; oradan Danıştay’a ve Yargıtay’a kadar yargının tepesini budayıp yenilediler. Bu eylem ülkede ‘kuvvetler ayrılığını’ yok ediyor. Bu kadarla kanmayan AKP, TSK’nin ‘kozmik’ odalarına da girerek, paşaları sabah akşam ‘içtimaa’ çekti; bu bir gerçektir. Onlara bu olanağını sağlayan türban değil mi? Nitekim gelişmeler hala da bu yönde ve hızla ilerlemektedir!.. “Bağımsız ve Tarafsız Yargı” da tehlikede!..

Gelelim ‘türban’dan siyasi yarar sağlama şeklindeki en can alıcı yanına. Hükümet, sabırsızlık gösterenlere “türban sorunu”nun çözümü için, yeni bir hamle daha yapılması gerektiğini söylüyor!.. Son hamleye sıra bir türlü gelemiyor; bu kısır döngüde oylar, zaten çantada keklik!.. AKP’nin türban ile başı bağlanan muhafazakar tabanı, bundan böyle bu oyunun dışına çıkamaz artık!.. AKP’nin baş aşağıya düşüşü ile birlikte, türbandan nemalananların da bütün hayalleri yıkılıp gider. Bu nedenle, biraz da şartların dayatılması ile oluşan bu ‘kader birliği’ içinde, sonuna kadar birlikte gitmek zorundadırlar… Bu zorunlu dayanışma sıradan halkın değil, sıra dışı kalanların bir problemidir!..

Mevcut durumu en yararlı şekilde değerlendiren AKP yönetimi, sorunu söz verdiği şekilde çözmek yerine, iyice çözümsüzlüğe iterek, gündemde tutmak daha çok işine gelir... Nitekim, üçüncü seçimlere kadar bu şekilde geldik!..

AKP şimdi, bu necip millete ne vaat edecek?..

Elbette ki yine ‘türban’ sorununu çözmeyi!.. “Yüzdük yüzdük, kuyruğuna kadar geldik, burada bırakamazsınız” diyecek seçmenlerine… Yine belli bir kitle, peşlerine düşmek zorunda kalacak, o beklenen bir gelişme. Sonuçta bu bir ‘kader birliği’dir… Ayrıca ‘türban’ nedeniyle kullanılan insanların yüreğine de bizim ki kadar korku salınmıştır!?.. Bir taraftan türban karşıtlarına belirli bir dozda korku enjekte edilirken, diğer yandan asıl korkutulanlar, türban nedeniyle sömürülenler olmuştur... Onlara, “bir iktidardan düşersek yandınız” denildiğine yürekten inanıyorum ben. O insanlar, AB, CHP, TSK ve isimlerini yazmaya bu sayfanın yetmeyeceği bir sürü örgütlü dinamik güçle, yoktan yere ‘düşman’(!) hale getirildiler!..

İktidardan düşmüş bir AKP, onlara nasıl sahip çıkabilir ki?.. Erbakan Hoca’yı getirin gözünüzün önüne. AKP iktidar olmasaydı, büyük olasılıkla zindanda olacaktı muhterem!.. İşte ‘türban’ nedeniyle militanlaştırılıp ortalığa salınanlar da, bu ‘masal’ ile korkutulmaktadır!… Korku ile korkutulan kitleler hiç kuşku yok ki, sağlıklı düşünemezler! Bu nedenle, önlerini berrak bir şekilde görmedikçe ve güven duygusunu hissetmedikçe, durdukları yerde bekleyecekler!.. Onların da başka çaresi yok gibidir!..

Laik düşünceyi özümsemiş çevrelerle, gereksiz yere zıtlaşmaya sokulanlar, daha geri mevzilere düşmemek için, dişlerini tırnaklarına takarak mücadele etmek zorunda kalıyorlar; bunu net olarak görmemiz gerekir… Kılıçdaroğlu’nu ‘fırçalayan’ o güzel hanım kızı, yırtıcı bir “kaplan” haline getiren, başka hangi duygu ve düşünceler olabilir?.. Önce onlara bir şey yapılmayacağının güvencesini vermek şart oldu!.. Bunun için, yapılması gereken iş, türbanı kamusal alanda serbest bırakmayı vaat etmek olamaz elbette!.. Hukukun üstünlüğüne saygılı davranılacağına dair verilecek olan söz, en temel güvence olacaktır kuşkusuz!..

Bu çerçeveden bakıldığında, siyasal bir simge olan ‘türban’, AKP ile AB arasında kalan bir sorundur sadece. Bırakın onlar sorunu kendi aralarında çözsünler… CHP’nin bu tartışmaların içindeki yeri, hakemlik yapmak bile değildir!..

Ve nihayet, toplumsal konularda çözümler üretmenin, siyasal partiler için bir ödev olduğunu vurgulamak gerekir. Bu bağlamda türbanı ‘bireysel hak ve özgürlükler’ temelinde ele aldığımızda, türban ‘dini bir zorunluluk’ değil, din dışı bir ‘kör inanç’ ve sadece bir “siyasal tercihtir”!!.. ‘Ortak payda’ da bu noktada bulunacaktır.

Türbanın ‘siyasi bir simge’ olduğunu başbakan da kabul ettiğine göre, olaya bu çerçeveden bakmak daha isabetlidir!.. Ayrıca bu konuyu en iyi bilen uzmanlar, bu inancı dayanakları ile birlikte, defalarca masaya yatırıp tahlil ederek, olması gereken yere oturtmuşlardır. Kanıtların tümü ilahi kaynaklardan seçilmiş olmasına rağmen, sonuç değişmemiştir. Şimdi bizim bu araştırma konusu için, uzmanlarına değil de, 20’li yaşlarındaki kız çocuklarına mı inanmamız gerekir?!..
Hal bu şekilde önümüze gelince, üretilmiş olan bu sorunun çözümü de son derece kolaylaşır. Çünkü, ‘kamu yararı’ (genel ahlak, genel sağlık, genel güvenlik vb gibi düşünceler nedeniyle) gerektirdiğinde, bireysel hak ve özgürlükler ölçülü bir şekilde kısıtlanabilir!.. Zaten geçmişte yapılanlar da aynı mahiyette değil miydi?..

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay; birçok defa bu konuyu görüşüp, birbirine yakın gerekçelerle benzer kararlar vermediler mi?.. Beyler!.. Mahkeme kararlarına ‘uymama imtiyazı’ demokrasilerde bulunamaz; böyle bir imtiyaz demokrasilerde hiç bir kişiye veya cemaate tanınamaz!.. Bir ülkede, “şu andan itibaren mahkeme kararlarını nasıl çiğneyebiliriz şeklinde bir tartışma başlatılabilir mi? Böyle bir tartışmanın kendisi, ‘kamu yararına’ aykırılık teşkil eder. Ayrıca böyle bir şey hukuka karşı saygısızlık etmenin en pervasız şekli değil mi? Hukuku dolanmayı taahhüt edenlerin, demokrasiye olan inancı her zaman ve her yerde sorgulanmaz mı?…

O davanın “sanığı” biz değildik ki, şimdi sandalyesine oturalım!..

Bu nedenlerle, sosyal demokrat bir parti, türban tartışmalarının içine girip, çözüm aramak için başrolleri üstlenemez! Çünkü, CHP’nin önüne getirilen, evrensel hukuki kriterlerine göre çözülmüş bir konudur!.. Bazı aklı evvellerin, bu olay nedeniyle ‘oy patlaması’ yapılacağına inanması ise, ham hayaldir!.. Bu alandan CHP’ye ekmek yedirmezler!?.. Aksine girişimler devam ederse eğer, çok daha ağır yaralar almak kaçınılmazdır!.. Böyle bir macerayı denemek ise, hiç kimsenin ne hakkı ne de haddi değildir!.. Herkesin aklını başına devşirmesi gerekir!..

Fiili dayatmalara boyun eğmeyi, önerilen çözüme onay vermek olarak kimse değerlendirilemez. CHP her türlü baskıya karşı direnmek gibi bir zorunluluğu vardır… CHP’den beklenen: Başta Cumhuriyetin laiklik ilkesi olmak üzere, niteliklerini sahiplenmektir. Hukukçu olmayan genel başkanı yanıltarak bu bataklığa çekilmişlerdir. Hiç kuşku yok ki, böyle bir tavır baskılara direnememek şeklinde anlaşılmaktadır! İşler bu noktaya kadar gelince, elbette ki en büyük baskıyı yapacak örgüt devlettir. Devlet gücünü kullanabilen hükümet, çıkmaz yola sapabilir de; biz buna karşı sadece direneceğiz! Bu durumda hükümetin yaptığına faşizmdir diyeceğiz. Faşist bir uygulamayı “meşru” hale getirmek ise, CHP’nin görevi içinde olamaz ve asla da değildir!..

Hatadan dönmek de bir erdemdir… ‘Özür dilemek’ de aynı değerde bir davranış sayılır. Bu ağırbaşlı duruşu, Türk halkına yeniden hatırlatan Kılıçdaroğlu olmuştur; şimdi ondan beklenen: CHP adına bir kez daha özür dileyerek, bu tartışmanın dışına çıkmaktır… Çünkü, ‘zırva tevil götürmez”; böyle giderse hep birlikte batarız; battıkça daha fazla batacağımız ise, kesindir!..

Av. Cemil Can




14 Ekim 2010 Perşembe

KADINLARIN AKILLARI VE DİNLERİ EKSİKTİR (Mİ?)

Kadınların dinleri ve akılları eksiktir.
(Sahihi Buhari)

Ey kadınlar topluluğu! Sadaka veriniz ve çok istiğfar ediniz. Çünkü ben Cehennem halkının çoğunun sizler olduğunu gördüm.
(Müslim, İman, 34/132 İbn Mace, Fiten 19/4003)

"Allah Resülü Ramazan veya Kurban Bayramında musallaya gitmek üzere yola çıktığında kadınlara rastladı ve şöyle dedi: "Ey kadınlar topluluğu sadaka veriniz, zira cehennem ehlinin çoğunluğunu sizlerin oluşturduğunu gördüm. Kadınlar neden ya Resullullah diye sorduğunda Allah Resulü "Çünkü kadınlar çok lanet ettiler ve kocalarına karşı da nankör oldular, cevabını vermiş ve devamla sizin kadar eksik akıllı ve eksik dinli birinin akıllı ve dini sağlam bir kimsenin aklını çelebildiğini görmedim" demiştir.
Kadınlar: "Aklımızın ve dinimizin eksikliği nedir ya Resulullah" diye sorduğunda Allah Resulu : "İki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliği yerine geçmesi kadının aklının noksanlığı, hayızlı olduğu zaman namaz kılmaması ve oruç tutmaması da dininin noksanlığıdır, cevabını vermiştir."
Kaynak: Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN

PEKİ GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA NE DİYOR?

Kadınlarımız haddi zatında hayatı içtimaiye de erkeklerimizle her vakit yan yana yaşadılar. Bugün değil, eskiden beri, uzun zamanlardan beri kadınlarımız erkeklerle baş başa, hayatı cidalde, hayatı ziraatta, hayatı maişette, erkeklerimizden yarım adım geri kalmayarak yürüdüler. Belki erkeklerimizin memleketi istila eden düşmana karşı süngüleriyle, düşmanın süngülerine göğüslerini germekle düşman karşısında ispatı vücut ettiler. Fakat erkeklerimizin teşkil ettiği ordunun hayat menbalarını kadınlarımız işletmiştir. Memleketin esbabı mencudiyetini hazırlayan kadınlarımız olmuş ve kadınlarımız olmaktadır. Kimse inkar edemez ki, bu harpte ve ondan önceki harplerde milletin kabiliyeti ve hayatiyesini tutan hep kadınlarımızdır. Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren mahsulleri pazara götürerek para kazanan, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber sırtiyle, kağnısiyle, kucağındaki yavrusiyle yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip, cephenin mühimmiyatını taşıyan hep onlar, hep o ulvi, o fedakar, o ilahi Anadolu kadınları olmuştur. Hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük kalpli kadınlarımıza şükran ve minnetle ebediyen taziz ve takdiz edelim.”

Kadınlarımız her millette olduğu gibi bizim milletimizde de ne kadar yüksek ehemmiyeti olduğunu söylemeğe lüzum yoktur. Bizim milletimizde kadın bu ehemmiyeti eskiden beri hakikaten en ulvi derecede ihraz eylemiştir. Büyük atalarımız ve onların anaları tarihin vukuatın şahadetiyle sabittir ki cidden yüksek faziletler göstermişlerdir… işte böyle demokratik bir toplumu ehemmiyetlerini ulvi derecede sergileyen kadınlarımız, analarımız sayesinde kavuşmuş bulunuyoruz…”



Kahraman Türk kadını sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlarımız üstünde göklere yükselmeye layıksın”

13 Ekim 2010 Çarşamba

EYLÜL AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 1


KİTABIN ADI : Tapınak Şovalyelerinin Yargılanışı (The Trial of the Templars)
KİTABIN YAZARI : C. Malcolm Barber
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Nuri Plümer
KİTABIN YAYINEVİ : Phoenix Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI : 2008
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 502 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 10/10
YORUM
Tapınak Şovalyeleri Türk okuru için çok yabancı bir kavram. Meraklısı dışında pek çok kitap okuru ve tarih meraklısı dahi detay bilgiye sahip değildir.
Masonluğun çıkış kökeni olarak bilinir. 1. ve 2. haçlı seferlerinden sonra Filistin bölgesinde devletçikler kuran haçlılar için yaşamsal sorunlardan birisi, hem bölgede kalan ve hem de sürekli bir dalga şeklinde Avrupa’dan gelen hacıların can güvenliğidir.
1119 yılında bir araya gelen 10 kadar şövalyenin bu amaçla oluşturduğu savaşçı tarikat, haçlıların bölgede kaldığı 100 yıllık süreçte bölgede çok etkin oldu ve sürekli katılımlarla hem insan sayısı hem sahip oldukları kale ve şatolar ve sair emval ile güçlendi. Haçlıların, son kez Akka kalesinin de İslam güçler tarafından fethi ile bölgeden kesin atılmasıyla, tarikatta bölgeden ayrılarak Kıbrıs’ta üslendi. Avrupa’daki mameleki de güçlü olan tarikat savaşçılığı bir tarafa bırakıp ticaret ve bankacılık ile uğraşmaya başladı.
1300 lerin başına gelindiğinde tarikat başlangıçtaki amacı dışında faaliyet gösteren Avrupa’nın birçok yerinde manastır, şato ve araziler ile Kıbrıs’taki üsleriyle yaygın bir tarikattır.
Ancak Fransa kralı IV. Philippe, ülkede tek başına egemen olmaya çalışırken siyasal iktidardan tamamen bağımsız bu tarikatı kendisine rakip olarak gördü. Yaklaşık 2 yıllık gizli bir hazırlıktan sonra, tarikatı, tarikat içinde yaygın olarak, İsa’ya sövme, haça tükürme ve homoseksüel ilişkiler bulunduğu savı ile suçlayarak 1307’de aynı gün tüm ülke çapında tutuklamalara girişti. Pek çok tarikat mensubu tutuklandı ve tarikatın tüm mal varlığına el kondu.
Kral, Papa V. Clemens’ten tarikatı dinen mahkum etmesini istedi. Papa, buna uzun süre yanaşmadı. Yıllar boyu süren yargılamalarda işkence ile defalarca suçlamaların ikrarı ve inkarı ile süreç uzayınca kral ani bir kararla pek çok tarikat mensubunu yakarak ölüme mahkum etti. Son kez 1315’de tarikatın son büyük üstadı Jack De Molay yakılarak öldürüldü. Tarikat Fransa’da fiilen tarihe karıştı. Diğer ülkelerde de daha yumuşak olmakla birlikte tarikat ortadan kaldırıldı. Kaçabilen tarikat mensupları yeraltına girerek gizli örgütlenmelerini devam ettirdiler. Sonu karanlık ve tartışmalı.
Ortaçağın tarih ve tarihçi açısından bu çok önemli olayının yargılama tutanaklarının neredeyse tamamı Prof Malcolm Barber tarafından taranarak bu çok önemli kitap oluşturulmuş.
Yazar Reading Üniversitesi Ortaçağ Tarihi Profesörü ve konunun Avrupa’daki sayılı uzmanlarından birisi olunca ortaya bu muazzam kitap çıkmış.
Yazarın ayrıca “Tapınak Şovalyeleri Tarihi” kitabı da Kabalcı Yayınları arasında çıktı.
Tarihçiler için çok düzgün ve özgün bir kaynak.
Kitabın sonundaki 25 sayfalık kaynakça ise bir harika.

Yazarın başlıca yayınları:

*Malcolm Barber. "Albert of Aachen and the Chansons de Geste" The Crusades and Their Sources: Essays Presented to Bernard Hamilton. William France and William G. Zajac, eds.,London: Ashgate, 1999 ISBN: 0860786242
*Barber, Malcolm. Crusaders and Heretics, 12th - 14th Centuries. Aldershot: Variorum, 1995.
*Barber, Malcolm. :How the West Saw Medieval Islam." History Today, May 1, 1997.
Barber, Malcolm. "The Albigensian Crusades: Wars like any other?" Dei gesta per Francos: Etudes sur les croisades deditees a Jean Richard (2001).
*Barber, Malcolm. The Cathars: Dualist Heretics in Languedoc in the High Middle Ages. The Medieval World Series. London and New York: Longman, 2000.
*Barber, Malcolm, ed. The Military Orders: Fighting for the Faith and Caring for the Sick. Aldershot, Great Britain; Brookfield, Vt.: Variorum, 1994.
*Barber, Malcolm. The New Knighthood: A History of the Order of the Temple. New York: Cambridge University Press, 1994. .
*Barber, Malcolm. "The Order of St. Lazarus and the Crusades." Catholic Historical Review 80 (1994), 439-56.
*Barber, Malcolm. The Trial of the Templars. New York: Cambridge University Press, 1978.
*Barber, Malcolm. "The Trial of the Templars Revisited." In Military Orders Volume 2, The Welfare and Warfare. Edited by Helen Nicholson. 329-42.Variorum/Ashgate, 1998.
*Barber, Malcolm. "Western Attitudes to Frankish Greece in the Thirteenth Century" Arbel, Benjamin, Bernard Hamilton and David Jacoby, eds. Latins & Greeks in the East Mediteranean [Special issues of Mediterranean Historical Review 4:1]. Ilford, England: Frank Cass, 1989

11 Ekim 2010 Pazartesi

ONLARI UNUTMAYIN - 18

(Bir başka kahraman Türk kadını daha. Ciddi ve güzel bir derleme olduğu için "Onların Unutmayın" derlemesinde onun aziz hatırasına da bir sayfa açıyorum)

GÖRDESLİ MAKBULE

15 Mayıs 1919'da Yunanlar, İtilaf Devletlerinin de desteğiyle, bütün Ege Bölgesi'ni işgal etmek maksadıyla, İzmir'e asker çıkarmıştı. Oradan Manisa, Akhisar, Salihli ve Ödemiş taraflarına doğru ilerlemeye başlamışlar; yaklaşık bir yıl sonra, 15 Temmuz 1920'de Gördes’e saldırmışlarsa da, esas tahribatı 21 Mayıs 1921'de yapmışlardı.
Üç bin yıllık geçmişi olan Manisa'nın Gördes ilçesi, İstiklâl Harbi sıralarında şiddetli çarpışmalara sahne olmuş beldelerimizden birisidir. Bu tarihten itibaren 5 Eylül 1922'de düşman işgalinden tamamen kurtulana kadar ilçe yönetimi, yaklaşık iki yıl kısa aralıklarla Türkler ve Yunanlar arasında el değiştirmiştir. Çünkü, Gördes, Sındırgı ve Demirci havalisini müdafaa eden, sayıca az fakat kahraman efe, güçlü imanları sayesinde yaptıkları baskınlarla ilçeyi zaman zaman Yunanların elinden alıyor; ancak düşmana takviye kuvvet geldikçe de, dağa çıkıp çete savaşı yapıyordu. Bunlardan biri, Salihli'nin Torunlu köyünden Ali Efe; diğeri ise, Manisa'da uzun yıllar hapishanede gardiyanlık yapan, Yunanlılar Manisa'yı işgal edince, mahpusları silâhlandırıp, düşmana karşı kahramanca savaşmalarını sağlayan Makedonya göçmeni Pehlivan Mehmet Ağadır. Bu savaşlar sırasında ilçede pek çok ev ve dükkân yakılıp yıkılmıştı. Yunanlar, şehri terk ederken de her tarafı yakıp yıkmışlardı. Yangın içinde kalan insanların acı çığlıkları kulakları çınlatmış, etrafı günlerce yanık kokusu sarmıştı. Sokaklar; kopmuş kol, bacak ve kafalarla dolu idi. Vücudunun yarısı yanmış, hâlâ can çekişmekte olan insanlar ise yürek yakıyordu.
1921 Mayısı’nın sonlarına doğru, Gördesli bir genç kızın düğünü vardı.
Gördes işgal altında olduğundan, düğün Demirci'de yapılmaktaydı. Bu düğün Makbule Hanımla Halil Efenin düğünü idi. Sade bir törenle dünya evine girdi gençler. Halil Efe, Gördes'i savunmak gayesiyle düşmanla defalarca çarpışan yağız bir genç efe idi. Düşmanın bütün Ege'yi işgal etmek için, doğuya doğru ilerlemeye devam ettiği haberleri geliyordu. Gördes'te yapılan katliamlar yüzünden efelerin ve eli silâh tutanların yerinde durması mümkün değildi.
Halil Efe de, eşinden gizli olarak hazırlıklarını yaptı. Ancak, Makbule Hanım her şeyin farkındaydı. Evliliklerinin daha ilk aylarında kocasının tekrar dağa çıkıp Millî Mücadele'ye katılacağını çok iyi biliyordu. Kocası Halil Efe düşmanla savaşmak isterken, Makbule durur muydu? O, çocukluğundan beri bugünler için yetiştirilmiş bir asker gibiydi. Arkadaşları ona: 'Asker Makbule' derdi. Silâh kullanmayı ve ata binmeyi de öğrenmişti. Birinci Dünya Savaşı'nda babasını, Yemen Savaşı'nda da ağabeyini şehit veren Makbule'yi annesi büyütmüştü. Bütün bunlar Makbule'yi bu mücadeleye hazır hale getirmişti.
Bir cuma günü, cuma namazından çıkanlar kendi aralarında, düşmanın ilçeye yaklaşmakta olduğunu konuşuyordu. Tam bu sırada Halil Efe arkadaşlarından bir haber aldı. Arkadaşları, Demirci Kaymakamı İbrahim Ethem Bey komutasında dağda silâhlanmış ve düşmana karşı mevzilenmiş, Halil Efenin de kendilerine katılmasını bekliyordu. Halil Efe o gece, iki aylık eşiyle vedalaşıp evden ayrıldı. Vatan müdafaasında prensip olarak her şey gizli yürütülür; sırları ifşa edenler en ağır şekilde cezalandırılır. Halil Efe de nereye gittiği hususunda eşine bir şey söylemeden evden ayrıldı.
Doğuştan cengaver bir ruh taşıyan ve çocukluğundan beri ata binmeyi, silâh kullanmayı en iyi şekilde öğrenen Makbule Hanım, durumu sezmekte gecikmedi. O da Milli Mücadele'ye katılmak istiyordu. Bunu eşine söylese, kesinlikle reddedileceğini biliyordu. Muhtemelen, 'İşte aradığım gün bu gündür. Kocam düşmanla savaşırken ben evde işe yaramaz bir halde duramam. Memleketi düşmanlar sarmışken bana evde oturmak yaraşmaz. Hem ben çocukluğumdan beri böyle günler için hazırlanmadım mı? ' diye düşünüyordu.
Bu yüzden kocası evden çıkar çıkmaz, hazırlanıp arkasından gizlice onu takip etmeye başladı. Kocası Halil Efe, arkadaşlarının yanına varmıştı. O ise bir çalılığın arkasına gizlenmiş, kendisini efelere nasıl kabul ettireceğini düşünmekteydi. Bir çıtırtı üzerine nöbetçi efe, silâhını sesin geldiği yöne doğrultup arkadaşlarını da teyakkuza geçirdi. Efeler çalılığa doğru,
'Her kimsen ortaya çık, yoksa ateş edeceğiz.' diye bağırdılar.
Makbule Hanım gecenin karanlığında çaresiz ortaya çıktı ve çekingen bir sesle:
'Ateş etmeyin, ben Halil Efenin ailesiyim.' dedi.
Bunun üzerine Halil Efe, şaşkın ve mahcup bir tavırla:
'Sen ne arıyorsun burada? Senin evde olman gerekiyordu. Seni hemen eve geri götürmeliyim.' dedi.
Fakat Makbule Hanım bir türlü ikna olmuyordu. Israrla kocasına savaşa iştirak etmek istediğini söylüyordu. Kocasını ve efeleri ikna edemeyeceğini anlayınca komutan Kaymakam Ethem Beyin yanına gidip,
'Bey amca beni geri göndermeyin, ben de düşmanla dövüşebilirim, size yararım dokunur, beni bu mukaddes müdafaadan mahrum bırakmayın. Yunanlıların bize neler yaptıklarını gördüm ve bunun hesabını sormak istiyorum. ' diye yalvardı.
Makbule'nin yalvarmalarına rağmen, Pehlivan Ağa başta olmak üzere efelerin hepsi, aralarında bir kadın bulunmasının uygun olmadığını söylediler. Makbule Hanım ise ağlayarak yalvarmaya devam ediyordu. Sonunda İbrahim Ethem Bey:
'Pekâlâ bir deneyelim bakalım. Ama bize ayak bağı olursan hemen evine döneceksin.' dedi. Makbule Hanım da, İbrahim Ethem Beye kendisini kabul ettiği için teşekkür ederken, sevinçten gözlerinin içi gülüyordu.

Makbule Hanım, memleketi kara bulutlar sardığından beri, yakınlarını şehit verdiğinden midir bilinmez ama, elbiselerini hep siyahlardan seçerdi. O gün de üzerinde siyah bir ceket, altında bol bir şalvar vardı. Başında da, yaz-kış çıkarmadığı, kalpağa benzer bir başlık bulunuyordu. Herkesin atı ve tüfeği olduğu halde, Makbule Hanımın sadece yakın mesafelerde tesirli olan basit bir tabancası vardı. Bu yüzden efeler Halil Efeye, Makbule Hanımın evine dönmesi gerektiğini söylüyorlardı. Makbule Hanım da:
'Ben atımı ve silâhımı bulur, başımın çaresine bakarım; kimseye yük olmam.' diyordu. Onun bu gözü pekliği karşısında ne kocası, ne İbrahim Ethem Bey, ne de diğer efeler söyleyecek söz bulamıyorlardı. Efeler tarafından böyle dışlanmasına içerleyen Makbule Hanım, bir gün efeleri şaşırtan ve kendisini kabul ettiren bir şey yaptı. Efeler, gece Çomakla Dağı'nın eteklerinde karargâh kurmuş, istirahate çekilmişlerdi. Düşmanın yerini önceden efelerin konuşmalarından öğrenen Makbule, gecenin karanlığında kimseye sezdirmeden, çadırından ayrılıp, düşman karargâhına bir baskın yaptı. Hançeriyle düşman nöbetçisini bir darbede yere serdi. Yere serdiği nöbetçinin silâhıyla uyumakta olan düşman askerlerinin üzerlerine yaylım ateşi açtı, uyanmalarına fırsat vermeden onları tesirsiz hale getirdi. Düşman karargâhındaki silâh, mühimmat ve erzakı onların atlarına yükleyip birliğine döndü. Silâh sesleriyle irkilen efeler, dikkat kesildiler. Kendilerine doğru gelen nal sesleriyle teyakkuza geçtiler. 'Dur! ' diye bağırdılar. Bu ikaza karşılık Makbule Hanım:
'Ateş etmeyin, ben Makbule'yim.' dedi. Ve efelerin şaşkın bakışları önünde ganimetleri ortaya döktü. Efelerin artık Makbule'ye söyleyecekleri hiçbir şey kalmamıştı. Makbule, saldırılarda herkesten önce hazırlanıyor, ön saflarda düşmana kurşun sıkıyordu. Düşman saldırısının yoğunlaştığı anlarda geri çekilmek isteyen genç efelere hal ve tavırlarıyla cesaret veriyor 'Nereye gidiyorsunuz, siperlerden çıkmayın vurulacaksınız...' diye bağırıyordu. Başta kocası Halil Efe olmak üzere bütün efeler, cesaretinden ve başarılarından dolayı onu takdir ediyor; ancak başına bir şey gelmesinden ve canlı olarak düşman eline geçmesinden korkuyorlardı. Pehlivan Ağa:
'Senin kahramanlıkların bizi şaşkına çevirdi, herkes seni takdir ediyor; ama sen kadınsın, bu işler yine de sana göre değil, başına bir şey gelmesini istemiyoruz. Ne olur şehre dön, bize oradan bilgiler getirirsin, erzak ve mühimmat desteği yaparsın.' dedikçe, Makbule Hanım itiraz ediyor, geri hizmette kalmak istemediğini, gerekirse bu uğurda şehit olmayı arzu ettiğini söylüyordu. İbrahim Ethem Bey, Makbule'nin ikna edilemeyeceğini anlayınca, arkadaşlarına, 'Bırakın, bu kahraman mücahide dilediğini yapsın. Zaten sayımız az. Onun da bize katkısı küçümsenecek gibi değil, sıkıştırıp durmayın kızı! ' dedi.

Günler böyle geçerken, düşmanla çatışmaktan yorgun düşen efelerin erzakı da iyice azalmış, efeler torbalarında kalan son kırıntılarla ayakta kalmaya çalışıyorlardı. Geceleri de -düşmanın görmesinden çekindikleri için- ateş yakamayan efeler soğukta büzülerek, tam teçhizatlı bir şekilde aç karına uyumaya çalışıyorlardı.
Böyle bir gecede, aniden duyulan bir hışırtıyla uyanan efeler, baş uçlarında dikilen Halil Efeyi görürler. Elinde köylülerden aldığı iki tavuk vardır. Halil Efe:
'Bunları pişirip yiyelim arkadaşlar! ' der. Aslında ateş yakmak yasaktır. Buna rağmen talimatlar çiğnenerek, etraftan çalı çırpı toplanıp ateş yakılır. Ateşin görünmemesi için, çevresi kapatılır. Tüyleri yolunan tavuklar, bu kısık ateşte kötü de olsa pişirilip yenir.
Düşman geceki ateşten yerlerini belirlemiş olacak ki, efelere yaylım ateşi başlattı. Tam siper yere uzanan efeler, silâhlarıyla sürünüp, kimisi bir çukura, kimisi de bir kayanın arkasına gizlenerek, ateşin nereden geldiğini tespit etmeye çalıştı. Düşman askerlerinin kendilerine doğru yaklaşmakta olduklarını gördüler. Hazırlıksız yakalanan efeler, düşman üzerine aralıksız ateş ediyor, kendilerine yaklaşmalarına izin vermiyordu. Ancak efelerden bazıları şehit olmuştu. Düşman da ciddi kayıplar verdiğinden geri çekilmeye başlamıştı.
Silâh sesleri kesildikten bir süre sonra, hayatta kalan efeler siperlerinden birer birer çıkmaya başladılar. İlk işleri Makbule'yi aramak oldu. Makbule Hanımı yıkılmış çadırında bulamadılar. Şehit olan efelerin arasında da göremeyince, düşman ölülerinin olduğu yere gittiler. Onu az ötede yere boylu boyunca uzanmış buldular. Bu şehit, Millî Mücadele'mizin kadın kahramanlarından Makbule Hanımdı. Tarihler, 16 Mart 1922'yi gösteriyordu.
İbrahim Ethem Bey hatıralarında:
'Uzaktan gelen bir kurşun Makbule'yi şehit etti.' der.
Efeler, daha yirmisinde Rabb'ine kavuşan Makbule'yi, Sındırgı, Gördes ve Demirci üçgeninde kalan Koca Yayla mevkiinde, kanlı elbiseleriyle, gözyaşları içinde defnettiler.
Gördesli Şehit Makbule Hanım; Nene Hatun, Kara Fatma, Tayyar Kadın, Emire Ayşe Aliye, Fatma Nine ve Kara Ayşe gibi, araştırılıp ortaya çıkarılmayı bekleyen nice kadın kahramanlarımızdan sadece birisidir. Bu kadınlarımız, Anadolu'nun analarla dolu olduğunu gösteren birer destan yazmıştır. Milli Mücadele'nin yaşandığı beldelerde araştırma yapılırsa, birçok kadın kahramanımızla karşılaşılacaktır. Geçmişi böylesi büyük kahramanlıklarla dolu Anadolu kadını, günümüzde de içinde yaşadığı şartlara uygun bir şekilde üzerine düşen vazifeyi büyük bir fedakârlıkla yapmaya devam ediyor.

Dr. Cemil Demir

Kaynaklar
1. Anonim, 1970. İstiklâl Harbi’nde Demirci Akıncıları. Demirci Kaymakamı, Akıncı İbrahim Ethem Beyin Hatıraları, Yeni İstanbul Kültür Yayınları, Yeni İstanbul Matbaası.
2. Çiçek, İ. 1997. Gördesli Mücahide Makbule ve Silâh Arkadaşları. Salihli Belediyesi Kültür Yayınları, Özere Ofset.
3. İlker, S.S., Tuncay, H. ve Aker, H. 1999. Bir Zamanlar Gördes. Anlatan: Zekeriya Yurtoğlu. Tunahan Matbaacılık ve Gazetecilik Ltd. Şti.


Alıntı: Antoloji.com.

8 Ekim 2010 Cuma

AĞUSTOS AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 9


KİTABIN ADI : Yaşam ve Ölüm arasında (La Bete Humaine)
KİTABIN YAZARI : Emile Zola
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Filiz Koçer
KİTABIN YAYINEVİ : Payel Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI : 2010
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 411 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ: 10/10

YORUM:
Payel Yayınları tarafından tamamı yayımlanmaya başlanan Rougon-Macquart dizisini Emile Zola, 20 kitap olarak yaklaşık 22 yıl içerisinde tamamlamıştır.
Her kitabında kent soylu ve yeni gelişmekte olan işçi kesiminden insanları anlatan romanlarda birbiri ile doğrudan bağlantılar bulunmamakla birlikte zaman zaman bazı kahramanlar ya da mekanlar farklı romanlara girip çıkarlar.
Zola’nın Fransız romanına getirdiği bu farklı bakış zaman içerisinde tüm dünyada çok sayıda romancıyı etkilemiştir. Küçük ve sıradan insanların yaşamları ve yaşamlardan çıkan dersler bu romanda da keyifle izleniyor. Dizinin bu 17. kitabında romanın örgüsü, suçun ağırlığı altında ezilen insanların düşünce ve davranışları, “Suç ve Ceza”yı anımsatmıyor değil. Bu romanın yan örgülerinden biri de demiryolları ve trenler. Çok güzel anlatımlar insanı etkiliyor. Kitapseverler, bu romanın yakın bir geçmişte İthaki Yayınları tarafından “Hayvanlaşan İnsan” adıyla yayınlandığını fark edeceklerdir.
İyi okumalar dilerim.





5 Ekim 2010 Salı

ROMA - TREVİ ÇEŞMESİ

Roma'daki en önemli ziyaret noktalarından birisi de Trevi çeşmesi. Gece ve gündüz yüzlerce turisti ağırlayan mekan her zaman çok dolu ve görkemli. (Resimleri büyüterek detayları inceleyebilirsiniz.) Meşhur Roma dondurmasını da yalayarak hoşça vakit geçirebilirsiniz. (Yankesicilere dikkat!)
Trevi Çeşmesi (İtalyanca: la Fontana di Trevi, Türkçesi Üçyol Çeşmesi; Aşk Çeşmesi olarak da bilinir. Türklerden başkasının da aşk çeşmesi dediği yok aslında.),

Roma’da Poli Sarayı'nın bir kenarına Nicolò Salvi tarafından Klasik ve Barok karışımı olarak yapılmış, dünyadaki en ünlü çeşmelerden birisidir. Üç yolun kavşağında bulunduğu için Trevi adı konulduğu varsayıldığı gibi, üç yeraltı su yolunun bu noktada toplanmasının isminin nedeni olduğu iddiası da vardır.
Havuza para atmak bir gelenek sayılıyor. Havuza arkanı dönerek, sol elinle para atarsan, Roma’ya tekrar gelebileceğin efsaneleşmiş bir söylem. Havuza atılan paraların açıkgözler tarafından toplananı dışında günde 2-3.000 Euro paranın havuzdan çıkarıldığı ve hayır amaçlı kimsesiz ve yoksullar için kurumlara gönderildiği ifade ediliyor.

Buranın yapılışına ait bir efsane yaygın olarak anlatılıyor. Bir Roma ordusu savaştan dönerken, uzun süre su arar fakat bulamazlar. Bu esnada ,karşılarına çok güzel bir kız çıkar. Romalı askerlere, bulunduğu yeri kazarlarsa, su çıkacağını söyler. Askerler, halen havuzun bulunduğu, güzel kızın tarif ettiği yeri kazarlar ve su bulurlar. Bu hikaye, havuzun üstünde bulunan kabartmalarda da resimler ile ifade edilmektedir. Kabartmalarda, Romalı askerlerin yeri kazdığı ve yanlarında çok güzel bir kızın bulunduğu detayda görülebiliyor..

Trevi Çeşmesinin genel ifadesi “deniz”dir. Deniz kabuğu şeklinde bir at arabası, arabayı çeken denizden çıkan kanatlı atlar ve arabada bulunan mitolojik deniz tanrısı, görünümün konusunu oluşturmaktadır. Heykel ve mimarî çok güzel bir biçimde kaynaşmıştır.

Trevi Çeşmesi'nın tarihi, İmparator Augustus döneminde başlar. İmparator Augustus 'nun damadı Agrippa , akan suyu Vergine su kemeri ile Pantheon'a kadar ulaştırmıştır.

Vergine su kemeri , 537 'deki kuşatmalarına rağmen Ortaçağ boyunca kullanımda kalmıştır. 8. yüzyılda, 12. yüzyılda V. Niccolo tarafından ve 15. yüzyılın ortasında 4. Paolo tarafından restore edilmiştir. Asıl kaynak 1570 'de 5. Pio tarafından bağlanmıştır. Papa 8. Urban (Barberini) (1623-1644), Giovan Lorenzo Bernini'den Pınar ve meydanın şekil değişikliğini, kendi aile sarayına (Barberini Sarayı), yakın yeni bir sahne yaratmasını istedi. 1998 'de büyük bir restorasyon geçirmiş, temizlenmiş ve su sistemi de yenilenmiştir.

Başka keyifli gezilerde buluşmak üzere...






4 Ekim 2010 Pazartesi

KILIÇDAROĞLU İLKESİZ (Mİ?)

KILIÇDAROĞLU İLKESİZ (Mİ?)

CHP Genel Başkanı Sy.Kılıçdaroğlu’nun 27.9.2010 günü Star TV’de Uğur Dündar ile söyleşisi zihnimizde “acaba ilkesiz mi” olduğu sorusunu uyandırmıştır.12 Eylül 2010 günü halk oylamasında Anayasa Paketine hayır denmesi gerektiğini “yalın kılıç” savunan sy.Kılıçdaroğlu, nasıl oluyor da, değişen o Anayasa’nın TBMM’inde yeniden hem de bir hafta içinde hazırlanması amacıyla “uzlaşma” çağrısında bulunabiliyor?

Halk oylamasıyla yürürlüğe giren bu yeni Anayasa, hukuku siyasal erke bağımlı duruma sokmuş ve kuvvetler ayrılığı ilkesini ortadan kaldırmıştır. Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Anayasa Mahkemesi, siyasal iktidara yani AKP iktidarına bağımlı hale getirilmiştir. TBMM’inde yeniden hazırlanacak Anayasa değişikliği bu durumu düzeltecek, yeniden kuvvetler ayırımı ilkesini öngörecek ve hukukun bağımsızlığını güvence altına alabilecek mi? Yani, referandum iptal edilmiş
olacak mı? Bu soruların olumlu yanıtı söz konusu olmayacağına göre, Referandumda “Hayır” bu kez , sy. Kılıçdaroğlu tarafından “Evet”e dönüştürülmüş mü olacaktır. Anayasa paketini temel alan uyum yasaları AKP’ tarafınfan hazırlanmakya iken!

CHP ve onun genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Referandum ile değişikliğe uğrayan ve kuvvetler ayırımını ilkesini yok eden bu Anayasa değişikliğine TBMM’inde de karşı çıkmalıdır. Tersine, o değişikliği “olup bitti” kabul ederek yeni bir Anayasa hazırlanması için AKP ile uzlaşma yolları araması yanlıştır, bağılanamaz hatadır. Neden? Çünkü, Referandumla değişime uğrayan bu aksak Anayasa’nın özellikle Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunu siyasal iktidardan bağımsız duruma indirgemek artık olanaklı değildir. Sy.Kılıçdaroğlu, TBMM’inde de “Hayır” demeyi sürdürmelidir. Anayasa Mahkemesi’nin yapısı, “Çankaya-Hükümet” ekseninde oluşacaktır. İki daireye bölünecek. Ve demokrasinin gereği imiş gibi herkes Anayasa Mahkemesine başvuracak ve bu Yüce Mahkeme, dava dosyaları arasında “İlçe Mahkemeleri”ne dönüşecek. HSYK’da Adalet Bakanı ve Müsteşarı hala yetkinliğini ve egemenliğini sürdürecek siyasal iktidarın uygun bulmadığı bir konu gündeme giremeyecek.

Sormak gerekir: Sy. Kılıçdaroğlu, hukuku paketleyen Anayasa Paketi’ne neden hayır denmesi gerektiğini bilmeden mi “Hayır” denmesini istiyordu? Referandumda “Hayır” dediği Anayasa,
TBMM’inde “Evet” diyeceği biçimde değişebilecek mi? Hayır değişmeyecek. AKP ve onu yöneten Başbakan R.T.Erdoğan, Referandumda aldığı sonuçtan geri döner mi? Anayasa Paketi, yalnız hukuku paketlemiyor, Mustafa Kemal’in Cumhuriyetini de paketlemeyi amaçlıyor.

27.9.2010 günlü Star TV’de Uğur Dündar’ın “ AKP ile koalisyona girebileceğiniz söylentisine karşı ne düşünüyorsunuz” sorusuna da verdiği yanıt CHP’nin geleneğiyle ve ilkeleriyle bağdaşmıyordu. Demirel’in “Demokrasilerde çare tükenmez” sözüne sığınarak verdiği yanıt, kendisinin meydanlarda “yalın kılıç” kükreyerek R.T.Erdoğan ve sorumlu Hükümet üyelerini Yüce Divan’a
göndereceği vaadini nasıl gerçekleştirecek ve kendisiyle birlikte CHP’yi AKP’nin suç ve sorumluluk ortağı durumuna sokmuş olmayacak m?

Uzlaşma kavramının her zaman tek yanlı işlediğini unutmuş görünüyor sy.Kılıçdaroğlu. Kendisi CHP ile birlikte AKP ile uyuşabilir, fakat, AKP, asla uyuşmaya yanaşmaz. Uyuşursa kendisini yadsımış olur. AKP’nin ilke, yöntem ve karar ve uygulamalarına karşı çıkabilir, eleştirebilirsiniz ve fakat asla bir milim döndüremezsiniz. Onlardaki bu tutarlılığı ve disiplini sy.Kılıçdaroğlu fark etmemiş görünüyor. Keşke CHP de benzer tutarlığını gösterebilse.

Bir siyasal parti, kendisinin ilkelerine gerçek anlamda sahip çıkıyorsa, o ilkelerden “iktidar” uğruna ödün vermemelidir. İlkelerden ödün vermek oportunizm’dir. Türkiye, içerden ve dışardan ihanet çemberiyle kuşatılmıştır. Etnik bölünme sürecini yaşamaya başlamış, iç şavaşın eşiğine sürüklenmiştir. Ulusal geliri kadar dış borç yükünü geri ödeyemez durumdadır. Coğrafyasına sahip çıkmanın sorunlarını yaşama sürecine itilmiştir. Ilımlı Islam devleti cüppesini sırtına giymek üzeredir. Reel ekonomisi çökertilmiştir. Bütçesi sürekli açık veren, ürettiğinden daha çoğunu tüketen toplum ve devlet yapısı, tam bağımsızlığını koruyamaz düzeylere tırmanmıştır. Bu durumun son sorumlusu AKP’dir. O partiyle Kılıçdaroğlu ve genel başkanı olduğu CHP nasıl uzlaşacak? Böylesi bir uzlaşma ülkeye hangi felaket getirecek, Kılıçdaroğlu farkında değil mi? CHP’nin ilkeleri ona taban tabana zıt ilkelerle uzlaşabilecek kadar sanal, yapay, eğreti mi? Bir siyasal partinin ilkeleri ve programı , halkın çıkarlarından yana, o çıkarları korumaya yönelik, ulusa geleceğin aydınlığını sağlayacaksa, “uzlaşma” denilen oportunizme açılamaz, açılmamalıdır.

Saygılarımla.
Dr.Ali Nejat Ölçen
4.(XV) ve 5.(XVI) Dönem İstanbul milletvekili, araştırmacı yazar.
Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHAK) kurucu üyesidir.


Kaynak: aydinlik-gelecek-hareketi@googlegroups.com

1 Ekim 2010 Cuma

MASAL GİBİ: GİRİT TARİHİNDEN BİR KESİT

Dostum Erden Özdil, ilginç bir incelemeyi benimle paylaştı. Günümüzdeki olaylarla o kadar yakından ilgili ki, Türk aydınının ve insanının yakından bilmesi gereken olaylar. Ancak yıllardır, sadece “Red Kit” okuyan cumhurbaşkanları ve kitap okumayıp, danışmanlarından özetlerini alıp okuyan devlet erkanımızla bu günlere geldik. Acı olaylardan geçiyoruz. Bilgilenmek ve ders almak dileğiyle;


“Tarih tekerrürden ibarettir derler
Hiç ders alınsaydı, tekerrür eder miydi tarih?”
Mehmet Akif



MASAL GİBİ: GİRİT TARİHİNDEN BİR KESİT

YIL: 1909
İttihat ve Terakki üyesi Edirne mebusu Haşim Bey, ağustos ayında Girit’te Rumlar tarafından hunharca öldürülen Osman Efendi (Koraşaki) ile Hüseyin Ağa (Subaşaki) adlı iki Türkün naaşlarını kartpostal yaptırıp devlet erkânına gönderdi.

Mesajı açıktı: Girit elden gidiyor!
Osmanlı Devleti ise, dört büyük ülkeye güvenip, açılım yaparak sorunu çözeceğini umuyordu. Oysa Girit’te daha önce kaç kez açılım yapmıştı...Kafa karışıklığı yaratmamak için biraz daha baştan alalım...

Arap kökenli Kazancakis
Osmanlı ordusu, Akdeniz’in en büyük adalarından olan Girit’i 1645-1669 yılları arasında Venediklilerden aldı. Adanın Müslümanlaştırılması konusunda farklı bir metot uyguladı: Balkanlarda şenlendirme adıyla yaptığı zorunlu iskânı bu kez adada uygulamadı.
Fakat zorunlu olmasa da Girit, Türk göçü aldı. Bu arada Osmanlı, Kapıkulu askerinin evlenme yasağını kaldırdı. Bunlar Rum kızlarıyla evlendi. Bazı Rumların da din değiştirmesiyle Girit nüfusunda Müslüman sayısı kısa sürede çoğaldı.
Anımsatmalıyız ki: İhtida eden (eski dininden dönen) Rumların bir bölümü, 823-963 yılları arasında adaya egemen olan Müslüman Araplar idi. Bizans’ın zoruyla Hıristiyan olmuşlardı.
Bu gerçeği saklamayanlardan biri de, Giritli ünlü yazar Nikos Kazancakis (1883-1957) idi. “El Greco’ya Mektuplar” adlı eserinde Arap soyundan (Abadyotlardan) geldiğini iftiharla yazdı. Dünyaca ünlü ressam El Greco da (1541-1614) Giritliydi. Neyse konumuza dönelim...1700’lü yıllarda ada nüfusunda Rumlar ve Türkler sayıca hemen hemen eşitti. Adanın dili Rumca, Arapça, Türkçe karışımı olan, yerel halkın Giritçe dediği dildi. Bu dil Rumcaya yakındı. Bunun sebebi, Osmanlı idaresinin Türkçeye gerekli özeni göstermemesiydi. İlginçtir; Girit’te Türk dilinin unutulmamasını sağlayan Horasan kökenli Bektaşi tekke ve zaviyeleriydi.

Et ve tırnak gibi
Türk ve Rumlar arasında yıllar içinde akrabalık sayısı arttı. Et ve tırnak gibi oldular. Ancak ne zaman Osmanlı ekonomisinde duraklama ve gerileme dönemi başladı; Girit’te isyanlar patlak verdi. Bunda, Ortodoksların hamiliğine soyunan Rusya’nın payı büyüktü.
1768de Çariçe Katerina’nın kışkırtmasıyla, ticari filoya sahip zengin tüccar Yanis Daskoloyanis liderliğinde Rumlar (Sfakyalılar) ayaklandı. Osmanlı isyanı bastırdı; Daskoloyanis ve arkadaşları idam edildi ama 100 yıldır et ve tırnak gibi yaşayan Rumlar ve Türkler arasında güven kaybı başladı.Ne yazık ki yaşanılacak sonraki tarihsel süreç adanın bu iki halkını birbirine düşman edecekti. Bunun içsel olduğu gibi dışsal nedenleri de vardı. Öncelikle, siyasi, sosyal ve ekonomisi altüst olan Avrupa yeniden kuruluyor; yeni ittifaklar oluşturuluyordu. Bu nedenle 1821de Mora Yarımadasında başlayıp Girit’e sıçrayan isyan Avrupa’dan çok destek buldu. Bu desteğin siyasi yanı gibi kültürel yanı da vardı;
Rönesans’la birlikte Batıda antik Yunan hayranlığı başladı. Rumların camilere, tekkelere, çiftliklere, vakıflara saldırmasını; Türk köylülerini öldürmesini Avrupa seyretti. Kılı kıpırdamadı.Can güvenlikleri kalmayan köylerdeki Müslümanlar şehirlere göç etti. Ancak Rumlar şiddeti her geçen gün artırdı.
Osmanlı, Mısırdaki Kavalalı Mehmet Ali Paşadan yardım alarak ayaklanmayı ancak 4 yılda bastırabildi. Cephe savaşları için eğitilen askerler küçük çetecilerle başa çıkmakta zorlanmıştı.
İsyanın bastırılması ve Osmanlının Doğu Akdeniz’e tekrar hâkim olma ihtimali, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın hoşuna gitmedi. Bu üç devlet Osmanlıdan Yunanlılara, Sırbistan ve Romanya da olduğu gibi prenslik vermesini istedi.
Avrupa da da büyük bir kamuoyu baskısı vardı. Şair Lord Byron, ressam Delacroix, yazar Victor Hugo vs. gibi aydınlar eserlerinde Yunan isyanına destek çıktı.Kuşkusuz mesele sanatçılarla çözülmedi; İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları Mora’daki Navarin Limanındaki 57 Türk gemisini batırıp sekiz bin Mehmetçiki şehit etti.

Avrupa Konseyi
Osmanlı şaşkındı; ne yapacağını bilemedi. Çünkü Yeniçeri Ocağını daha yeni tasfiye edip Asakir-i Mansure-i Muhammediye teşkilatını kurmuştu. Savaşacak askeri gücü yoktu.
Sonuçta Osmanlı, Yunanistan’ın bağımsızlık talebinden vazgeçmesi ve kendisine her yıl belli miktarda vergi vermesi karşılığında, Mora Yarımadasında Yunan Prensliği kurulmasını kabul etti.
Aradan çok geçmedi. Rusya da Osmanlıya saldırdı. Erzurum’u, Edirne’yi aldı. İngiltere ve Fransa, Rusya’nın ilerleyişinden memnun olmadı. Taraflar bir masa etrafında buluştu.
Buradan ne karar çıktı dersiniz;
Yunanistan’ın bağımsızlığı!
Enosis (birleşme) için ilk adım atılmış oldu. Girit Rumları fırsatı kaçırmadı; Yunanistan’la birleşmek için hemen ayaklandı. İsyan bu kez çabuk bastırıldı. Rumlar Avrupa’dan da gerekli desteği bulamadı. Çünkü emperyal devletler, hasta adam Osmanlıyı nasıl paylaşacakları konusunda henüz hemfikir değildi. Öyle ki, Osmanlı, İngiliz ve Fransızların Avrupa Konseyine alınma sözüyle Rusya’ya savaş açtı.Ruslar da sıcak denizlere inme hülyasından hiç kopmadı. Giritli Rumların umudu da Rusların bu hülyasıydı...Her fırsatta ayaklandılar ve her isyanda bir siyasi hak elde ettiler. Nasıl mı?

Açılımın birinci aşaması
Genel af çıkarıldı
Ruslar, dindaşları Yunanlıları, İngilizlere kaptırmamak için, Çar II. Aleksander’ın yeğeni Grand Düşes Olga’yı Yunan Kralı Georgios ile evlendirdi. Bu düğünde bir dedikodu çıktı; Ruslar çeyiz olarak Girit’i Yunanlılara verecekti! Dedikoduya o kadar inanıldı ki, Girit’in fanatik milliyetçi dağlıları Sfakyalılar, Mihail Korakas liderliğinde ayaklandı. 16 Ağustos 1866da Selino kazasındaki Müslümanları kadın çocuk demeden öldürdüler. Osmanlı ordusu çetecilerin peşine düştü. Tam isyanı bastıracakken devreye İngiltere ve Fransa girdi.
Teklifleri şuydu: Girit Yunanlılara verilemezdi ancak Osmanlı da Girit Açılımı yapmalıydı.Nasıl olacaktı bu açılım?
İlk şart, askeri harekât hemen durdurulmalıydı . Ayrıca silah bırakacak isyancılar için umumi af çıkarılmalıydı.
Tanıdık geliyor mu? Devam edelim:
Girit yoksuldu; ada halkı iki yıl vergiden muaf olmalıydı.İdari reformlar da yapılmalıydı; Padişahın atayacağı valinin biri Türk, diğeri Rum iki yardımcısı olmalıydı. Ayrıca resmi yazışmalarda Türkçe zorunluluğu kaldırılmalıydı.
Osmanlı açılımı kabul etti. Türkler rahatladı; köy ve mezralarına döndü. Müslümanlar, Bu açılım ne kadar güzelmiş demeye başladı.
Açılımın ikinci aşaması
Jandarma yeniden düzenlendi
Osmanlı’nın 1878'de Ruslara yenilmesi Girit’te yeni bir ayaklanmaya neden oldu. Olan, köylerine dönen açılım kurbanı Türklere oldu; evleri, tarlaları yakıldı; canlarından oldular. Osmanlı ordusu yine isyancıların peşine düştü.Ve devreye yine Avrupalılar girdi. Onların bastırmalarıyla, diğer Osmanlı vilayetlerinden farklı, Girit’e özel imtiyazlar tanındı; yani yeni bir sözleşme/açılım yapıldı. 25 Ekim 1878’deki bu Halepa Sözleşmesi/Açılımı şöyle olacaktı:
Girit Valisi sadece Müslümanlardan seçilmeyecekti, Hıristiyan da olacaktı.Vilayet genel meclisinde Rumlar (49/31) çoğunlukta olacaktı. Hıristiyan kaymakamlar Müslüman kaymakamlardan sayıca fazla olacaktı.Vilayet Meclisi ve mahkeme dili Rumca olacak; ancak resmi zabıtlar v e dilekçeler Rumca ve Türkçe olabilecekti.
Ve en önemlisi asayişi sağlayan jandarma, yerli halktan seçilecekti.
Osmanlı bu açılıma da Evet dedi. Yeter ki kardeş kanı dursun diyordu. Fotyadi Paşa, Sava Paşa, Kostaki Anthopulos Paşa, Nikolaki Sartinski Paşa gibi isimleri sırasıyla Girite vali atadı. Diyeceksiniz Artık bu açılım adaya sükûnet getirmiştir! Hayır...
Açılımın üçüncü aşaması
Avrupa’ya müdahale hakkı
1885-1888de Girit iki ayaklanmaya daha sahne oldu. Fakat en büyük isyan 1896’da oldu. Artık taraflardan biri asker değildi; Ağride, Kaliveste, Resmoda, Hanyada vd. 250 yıldır birlikte yaşayan komşular birbirine silah sıkmaya başladı. Girit yanıyordu.Tabii yine beklenen oldu; İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Rusya olaylara müdahale etti. Asayiş amacıyla savaş gemilerini Girit’e gönderdiler. Ve Osmanlıya yine, yeni bir sözleşme/açılım dayattılar.
Girit valisi kesinlikle Hıristiyan olacaktı.Vali, adada karışıklık çıkması halinde Batıdan silah ve asker yardımı isteyebilecekti. Hemen genel af ilan edilecekti. Memurların üçte biri Hıristiyan olacaktı. Avrupalı hukukçular adli bir ıslahat reformu hazırlayacaktı . Osmanlı bu açılıma da boyun eğdi.
Başkent İstanbul’un Girit’te açılım yapmaktan başı dönmüştü. Ancak 25 Ağustos 1896 Nizamnamesi/ açılımı Girit’ten kopuşu hızlandırdı. Elleri silahlı Rumlar artık şehir merkezlerinde bile gezip, kimseden korkmadan Türkleri öldürmeye başladı. Bu cinayetler sonucu, Amcaoğlu Hüseyin, Bedeloğlu Mehmet, Bunacuoğlu Selim Ağanın çoban oğlu, Yanatoğlu Halim, Salih Kaziyatoğlu, Güldanoğlu Hüseyin, Muradoğlu Hasan, Osman Korethaki gibi yüzlerce Türk öldürüldü. Resmolu Hüseyin Subaşaki gibi Türkler şehit edildikten sonra, hıncını alamayan asiler tarafından kafatası bıçak ve sopalarla delik deşik edildi.
Türkler korunaksızdı.Girit’in Hıristiyan valisi, kasten Osmanlıdan asker yardımı istemiyordu; Türklerin Girit’ten gitmesini istiyordu. Girit’te oluk oluk Türk kanı akıyordu. Tek tek öldürmeler kısa zamanda toplu katliamlara neden oldu. Elida, Ahladina, Nisiya, Balyovici, Sika, Lisinsi, Mulina, İskalavos , Handra, Akriba, Lamnon, Ziru gibi Türk köyleri yakılıp yıkıldı; Müslüman ahalisi öldürüldü.
Türkler adadan kaçış yolu arıyordu artık. Hanya ve Resmo’da altmış bin Müslüman sığınmacı kurtarılmayı bekliyordu. Giritli Müslümanlar, açılım gereği Osmanlının Girit’e asker çıkaramayacağını anlayınca, İran Şahı Muzafferiddin Han’dan yardım istedi! Sadece Girit’te değil Yanya’daki feryatlara Avrupalının kulağı kapalıydı.
Sonunda Osmanlı, 18 Nisan 1897de Yunanistan’a savaş açtı. Beklendiği gibi bir ay gibi kısa sürede Yunan ordusunu perişan etti. Türk ordusu Atinaya girecekken, Rus Çarı II. Nikolay’ın isteği ve İngiltere’nin baskısıyla II. Abdülhamid Türk ordusunu durdurdu. Yapılan barış görüşmelerinde galip Osmanlı, bırakın bir avuç toprak almayı, savaş tazminatını bile alamadı. Aksine Giritteki nüfuzunu kaybetti...
Açılımın dördüncü aşaması
Otonomi ilan edildi
Diyeceksiniz ki, Osmanlı ordusu, Yunanlıları yenince Girit’teki Rumlar korkup sinmişlerdir. Ne gezer! En acıklısı Girit’te yaşandı. Türkler, Rumları kesecek iddiasıyla Avrupa devletleri (İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya) adaya asker çıkardı. Asayişi artık onların askeri sağlayacaktı! O halde Girit’te Türk askerine gerek var mıydı? Diyorlardı ki, Osmanlı askeri gidince Rumlar bir daha ayaklanmazdı! (Gülmeyiniz, aynı gerekçeler günümüzde Kıbrıs için de söyleniyor...)Avrupa’nın bu kandırmasıyla Türk askeri 1898de Girit’ten çekildi. Ada otonom ilan edildi. Girit’in kaderi, Avrupalılara bırakıldı. Avrupalılar, Rumların ve Türklerin can ve mal güvenliklerini garanti altına aldıktan sonra adadan ayrılacaklardı . Girit’e böylece barış gelecekti. Harika!
Tabii bu arada bir şart daha ileri sürüldü: Girit valisini seçme hakkı Osmanlı padişahına bırakıldı. Ancak istisnai bir durum vardı; büyük devletlerin o valiyi onaylaması gerekiyordu. Yoksa kendileri atama yapacaklardı.
Ne oldu dersiniz;
Osmanlının karşı koymasına rağmen Prens Otto Girit Valisi yapıldı. Kısa bir süre sonra dört devlet adadan çekildi. Ve Rumlar hemen adaya Yunan bayrağı çekti. Hani barış gelecekti; beyaz güvercinler uçacaktı adanın üzerinde?
Osmanlı büyük bir diplomasi başarısıyla(!) bayrağı indirtti. Karşılık olarak, Avrupa ülkelerinin ve Yunanistan’ın tepkisini çekmemek için, İstanbul’da sahnelenen Girit adlı tiyatro oyununu sansürledi.
Şaka gibi...

Ve sonuç
Toprak kaybı
Osmanlı, Avrupalı dört devletin oyalayıcı sözlerine, teminatlarına ve açılım masallarına hep inandı. Bunun karşılığında Girit’i kaybetti. Bu da şöyle oldu:
1910’da Girit Meclisi Yunanistan’la birleşme kararı aldı. Anadolu’nun birçok yerinde mitingler yapıldı; Türkler, Girit’te savaşmak için gönüllü asker müracaatında bulundu; Yunan malları boykot edildi, gemileri Osmanlı limanlarına sokulmadı;
Osmanlı konuyu La Hey Hakem Mahkemesine götürmek istedi vs. vs.Bunların pek yaptırımı olmadı. Girit onca açılıma rağmen 1913’te Osmanlının elinden kuş olup uçtu, gitti!
Giden toprağın yüzölçümü 8.336 kilometrekare idi.