Scrovegni Kilisesi’nden çıktığınızda kilisenin hemen önünde bulunan “Corso Giuseppe Garibaldi” caddesi üzerinde yürüyerek 500-600 metre kadar güney yönünde indiğinizde “Palazzo Della Ragione” (Vilayet Sarayı)’nın hemen karşısında Padova Üniversitesi’ne ulaşıyorsunuz.
Padova Üniversitesi (İtalyanca, Università degli Studi di Padova, UNIPD), (http://www.unipd.it/en/) 1222'de İtalya'nın Padova şehrinde kurulmuştur. Avrupa üniversiteleri arasında en eskilerinden biri olmasının yanı sıra, İtalya'nın da Bologna’dan sonra en eski ikinci üniversitesidir. 2003 yılı itibariyle yaklaşık 65.000 kayıtlı öğrencisi bulunmaktadır. Bu öğrenci sayısı tüm kentin yaklaşık 1/3’üne isabet etmekte olduğundan Padova’nın bir öğrenci ve üniversite kenti olduğu açık.
Pek çok tanınmış mezunu olan ünivesitenin aşağıda sayacağım mezunlarına dikkat ederseniz tarihsel değerini farkedeceksiniz; Nicolaus Copernicus, William Harvey, Giacomo Giralomo Casanova, Andreas Vesalius, Hieronymus Fabricius.
Gezdiğimiz bölümünün hem kapısı içinde hem de kapının arkasında merdivenlere giden bölümde, 2. Dünya Savaşı sırasında hayatı kaybeden mezunlarını anma plaketleri duvarlara gömülmüş vaziyette görülüyor. Üniversitenin pek çok bölümü şehrin değişik noktalarına dağılmış vaziyette. İlk merkez olan bu binanın geçirdiği pek çok yıkım sonucunda hala korumaya çalışıldığını görmek kültürel dünya mirası açısından çok önemli ve güzel.
"Bana olağanüstü hususiyetler atfetmeyiniz. Doğumumdaki tek fevkaladelik Türk olarak dünyaya gelmemdir." (Mustafa Kemal ATATÜRK)
19 Ekim 2015 Pazartesi
16 Ekim 2015 Cuma
PADOVA
Bologna
havaalanında aracımızı kiraladıktan sora yola koyulduk. Başlangıçta ilk
durağımız olarak seçtiğimiz Ferrara’yı ne yazık ki programdan çıkarmak zorunda
kaldık. Pegasus’un 2,5 saatlik gecikmseinden sonra araç kiralama sırasında da
vakit kaybı yaptığımızdan doğrudan ilk geceleme yapacağımız Padova’ya doğru
yola çıktık. A13 otoyolundan yaklaşık 116 kilometrelik yol 1,5 saat kadar
tutuyor.
Padova, (Latince: Patavium Vento lehcesi:Pàdoa ) İtalya'nın kuzeydogu kesiminde, Veneto Bölgesine bağlı Padova ili'nin merkez kenti sayılıyor. Şehrin içinden Bacchiglione ırmağı geçiyor. Tarihsel anlatılarda Troyalı kahraman Antenor tarafondan kurulduğu söyleniyor. Romalı tarihçi Livius ilk kez MÖ 302 yılında kentin adı kullanıyor. Şair Dante bir süre Padova'da yaşamış.
Kent Roma döneminde Patavium adıyla anıldı. 1318'de Carrara ailesinin yönetimine giren kent 1405-1797 arasında Venedik Cumhuriyeti'nin, 1815-1866 arasında da Avusturya'nın egemenliğinde kaldı.İtalya'nın bağımsızlığını amaçlayan Risorgimento (Yeniden Yükseliş) hareketinde önemli rol oynadı. II. Dünya Savaşı sırasındaki bombardımanlar kente büyük zarar verdi ve Eremitani Kilisesi'ndeki Andres Mantegna fresklerinin büyük bölümünün yıkılmasına neden oldu.
Akşam saatlerinde ulaştığımız Padova’da önce otelimize gidiyor. Ve şehrin biraz dışında kalan Casa a Colori (http://www.casaacoloripadova.com/) şirin ve küçük bir hotel. (Otel hakkında yorumum Tipadvisor’da olacak) Sadece konaklama için kullanacağımız için fazla bir şey aramıyoruz. (Meraklısı için yazayım iki kişilik oda kahvaltı dahil konaklama 42 Euro idi.)
Otelin yaklaşık 150 metre kadar uzağında cadde üzerinden kalkan otobüsler ile şehre inmek mümkün. Otobüs biletleri küçük kafe ve bayilerde bulunduğu gibi otelden de temin etmek mümkün.
Gece, eski şehrin merkezi sayılan Piazza Dei Signori, Piazza Del Erbe ve Piazza Della Frutta meydanlarının bulunduğu üçgende dolaşarak, tarif üzerine önerilen “Ristorante Pizzeria PePen” (http://www.pepen.it/) de pizza yedik. (Restoran yorumu ve fotoğrafları Tripadvisor’da olacak)
Ertesi gün için rotamız doğrudan Vicenza olacaktı. Ancak Padova’ya çok geç gelmemiz sebebiyle Padova’ya ayırdığımız 3,5 saatlik yürüyüş ve eski şehri tanıma gezimizi ertesi sabah kahvaltıdan sonra başlattık.
Sabah gezimizin ilk durağı şehrin en önemli müzesi olan “Capella Degli Scrovegni” (http://www.cappelladegliscrovegni.it/index.php/en/) idi. Ancak bu müthiş müzeyi ne yazık ki gezemedik. Zira oldukça küçük olduğu için mutlaka önceden internetten saatli bilet alarak gezmek gerekiyormuş.Sabah saatleri tamamen dolu idi. Ancak saat 14.00’e bilet vardı. Fakat Padova gezimizi en geç saat 12.00’de tamamlamak zorunda olduğumuzdan dönmek zorunda kaldık. Padova’ya yolu düşeceklerin mutlaka gideceği saate biletlerini önceden almaları gerekiyor.
Bu sebepler vakit kaybetmemek için Scrovegni’nin hemen bitişiğinde bulunan “Chiesa Degli Eremitani” ye girdik. 1276’da Azizler Philip ve James için yaptırılmış. Mantegna tarafından yaptırılan freskler 2. Dünya Savaşı sırasında Alman bombardımanından oldukça zarar görmüş. Kilisede Jacopo II da Carrara (d.1351) and Ubertinello (d.1345) da Carrara, adlı Padova düklerinin mezarları bulunuyor.
Otelin yaklaşık 150 metre kadar uzağında cadde üzerinden kalkan otobüsler ile şehre inmek mümkün. Otobüs biletleri küçük kafe ve bayilerde bulunduğu gibi otelden de temin etmek mümkün.
Gece, eski şehrin merkezi sayılan Piazza Dei Signori, Piazza Del Erbe ve Piazza Della Frutta meydanlarının bulunduğu üçgende dolaşarak, tarif üzerine önerilen “Ristorante Pizzeria PePen” (http://www.pepen.it/) de pizza yedik. (Restoran yorumu ve fotoğrafları Tripadvisor’da olacak)
Ertesi gün için rotamız doğrudan Vicenza olacaktı. Ancak Padova’ya çok geç gelmemiz sebebiyle Padova’ya ayırdığımız 3,5 saatlik yürüyüş ve eski şehri tanıma gezimizi ertesi sabah kahvaltıdan sonra başlattık.
Sabah gezimizin ilk durağı şehrin en önemli müzesi olan “Capella Degli Scrovegni” (http://www.cappelladegliscrovegni.it/index.php/en/) idi. Ancak bu müthiş müzeyi ne yazık ki gezemedik. Zira oldukça küçük olduğu için mutlaka önceden internetten saatli bilet alarak gezmek gerekiyormuş.Sabah saatleri tamamen dolu idi. Ancak saat 14.00’e bilet vardı. Fakat Padova gezimizi en geç saat 12.00’de tamamlamak zorunda olduğumuzdan dönmek zorunda kaldık. Padova’ya yolu düşeceklerin mutlaka gideceği saate biletlerini önceden almaları gerekiyor.
Bu sebepler vakit kaybetmemek için Scrovegni’nin hemen bitişiğinde bulunan “Chiesa Degli Eremitani” ye girdik. 1276’da Azizler Philip ve James için yaptırılmış. Mantegna tarafından yaptırılan freskler 2. Dünya Savaşı sırasında Alman bombardımanından oldukça zarar görmüş. Kilisede Jacopo II da Carrara (d.1351) and Ubertinello (d.1345) da Carrara, adlı Padova düklerinin mezarları bulunuyor.
Gezimiz devam edecek.
15 Ekim 2015 Perşembe
İTALYA GEZİSİ – BAŞLARKEN
Kış aylarında bir proje olarak düşündüğümüz, birkaç şehri kapsayan gezimizi zaman içerisinde oldukça büyük boyutlu bir “Orta İtalya” gezisine çevirdik. Nisan ayında ciddi anlamda üzerinde çalışmaya başladığımız projemizi Temmuz ayı içerisinde netleştirip uçak ve otel rezervasyonlarını tamamladık. Gezimizi iki etap olarak düşündük. Önce Bologna havaalanından başlayıp kuzey doğuya doğru yöneldikten sonra geriye dönüp bu kez güneydoğu yönünde sahile Rimini’de ulaşıp tam ters istikamette batı sahiline yönelip Livorno’ya ulaştıktan sonra tekrar Bologna’da tatilimizi tamamladık.
Bologna’da başlayan gezimizde (Bologna şehir içini gezmeyi son güne bıraktık) uçak rötarı ve gecikme sebebiyle ilk durak olarak düşündüğümüz Ferrara’yı atlayarak Padova’dan başladık. 2. Gün Vicenza’yı görüp Treviso’ya geçtik. 3. Gün Palmanova’yı görüp Trieste’ye ulaştık. 4. Gün otobüs ile Slovenya’ya geçip Ljublyana’yı gezerek akşam Trieste’ye geri döndük. 5. Gün Venedik’e geçerek tam gün Venedik’i gezdik. 6. Gün Ravenna üzerinden Bologna’ya ulaşıp araç değiştirdikten sonra, Cesena’yı zamansızlık sebebiyle programdan çıkarıp Rimini’ye geçtik. 7. Gün oldukça zorlu idi. Önce San Marino’ya geçip sonra Arezzo’ya ulaştık. Buradan oldukça zor bir yoldan Toskana vadisinde Floransa’nın hemen dışındaki Cavriglia’da konakladık. 8. Gün tam gün Floransa’yı gezip gece İmpruneta’da konaklama yaptık. 9. Gün yine zaman sıkışması nedeniyle Empoli’yi atlayıp Vinci’ye ulaştık. Daha sonra geceleme için Livorno’ya geçtik. 10. Gün Önce Pisa, sonra Lucca’yı gezip Parma’da geceledik. 11. Gün Modena üzerinden Bologna’ya ulaşıp tam gün şehri gezip gece konaklama için Modena’ya döndük. 12. Gün ise Modena’dan Bologna’ya dönüp havaalanından İstanbul’a havalandık. Harita üzerinde bile zor takip edilen bu rotada zamanı tam hesaplayamamaktan (ya da istenmeyen gecikmeler dolayısıyla uğradığımız zaman sıkışması nedeniyle) 3 şehri programdan çıkarmak/atlamak zorunda kalmamıza karşın 21 şehri gezme ve görme şansımız oldu.
İtalya’da daha önce Roma ve Napoli’yi görmeme karşın bu kez çok sayıda değişik şehirleri gezerek ülkeyi daha iyi tanıma şansım oldu. 1870’lere kadar ulusal birlik sağlayamayan ve şehir devletleri biçiminde yaşayan İtalyan şehirlerinde yöresel farklılık ve kimlikler oldukça dikkat çekici. Farklı şehirlerde farklı insan ve davranış modelleri var. Bunları gezi noktalarında yeri geldikçe değineceğim. Bu farklılıklara rağmen uygarlığın temeli olan ayrıntılarda birlik ise bir biçimde öne çıkıyor. Şehirlerde yayalar öncelikli ve ayrıcalıklı. Işıksız yaya geçitlerinde yaya yola adım attığı anda trafik beklemek zorunda ve bekliyor. (Hiçbir istisnasını görmedim) Şehirde ışıklı kavşaklar son derece azaltılarak kavşaklar dairesel kavşak haline getirilmiş. Dolayısıyla hızlı gitme şansınız yok. Kavşağa ilk giren araba öncelikli ve bu kural titizlikle uygulanıyor. Şehirlerdeki benzin istasyonlarının %90’ı insansız hizmet veriyor. Kendi benzininizi makineye para atarak kendiniz alıyorsunuz. Şehirler arası otoyollar, şehre girişler hariç iki şeritli ve 130 kilometre hız uygulaması ve kontrolü var. Değişik noktalarda paralı geçişler var ve belki yarısı biletçisiz çalışıyor. Giriş kartını makineye atarak belirlenen rakamı kağıt veya madeni parayı makineye yükleyerek bariyeri açıyorsunuz. Kartlı geçiş noktaları da var. Otoyollarda büyük araçlar sol şeridi kesinlikle işgal etmiyor. Otoyol benzincilerinde benzin ve mazotun litre fiyatları daha yüksek, otoyol dışında benzin almakta fayda var. Gezdiğimiz tüm şehirlerin “eski şehir” denen tarihi bölgelerinde Amerikan hazır yemek şirketlerine yer verilmemiş. İtalyan yemekleri dışında tek tük Çin ve Uzakdoğu restoranları var. Yemekler büyük şehirlerde 15-25 Euro arasında, küçük şehirlerde 10-20 Euro arasında değişiyor. Akşam yemekleri için restorana mutlaka 19.30’dan önce gitmek veya rezervasyon yapmak gerekiyor. 20.00’den sonra yer bulamama veya bir süre ayakta beklemek durumunda kalabilirsiniz.
Pek çok kafeterya ve restoranların değişik çalışma saatleri var. Hiçbirinde çalışma saatleri dışında yeme ya da ilave masa isteme/getirtme şansınız yok. Ya da fırını kapalı ise sizin için saatinden önce açmıyor. Küçük şehirlerde akşam yemekleri için otelden restoran adı almak ya da telefonla rezervasyon yaptırmak en uygunu oluyor. Genelde oldukça iyi ve uygun fiyatlı restoranlar tavsiye ediyorlar. Şarap ve bira ile aranız iyi ise İtalya sizin için bir cennet. Süpermarketlerde 1 Euro’ya kadar şarap bulabilirsiniz. Restoranlarda genelde 10-15 Euro arası getiriyorlar. Özellikle Toskana çevresinde mönüden şarap seçmekte zorlanıyorsanız garsonlardan yardım alabilirsiniz.
Pek çok işletme son derece az personelle çok başarılı bir şekilde işletiliyor. Örneğin Trieste’de bir restoranda patron, bir garson ve bir aşçı ile birlikte hizmet ediyordu. Pek çok noktada benzer şekilde çalışıyorlar.
Tüm şehirlerde cadde ve sokaklar 1000 yıllık eskiliğe rağmen temiz ve bakımlılar. Kent sakinleri çöplerini kendileri belli noktalardaki konteynerlere getirip cam-plastik-kağıt-organik kutularına ayrı ayrı atıyorlar. Tarihi merkezlerin dışındaki noktalarda tüm şehirlerde gökdelen binalar bulunmamakta ve 3-4 katı geçmeyen binalar bulunuyor. Tarihi merkezlerde binalar korunuyor ve pek çok kent sakini içlerinde yaşamaya devam ediyorlar. Lüks kaygısı yok. Sokakların küçüklüğünden genellikle küçük vasıtalar kullanılıyor. Bu kadar güzelliklerin yanında olumsuzluklardan da söz edeyim. Öncelikle Pegasus; Giderken Sabiha Gökçen’den önce 1 saat rötar arkasında 1,5 saatte uçak içinde bekleterek 2,5 saat rötar ile götürdü. Döndürürken yine önce yarım saat rötar ve uçak içinde 1 saat bekleterek getirdi. Ayrıca İstanbul Ankara uçağımız zorunlu olarak, 20.05’den önce 20.30’a alındı ve havalanması 21.00 oldu. Bizden önceki 2 gün daha feci rötarlar yaptığını duyduk. Bu nedenle yurt dışı çıkışlarınızda Pegasus seçeneğini dikkatli değerlendirmenizi öneririm.
Araç kiralarken oldukça hesaplı fiyat veren “Car Economic Rentals” firmasının bayisi “Greenmotion”u seçmiştik. Bu şirketin Bologna Marconi Havaalanı’nda bürosu yok. Telefonla arayarak shuttle getirtiyorsunuz. Son derece yavaş işlem yapıyor ve araç tesliminde en ince çiziklere kadar işaretleme yapıp daha sonra kafanızın karışıp gözden kaçırdığınız bazı çizikleri bahane ederek para istiyor ve çektikleri teminattan düşüyorlar. Bu firmayı kesinlikle seçmemenizi öneririm.
Gezi detaylarına geçmeden maliyeti bildirmemin belki faydası olur. 12 günlük gezimiz, gidiş dönüş uçak biletleri (Ankara’ya kadar) 10 değişik otelde konaklama, araç kiralama ve benzin, öğle ve akşam yemekleri, birçok müzeye giriş ücretleri, günün değişik saatlerinde kafelerde çay kahve molası, tüm gezi boyunca içme suyu, ufak tefek atıştırmalıklar ve bazı anmalık hediyelikler dahil kişi başı 1.050,00 Euro.
Artık gezmeye başlayalım…
Bologna’da başlayan gezimizde (Bologna şehir içini gezmeyi son güne bıraktık) uçak rötarı ve gecikme sebebiyle ilk durak olarak düşündüğümüz Ferrara’yı atlayarak Padova’dan başladık. 2. Gün Vicenza’yı görüp Treviso’ya geçtik. 3. Gün Palmanova’yı görüp Trieste’ye ulaştık. 4. Gün otobüs ile Slovenya’ya geçip Ljublyana’yı gezerek akşam Trieste’ye geri döndük. 5. Gün Venedik’e geçerek tam gün Venedik’i gezdik. 6. Gün Ravenna üzerinden Bologna’ya ulaşıp araç değiştirdikten sonra, Cesena’yı zamansızlık sebebiyle programdan çıkarıp Rimini’ye geçtik. 7. Gün oldukça zorlu idi. Önce San Marino’ya geçip sonra Arezzo’ya ulaştık. Buradan oldukça zor bir yoldan Toskana vadisinde Floransa’nın hemen dışındaki Cavriglia’da konakladık. 8. Gün tam gün Floransa’yı gezip gece İmpruneta’da konaklama yaptık. 9. Gün yine zaman sıkışması nedeniyle Empoli’yi atlayıp Vinci’ye ulaştık. Daha sonra geceleme için Livorno’ya geçtik. 10. Gün Önce Pisa, sonra Lucca’yı gezip Parma’da geceledik. 11. Gün Modena üzerinden Bologna’ya ulaşıp tam gün şehri gezip gece konaklama için Modena’ya döndük. 12. Gün ise Modena’dan Bologna’ya dönüp havaalanından İstanbul’a havalandık. Harita üzerinde bile zor takip edilen bu rotada zamanı tam hesaplayamamaktan (ya da istenmeyen gecikmeler dolayısıyla uğradığımız zaman sıkışması nedeniyle) 3 şehri programdan çıkarmak/atlamak zorunda kalmamıza karşın 21 şehri gezme ve görme şansımız oldu.
İtalya’da daha önce Roma ve Napoli’yi görmeme karşın bu kez çok sayıda değişik şehirleri gezerek ülkeyi daha iyi tanıma şansım oldu. 1870’lere kadar ulusal birlik sağlayamayan ve şehir devletleri biçiminde yaşayan İtalyan şehirlerinde yöresel farklılık ve kimlikler oldukça dikkat çekici. Farklı şehirlerde farklı insan ve davranış modelleri var. Bunları gezi noktalarında yeri geldikçe değineceğim. Bu farklılıklara rağmen uygarlığın temeli olan ayrıntılarda birlik ise bir biçimde öne çıkıyor. Şehirlerde yayalar öncelikli ve ayrıcalıklı. Işıksız yaya geçitlerinde yaya yola adım attığı anda trafik beklemek zorunda ve bekliyor. (Hiçbir istisnasını görmedim) Şehirde ışıklı kavşaklar son derece azaltılarak kavşaklar dairesel kavşak haline getirilmiş. Dolayısıyla hızlı gitme şansınız yok. Kavşağa ilk giren araba öncelikli ve bu kural titizlikle uygulanıyor. Şehirlerdeki benzin istasyonlarının %90’ı insansız hizmet veriyor. Kendi benzininizi makineye para atarak kendiniz alıyorsunuz. Şehirler arası otoyollar, şehre girişler hariç iki şeritli ve 130 kilometre hız uygulaması ve kontrolü var. Değişik noktalarda paralı geçişler var ve belki yarısı biletçisiz çalışıyor. Giriş kartını makineye atarak belirlenen rakamı kağıt veya madeni parayı makineye yükleyerek bariyeri açıyorsunuz. Kartlı geçiş noktaları da var. Otoyollarda büyük araçlar sol şeridi kesinlikle işgal etmiyor. Otoyol benzincilerinde benzin ve mazotun litre fiyatları daha yüksek, otoyol dışında benzin almakta fayda var. Gezdiğimiz tüm şehirlerin “eski şehir” denen tarihi bölgelerinde Amerikan hazır yemek şirketlerine yer verilmemiş. İtalyan yemekleri dışında tek tük Çin ve Uzakdoğu restoranları var. Yemekler büyük şehirlerde 15-25 Euro arasında, küçük şehirlerde 10-20 Euro arasında değişiyor. Akşam yemekleri için restorana mutlaka 19.30’dan önce gitmek veya rezervasyon yapmak gerekiyor. 20.00’den sonra yer bulamama veya bir süre ayakta beklemek durumunda kalabilirsiniz.
Pek çok kafeterya ve restoranların değişik çalışma saatleri var. Hiçbirinde çalışma saatleri dışında yeme ya da ilave masa isteme/getirtme şansınız yok. Ya da fırını kapalı ise sizin için saatinden önce açmıyor. Küçük şehirlerde akşam yemekleri için otelden restoran adı almak ya da telefonla rezervasyon yaptırmak en uygunu oluyor. Genelde oldukça iyi ve uygun fiyatlı restoranlar tavsiye ediyorlar. Şarap ve bira ile aranız iyi ise İtalya sizin için bir cennet. Süpermarketlerde 1 Euro’ya kadar şarap bulabilirsiniz. Restoranlarda genelde 10-15 Euro arası getiriyorlar. Özellikle Toskana çevresinde mönüden şarap seçmekte zorlanıyorsanız garsonlardan yardım alabilirsiniz.
Pek çok işletme son derece az personelle çok başarılı bir şekilde işletiliyor. Örneğin Trieste’de bir restoranda patron, bir garson ve bir aşçı ile birlikte hizmet ediyordu. Pek çok noktada benzer şekilde çalışıyorlar.
Tüm şehirlerde cadde ve sokaklar 1000 yıllık eskiliğe rağmen temiz ve bakımlılar. Kent sakinleri çöplerini kendileri belli noktalardaki konteynerlere getirip cam-plastik-kağıt-organik kutularına ayrı ayrı atıyorlar. Tarihi merkezlerin dışındaki noktalarda tüm şehirlerde gökdelen binalar bulunmamakta ve 3-4 katı geçmeyen binalar bulunuyor. Tarihi merkezlerde binalar korunuyor ve pek çok kent sakini içlerinde yaşamaya devam ediyorlar. Lüks kaygısı yok. Sokakların küçüklüğünden genellikle küçük vasıtalar kullanılıyor. Bu kadar güzelliklerin yanında olumsuzluklardan da söz edeyim. Öncelikle Pegasus; Giderken Sabiha Gökçen’den önce 1 saat rötar arkasında 1,5 saatte uçak içinde bekleterek 2,5 saat rötar ile götürdü. Döndürürken yine önce yarım saat rötar ve uçak içinde 1 saat bekleterek getirdi. Ayrıca İstanbul Ankara uçağımız zorunlu olarak, 20.05’den önce 20.30’a alındı ve havalanması 21.00 oldu. Bizden önceki 2 gün daha feci rötarlar yaptığını duyduk. Bu nedenle yurt dışı çıkışlarınızda Pegasus seçeneğini dikkatli değerlendirmenizi öneririm.
Araç kiralarken oldukça hesaplı fiyat veren “Car Economic Rentals” firmasının bayisi “Greenmotion”u seçmiştik. Bu şirketin Bologna Marconi Havaalanı’nda bürosu yok. Telefonla arayarak shuttle getirtiyorsunuz. Son derece yavaş işlem yapıyor ve araç tesliminde en ince çiziklere kadar işaretleme yapıp daha sonra kafanızın karışıp gözden kaçırdığınız bazı çizikleri bahane ederek para istiyor ve çektikleri teminattan düşüyorlar. Bu firmayı kesinlikle seçmemenizi öneririm.
Gezi detaylarına geçmeden maliyeti bildirmemin belki faydası olur. 12 günlük gezimiz, gidiş dönüş uçak biletleri (Ankara’ya kadar) 10 değişik otelde konaklama, araç kiralama ve benzin, öğle ve akşam yemekleri, birçok müzeye giriş ücretleri, günün değişik saatlerinde kafelerde çay kahve molası, tüm gezi boyunca içme suyu, ufak tefek atıştırmalıklar ve bazı anmalık hediyelikler dahil kişi başı 1.050,00 Euro.
Artık gezmeye başlayalım…
14 Ekim 2015 Çarşamba
TEMMUZ AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 10
|
KİTABIN ADI
|
|
|
KİTABIN YAZARI
|
Heinrich Böll
|
|
KİTABIN ÇEVİRMENİ
|
Zeyyat Selimoğlu
|
|
KİTABIN YAYINEVİ
|
Bilgi Yayınevi Yayınevi
|
|
KİTABIN BASKI YILI
|
1972
|
|
KİTABIN BASKI SAYISI
|
2. Baskı (Orijinal 1. Baskı 1949)
|
|
KİTABIN SAYFA SAYISI
|
157 syf
|
|
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
|
10/10
|
|
KİTABIN YAZIM-DİL
KALİTESİ
|
10/10
|
|
KİTABIN
EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
|
10/10
|
|
Devam etmekte olan yazar-seri okumalarımıza Heinrich Böll’de bu
kitap ile katılıyor. Ne yazık ki Böll, Türk edebiyatseverler arasında çok az
tanınan bir yazar. Öyle ki, çok sayıda eseri bulunan Böll’ün Türkçe’ye
çevrilen kitapları tüm eserlerinin yarısını dahi bulmuyor.
Oysa Böll, İkinci Dünya Savaşı ertesinde Almanya’nın en yetkin
yazarı kabul edilmekte. 1972 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar, savaş
yıllarında askerlik yapar ve yaralanır. Savaşın sonunda bir süre savaş esiri
olur. Daha sonra yüksek öğrenimine devam ederken 1947’de ilk hikayesini ve
1949’da da bugün tanıtacağım ilk romanı “Trenin Tam Saatiydi”yi yayınlar.
İlk dönem romanlarında, savaşın acımasızlığı, insanların
savaştaki yalnızlığı, zayıflığı, umutsuzluğu, yoksulluk açlık ve sıkıntılar
hakimken daha sonra, savaş ertesi yeniden inşa edilen devlet ve toplumdaki
değişim ve dönüşüm sancıları, savaşın izlerini irdeler.
Değerli yazarın Türkçede yayınlanan kitaplarını, orijinal
yayınlanış sıralarına bağlı olarak okuyup yorumlayacağım. Bu kitapların bir
kısmını 20-25 sene önce okumuşken tarih sırasına göre tekrar okuyor ve
değerlendiriyorum. Elimde bulunmayan yeni kitaplarını da aynı sırada
tanıtacağım.
Trenin Tam Saatiydi kısa romanında er Andreas, iznini
tamamladıktan sonra ve hatta birkaç gün erken olarak birliğine katılmak üzere
Polonya’da küçük bir ilçe olan Stryi’ye doğru asker trenleriyle yola koyulur.
Kendisini ölümün beklediğini bilmekte, adeta dakikalarını saymaktadır. Bir
önceki durakta son gecesini geçirirken bir randevu evine düşmüş ve erkeklere –askerlere-
satılan Olina’yı tanır. Son gecesini konuşarak geçirmek istemektedir. Olina’yı
tüm gece yanında tutabilmek için çizmeleri dahil tüm mal varlığını verir.
Sabah ayrılırken Olina’yı korumak istemektedir. Başarabilecekmidir?...
Ustaya ilk kitabıyla saygılarımızı sunuyoruz.
|
|
Heinrich Theodor Böll (d. 21 Aralık 1917 - ö. 16 Temmuz 1985),
Alman yazar, 1972 Nobel Edebiyat Ödülü’nün
sahibi.
1972
Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi. 1917'de Köln'de doğdu. 1924 yılında okula
gitmeye başladı. 1937'de liseyi bitirdi. 17 yaşında şiir yazmaya başladı.
1938 yılının sonbaharında çalışma kampına, bir yıl sonra da askere alındı.
Piyade olarak, doğu ve batı cephesine gönderildi. 1945 yılının nisan ayından
eylül ayına kadar, İngilizlerin ve Amerikalıların elinde savaş esiri oldu.
Savaş bitip Köln'e döndükten sonra, hem üniversite öğrenimini sürdürdü hem
çalıştı. 1947 yılında ilk kısa öyküsü Haberci,
sonra ilk romanı Ademoğlu
Neredeydin?, Ve O Hiçbir
Şey Demedi yayınlandı.
Yapıtlarında İkinci Dünya Savaşı'nı, özellikle de insanların nasıl
savaştıklarını, savaşın yıkıntılarını ve acılarını anlattı.
"Ve O Hiçbir Şey Demedi" adlı en ünlü romanını yazarken
aklında tek bir gerçek vardı. Savaş yanında yoksulluk ve zor koşullar
getirmiş, hayatını değiştirmişti.Mayına bastiği için yaralanan dizini
iyileştirebilmek için para gerekliydi. O yüzden Böll, 5 gün evden çıkmadan bu
eseri yazdı. Yayınevinden aldığı para ile de dizini eski hale getirmeyi
başardı ve yazar olarak kariyeri devam etti.
Daha
sonra yazdığı Babasız Evler adlı romanını, kendi babasını
yitirmesinin ardından değil; ama çevresinde savaş yılları sonrasında acı
çeken onlarca çocuğu gördükten sonra yazmıştır. Kendisi, savaş sonrası
koşullardan, yoksulluk, açlık ve hastalık gibi sıkıntılardan hem kendi
geçtiği, hem de çevresinde bu durumlardan acı çeken birçok insan gördüğünden,
hiçbir zaman çocuk sahibi olmak istememiş, kendi deyimiyle "Böyle bir
dünyaya çocuk getirmek" istememiştir.
16
Temmuz 1985'te, 67 yaşında, evinin merdiveninden yuvarlanarak hayatını
kaybetmiştir.
Aldığı
Ödüller
·
1951 Gruppe 47 Edebiyat
Ödülü (Die schwarzen Schafe adlı
yapıtıyla)
·
1953 Alman Eleştirmenler Ödülü (Deutscher
Kritikerpreis)
·
1958 Wuppertal Şehri Eduard von der
Heydt Kültür Ödülü (Eduard von der Heydt-Kulturpreis der Stadt
Wuppertal)
·
1967 Georg Büchner Ödülü (bütün
edebiyat yapıtları için)
·
1972 Nobel Edebiyat Ödülü
·
1974 Carl von Ossietzky Madalyası
·
1982 Köln Şehri Onursal Vatandaşı
Başlıca Eserleri
·
(1949) Der
Zug war pünktlich (The Train Was on
Time)
·
(1950) Wanderer,
kommst du nach Spa…
·
(1951) Die
schwarzen Schafe (Black
Sheep)
·
(1951) Nicht
nur zur Weihnachtszeit (Christmas
Not Just Once a Year)
·
(1951) Wo
warst du, Adam? (And
where were you, Adam?)
·
(1952) Die
Waage der Baleks (The
Balek Scales)
·
(1953) Und
sagte kein einziges Wort (And Never Said a
Word)
·
(1954) Haus
ohne Hüter (House
without Guardians ; Tomorrow
and Yesterday)
·
(1955) Das
Brot der frühen Jahre (The
Bread of Those Early Years)
·
(1957) Irisches
Tagebuch (Irish Journal)
·
(1957) Die
Spurlosen (Missing
Persons)
·
(1958) Doktor
Murkes gesammeltes Schweigen (Murke's
Collected Silences, 1963)
·
(1959) Billard
um halb zehn (Billiards at
Half-past Nine)
·
(1962) Ein
Schluck Erde
·
(1963) Ansichten
eines Clowns (The Clown)
·
(1963) Anekdote
zur Senkung der Arbeitsmoral (Anecdote
Concerning the Lowering of Productivity)
·
(1964) Entfernung
von der Truppe (Absent
Without Leave)
·
(1966) Ende
einer Dienstfahrt (End
of a Mission)
·
(1971) Gruppenbild
mit Dame (Group
Portrait with Lady)
·
(1974) Die
verlorene Ehre der Katharina Blum (The
Lost Honour of Katharina Blum)
·
(1979) Du
fährst zu oft nach Heidelberg und andere Erzählungen (You Go to Heidelberg Too Often)
- short stories
·
(1979) Fürsorgliche
Belagerung (The Safety Net)
·
(1981) Was
soll aus dem Jungen bloß werden? Oder: Irgendwas mit Büchern (What's to Become of the Boy?)
- autobiography of Böll's school years 1933–1937
·
(1982) Vermintes
Gelände
·
(1982, written 1948) Das Vermächtnis (A
Soldier's Legacy)
·
(1983) Die
Verwundung und andere frühe Erzählungen (The
Casualty) - unpublished stories from 1947–1952
Posthumous (Ölümünden sonra yayınlananlar)
·
(1985) Frauen
vor Flusslandschaft (Women
in a River Landscape)
·
(1986) The
Stories of Heinrich Böll -
U.S. release
·
(1992, written 1949/50) Der Engel schwieg (The Silent Angel)
·
(1995) Der
blasse Hund - unpublished
stories from 1937 & 1946–1952
·
(2002, written 1946–1947) Kreuz ohne Liebe
·
(2004, written 1938) Am Rande der Kirche
·
(2011) The
Collected Stories -
reissues of translations, U.S. release
|
13 Ekim 2015 Salı
TEMMUZ AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 9
|
KİTABIN ADI
|
Amerikan Sargısı
|
|
KİTABIN YAZARI
|
Fakir Baykurt
|
|
KİTABIN ÇEVİRMENİ
|
-
|
|
KİTABIN YAYINEVİ
|
Literatür Yayınevi
|
|
KİTABIN BASKI YILI
|
2012
|
|
KİTABIN BASKI SAYISI
|
3. Baskı (Orijinal 1. Baskı 1967)
|
|
KİTABIN SAYFA SAYISI
|
304 syf
|
|
KİTABIN DİZGİ/BASKI
KALİTESİ
|
10/10
|
|
KİTABIN YAZIM-DİL
KALİTESİ
|
10/10
|
|
KİTABIN
EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
|
10/10
|
|
Yetkin edebiyat ustamız Fakir Baykurt bu romanında,
Türk-Amerikan ilişkilerini hicvediyor. Hükümetlerle yaptığı anlaşmalar gereği
ülkemize yerleşen Amerikalılar ile bir kısım gözü açıklar ticari ilişkiler
içerisindedir. Hükümetlerden bazı kişilere arkalarını dayayarak gizli ve açık
sömürüye ortak olmaktadırlar.
Ankara’nın yakınlarından bir köy, Kızılöz, kendi yoksulluğu
içerisinde debelenmektedir. Bir gün Amerikalılar ile yerli ortakları, zaman
zaman piknik yapıp domuz avına çıktıkları köyde Amerikan uygarlığını ve
teknolojisini gösterecek bir deneysel işe girişirler. Köyde kendilerinden bir
işin yapılmasını isterler. Köyün bekçisi Temeloş, “Yelimizi kesen şu tepeyi
kaldırın” der. Kısa süre sonra tepe ortadan kaldırılır. Yerine “Faynapıl”
ağaçları dikilir. Giderek küçükbaş ve büyükbaş hayvan ağılları kurulur
tarlalara Amerikan tohumları atılır. Amerikalılar ve dostları bu köyü
Amerikalıların örnek köyü haline getirme hırsıyla çalışırlar, çalışırlar.
Köylü içine kapanmış ve beklemektedir. Seneler süren uygulamadan istenen
sonuçlar çıkmaz, köylü kendini bu işten nasıl sıyıracağını kara kara
düşünmektedir. Çözümü bulmak yine Temeloş’a düşer…
Zeki Türk insanının mizah gücü ve Anadolu bilgeliği Amerikalılar
karşısında bir imtihan vermektedir. Klasikleşen bu kitabın okunması ve
gerekli derslerin çıkarılmasını dilerim.
|
12 Ekim 2015 Pazartesi
ÜLKEMİN GÜZELLİKLERİ SOLUYOR
Herkes tarafından bilinen dış güçler, kullandıkları taşeronlar vasıtasıyla ülkemize ve halkımıza yeni acılar yaşatmaya devam ediyorlar. Çözülmeleri, bilerek, sürekli engellenen suçlar giderek artmakta. Yöneten hiç kimsenin sorumluluk hissetmediği olaylar sonucunda kan akmaya devam etmekte. “İstifa” söyleminin gülerek karşılandığı şu anlarda, bir makam sahibi olmayı –her ne olursa olsun- ve istifa etmeyi şu anki kadar istediğimi hatırlamıyorum.
Makamların ağırlığının şahısların kimliğinden daha ağır olması gerekir diye düşünüyorum. O ağırlığı kaldıramayanların halkın yaşamının sorumluluğunu hiç taşıyamayacakları bir gerçek. Giderek ve hızla “Ortadoğululaştırılmaya çalışılan” ülkemin bu karanlık çemberden aklı ön plana alan çözümlerle çıkabilmesini diliyorum.
Birkaç gündür bilinçli olarak yavaşlatılan internet, Facebook ve Twitter, halkın iletişim özgürlüğünü engellemeye yönelik olduğu kuşku götürmez. Halkın haber kaynaklarının dezenformasyon yolu ile karartılmasının kimseye yarar sağlamayacağı gerçeğinin bilinmesi gerekir.
Makamların ağırlığının şahısların kimliğinden daha ağır olması gerekir diye düşünüyorum. O ağırlığı kaldıramayanların halkın yaşamının sorumluluğunu hiç taşıyamayacakları bir gerçek. Giderek ve hızla “Ortadoğululaştırılmaya çalışılan” ülkemin bu karanlık çemberden aklı ön plana alan çözümlerle çıkabilmesini diliyorum.
Birkaç gündür bilinçli olarak yavaşlatılan internet, Facebook ve Twitter, halkın iletişim özgürlüğünü engellemeye yönelik olduğu kuşku götürmez. Halkın haber kaynaklarının dezenformasyon yolu ile karartılmasının kimseye yarar sağlamayacağı gerçeğinin bilinmesi gerekir.
Güzel insanlarımız bizi birer birer bırakıp gitmekte. Her
gidenin arkasından artık biraz daha öksüzüz biraz daha soluyoruz. 41 yıllık
sanat hayatının yaşamlarımıza güzellik kattığı, kahkaha ile güldüğümüz
programlarının ardından içten içe canımızı acıtan Levent Kırca, Türk insanı
seni unutmayacak!
“1974’te TRT ile girdim hayatınıza. O günden bu yana bayağı bir zamanınızı aldım. 41 yıl... Teşekkür ederim size, anılarınızda bana yer açtığınız için
...
‘Güzellikler paylaştıkça değerlenir, kötüler çoğaldıkça kanıksanır’ İnsan olarak birbirimizi sahiplenmek, birleşebilmek için uzaylıların dünyayı istila etmesi mi gerekir?
...
Dik durun.. Adil olun, sabırlı olun. Daha iyi bir dünyada görüşmek ümidiyle. Atatürk’le kalın, cumhuriyetle kalın, hoşça kalın!!”
9 Ekim 2015 Cuma
KİTAP ARMAĞANIMIZ SAHİBİNİ BULDU!
Söze böyle başladım, ama yazının ortalarında kazananı belirleyeceğimden halen bu seneki yaş günü çekilişimin armağan sahibi kim
bilmiyorum.
Pazartesi günü duyurusunu yaptığım kitap armağan edeceğim
blog yaşgünü sebebiyle 5 blog dostumdan mesaj geldi. Bugüne kadar geçen süre içinde
bu duyurumun sayfası 52 kez ziyaret edildi. Sadece 5 yorumun bırakılmasını isteksizlik
olarak mı yorumlayayım yoksa inandırıcı bulunmadığına mı yorayım çok
bilemiyorum. Fakat bloglar arası trafiğin son derece azaldığı bugünlerde
sanıyorum doymuşluk ve bıkkınlık hakim gibi. Galiba insanlar katılmayı dahi
gereksiz buluyorlar.
Neyse ki bu, devamlı izleyenlerim olan yorum bırakmış dostlarımın kazanma
yüzdelerini de artırmış oldu. Hiç ayırt etmeden tümüne de armağan vermeyi
isterdim. Artık başka sefere diyorum. Yılbaşında en çok yorum yapan 3 dostumun
hediyesi alacağını unutmayın lütfen.
Şimdi kurayı yapıyor ve açıklıyorum;
3. sıra: Sezer Eser Perker!
Kutluyorum, seçtiği kitabı ve kargo adresini bekliyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






