14 Şubat 2011 Pazartesi

KİMYASAL KASTRASYON MU O DA NE?

Aşağıda yazacaklarım, meslekdaşlarımızla da istişâre edilerek oluşmuş tıbbî ve vicdânî sine qua non kararlardır:
*Parafilik davranış sergileyen*, *mütecâviz* veya *tâcizcilerin* *ekseriyeti “içimizde yaşayan ve kendi hâlinde bildiğimiz” kişilerdir
Psikotik boyuta varmayan vak’alar hastadırlar ama cezâî ehliyetleri tamdır.
Meselâ *Antisosyal Kişilik Bozukluğu* da bir psikiyatrik antitedir ama bunların da cezâî ehliyetleri tamdır.
Dolayısıyla da tedâvileri tıbbîdir.
Hiçbir tıbbî tedâvinin nasıl yapılacağını kanun koyucu tâyin edemez; tamamen hekim ve hasta arasındaki bir konudur. Biz psikiyatrlar aslında zihinsel özürlülere, bunaklara, şizofrenlere cinsel olarak çevrelerini rahatsız ettikleri durumlarda hormon verebiliyoruz ve hiçbir sorun olmuyor, çünkü bu insanların cezâî ve hukukî sorumlulukları, ehliyetleri yok ve onların rızâsını almadan tedâvi girişiminde bulunuyoruz, verdiğimiz hormonlar da zararsız miktarlarda. Ama sapkınlıklarda durum farklı, çünkü onlar diğer akıl hastalarından farklılar, yâni cezâî ve hukukî ehliyetleri var. Cezâî ve hukukî ehliyeti olan insanlara hekim, rızâsını almadan bir tedavi uygulayamaz. Sorun budur, hekimin önünü açacak bir yasal düzenleme yapılabilir. Meselâ “cinsel suç işleyen cinsel sapkınlık hastalıklarının tedâvisinde eğer direnç varsa, suçun tekrarının önüne geçilmesi amacıyla hekim tedâvide rızâ şartı aramak zorunda değildir” denilebilir. Böyle denirse şimdi *AKP’nin* yasasında olduğu gibi cinsel sapkınlık teşhisi ve tedavisi hâkime bırakılmaz, hekim hâkimin emir kulu yapılamaz.


Hadım yasası diye övünerek söyleyen *AKP’lilerin* yasada önerdiği ilaç *Depo Provera’dır* ki doğum kontrolü için kadınlarda kullanıldığı sırada (Batılılar, 1970’lerde helikopterlerle doğum kontrolü için Afrikalı kadınlara Depo Provera atıyorlardı) o kadınların çoğu kanser oldu. Devlet eliyle kimsenin beden bütünlüğü bozulamaz, bu işkencedir. İnsanlar bizi iğrendiren suçlar işliyorlar diye, onlara istediğimiz cezâyı veremeyiz, cezânın da insan haklarını ilgilendiren bir normu, kuralı vardır. Cinsel suç işleyenlere en ağır hapis cezâlarının verilmesine evet ama kimsenin canı devlet eliyle yakılamaz, doku ve organ bütünlüğü bozulamaz. Kaldı ki bu tür girişimlerin tıbbî faydası da kesin değildir.


1- Hiçbir çağdaş devlet, insanın biyolojik bütünlüğünü bozucu cezâ veremez. Bu insan haklarına aykırı bir durumdur, suçlu da insandır.
2- “Cezâ” ve “tedâvi”, asla bir arada kullanılacak kavramlar değildir.
3- Ülkemizde cinsel suçlarla ilgili çağdaş düzenlemeler, ancak yeni yeni gündeme gelmektedir ve hâlâ *Avrupa’da* cinsel suçların en az cezâ gördüğü ülke Türkiye’dir. Cinsel suçların cezâların arttırmak varken, çağdışı yöntemleri gündeme getirmek kabûl edilemez.
4- Cinsel suçlar, “pedofili” gibi hastalıklardan kaynaklanıyorsa,hastalıkların tedavisinden sorumlu olan, tıbbî otoritedir. Hukukî mercîler, tıbbî otoriteye “tedâvi şekli” dayatamaz, emredemez.
Böyle bir tedâvi tatbik edilecekse, meselâ *İsviçre’de* olduğu gibi, özellikle de multidisipliner bir ekip tarafından yürütülen bir tedâvinin bir parçası olarak ve hasta/suçlunun rızâsıyla gerçekleştirilebilir. Bu da bir
cezâî müeyyide değil, uygulanan psikiyatrik/psikoterapötik tedavinin parçasıdır. Bu tedâvinin etkililiğini gözden geçiren yayınlarda, bizzat doktor gözetiminde ve çok düzenle uygulansa bile, vak’aların %70′inde hiç faydası olmamakta, sâdece %30’unda ilâç kullanıldığı süre içinde cinsel isteği ve eylemi azalttığı gözlenmekte, bu azalma görülen kişilerde ise ilâcı bırakma hâlinde “rebound” (ânında sözlük: daha da güçlenerek tekrarlama, nüksetme) şeklinde cinsel istek ve eylemlerde artış gözlenmiştir. Türkiye’de vakaların ilâcı alıp almadığı, cinsel istek ve eylem sıklığını takip etmek imkânsız gibi bir şeydir, bu yasaya girerse birçok pedofili vak’ası bu yöntem için başvuru yapar ama ilâcı doğru kullanmaz veya istek ve eylemlerini belirtmez.


Ortada, bilim adamlarının ve meslek örgütlerinin fikri alınmadan kapımızın önüne konmuş, özensizce hazırlanmış bir yasa tasarısı var, konu oldubittiye getirilebilir. Cinsel suç işleyenlerin tamamı, bir anda “hasta” durumuna düşürülebilir ve biz de hâkim emri ve mahkeme kararıyla bu yeni “hastalarımızı” tedâviye zorlanabiliriz. Daha da vahimi, cinsel suç işleyenler, bu sözüm ona tedâviyi kabûl etmeleri hâlinde, hâkim tarafından şartlı salıverilebilirler. Meselâ *Hüseyin Üzmez*, “ben bu tedâviden faydalanmak istiyorum” diye bir meslektaşımızın önüne çıkarılabilir!


Son olarak da…

Bu yasa uygulamaya konulursa, sonu tamamen faşizan bir ucûbe olan öjeniye giden yol açılır* (bkz. http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%96jenik)!
Yâhut komünizme inanmayanların akıl hastası diye tımarhâneye atıldığı SSCB’dekine benzeyen yalancı-bilimsel uygulamalar teker teker içeri girer
Ama o zamandakinden çok farklı bir mâhiyetle: Din adına!


Mehmet Kerem Doksat 
İstinye – 11 Şubat 2011 Cuma

11 Şubat 2011 Cuma

ŞUBAT AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 2

KİTABIN ADI : Ataların Hikayesi -Yaşamın kökenine yolculuk- (Ancestor’s Tale)
KİTABIN YAZARI : Richard Dawkins
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Ahmet Fethi
KİTABIN YAYINEVİ : Hil Yayın
KİTABIN BASKI YILI : 2008
KİTABIN BASKI SAYISI : 2. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 617 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 6/10 (Çok fazla sayıda yanlış hece bölümünden kaynaklanan dizgi hatası var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 10/10

YORUM: Yaşayan en büyük biyologlardan Richard Dawkins, bu kitabında ilginç bir yöntemle yaşamın kökenlerine iniyor.
Bugüne değin okuduğum tüm evrim ve yaşam bilim kitaplarında, ilk canlının, ilkel atmosferde oluşumundan sonra, evrimin son halkası insana kadar uzanan yaşam zincirini anlatır ve homo sapiens ile de kitabı noktalar. Dawkins ise bu kitapta tam tersi bir zincir izliyor. 37-38 ortak atadan hareketle, bugünkü insandan, en ilkel bakteriye tam ters biçimde geriye ortak atalara uzanan bir yolculuk yapıyor. Örneğin bugünkü insanın homo neandertalis, homo erectus gibi ortak geçmişinde ortak ata durakları yaparak yaşamın ilkel formlarına geriye yolculuk yapıyor. Zaman zaman bu ortak ata duraklarında ilginç yaşam biçim hikayeleri anlatıyor.
Kitap bir bilgi şelalesi niteliğinde. Açıkça itiraf etmek gerekirse geçmişte ne kadar yaşam bilim ya da evrim kitabı okumuş olursanız olun bu kitabı okuyup bitirdiğinizde, bugüne kadar bu konuda hiçbir şey bilmediğinizi anlıyorsunuz.
Kitapta geriye anlatımlarda geçmişe yolculuk eden yaşam formlarını ortak atayı arayan hacılara ve hacı kafilelerine benzetmesi ise, Dawkins’in dine bakışını bildiğinizden bir ironi gibi geliyor. Dawkins’te bunun farkında ve kitabında açıklıyor.
Bence bu kitabı okumaya cüret edin. İnanın çok şey kazanacaksınız!
Kitabın temiz Türkçe tercümesi içinde Ahmet Fethi’yi kutlarım.
Yalnız son sözüm Yayınevi’ne;
Bu kadar güzel bir eserin dizildiği kitapta bu denli çok yanlış hece bölünmesi insanın adeta canını acıtıyor. Bilinçsiz okuyucuların farkında olmadan yanlış hece bölünmesini içlerine sindirmesine ve ileride kendilerinin de bunu kullanarak güzel Türkçemizi katletmeye götürecek bir sessiz tehlike olarak gördüm. Bu kadar yanlış hece bölünmesini yanında Darwin’in isminin bir çok yerde “Darvin” olarak yazılması da ne yazık ki redaktörün özensizliğinin diğer bir boyutu.
Ben yayın editörü olsam bu kitabı redaktörün kafasına fırlatırdım.

Clinton Richard Dawkins (d. 26 Mart 1941), İngiliz uyruklu bilimadamı, etolog, yazar, evrim kuramcısı. Oxford Üniversitesi'nde zooloji profesörüdür. Bilimin halkça anlaşılması için 1995 yılında oluşturulmuş Oxford Üniversitesi Charles Simonyi Kürsüsü'nün 2008 yılında emekli oluncaya kadarki sahibi ve aynı zamanda New College bilim kurulunun bir üyesidir.

Kasım 2005 ve Haziran 2008 tarihlerinde ABD'den Foreign Policy ve İngiltere'den Prospect dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu Dünyanın ilk 100 entellektüeli listelerinde, 2005 yılında 3., 2008 yılında 19. sırada yer almıştır.
1976'da yayımlanan The Selfish Gene (Gen Bencildir) adlı kitabında doğal seçilim'in bireyler ya da türler seviyesinde değil, genler seviyesinde incelenmesi gerektiğini savundu. Aynı kitapta, mem kavramını ortaya atarak bugün memetik diye bilinen bilim dalının kurucusu oldu.
1982'de yayımladığı The Extended Phenotype (Genişletilmiş Fenotip) adlı kitabında, fenotipi vücutla eş anlamlı gören geleneksel görüşe karşı çıktı, bir organizmanın kendi vücudu dışında oluşturduğu yapıların da (kuş ve termit yuvaları gibi) o organizmanın genleri tarafından inşa edildiğini, dolayısıyla organizmanın fenotipine dahil edilmesi gerektiğini savundu.
Evrim, yaradılışçılık ve din konularındaki fikirlerini açıklamak için pek çok popüler bilim kitabı yazmış ve pek çok televizyon programına katılmış olan Dawkins, bir ateizm savunucusu olarak da ünlenmiştir. 2006'da yayımladığı The God Delusion (Tanrı Yanılgısı) adlı kitabında tanrının varlığı ve dinlerin gerekliliği için öne sürülen geleneksel savlara karşı çıkmış ve ateist bir dünya görüşünü savunmuştur.
Profesörün www.richarddawkins.net adresindeki internet sitesine 10 Eylül 2008 tarihinde Türkiye çıkışlı sunucularda yasak konulmuştur. Siteye Türkiye'den girildiğinde yalnızca “Mahkeme kararıyla erişim engellenmiştir” ifadesi görünmektedir. Ancak hangi mahkemenin hangi tarih ve sayılı kararı ile engellendiği belirtilmemektedir. Yasaklama üzerine, siteden yapılan açıklamaya göre Türkiye'den mahkeme başvurusu yapan kişinin Adnan Hoca olarak da bilinen, Harun Yahya mahlâsını kullanan Adnan Oktar olduğu belirtilmiştir.
Richard Dawkins, yazdığı kitap nedeniyle de Türkiye'de dava konusu olmuştu. Dawkins'in "Tanrı Yanılgısı" adlı kitabını Türkiye'de yayımlayan Kuzey Yayıncılık'ın sahibi Erol Karaaslan, geçtiğimiz Mart ayında, "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" iddiasıyla dava edilmiş, ancak mahkeme, "kitap yasaklamanın düşünce özgürlüğünü özünden sınırlayacağını" belirterek Karaaslan'ın beraatine karar vermişti.
Dawkins, son kitabı Yeryüzündeki En Büyük Gösteri ile, evrimi doğruladığını iddia etmektedir.
Son olarak Darwin'in ön gördüğü evrim teorisinden tamamen farklı bir teoriyi ileri sürerek dünya üzerindeki hayatın oluştuğuna dair verdiği bilgi hekesi şaşırtmıştır. Dawkins; ilk canlıda bir yaratıcının imzası olduğunu belirtmiş bunun ise uzaylılar tarafından oluşturulduğunu öngörmüştür. Henüz böyle bir bulguya rastlamadıklarını ama araştırmalar sonucu bu bilgiye ulaşacaklarını bildirmiştir.
Kitapları
1976 The Selfish Gene (Gen Bencildir) Tübitak Yayınevi
1982 The Extended Phenotype - -
1986 The Blind Watchmaker (Kör Saatçi )Tübitak Yayınevi
1995 River Out of Eden (Cennetten Akan Irmak) Varlık Yayınları
1996 Climbing Mount Improbable (Olasılıksızlık Dağına Tırmanmak) Kuzey Yayınları
1998 Unweaving the Rainbow - -
2003 A Devil's Chaplain (Bir Şeytanın Papazı) Kuzey Yayınları
2005 The Ancestor's Tale : A Pilgrimage to the Dawn of Life (Ataların Hikayesi )Hil Yayınları
2006 The God Delusion (Tanrı Yanılgısı )Kuzey Yayınları
2009 The Greatest Show on Earth (Yeryüzündeki En Büyük Gösteri) Kuzey Yayınları

Kaynak: Wikipedi

10 Şubat 2011 Perşembe

ENERJİ VERİMLİLİĞİ KANUNUNUN VERDİĞİ SÜRENİN BİTİMİNE 15 AY KALDI

Bugün hem bir hukukçu ve hem de bir apartman yöneticisi olarak tüm blog arkadaşlarıma bir hatırlatma yapmak istiyorum.
Yasa koyucu tarafından 18.4.2007 tarihinde 5627 kanun numarası ile “Enerji Verimliliği Kanunu” çıkarıldı. Bu kanun Resmi Gazetenin 2.5.2007 tarihli 26510 sayılı nüshasında da yayınlandı.


Bu kanunun önemi ne?


Bilindiği gibi ortak ısıtma sistemine sahip binalarda önemli sorunlardan birisi, yakıtınız ne olursa olsun, dairelerin iyi ısınması ve az ödedim, çok ödüyorum kavgasıdır. Bu sorun kat maliklerini birbirine düşürdüğü gibi yöneticileri de her zaman geren konulardan biridir.
Bu kanun ile, kabaca ifade etmem gerekirse her dairede var olan her kalorifer ünitesine bir adet ısı ölçer ile daire girişine bir ısı ölçerden oluşan bir sistem takılacaktır. Bu sistemin kurulmasından sonra her dairenin kullandığı kalorifer ısısı, sistemi kuran şirket tarafından her ay okunarak yöneticiye iletilecek ve yönetici tarafından her daireye okunan ısınma değeri bildirilerek ödenmesi istenecektir.


Bu sistemde ısı ölçer mekanizması en düşük 15 C’de kalacak şekilde ayarlandıktan sonra dileyen daire kullanıcısı tarafından istenen sıcaklığa yükseltilebilecektir. Sonuçta çok ısınan çok ödeyecek, tasarruf etmek isteyen de en düşükte sabit tutabilecektir.

15 C’nin altına düşürülmemesinin mantığı, kaloriferlerin tümden kapatılarak alt ve üst dairelerin ısı kaybetmesinin önüne geçilmesi olduğu gibi bu yolla, kaloriferin %30 oranındaki asgari harcamasına dairelerin eşit katılımını sağlamak ve bunun üzerindeki ısınmayı daire sakinlerinin isteğine bırakmak. Oldukça adil görünüyor.
Şimdi gelelim bu yazıyı ve hatırlatmayı yapmamın sebebine;
İlgili kanun 7. maddesinde sistemin nasıl olacağını anlatıyor;
Uygulamalar
MADDE 7 – (1) Enerji verimliliğinin artırılması amacıyla aşağıdaki uygulamalar gerçekleştirilir.
...
c) Merkezî ısıtma sistemine sahip binalarda, merkezî veya lokal ısı veya sıcaklık kontrol cihazları ile ısınma maliyetlerinin ısı kullanım miktarına bağlı olarak paylaşımını sağlayan sistemler kullanılır. Buna aykırı olarak hazırlanan projeler ilgili mercilerce onaylanmaz.
Yasa bu işlemlerin nasıl yapılacağına ilişkin bir uygulama yönetmeliği yapılması öngörüyor. Bu yönetmelik, Resmi Gazetenin 25.10.2008 tarih ve 27035 sayılı nüshasında yayınlanarak yürürlüğe girdi. Burada sistemin nasıl ve hangi cihazlarla kurulacağına ilişkin ayrıntılı anlatımlar var.
Yasanın yürürlüğe girmesinden itibaren yapılmakta olan binalarda bu sistemin uygulanmasına geçilmesine rağmen, uyumun sağlanması açısından eski binalarda 5 yıllık bir geçiş süresi verildi.


Mevcut binalar ve endüstriyel işletmeler, inşaatı devam eden binalar ve asgarî sınırları sağlama

GEÇİCİ MADDE 6 – (1) Bu Kanunun yayımı tarihinden önce mevcut olan binalar ile inşaatı devam edip henüz yapı kullanım izni alınmamış olan binalar için, bu Kanunun 7 nci maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi, bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren beş yıl süreyle uygulanmaz.
(2) Bu Kanunun yayımı tarihinde mevcut olan veya yapı ruhsatı alınmış binalar hakkında 7 nci maddenin birinci fıkrasının (d) bendi hükmü, bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren on yıl süreyle uygulanmaz.
(3) Bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren üç yıl süreyle 7 nci maddenin birinci fıkrasının (ğ) ve (h) bentlerinde yer alan asgarî sınırları sağlama şartı aranmaz.
Kanunun yayımı tarihi itibariyle bu süre 2.5.2012’de sona erecektir. Peki kanunun verdiği bu süre içerisinde ortak ısıtmalı binalarda ortak ısınma sistemi öngörülen sisteme uydurulmazsa ne olacak? Yanıtını yine kanundan alıntılayalım.

İdarî yaptırımlar ve uygulama

MADDE 10 – (1) Bu Kanun kapsamında, idarî para cezası vermeye yetkili olanlar tarafından yapılan tespit ve/veya denetimler sonucu gerçek veya tüzel kişilere aşağıdaki esaslar çerçevesinde idarî yaptırımlar uygulanır.
a) İdarî yaptırım gerektiren haller şunlardır:
...
8) Endüstriyel işletmeler ve binaların sahipleri veya yönetimleri, 7 nci maddenin birinci fıkrasının (a) bendi ve ilgili yönetmelik hükümlerine aykırı hareket edilmesi halinde, aykırılığın giderilmesi için ihtar edilir. Aykırılığın otuz gün içerisinde giderilmemesi halinde; endüstriyel işletmeye, bina sahibine veya bina yönetimine yirmibin Türk Lirası idarî para cezası verilir.
Görüldüğü gibi haylı sıkıntı yaşatacak bir ceza gündemde. Henüz önümüzde 15 aylık bir süre varken blog dostlarımı uyarmak istiyorum. Bu arada kalorifer ünitesi başına, daire maliklerine düşen masrafın yaklaşık 100 TL olduğunu duydum. Herkese kolay gelsin diyorum.

9 Şubat 2011 Çarşamba

YÜZDE 47 BU İŞE NE DİYORSUNUZ?

Ankara'da işyerinde patlama oldu, 20 işçi öldü.
Devlet Bakanı Faruk Çelik Bey demeci patlattı: "İşletme belgeleri bile yokmuş" dedi.
Ama bilmiyor ki, yönettiğini zannettiği Bakanlık, 50 kişiden az işçi çalıştıran işletmelerin işletme belgesi alma zorunluluğunu 2 yıl önce kaldırdı.
Eskiden 10 kişiden fazla işçi çalıştıran işletmeler işletme belgesi almak zorunda idi.
Bay Çelik'in Bakanlığı, bu sınırı 50 işçiye çıkardı.
Patlamanın olduğu işyeri 50 kişiden az işçi çalıştırıyordu. Bu yüzden işletme belgesi alması gerekmiyordu.
Bu cinayetin sorumlusu bu yüzden Bakanlık idi, daha doğrusu Bakan Çelik idi.
Gelgelelim Çelik Bey bundan habersizdi. Belki kararnameyi okumadan imzalamıştı İleri Demokrasi gereği???
Çelik Bey demeci verirken coştukça coştu:
"Kaçak işyerleri hükümetin sorumluluğunda götürülecek konular değildir, kaçak işyerlerini ihbar etmeyen vatandaşlar da sorumludur.
İhbarlara rağmen idare bir şey yapmazsa o zaman sorumlu olur" dedi.
Yani Bakanlık, müfettişlerini seferber ederek işyerlerini teker teker teftiş ettirmekle yükümlü değil.
Bakanlık, kaçak işyerini tesbit edip gereğini yapmak zorunda değil.
Kaçak işyerinde bir sorun çıkarsa, Bakanlık sorumlu olmaz bu yüzden.


Peki, Çelik Bey'e göre Bakanlık ne zaman sorumlu olur?

Vatandaş bir işletmenin önünden geçerken: "Yahu bir girip bakayım, acaba bunların işletme belgesi var mı?" diye merak edecek.
"Selamün aleyküm, ben bir vatandaşım, vatandaşlık görevim gereği belgeniz var mı diye kontrol etmeye geldim"diyecek, gözünün üzerine bir yumruk yiyip dışarı tekmelendikten sonra Bakanlığa gelip şikayet edecek.
İşte o zaman Bakanlık bir şey yapmazsa sorumlu olurmuş.
Çelik Bey acaba ciddi mi, yoksa kafasına bir şey mi düşmüş, yoksa İleri Demokrasilerde Bakanlık yapmak böyle bir şey mi.


Veya,milyonlarca işsizden biri bir gün piyango çarpmış misali bir iş bulacak.

Ama işe başlamadan önce patrona: "Acaba işyeri belgeniz var mı?" diye soracak, yoksa işe girmeyecek, doğru Bakanlığa şikayete.
Veya: İşe başladıktan sonra gizlice büroya girecek, dosyaları karıştıracak. "İşletme belgesi var mı" diye araştırma yapacak.
Çelik Bey acaba Aziz Nesinliğe mi soyundu, yoksa İleri Demokrasilerde Bakanlık yapmak böyle bir şey mi.
Bu işsizlikte mucize kabilinden bir iş bulan kişi işyerini şikayet edebilir mi?


Yüzde 47 bu işe ne diyor acaba, yaman meraklanıyorum


Ali Serdar Bolat 8 Şubat 2011


Kaynak.  Vatan ve Emek Cephesi

8 Şubat 2011 Salı

ŞUBAT AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 1

KİTABIN ADI : Korkunun Çocukları –yasasız demokrasiye geçiş-
KİTABIN YAZARI : Osman Pamukoğlu
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Yayına hazırlayan Nuriye Atabey
KİTABIN YAYINEVİ : Kripto Yayınları
KİTABIN BASKI YILI : 2010
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 265 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 9/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 8/10

YORUM: Osman Pamukoğlu paşayı 1993-95 döneminde Hakkari Dağ Komando Tugay komutanı olarak, PKK’yı bitirme noktasına getiren kişi olarak çok yakından tanıdığınızı biliyorum.
Osman Paşa, anılarının pek çok yerinde, PKK’yı bitireceği bazı operasyonların, dönemin siyasileri tarafından geciktirildiği ve ertelendiğini bu sebeple tam imhanın engellendiğini anlatır.
Pamukoğlu, askerlikten kendi isteği ile emekliye ayrıldıktan sonra oldukça üretken vaziyette birçok kitap yayınladı. Daha sonra kendisine yapılan teklifleri değerlendirerek 2008 yılında HEPAR’ı kurdu. Partisi şimdilerde Haziran seçimlerine hazırlanıyor.
Osman Pamukoğlu, bu kitapta gazeteci Nuriye Atabey’in soruları kapsamında hem partisinin ve hem de kendisinin kişisel siyasi görüşlerini ve bir anlamda olası bir iktidar halinde hedefledikleri parti proğramını aktarıyor.
Haziran seçimlerinden, yani oy kullanmadan önce bu kitabı okumanızı öneriyorum.

Sinop'un Gerze ilçesinde doğan Pamukoğlu, 11 yaşından 55 yaşına kadar askeri üniforma giymiştir.Selimiye Askeri Ortaokulu, Kuleli Askeri Lisesi, Kara Harp Okulu, Piyade Okulu, Kara Harp Akademisi, Silahlı Kuvvetler Akademisi ve Milli Güvenlik Akademisi'nde öğrenim görmüştür. 10 yıl piyade subayı, 16 yıl kurmay subay olarak, kıta komutanlıkları ve karargah subaylığı görevlerinde bulunmuştur. 1990-1992'de Edirne-Uzunköprü'de 42'nci Piyade Alay Komutanlığı, 1993-1995'de Hakkari'de Dağ ve Komando Tugayı ve Güvenlik Komutanlığı, 1998-2000'de Kıbrıs'ta 28'nci Mekanize Piyade Tümen Komutanlığı, 2000-2001'de İstanbul'da Piyade Okul Komutanlığı vazifelerini yapmıştır.

1993'de Tuğgeneralliğe terfi etmiş, 1997'de Tümgeneralliğe yükselmiştir. 2002'de Tümgenerallikten emekli olan Pamukoğlu toplamda 43 yıl askeri üniforma giymiştir. Osman Pamukoğlu, 1. Dereceden Altın Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası, 2 kez Üstün Cesaret ve Feragat Nişanı ve 5 kez Üstün Birlik Yetiştirme Nişanı almıştır.
Osman Pamukoğlu, 1. Dereceden Altın Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası, 2 kez Üstün Cesaret ve Feragat Nişanı ve 5 kez Üstün Birlik Yetiştirme Nişanı almıştır. Pamukoğlu, Türk Ordusu'nda 5 tane Üstün Birlik Yetiştirme Nişanı'na sahip tek kişidir.
Teröre karşı mücadele
1993-1995 yılları arasında Hakkari bölgesinden sorumlu olarak teröre karşı yönettiği üstün mücadele dağlardaki PKK terör örgütüne bağlı terörist rakamının 12.000'den 5.500-6.000 aralığına inmesini sağlamıştır. 30'a yakın kere yapılan sınırdışı askeri harekatların neredeyse tümü onun yönetiminde yapılmıştır. Dönemin genelkurmay başkanı 'Üç tane Pamukoğlu Paşa olsa terörü bitiririz.' demiştir.
Pamukoğlu, o dönemde yapılan büyük askeri fedakarlıklara rağmen PKK terör örgütünün halen niçin sonlandıralamadığını 3 temel sebebe bağlıyor: İlk olarak gerçek bir siyasi irade kurulamaması, ikincisi tam bir istihbarat olmaması ve son olarak her yerde yayılmış asker bulunması diye tanımlıyor. Bizzat kendisinin yazdığı kitaplarda ve konuk olduğu birçok televizyon programında PKK terör örgütüne karşı yapılan mevcut mücadelenin uygun tarz ve strateji olmadığını ve ancak daha fazla şehit verilmesine sebep olduğunu söylemiştir. 'Karakolların hepsi yıkılmalıdır. Karakola gerek yok. Gelsinler bakalım, girsinler... Nereden girecekler? Pusuyu kurarsın, ağı kurarsın, mostrayı kurarsın alırsın.' demiştir. Daha doğru olan yöntemin 20.000 kişilik Eşkıya Takip Kuvveti kurmak ve dağlarda, taşlarda, mağaralarda, ormanlarda, nehir yataklarında yani tüm coğrafyada bulunmanın gerekliliğini belirtmiştir. Karakollarda bekleyen Mehmetçik kendisine karşı yapılan ani saldırılar halinde yeri, hareketleri, silahları teröristlerce bilinen bir durumdadır. Bir başka deyişle, bellibaşlı, elle gösterilebilir bir yerde olmamakla birlikte her yerde her zaman bulunma tavsiyesini vermiştir.
2007 yılında ise Serdar Akinan tarafından kendisinin görevli olduğu yıllarda terör olaylarının gelişimini inceleyen Kan Uykusu belgeselinde teröre karşı mücadelesi konu edinilmiştir.
Siyasi hayatı
28 Temmuz 2008'de yaptığı ulusal çağrı ile fiili olarak siyasi hayatına başlamıştır. Bu çağrısında Hak ve Eşitlik Partisi'nin ana felsefe ve ilkelerini duyurmuştur.
Pamukoğlu, 4 Eylül 2008'de yani Hak ve Eşitlik Partisi'ni kurduğu gün Anıtkabir özel defterine şunları yazmıştır:
Büyük Önder,
Gözün arkada kalmasın! Türk kadınları ve erkekleri olarak milletimizi özlediğin yüksekliğe çıkaracağız.
Bugün bizim için 11 Kasım 1938'dir.
28 Temmuz Çağrısı
Çağrı, "Anadolu ve Trakya'da yaşayan Türk halkı bu çağrı size" diye başlar. İlk başta Türkiye'nin içinde bulunduğu vahim durumun tarifini yapar ve insanoğlunun yeryüzünde görülmeye başladığından itibaren ki tüm mücadelelerin ana sebebinin 'Hak ve Eşitlik' olduğunu belirtir. Ardından, Türkiye'deki durumun düzeltilmesi ve tekrar 'hak ve özgürlüklerine' kavuşması için partinin gerçekleştireceklerini sıralar.
Ardından, Pamukoğlu "Hak ve Eşitlik Partisi'nin Doğa ve Felsefesi" adlı metni sunar. Bu bildirinin ardından halktan gelen destek ile Hak ve Eşitlik Partisi 36 gün sonra, 4 Eylül 2008'de kurulmuştur. 36 gün gibi kısa bir sürede bir siyasi partinin mevcudiyet kazanması Türkiye'nin geçmişinde nadiren olmuştur; fakat kurduğu parti hızla örgütlendiği gibi dış odaklardan gördüğü tepki de erken gelmiştir. Belli zaman aralıklarıyla Türkiye Cumhuriyeti'ne verilen Avrupa Birliği İlerleme Raporları'nda Hak ve Eşitlik Partisi'nin varlığından, oluşumundan ve gelişmesine karşı alınacak acil tedbirlerden bahseder. Bu konuya dair Pamukoğlu açıklamalarında
« "Thomas söyledim, ‘korkulun ecele faydalı yok’ İsveçli. Sen serbestsin, biz de serbestiz. İsveçli, gelirsen İstanbul’a, Ankara’ya haber ver. 8-10 bin kişiyle havaalanında seni karşılayacağız. Şimdi o kağıda yazdıklarını benim yüzüme söyle diye” »
demiştir.
Bu tarihten itibaren sürekli biçimde teşkilatlanma çalışmalarına devam eden Hak ve Eşitlik Partisi'ne 780.000 resmi başvuru olmuştur. Pamukoğlu, partiye gelen basvuruların 22.000 kişilik dilimler halinde ele alındığında çoğunluğun 18 ve 35 yaşları arasında bulunduğunu ve bu sebeple, partinin çevik bir nüfusa sahip olduğunu belirtmiştir.
2010 Mart ayı içerisinde, Çanakkale'nin Ezine ilçesinde bulunan Osman Pamukoğlu, partinin iktisadi politikasının önemini vurgulamak üzere şu açıklamayı yapmıştır: "Partinin ilk hedefi bu. Önce ekmek, sonra huzur. Huzur derken bütün adalet sistemini, dağda gezen eşkıyayı, şehirlerdeki mafya dahil onları kastediyorum. Bizim parti ile ilgili halkın Türkiye genelindeki kanaati şu: Hak ve Eşitlik Partisi ve genel başkanları Osman Pamukoğlu olduğu sürece Türkiye'de güvenlikte herhangi bir sorun olmaz. Yani, ne yapacağını nasıl yapacağını bilir. Buna inanmış halk. Yani, daha biz bir şey yapmadan dahi halkın kanaati bu. Milletin merak ettiği ekonomide ne yapacağımız. Ekonomide... 'Siyasal ve Toplumsal İlkeler' kitapçığımızda önce ekonomi var."
Kitapları
Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok (ISBN 975-10-2254-1)
Kara Tohum (ISBN 975-10-2404-8)
Ey Vatan Arkadaşlar Uykulardan Uyansın (ISBN 975-10-2240-1)
Ayandon (ISBN 975-10-2511-7)
Yolcu/Beyhude Geçmesin Bu Ömür (ISBN 9751025722)
İnsan ve Devlet (ISBN 9751026255)
Angut (ISBN 9751026576)
Korkunun Çocukları (ISBN 9786054125340)

7 Şubat 2011 Pazartesi

NABEUL VE KELİBİA

Tunus gezimizin 3. ve son günü rotamız kuzey-kuzey batı istikametinde "Cap Bon" olarak adlandırılan İtalya'ya en yakın sahillerine doğru oldu. Sabah 8.30 dolaylarında başlayan yolculuğumuzda en büyük sorun, bugünün bayramın 1. günü olması. Bayramın özellikle 1. günü halka açık yerler, ören yerleri çarşılar neredeyse tamamiyle kapalı. Bu sebeple bazı noktalardaki gezilerimiz kısa ve yüzeysel olmak zorunda.
Hammamet'ten hemen kuzeye doğru çıkışımızda bir sonraki yerleşim NABEUL bölgesi. Burası Tunus'un en varlıklı kesiminin mal edindiği yazlık bölgesi.
Kamel'in ifadesiyle yolun deniz tarafındaki villaların değeri birkaç milyon DT civarında, yolun kara tarafından 400.000 DT civarından villa bulunabiliyor.
Yine bu bölgede Jacques Chirac ve İtalyan siyasetçi Bettino Craxi'nin villaları var imiş. Yolda bizi karşılayan güzel bina Nabeul Belediye Sarayı.
 Nabeul'dan sonra bölgede çok ünlü taş işçililik merkezi DAR CHAABANE var. Ancak atelyelerin tamamı kapalı olduğu için gezme şansımız olmadı. Yalnız bu yerleşimin hemen girişindeki bu taş anıt oldukça görkemli.

Daha sonra KORBA ve MENZEL TEMİME gibi küçük yerleşimlerden geçiliyor. Ancak fazla özellikleri bulunmayan bu yörelerde dikkati çeken, meydanlarda bulunan flamingo heykelleri, bazı meydanlarda da uzun kulaklı çöl farelerine ait heykeller var.
KELİBİA, bölgenin önemli bir balıkçılık kasabası. Kentin limanı Bizans döneminden beri kullanılıyormuş. Liman bayram sebebiyle kapalı olmasına rağmen, girişteki görevliler, kısa bir konuşmadan sonra limana bir süre girmemize izin verdiler. Hemen tepede birazdan gideceğimiz kale heynetle yükseliyor.

Kelibia kalesi yine bayram sebebiyle kapalı olduğundan içine girme imkanımız olmadı. Çevrede dolaşan bir görevli de bulamadığımızdan etrafını dolaşmakla yetindik.
Kalenin çepeçevre etrafı gezilebilecek hale getirilmek için çalışma var. Henüz tamamlanmamış. Bitmiş haliyle oldukça güzel bir dolaşma terası olacak
 Az önce limandan kaleye bakarken şimdi kaleden limanı izliyoruz.
Kale yıllar içinde defalarca onarım görmüş. Değişik taş işçiliği ve malzemeler sebebiyle tümünü surlardan izlemek mümkün.
 Giriş kapısında, kaleyi kısaca tanıtan Arapça ve Fransızca küçük bir levha var.
Bu ziyaretimizden sonra gezimizi burna doğru devam ettireceğiz.

4 Şubat 2011 Cuma

BU SES SUSMAYACAK

(Teğmen Mehmet Ali Çelebi'yi Ergenekon davasını izleyenler ve blog dostlarım iyi bilirler. Teğmen Çelebi haykırmaya devam ediyor.
Askeri liseyi 1.likle bitiren Çelebi, Harbokulu diploma töreninde ilk üçe girenlerin Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Meclis Başkanından diplomalarını aldıkları için ilk üçe girmeyip okulu dördüncü olarak bitirip diplomasını Genekkurmay Başkanı'ndan almış yiğit bir Atatürk gencidir. Tüm dua ve temennilerim sonuna kadar onun yanındadır. Teğmenim, bulunduğu sanık koltuğundan, kendini itham edenleri yargılamaya ve gerçek yüzlerini sergilemeye devam ediyor;)

13. AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA

Adalet kan ağlıyor! Adalet kendini arıyor. Türk Milleti, harcına intikam karışan bu davayla ilgili utanç giysisini üstünden çıkarmayacaktır. Türk Hukuk Tarihi bu dramatik felaketin yasını daima tutacaktır.
Millet namusu demek olan subayın telefonuna hiç tanımadığı, hiçbir irtibatı olmadığı, yasadışı bir örgüt sempatizanının numaralarını yüklemek suretiyle onun üzerinde şüphe yaratmak, onu saf dışı bırakmak kimin işidir? Kim subayına böyle bir pusu kurabilir? Yazıklar olsun milleti için kılıç kuşanan ele zincir takmaya çalışanlara...
Anlaşılıyor ki devletimizin içine sızan düşmanların alçaklıklarına zincirlenmiş sanıklarız. Onların namussuzluğunun bedelini bizim bedenimiz ödüyor.
Okunduğu zaman zalimleri ve ayakdaşlarını titretecek bu savunma tarihe, milletimizin vicdan ve şuuruna vasiyettir.
KENDİ SUBAYINA PUSU KURAN VATANSIZ AKILSIZLARA SÖYLEV
Size de insan diyorlar... Oysa siz hilekâr ve pusuda bekleyen örümceklersiniz. Çatlaklarda yaşar, şeytanca komploların ağını örersiniz. Hep karanlıkta koşar, gün ışığına lânet okursunuz. Size göre rüzgâr da sabıkalı, güneş de...
Yarattığınız bu sahtelik sadece cüceler dünyasında geçerli. Siz o dünyaya aitsiniz. Gerçeği yağmalayanların, entrikacıların, zehre batan ruhların dünyasına...
Zavallılar! Bilmez misiniz ben Türk subayıyım. Bütün dünya parçalanıp üzerime yıkılsa, harabeler ortasında ayakta durmasını bilirim.

Karanlıklarınıza atın beni, uçurumlarınıza itin...

Dövüştürün beni yarattığınız sahtekârlıklarla...
Alay edin inanmış, adanmış halimle...
Alay edin ülkeme sımsıkı sarılmış halimle...
Şimdi söyleyin bana... Sizin karanlıklarınız benim yüreğime kadar yükselebilir mi? Körpe kanatlarım için kaç çırpımlık karanlığınız var!
Ne fark eder çamurlarınıza bulansam, gözlerimdeki umut günışığına uzanır elbet.
Ellerinizde parçalansam ne çıkar... Son nefesim bile Türk Milletinin varlığının sönmeyeceğini haykıracaktır.
Adalet hokkabazlığı, masumiyete pusu ancak size uygun övünç kaynaklarıdır. Bizim tertemiz vicdanımızın çağlayanında sizin lağımlarınız akmaz. İşbirlikçilere meydan okuyan Mustafa Kemal cesareti akar:
"... Aklınızı başınıza toplayın. Ulusumuz ve yurdumuz için sakıncalı olan yabancılara vicdanlarınızı satarak yaptığınız alçaklığın ulusça yükletilecek sorumluluğunu göz önünde tutunuz. Güvendiğiniz kişilerin ve gücün sonunu öğrendiğiniz zaman kendi sonunuzla karşılaştırmayı unutmayınız..." (NUTUK)
Sizin karanlıklarınız varsa bizim de sevdamızın yangınları var! O sevdada onurumuz var, şerefimiz var. Sizin vicdanlarınız yanında bizim zindanlarımız ne kadar özgür, zincirlerimiz ne kadar güzel!
Suçunuzu tarihe kazıyorum. Türk subayına pusu kuranlar, zavallılar olarak anılacaksınız, kendi çıkarlarını millet şerefi olan subayın zararında arayan sefiller olarak lânetleneceksiniz.
Adalet yakanıza yapışacak, doğruluk sizi er veya geç teslim alacaktır.
YÜCE MAHKEMEDEN TALEBİMDİR!
Hâkimler kararlarıyla konuşur. Konuşun ve adalet yağdırın bunların mağaralarına! Bizim için erdem, onlar için yük olan namus ve şeref yağdırın. Çünkü hakikat ağır gelir bu bataklık sineklerine; kaldıramazlar adaletin erdemini.
İğrenç yuvalarını adaletin terazisine kuran asalakları temizleyin.
Onlara bu toprakların adaletinin bir solukta tükenmeyeceğini gösterin.

Çünkü sizin Türk Milleti adına dağıtacağınız adalet bu şeref fakirlerinin komplolarına tâbi olamaz!

Dağda çarpıştığımız bebek katilleri alçaktır. Ama bunlar daha da alçak. Çünkü teröristlerin kurşunu bile beni şehit yapar, bunlarınki beni terörist yapmaya çalışıyor.
Bıçak taşıyorsun diye beni suçluyorsunuz... Evet, taşıyorum ama sırtımda... Ben hançerlenenim...
BEN SUÇLU DEĞİLİM!
Zindan duvarlarımızı ören bu kirli eller suçlu...
Vicdanlarını onursuzluğa paspas yapanlar suçlu...
Memleket hisleri kötürüm olanlar suçlu...
Adaletin terazisinde intikam tartanlar suçlu...
Bizim temiz davamız açık, gayemiz meydandadır. Eserin aslî sahibi Türk Gençliği olarak, Türk Milletine pusu kuranlara her daim vereceğimiz cevap alınlarımızdaki aklık, sadakatimizdeki devamlılık, duruşumuzdaki sağlamlık olacaktır.
Şimdiye hükmedebilirler ama geleceğe asla! Adaletin kendisine bakıp utanacağı, adalet adına hareket ettiğini söyleyenlerin özür dileyeceği, ışık karşısında dağılacağı günler gelecek. Bu karanlık günleri organize eden, suç yaratan ve icat edenlerin hesap vereceği günler gelecek.
O günler bize gelmezse, hakikatin delici matkaplarıyla zindanları yıkacağız ve karanlığı yara yara biz o günlere gideceğiz...
Saygılar sunarım.
Mehmet Ali ÇELEBİ
Kr. Plt. Tğm.
21.01.2011

3 Şubat 2011 Perşembe

ONLARI UNUTMAYIN - 21

TAYYAR RAHMİYE (RAHİME HATUN)

(Bu şehit anadolu kadını, değişik kaynaklarda yaklaşık aynı öykü anlatılmakla birlikte Tayyar Rahmiye ile Rahime Hatun adlarıyla iki farklı şekilde anılmaktadır. İsmin yerel okunuşa göre değiştirildiği kanısındayım. Her ne kadar aşağıdaki öyküyü Tayyar Rahmiye olarak yazdıysam da, ciddi bir kaynak mezartaşında “Rahime” yazıldığından bahsetmekte olduğundan diğer ismi de gerçek varsayabiliriz.)


Birinci Dünya Harbinin galip devletleri, öteden beri ve Özellikle Birinci Dünya Harbi sırasında, aralarında yaptıkları birçok gizli anlaşmalarda, Türk topraklarını bölüşmeyi kararlaştırmışlardı. Mondros Ateşkesi ile de bu fırsatı ellerine geçirince; Güney Cephesi'ndeki Türk kuvvetlerinin, Toros geçitlerine alınarak bölgenin boşaltılmasını istediler.
Yapılan baskılar sonucu, bu cephedeki 2 nci Ordu birlikleri, Toroslar kuzeyine çekildi. Ateşkes'in imzasından hemen sonra Adana'yı işgale başlayan Fransızlar, meydanı boş bulunca silahlandırdıkları Ermeniler ile birlikte bu işgallerini genişleterek, Adana'dan başka Kozan, Osmaniye, Tarsus, Mersin ve Pozantı'yı da kontrolleri altına aldılar.

Yöreyi işgal eden Fransız komutan Türk halka bir bildiri yayınladı. Bu bildirinin hükümleri Fransızların nasıl bir tutum içinde olduklarını yorum yapmaya gerek bırakmayacak bir biçimde ortaya koyuyordu:

1- Ne için taşıdığını tahkikata bile lüzum görmeksizin üzerlerinde revolver bulunan bir adamın kurşuna dizilmesi
2- Kargaşalık çıktığında ölen veya yaralanan Fransız askerine karşılık, yerli halktan iki adamın kurşuna dizilmesi ve bunların kur'a ile seçilmesi
3- Bir evden silah atılırsa yakılması
4- Osmanlı Hükümeti memurlarının böyle bir durum ortaya çıkmasında idare haklarının ve hakimiyetlerinin iskatı ve sokaklarının mitralyöz, bomba ve gazlı mermilerle ateş altına alınması.

 Antep'te Türk bayrakları indirtilerek yerlerine Fransız bayrakları çekildi. Türk kadınlarının çarşaflarının yırtılması, yüzlerinin zorla açılması gibi çirkin olaylar yaratan işgal kuvvetleri, direnen Türkleri de öldürüyorlardı. Ermenilerin taşkınlıklarının olayları büyüteceğini gören Fransızlar, Ermeni taburunun yerine Cezayir taburunu getirdilerse de artık durum değişmedi. Türk Ulusu'nun sabrı taştı.

Ancak bu işgallere ve ardından gelen saldırı ve zulümlere tahammül etme yen Türk halkı, silaha sarılarak mücadeleye başladı. Kuvayı Milliye (Milli Kuvvetler) adını taşıyan bu gönüllü müfrezeler, Güney Cephesi'nin daha ziyade Fırat Nehri batısına rastlayan Adana Cephe kesiminde Fransızlara ve onlarla iş birliği halindeki Ermenilere karşı çarpıştı.
Fransızların o günün en modern silâhlarıyla donatılmış dört piyade tümeni vardı. Bunlardan 1 nci Piyade Tümen birlikleri Adana'da, 1 nci Doğu Tümeni birlikleri ise Mersin'den Urfa ve Telebyaz'a dek olan bölgede yerleşmişti. Ayrıca 2 nci Fransız Tümeni de Kilis bölgesindeydi.
Bundan başka Antep bölgesini 4 ncü Tümenleri ile takviye eden Fransızlar, bu bölgedeki harekâttan bir süre sonra bu tümenlerini Suriye'ye almışlardı.
Bölgedeki Ermeni kuvvetlerine gelince; bunların Antep, Maraş, Saimbeyli, Urfa, Zeytin, Şar, Kozan, Adana, Mersin, Osmaniye, Haruniye, Bahçe ve İslâhiye'de olmak üzere toplam sayıları 10,050'yi buluyordu.
Bu düşmanlara karşı, sadece halkın teşkil ettiği ve Sivas Kongresi'nden sonra Heyeti Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal'in emir ve direktifleriyle organize edilerek geliştirilen, silâh ve donatımca zayıf, fakat yürekli ve inançlı milli kuvvetlerle savaşıldı.
Hem insan hem de silah sayısında çok üstün Fransız ordusu ve onun yanı-başında kendi emelleri uğrunda çarpışan Ermeni birliklerine karşı 1919 sonundan 1921'e dek bu cephede yılmadan, bıkmadan büyük bir azim ve irade gücüyle verilen muharebelerde, milli kuvvetler büyük başarılar elde ettiler.


Güney Cephesi’nde oluşturulan halk milislerinden kurulu bir gönüllü müfreze vardı. Bunun komutanı genç bir kadındı. Rahmiye Hanım.

Rahmiye Hanım, Osmaniye ilçesine bağlı Kaypak Nahiyesi, Raziyeler (Kayalı) köyünün kanlı geçit mahallesinde 1890 yılında doğdu. Babası Köse Abdullah, anası Haticedir. Eşe ve Elif adında iki ablası vardı. Kendisinden küçük, Meryem adındaki kız kardeşi, Osmaniye'de evlenmiş, erkek kardeşi Mustafa ise Raziyeler köyünde kalmıştır. Rahmiye hanım, önce Demiralioğlu İbrahim ile evlenmiştir. Bu evlilikten iki kızı vardır. İbrahim'den ayrılan Rahmiye, ikinci evliliğini Vız Ali adında birisi ile yapmış bu koca- dan olan iki oğlu ölmüşlerdir.
Rahmiye hanımı tanıyanlar onu şöyle anlatırlar: Orta boylu, normal yapıda, esmer tenli, ela gözlüdür. Başına , agil veya sırmalı pusu sarardı. Sırtında Maraş abası vardı. Kara şalvar giyer, göğsüne fişeklik takardı. Omzunda Alman filintası denen tüfeğini taşırdı. Ayağına ipli çarık veya yemeni giyerdi. Kıyafeti ile bir erkekten farksızdı. Genellikle atlı gezerdi. Beden yapısı bakımından güçlü, kuvvetli idi. Onun bu durumunu bilenler, "taşı sıksa suyunu çıkarır" demişlerdir. Kendisini vatana ve millete adamıştı. Şu sözlerini kendisini tanıyanlar unutamamıştır: "Allah bana nusret verse yalnız başıma düşmanı kırarım. Ölürsem şehit, kalırsam gaziyim." Osmaniye çete savaşlarına damgasını vuran Rahmiye hanım davranışlarıyla erkek arkadaşlarına örnek olurdu. Çarpışmalara girmekten kaçınan silah arkadaşlarına cesaret verici sözler söylerdi,.
Rahmiye Hanım, Fransızların işkence ve tazyiklerine tahammül edemeyerek Hüseyin Ağa’nın Milli Kuvvetlerine on başı rütbesiyle gönüllü olarak iltihak etmiştir. Başlıca görevi, keşif ve cephe gerisinde kundakçılık yapmaktı. Osmaniye yakınındaki demiryolu tünelini o patlatmıştı ve bölgedeki düşmanın cephane ikmalini büyük sekteye uğratmıştı
Hasanbeyli civarında icra edilen taarruza müfrezesiyle fiilen iştirak etmiştir...
Bu çarpışmada Fransızlardan 80 tüfek ve 2 makineli tüfek alınmıştır. Çarpışmada bazı arkadaşları arkada kalmıştı. Milli kuvvetler derhal gidip onları kurtarmış ve bu kahramanca hareketinden dolayı Rahmiye Hanım’a “Tayyar” (uçan) nâmı verilmiştir.
Beş Ağustos 1920’de Osmaniye'nin Alibeyli mahallesinden Hacı Ökkeş Ağa'nın damında Fransız bayrağı dalgalanıyordu. Çünkü burasını düşmangüçleri Karargah olarak kullanmakta idi içlerinde Rahmiye hanımın da bulunduğu müfrezeye, bu karargahın düşman elinden kurtarılması görevi verilmişti. Müfreze 70-80 kişiden oluşuyordu. Bu kişilerden adları bilinenler şunlardır : Hayta Hüseyin ve arkadaşları, Yaveriye çetesi mensupları, Yastı Kelle, Ali Kılıç, Mamık Hüseyin, Kadir Çavuş, Muhammed Hoca, Nacar Ökkeş, Borazan Mehmed, Hacı Ali Ağaoğulları Ali ve Ahmed, Ali Bekir oğlu Ahmed
Kurtarma hareketi başlamadan önce Rahmiye onbaşı erkek arkadaşlarına şöyle seslenmiştir:
"Arkadaşlar, düşman karargahını mutlaka alacağız. Allah bizimle beraberdir. Yalnız sizden bir isteğim var. Eğer ben şehit olursam cesedimi sakın düşmana bırakmayın."
Bunun üzerine saldırı başladı. Çeteler Allah Allah sesleriyle ileri atıldılar. Düşman da karşı ateşe başlamıştır. Kadir Çavuş ile Rahmiye hanımın sıktığı kurşunlar hiç boşa gitmiyor, her atışta bir düşmanı yere seriyorlardı. Düşmanın savunması daha da şiddetlenince bizimkilerde duraklama başladı. Bu duruma göre Rahmiye onbaşı, yeniden cesaret vermek için şöyle haykırdı:
" Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da siz erkek olmanıza rağmen yerlerde sürünmekten utanmıyor musunuz Haydi durmayın, Allahını seven,vatanını seven yürüsün".
Bunun üzerine kıyasıya çarpışma yeniden başladı. Düşman karargahına iyice yaklaşmışlardı. Ne yazık ki bu sırada Rahmiye hanım göğsünden vuruldu ve yere yıkıldı.
" La ilahe illallah" diyerek ruhunu tanrıya teslim etti. Bunun üzerine iyice köpürüp coşan arkadaşları ise karagahı geri almayı başardılar


Şehit Rahime Hatun, şimdiki Endüstri Meslek Lisesinin bulunduğu yerdeki mezarlığa gömüldü. Daha sonra Enver'ül- Hamid denen Ulu camii çevresindeki şehitliğe taşınmıştır. Mezartaşında şunlar yazılıdır:


Şehit Rahime Hatun (d. 1890- ölüm-Şehit 5.8. 1920)
Yarınların sahibi ey gençlik,
İyi tanı, ebedi sükûnetle bu mezarda yatan.
Hak için, bayrak için canın feda edip
Armağan etti bize bu mukaddes vatanı.

Rahime'nin Ağıdı
Temmuzun sarı sıcağı Yaktı
köşeyi bucağı Zalim
düşman talan etti,
Söndürdü nice ocağı
Rahime otuz yaşında Yan giyer
fesi başında Arkadaşı çetelerle
Gezer düşmanın peşinde
Çeteler düşmana hücum, Anam,
babam, kardeş, bacım Ben bu
uğurda ölürsem Kalmasın
düşmanda öcüm
Öğlen, ikindi arası
Düşman üstüne varası
Rahime'yi şehit ettik
Alnında kurşun yarası
Çeteler içinde şanlı Yüzü
nokta nokta benli Yurdu
için şehit düştü Yerde yatar
ala kanlı
(Emekli Öğ. Mehmet Yavuz) A. Neşet Dincer: Rahime Onbaşı, SF. 43.
Kaynak:
http://www.vehbitulek.com/cms/content/view/338/33/
http://www.kibris1974.com/onbasi-rahime-hatun-t38736.html?p=55491
http://www.izafet.com/savaslar-ve-seferler/38202-kurtulus-savasinda-adana.html

2 Şubat 2011 Çarşamba

AB'NİN ATATÜRK İLE DERDİ NEDİR?

AB’nin Atatürk ile derdi nedir?


Bu sorunun doğru yanıtı, aynı zamanda Türk ulusunun yol haritasını da çizer!.. O bakımdan üzerinde biraz ayrıntılı durmak gerekir:
ABD ve AB emperyalizmine, Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda diz çöktürüp, kendilerini “dünya devi” sanan bu şımarık devletleri, omuzlarından bastırarak Lozan’da masaya oturtan kimdir? 1932’de kurulmakta olan dünyanın “en büyük” uluslar topluluğuna,(BM) Türkiye’nin üyeliği için başvurma koşulunu değiştirtip, 43 ülkenin oybirliği ile Türkiye’yi topluluğa katılmaya davet kararı aldıran sebep nedir? Bize unutturulan bu soruların yanıtını, AB hiçbir zaman unutmamıştır. Sırası geldiğinde “rövanş” alacaklardı sürpriz değildir. Onların bugün yaptığı aynı zamanda o günün “rövanşını” almaktır elbette. Ama emperyalistlerin Atatürk’le görülecek başka hesapları da vardır. Atatürk’ü Türk halkının gözünde bitirmedikçe, Ön Asya ve Ortadoğu’da at koşturmalarının kolay olmayacağını, Mesih’i İsa bilir gibi bilir bu kefereler!.. Bu nedenle onlar için Anadolu vazgeçilemeyecek (ve yönetimi Türklere bırakılamayacak kadar) önemli bir coğrafya parçasıdır!..

Anadolu’yu “güvenlik içinde” inilebilecek bir “hava alanına” dönüştürebilmek için emperyalistlerin iki önemli “direnç” noktasını kırmaları şarttır. O nedenle de “yerli işbirlikçilere” ihtiyaçları vardır. İhanetten farksız olan böyle bir işbirliğine en yakın olanlar; Kurtuluş Savaşı öncesinde “mandacılık” fikrini savunanların bugüne gelen uzantılarıdır. “Mustafa” ile “Hür Adam” filmleri de bu amaca hizmet eden kafa karıştırma ve bilgi kirliliği yaratma faaliyetleridir. Emperyalizmin Anadolu’da elleri arkasında dolaşmasını hoş karşılamayacak ve buna asla izin vermeyecek olan iki temel güç odağı vardır. Bunların birincisi, Türk Silahlı Kuvvetleri’dir; diğeri ise yıllarca dişinden tırnağından artırdığı 1000 lirayı Atatürk’e teslim ettikten sonra: “Bunun en iyi harcanacağı iş, şu senin yaptığın istiklal mücadelesidir; al ve harca” diyerek, Kurtuluş Savaşı’nın ön saflarında yer alan Ankara Müftüsü, (daha sonra da Cumhuriyet’in ilk Diyanet Reisi ) Börekçizade Rıfat Hoca’nın çizgisinden gelen gerçek Müslümanlardır!..

Az önce sözünü ettiğim iki güç noktasını etkisiz hale getirmedikçe Anadolu’yu geçmek imkânsızdır. Bu gerçeği, bizim aldatılmış Türk halkı dışında, hemen hemen bütün dünya anlamıştır!..
Mustafa Kemal Atatürk’ün ismi bile başlı başına, emperyalizmin pek çok işine engeldir. Bilindiği gibi bu yüzyılda emperyalizm, işgal edeceği bütün ülkelere ordularını göndermemektedir. Yarattığı sahte “büyüklük” görüntüsüne aldanan pek çok geri kalmış ülke yöneticileri, kendiliğinden “büyük güce” teslim olmakla, onların şefaatine sığınmaktadır!..
Bugün birer birer yıkılmakta olan “Arap dünyasının hilekâr liderleri”nin durumu da aynen böyledir. Oysa Mustafa Kemal, Osmanlı’nın küllerinden bir ordu yaratarak; emperyalist devletlerin boylarının ölçüsünü almış ve onların sahte “büyüklük” imajına en ağır darbeyi indirmiştir. “Atatürkçü düşünce”nin benimsenmesi ve “Kuvayı Milliyecilerin” geçmişteki mücadelesinin örnek alınması, başlı başına emperyalizmin en önemli silahını etkisiz hale getirmektedir... Bu yüzden “Atatürk’ü unutturmak” daha çok işlerine gelmektedir. Buna gönüllü olan pek çok “işbirlikçi” var, onlar da kendiliğinden Beyaz Saray’ın kapısı önünde kuyruğu girmişlerdir!.. Hatta Hazreti İsa’nın inecek olduğu Şam’daki beyaz minareden maksadın, Beyaz Saray olduğunu söyleyecek kadar şaşırmış ve ileri gidenleri de vardır!(1) Geriye bir tek onlara görev vermek kalıyor!.. Bütün dünyanın gözleri önünde Beyaz Saray, kendi çıkarlarına uygun düşecek şekilde rolleri dağıtıyor!..
Türk Silahlı Kuvvetleri’ni halkın gözünde düşürmek için son 8 yılda neler yapıldığını ve yapılmakta olduğunu görüyoruz. Gerçek Müslümanları saf dışı yapmak için yürütülen (Ilımlı İslam, Dinler Arası Diyalog, Medeniyetler İttifakı, Büyük Ortadoğu Projesi vb. gibi) yoğun projelerden ise henüz istenilen sonuçlar alınamamıştır. Her ne kadar %99’u Müslüman olan Türk halkının önemli bir kesiminden oy alarak iktidara gelen AKP, sonuçta ABD ve AB Koalisyon Güçleri ile işbirliği içine girip; Irak’taki 2 milyona yakın Müslüman’ın ölümüne katkı vermiş ise de Türk halkının böyle bir sonucu istediği söylenemez! Gerçek Müslümanlığı öğrenmemesi için halkı cahil bırakmak daha ne kadar işe yarayabilir, onu da bilemem…
Kuran’ın emredici hükümlerine rağmen, düşmanla dostluk kurup, işbirliği yapanlar ve dinle alay edenlerin “zalim” olarak nitelendirildiğini hepimiz biliriz. Böyle kişi ve yöneticilerin Allah katında değersiz olduklarını; hatta onlarla “dostluk” edenlerin de onlardan sayıldığını da öğrenmişiz!.. Bu son söylediğim sözlerin dayanağı olan fakat ustaca kurgulanmış bir program dâhilinde unutturulmak istenilen birden çok Kuran ayetleri vardır. Pek çok konuda sabah akşam vaaz verenler, nedense bu ayetlere hiç yanaşmak istemezler. Bu nedenle de onları, merak edenler için aşağıda veriyorum.(2) Çünkü Atatürk Türkiye’sinin, sorumluluk duyan yurttaşları olarak, kimseden bir uyarı beklemeden, üzerimize düşen görevleri kendimiz tespit ederek, yapmak zorundayız...

Sırası gelmişken Kuran’ı Elmalılı Hamdi Yazır’a Türkçeye çevirterek, onu kolayca anlamamızı sağlayan ulu önderimize teşekkür etmeden geçmek istemem. O bu büyük hizmeti ile bir taraftan Müslümanlar içinde “ruhban sınıfı” oluşmasının önüne geçerken, diğer taraftan halka hurafeleri yüzlerce yıl “din” diye yutturan yobazların etkisini de azaltmıştır. Bu nedenle “din bezirganları” ile emperyalistlerin menfaatleri “Atatürk karşıtlığı” noktasında her zaman örtüşmektedir!.. Onların işbirliği yaparak, dostluk mesajları vermeleri normaldir. Normal olmayan bizim onların değirmenine su taşımamızdır!..

Bir başka ilginçlik de şudur ki: “yarı başkanlık” sistemi olarak da nitelendirilen Arap dünyasının baskıcı yönetimleri devrilirken, bizimkiler “başkanlık” sistemine geçmek için zemin yoklaması yapmaktadır!.. Anlaşılan başkan iken “devrilmek” daha “onurlu” zannediliyor!..


Av. Cemil Can


DİPNOTLAR:
(1)”Biri çıkıp Hz. İsa’nın ineceği Şam’daki beyaz minareden maksat Beyaz Saray’dır. Hz. İsa oraya inmiş, bazı ulvi ruhlu insanlarla irtibat kurup onları yönlendirmiş ve büyük deccal olan komünizmi yıkmıştır diye düşünebilir…” (Lütfullah Yavuz, Zaman gazetesi, 10 Ocak 2004)

(2) DÜŞMANLA DOSTLUK VE İŞBİRLİĞİ YAPMAYI YASAKLAYAN AYETLER:
Kafirun Suresi, 6. Ayet: “Sizin dininiz size, benim dinim bana!”
Mümtahine Suresi, 8. Ayet: Allah size, sizinle din hususunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmenizi ve kendilerine adaletli davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adalet gösterenleri sever. 9. Ayet: Allah, yalnızca sizinle diri hususunda savaşanlara, sizi yurtlarınızdan çıkaranlara ve çıkarılmanıza arka çıkanlara dostluk etmenizi yasaklıyor size. Her kim de onlara dostluk ederse, işte onlar, kendilerine yazık eden zalimlerdir.
(Bu iki ayette Allah din uğruna savaşanları, Müslümanları yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmalarına yardım edenleri, dost edinmeyi yasaklıyor. Ayette kim onları dost edinirse onlar da zalimdir deniyor.)
Ali İmran Suresi, 28. Ayet: İnananlar, inananları bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Her kim bunu yaparsa, Allah'tan ilişiği kesilmiş olur. Ancak onlardan bir korunma yapmanız başka. Allah, sizi kendisinden korkmanız için uyarıyor. Sonuçta gidiş Allah'adır.
Nisa Suresi, 139. Ayet: Onlar ki, müminleri bırakıp kâfirleri dost ediniyorlar; onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Oysa izzet ve şeref, tamamıyla Allah'a aittir.144.Ayet: Ey iman edenler, müminleri bırakıp da kâfirleri başınıza geçirmeyin! Kendi aleyhinizde Allah’a açık bir saltanat vermek ister misiniz?
Maide Suresi, 51. Ayet: Ey iman edenler, Yahudilerle Hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar, birbirlerinin dostlarıdırlar. İçinizden her kim onlara yardaklık ederse, muhakkak o da onlardandır. Allah ise zulmedenleri doğru yola çıkarmaz.57.Ayet: Ey iman edenler, ne sizden önce kitap verilenlerden dininizi eğlenceye alıp oyuncak yerine koyanları ne de kâfirleri dost tutmayın! Allah'tan korkun, eğer inananlar iseniz.
Tevbe Suresi, 11. Ayet: Eğer tevbe edip namazı kılar, zekâtı verirlerse din kardeşiniz olurlar. Bilecek bir topluluk için biz ayetlerimizi daha çok açıklarız. 12. Ayet: Ve eğer antlaşma yaptıktan sonra yeminlerini bozar ve dininize saldırıya kalkarlarsa, o küfür öncülerini hemen öldürün. Çünkü onların yeminleri yoktur, belki vazgeçerler.
Enam Suresi, 82. Ayet: İman edip de imanlarını bir haksızlıkla karıştırmayan kimseler, işte korkudan emin olmak onların hakkıdır ve hidayete erenler de onlardır.





1 Şubat 2011 Salı

OCAK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 7


KİTABIN ADI : Ezilenler (Unizhennye i oskorblennye) (Униженные и оскорбленные);
KİTABIN YAZARI : Fyodor Dostoyevski
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Abdülkadir Yenice
KİTABIN YAYINEVİ : Athena Yayınları
KİTABIN BASKI YILI : 2010
KİTABIN BASKI SAYISI : 2. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 410 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 7/10 (Dizgi hataları var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 10/10

YORUM: Bir kitapsever için “klasikler” vazgeçilmezdir. Hangi yaşta olursa olsun bunları okumak, bazen tekrar okumak sonsuz zevktir.
Rus Edebiyatının dev ismi Dostoyevski’nin diğer büyük ve tanınmış romanlarının gölgesinde kalan bu eserde, çağının tanığı olması bakımından önemli ve göz ardı edilemeyecek değerde ve önemde.
Kitabın anlatıcısı Vanya, sevdiği, ancak aşkını reddeden Nataşa’nın aşık olduğu Alyoşa’nın babasının etkisinde, giderek kendisinden uzaklaşmasına ve Katya ile evlenmesine çaresizce katlanmak zorunda kalmasına dayanmaya çalışırken, sevgisiyle ona destek oluyor. Bu sırada yan hikaye olarak gelişen küçük Nelli’nin dramı beklenmeyen bir son ile hikayede birleşiyor.
Dostoyevski’yi edebiyat okuruna anlatmak haddim değildir.
Ancak edebiyatı sevmeye çalışan, neresinden başlasam diyenler için, kesinlikle başlangıç romanlarından birisi olduğunu belirtmeliyim.
Bu arada kitabın yayınevi Athena Yayınları’nı özensiz dizgisinden dolayı eleştirmeliyim. Bu derece büyük bir romanı, kötü dizgi ile okuyucunun karşısına çıkarmak, manavda çürük meyveleri satmaktan daha kötü bir girişim. Sayın yayınevleri, özensiz davranmaya hakkınız yok.
(Son bir not: Athena Yayınların’na ait bir internet sitesi ya da kitaplarının herhangi bir şekilde satıldığı bir internet yayınevi bulamadığım için kitabı zorunlu olarak bir başka yayınevinin baskısıyla veriyorum. Özür dilerim) (Okumak isteyenlere kaliteli baskı açısından T.İş Bankası Yayınları baskısını öneririm.)


Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (Rusça: Фёдор Миха́йлович Достое́вский, (d: 11 Kasım 1821, Jülyen: 30 Ekim, Moskova - ö: 9 Şubat 1881, Jülyen: 28 Ocak, Sankt Petersburg), Rus roman yazarıdır. Çocukluğu sarhoş bir baba ve hasta bir anne arasında geçiren Dostoyevski, annesinin ölümünden sonra Petersburg'taki Mühendis Okulu'na girdi. Babasının ölüm haberini burada aldı. Okulu başarıyla bitirdikten sonra İstihkâm Müdürlüğü'ne girdi. Bir yıl sonra istifa ederek buradan ayrıldı.Ordudan ayrıldıktan sonra edebiyata yönelen Dostoyevski'nin ilk kitabı İnsancıklar, 1846 yılında yayımlandı. Bu eserinin ardından yazdığı kitaplarla beklediği başarıya ulaşamayan Dostoyevski'nin umudu kırıldı ve politikayla ilgilenmeye başladı.

1849 yılında devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklandı. Sekiz ay hapisanede kalan Dostoyevski, kurşuna dizilmek üzereyken diğer sekiz tutuklu arkadaşı ile affedildi. Cezası dört yıl kürek, altı yıl da adî hapse dönüştürüldü. Cezasını çekmesi için Sibirya'da bulunan Omsk Cezaevi'ne gönderildi. Burada geçirdiği dört yılın ardından er rütbesi ile hizmete verildi. Subaylığa kadar yükseldi. 1857 yılında Maria Dmitrievna Isayeva ile evlendi. Beş yıl boyunca görev yapan Dostoyevski, 1859 yılında özgür bırakıldı ve Petersburg'a yerleşti.
Petersburg'a döndükten sonra Ezilenler (1861) ve Ölüler Evinden Anılar (1862) adlı eserleri yazdı. Kardeşiyle birlikte iki dergi çıkardı. 1862'de arzuladığı Avrupa seyahatini gerçekleştirdi. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı yüzünden maddi açıdan darlığa düştü. Bu dönemde Yeraltından Notlar (1864), Suç ve Ceza (1866), Kumarbaz (1866), Budala (1868), Ebedi Koca (1870) ve Ecinniler (1872) gibi eserleri yazdı. Eşinin ölümünden sonra sekreteriyle evlendi. Yeniden borçlandı ve kumaranelerde gezmeye başladı. Kızının ölümünün ardından büyük bir sarsıntı geçirdi. Delikanlı (1875), Bir Yazarın Günlüğü (1876) ve Karamazov Kardeşler (1879) adlı eserlerinde yazarlık hayatı boyunca konu edindiği temaları yeniden ele aldı. Karamazov Kardeşler adlı yapıtını üç yılda bitiren Dostoyevski, bir ciğer kanamasıyla yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü. Dostoyevski için 31 Ocak 1881 tarihinde yapılan cenaze töreninde yaklaşık otuz bin kişi tabutunun arkasından yürüdü.Dünya edebiyatını en çok etkileyen ve en çok okunan yazarlardan biri olan Dostoyevski'nin eserleri birçok 20. yüzyıl düşünürünün fikirlerini derinden etkiledi.
Romanlar

(1846) Bednye lyudi (Бедные люди); Türkçe yayım adı: İnsancıklar
(1849) Netochka Nezvanova (Неточка Незванова); Türkçe yayım adı: Netochka Nezvanova
(1861) Unizhennye i oskorblennye (Униженные и оскорбленные); Türkçe yayım adı: Ezilmiş ve
           Aşağılanmışlar
(1862) Zapiski iz mertvogo doma (Записки из мертвого дома); Türkçe yayım adı: Ölüler Evinden Anılar
(1864) Zapiski iz podpolya (Записки из подполья); Türkçe yayım adı: Yeraltından Notlar
(1866) Prestuplenie i nakazanie (Преступление и наказание); Türkçe yayım adı: Suç ve Ceza
(1867) Igrok (Игрок); Türkçe yayım adı: Kumarbaz
(1869) Idiot (Идиот); Türkçe yayım adı: Budala
(1872) Besy (Бесы); Türkçe yayım adı: Ecinniler
(1875) Podrostok (Подросток); Türkçe yayım adı: Delikanlı
(1881) Brat'ya Karamazovy (Братья Карамазовы); Türkçe yayım adı: Karamazov Kardeşler
Kısa Öyküler
(1846) Dvojnik (Двойник. Петербургская поэма); Türkçe yayım adı: "Öteki"
(1847) Roman v devyati pis'mah (Роман в девяти письмах); Türkçe yayım adı: Dokuz Mektupları Romanı
(1847) "Gospodin Prokharchin" (Господин Прохарчин); Türkçe yayım adı: "Mr. Prokharchin"
(1847) "Hozyajka" (Хозяйка); Türkçe yayım adı: "Ev Sahibesi"
(1848) "Polzunkov" (Ползунков); Türkçe yayım adı: "Polzunkov"
(1848) "Slaboe serdze" (Слабое сердце); Türkçe yayım adı: "Bir Yufka Yürekli"
(1848) "Chuzhaya zhena i muzh pod krovat'yu" (Чужая жена и муж под кроватью); Türkçe yayım adı:   
            "The Jealous Husband" Kıskanç Koca
(1848) "Chestnyj vor" (Честный вор); Türkçe yayım adı: "An Honest Thief" Namuslu Bir Hırsız
(1848) "Elka i svad'ba" (Елка и свадьба); Türkçe yayım adı: "A Christmas Tree and a Wedding" Bir Noel
            Ağacı Ve Düğün
(1848) Belye nochi (Белые ночи); Türkçe yayım adı: Beyaz Geceler
(1857) "Malen'kij geroj" (Маленький герой); Türkçe yayım adı: "Küçük Kahraman"
(1859) "Dyadyushkin son" (Дядюшкин сон); Türkçe yayım adı: "Amcanın Rüyası"
(1859) Selo Stepanchikovo i ego obitateli (Село Степанчиково и его обитатели); Türkçe yayım adı:
            Stepanchikovo Köyü
(1862) "Skvernyj anekdot" (Скверный анекдот); Türkçe yayım adı: "Tatsız Bir Olay"
(1865) "Krokodil" (Крокодил); Türkçe yayım adı: "Timsah"
(1870) "Vechnyj muzh" (Вечный муж); Türkçe yayım adı: "Ebedi Koca"
(1873) "Bobok" (Бобок); Türkçe yayım adı: "Bobok"
(1876) "Krotkaja" (Кроткая); Türkçe yayım adı: "Uysal Bir Ruh"
(1876) "Muzhik Marej" (Мужик Марей); Türkçe yayım adı:Köylü Marey
(1876) "Mal'chik u Hrista na elke" (Мальчик у Христа на елке); Türkçe yayım adı: Mesih'in Noel ağacı
            Boy de
(1877) "Son smeshnogo cheloveka" (Сон смешного человека); Türkçe yayım adı: "Bir Adamın Düşü"
Kurgusal olmayan eserler
Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları (1863)
Bir Yazarın Günlüğü (Дневник писателя) (1873–1881)