19 Ekim 2015 Pazartesi

PADOVA ÜNİVERSİTESİ

Scrovegni Kilisesi’nden çıktığınızda kilisenin hemen önünde bulunan “Corso Giuseppe Garibaldi” caddesi üzerinde yürüyerek 500-600 metre kadar güney yönünde indiğinizde “Palazzo Della Ragione” (Vilayet Sarayı)’nın hemen karşısında Padova Üniversitesi’ne ulaşıyorsunuz.
Padova Üniversitesi (İtalyanca, Università degli Studi di Padova, UNIPD), (http://www.unipd.it/en/) 1222'de İtalya'nın Padova şehrinde kurulmuştur. Avrupa üniversiteleri arasında en eskilerinden biri olmasının yanı sıra, İtalya'nın da Bologna’dan sonra en eski ikinci üniversitesidir. 2003 yılı itibariyle yaklaşık 65.000 kayıtlı öğrencisi bulunmaktadır. Bu öğrenci sayısı tüm kentin yaklaşık 1/3’üne isabet etmekte olduğundan Padova’nın bir öğrenci ve üniversite kenti olduğu açık.
Pek çok tanınmış mezunu olan ünivesitenin aşağıda sayacağım mezunlarına dikkat ederseniz tarihsel değerini farkedeceksiniz; Nicolaus Copernicus, William Harvey, Giacomo Giralomo Casanova, Andreas Vesalius, Hieronymus Fabricius.
Gezdiğimiz bölümünün hem kapısı içinde hem de kapının arkasında merdivenlere giden bölümde, 2. Dünya Savaşı sırasında hayatı kaybeden mezunlarını anma plaketleri duvarlara gömülmüş vaziyette görülüyor. Üniversitenin pek çok bölümü şehrin değişik noktalarına dağılmış vaziyette. İlk merkez olan bu binanın geçirdiği pek çok yıkım sonucunda hala korumaya çalışıldığını görmek kültürel dünya mirası açısından çok önemli ve güzel.















16 Ekim 2015 Cuma

PADOVA

Bologna havaalanında aracımızı kiraladıktan sora yola koyulduk. Başlangıçta ilk durağımız olarak seçtiğimiz Ferrara’yı ne yazık ki programdan çıkarmak zorunda kaldık. Pegasus’un 2,5 saatlik gecikmseinden sonra araç kiralama sırasında da vakit kaybı yaptığımızdan doğrudan ilk geceleme yapacağımız Padova’ya doğru yola çıktık. A13 otoyolundan yaklaşık 116 kilometrelik yol 1,5 saat kadar tutuyor.
Padova, (Latince: Patavium Vento lehcesi:Pàdoa ) İtalya'nın kuzeydogu kesiminde, Veneto Bölgesine bağlı Padova ili'nin merkez kenti sayılıyor. Şehrin içinden Bacchiglione ırmağı geçiyor. Tarihsel anlatılarda Troyalı kahraman Antenor tarafondan kurulduğu söyleniyor. Romalı tarihçi Livius ilk kez MÖ 302 yılında kentin adı kullanıyor. Şair Dante bir süre Padova'da yaşamış. 
Kent Roma döneminde Patavium adıyla anıldı. 1318'de Carrara ailesinin yönetimine giren kent 1405-1797 arasında Venedik Cumhuriyeti'nin, 1815-1866 arasında da Avusturya'nın egemenliğinde kaldı.İtalya'nın bağımsızlığını amaçlayan Risorgimento (Yeniden Yükseliş) hareketinde önemli rol oynadı. II. Dünya Savaşı sırasındaki bombardımanlar kente büyük zarar verdi ve Eremitani Kilisesi'ndeki Andres Mantegna fresklerinin büyük bölümünün yıkılmasına neden oldu.
Akşam saatlerinde ulaştığımız Padova’da önce otelimize gidiyor. Ve şehrin biraz dışında kalan Casa a Colori (http://www.casaacoloripadova.com/) şirin ve küçük bir hotel. (Otel hakkında yorumum Tipadvisor’da olacak) Sadece konaklama için kullanacağımız için fazla bir şey aramıyoruz. (Meraklısı için yazayım iki kişilik oda kahvaltı dahil konaklama 42 Euro idi.)

Otelin yaklaşık 150 metre kadar uzağında cadde üzerinden kalkan otobüsler ile şehre inmek mümkün. Otobüs biletleri küçük kafe ve bayilerde bulunduğu gibi otelden de temin etmek mümkün.

Gece, eski şehrin merkezi sayılan Piazza Dei Signori, Piazza Del Erbe ve Piazza Della Frutta meydanlarının bulunduğu üçgende dolaşarak, tarif üzerine önerilen “Ristorante Pizzeria PePen”
 (http://www.pepen.it/) de pizza yedik. (Restoran yorumu ve fotoğrafları Tripadvisor’da olacak)
Ertesi gün için rotamız doğrudan Vicenza olacaktı. Ancak Padova’ya çok geç gelmemiz sebebiyle Padova’ya ayırdığımız 3,5 saatlik yürüyüş ve eski şehri tanıma gezimizi ertesi sabah kahvaltıdan sonra başlattık.

Sabah gezimizin ilk durağı şehrin en önemli müzesi olan “Capella Degli Scrovegni” (http://www.cappelladegliscrovegni.it/index.php/en/) idi. Ancak bu müthiş müzeyi ne yazık ki gezemedik. Zira oldukça küçük olduğu için mutlaka önceden internetten saatli bilet alarak gezmek gerekiyormuş.Sabah saatleri tamamen dolu idi. Ancak saat 14.00’e bilet vardı. Fakat Padova gezimizi en geç saat 12.00’de tamamlamak zorunda olduğumuzdan dönmek zorunda kaldık. Padova’ya yolu düşeceklerin mutlaka gideceği saate biletlerini önceden almaları gerekiyor.

Bu sebepler vakit kaybetmemek için Scrovegni’nin hemen bitişiğinde bulunan “Chiesa Degli Eremitani” ye girdik. 1276’da Azizler Philip ve James için yaptırılmış. Mantegna tarafından yaptırılan freskler 2. Dünya Savaşı sırasında Alman bombardımanından oldukça zarar görmüş. Kilisede Jacopo II da Carrara (d.1351) and Ubertinello (d.1345) da Carrara, adlı Padova düklerinin mezarları bulunuyor.





Gezimiz devam edecek.

15 Ekim 2015 Perşembe

İTALYA GEZİSİ – BAŞLARKEN

Kış aylarında bir proje olarak düşündüğümüz, birkaç şehri kapsayan gezimizi zaman içerisinde oldukça büyük boyutlu bir “Orta İtalya” gezisine çevirdik. Nisan ayında ciddi anlamda üzerinde çalışmaya başladığımız projemizi Temmuz ayı içerisinde netleştirip uçak ve otel rezervasyonlarını tamamladık. Gezimizi iki etap olarak düşündük. Önce Bologna havaalanından başlayıp kuzey doğuya doğru yöneldikten sonra geriye dönüp bu kez güneydoğu yönünde sahile Rimini’de ulaşıp tam ters istikamette batı sahiline yönelip Livorno’ya ulaştıktan sonra tekrar Bologna’da tatilimizi tamamladık.

Bologna’da başlayan gezimizde (Bologna şehir içini gezmeyi son güne bıraktık) uçak rötarı ve gecikme sebebiyle ilk durak olarak düşündüğümüz Ferrara’yı atlayarak Padova’dan başladık. 2. Gün Vicenza’yı görüp Treviso’ya geçtik. 3. Gün Palmanova’yı görüp Trieste’ye ulaştık. 4. Gün otobüs ile Slovenya’ya geçip Ljublyana’yı gezerek akşam Trieste’ye geri döndük. 5. Gün Venedik’e geçerek tam gün Venedik’i gezdik. 6. Gün Ravenna üzerinden Bologna’ya ulaşıp araç değiştirdikten sonra, Cesena’yı zamansızlık sebebiyle programdan çıkarıp Rimini’ye geçtik. 7. Gün oldukça zorlu idi. Önce San Marino’ya geçip sonra Arezzo’ya ulaştık. Buradan oldukça zor bir yoldan Toskana vadisinde Floransa’nın hemen dışındaki Cavriglia’da konakladık. 8. Gün tam gün Floransa’yı gezip gece İmpruneta’da konaklama yaptık. 9. Gün yine zaman sıkışması nedeniyle Empoli’yi atlayıp Vinci’ye ulaştık. Daha sonra geceleme için Livorno’ya geçtik. 10. Gün Önce Pisa, sonra Lucca’yı gezip Parma’da geceledik. 11. Gün Modena üzerinden Bologna’ya ulaşıp tam gün şehri gezip gece konaklama için Modena’ya döndük. 12. Gün ise Modena’dan Bologna’ya dönüp havaalanından İstanbul’a havalandık.
Harita üzerinde bile zor takip edilen bu rotada zamanı tam hesaplayamamaktan (ya da istenmeyen gecikmeler dolayısıyla uğradığımız zaman sıkışması nedeniyle) 3 şehri programdan çıkarmak/atlamak zorunda kalmamıza karşın 21 şehri gezme ve görme şansımız oldu.

İtalya’da daha önce Roma ve Napoli’yi görmeme karşın bu kez çok sayıda değişik şehirleri gezerek ülkeyi daha iyi tanıma şansım oldu. 1870’lere kadar ulusal birlik sağlayamayan ve şehir devletleri biçiminde yaşayan İtalyan şehirlerinde yöresel farklılık ve kimlikler oldukça dikkat çekici. Farklı şehirlerde farklı insan ve davranış modelleri var. Bunları gezi noktalarında yeri geldikçe değineceğim.
Bu farklılıklara rağmen uygarlığın temeli olan ayrıntılarda birlik ise bir biçimde öne çıkıyor. Şehirlerde yayalar öncelikli ve ayrıcalıklı. Işıksız yaya geçitlerinde yaya yola adım attığı anda trafik beklemek zorunda ve bekliyor. (Hiçbir istisnasını görmedim) Şehirde ışıklı kavşaklar son derece azaltılarak kavşaklar dairesel kavşak haline getirilmiş. Dolayısıyla hızlı gitme şansınız yok. Kavşağa ilk giren araba öncelikli ve bu kural titizlikle uygulanıyor. Şehirlerdeki benzin istasyonlarının %90’ı insansız hizmet veriyor. Kendi benzininizi makineye para atarak kendiniz alıyorsunuz. Şehirler arası otoyollar, şehre girişler hariç iki şeritli ve 130 kilometre hız uygulaması ve kontrolü var. Değişik noktalarda paralı geçişler var ve belki yarısı biletçisiz çalışıyor. Giriş kartını makineye atarak belirlenen rakamı kağıt veya madeni parayı makineye yükleyerek bariyeri açıyorsunuz. Kartlı geçiş noktaları da var. Otoyollarda büyük araçlar sol şeridi kesinlikle işgal etmiyor. Otoyol benzincilerinde benzin ve mazotun litre fiyatları daha yüksek, otoyol dışında benzin almakta fayda var.
Gezdiğimiz tüm şehirlerin “eski şehir” denen tarihi bölgelerinde Amerikan hazır yemek şirketlerine yer verilmemiş. İtalyan yemekleri dışında tek tük Çin ve Uzakdoğu restoranları var. Yemekler büyük şehirlerde 15-25 Euro arasında, küçük şehirlerde 10-20 Euro arasında değişiyor. Akşam yemekleri için restorana mutlaka 19.30’dan önce gitmek veya rezervasyon yapmak gerekiyor. 20.00’den sonra yer bulamama veya bir süre ayakta beklemek durumunda kalabilirsiniz.

Pek çok kafeterya ve restoranların değişik çalışma saatleri var. Hiçbirinde çalışma saatleri dışında yeme ya da ilave masa isteme/getirtme şansınız yok. Ya da fırını kapalı ise sizin için saatinden önce açmıyor. Küçük şehirlerde akşam yemekleri için otelden restoran adı almak ya da telefonla rezervasyon yaptırmak en uygunu oluyor. Genelde oldukça iyi ve uygun fiyatlı restoranlar tavsiye ediyorlar.
Şarap ve bira ile aranız iyi ise İtalya sizin için bir cennet. Süpermarketlerde 1 Euro’ya kadar şarap bulabilirsiniz. Restoranlarda genelde 10-15 Euro arası getiriyorlar. Özellikle Toskana çevresinde mönüden şarap seçmekte zorlanıyorsanız garsonlardan yardım alabilirsiniz.

Pek çok işletme son derece az personelle çok başarılı bir şekilde işletiliyor. Örneğin Trieste’de bir restoranda patron, bir garson ve bir aşçı ile birlikte hizmet ediyordu. Pek çok noktada benzer şekilde çalışıyorlar.

Tüm şehirlerde cadde ve sokaklar 1000 yıllık eskiliğe rağmen temiz ve bakımlılar. Kent sakinleri çöplerini kendileri belli noktalardaki konteynerlere getirip cam-plastik-kağıt-organik kutularına ayrı ayrı atıyorlar. Tarihi merkezlerin dışındaki noktalarda tüm şehirlerde gökdelen binalar bulunmamakta ve 3-4 katı geçmeyen binalar bulunuyor. Tarihi merkezlerde binalar korunuyor ve pek çok kent sakini içlerinde yaşamaya devam ediyorlar. Lüks kaygısı yok. Sokakların küçüklüğünden genellikle küçük vasıtalar kullanılıyor.
Bu kadar güzelliklerin yanında olumsuzluklardan da söz edeyim. Öncelikle Pegasus; Giderken Sabiha Gökçen’den önce 1 saat rötar arkasında 1,5 saatte uçak içinde bekleterek 2,5 saat rötar ile götürdü. Döndürürken yine önce yarım saat rötar ve uçak içinde 1 saat bekleterek getirdi. Ayrıca İstanbul Ankara uçağımız zorunlu olarak, 20.05’den önce 20.30’a alındı ve havalanması 21.00 oldu. Bizden önceki 2 gün daha feci rötarlar yaptığını duyduk. Bu nedenle yurt dışı çıkışlarınızda Pegasus seçeneğini dikkatli değerlendirmenizi öneririm.

Araç kiralarken oldukça hesaplı fiyat veren “Car Economic Rentals” firmasının bayisi “Greenmotion”u seçmiştik. Bu şirketin Bologna Marconi Havaalanı’nda bürosu yok. Telefonla arayarak shuttle getirtiyorsunuz. Son derece yavaş işlem yapıyor ve araç tesliminde en ince çiziklere kadar işaretleme yapıp daha sonra kafanızın karışıp gözden kaçırdığınız bazı çizikleri bahane ederek para istiyor ve çektikleri teminattan düşüyorlar. Bu firmayı kesinlikle seçmemenizi öneririm.

Gezi detaylarına geçmeden maliyeti bildirmemin belki faydası olur. 12 günlük gezimiz, gidiş dönüş uçak biletleri (Ankara’ya kadar) 10 değişik otelde konaklama, araç kiralama ve benzin, öğle ve akşam yemekleri, birçok müzeye giriş ücretleri, günün değişik saatlerinde kafelerde çay kahve molası, tüm gezi boyunca içme suyu, ufak tefek atıştırmalıklar ve bazı anmalık hediyelikler dahil kişi başı 1.050,00 Euro.

Artık gezmeye başlayalım…

14 Ekim 2015 Çarşamba

TEMMUZ AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 10

 

KİTABIN ADI
Trenin Tam Saatiydi (Der Zug war pünktlich -The Train Was on Time)
KİTABIN YAZARI

Heinrich Böll

KİTABIN ÇEVİRMENİ
Zeyyat Selimoğlu
KİTABIN YAYINEVİ
Bilgi Yayınevi Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI
1972
KİTABIN BASKI SAYISI
2. Baskı   (Orijinal 1. Baskı 1949)
KİTABIN SAYFA SAYISI
157 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10  
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 


Devam etmekte olan yazar-seri okumalarımıza Heinrich Böll’de bu kitap ile katılıyor. Ne yazık ki Böll, Türk edebiyatseverler arasında çok az tanınan bir yazar. Öyle ki, çok sayıda eseri bulunan Böll’ün Türkçe’ye çevrilen kitapları tüm eserlerinin yarısını dahi bulmuyor.
Oysa Böll, İkinci Dünya Savaşı ertesinde Almanya’nın en yetkin yazarı kabul edilmekte. 1972 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar, savaş yıllarında askerlik yapar ve yaralanır. Savaşın sonunda bir süre savaş esiri olur. Daha sonra yüksek öğrenimine devam ederken 1947’de ilk hikayesini ve 1949’da da bugün tanıtacağım ilk romanı “Trenin Tam Saatiydi”yi yayınlar.
İlk dönem romanlarında, savaşın acımasızlığı, insanların savaştaki yalnızlığı, zayıflığı, umutsuzluğu, yoksulluk açlık ve sıkıntılar hakimken daha sonra, savaş ertesi yeniden inşa edilen devlet ve toplumdaki değişim ve dönüşüm sancıları, savaşın izlerini irdeler.
Değerli yazarın Türkçede yayınlanan kitaplarını, orijinal yayınlanış sıralarına bağlı olarak okuyup yorumlayacağım. Bu kitapların bir kısmını 20-25 sene önce okumuşken tarih sırasına göre tekrar okuyor ve değerlendiriyorum. Elimde bulunmayan yeni kitaplarını da aynı sırada tanıtacağım.
Trenin Tam Saatiydi kısa romanında er Andreas, iznini tamamladıktan sonra ve hatta birkaç gün erken olarak birliğine katılmak üzere Polonya’da küçük bir ilçe olan Stryi’ye doğru asker trenleriyle yola koyulur. Kendisini ölümün beklediğini bilmekte, adeta dakikalarını saymaktadır. Bir önceki durakta son gecesini geçirirken bir randevu evine düşmüş ve erkeklere –askerlere- satılan Olina’yı tanır. Son gecesini konuşarak geçirmek istemektedir. Olina’yı tüm gece yanında tutabilmek için çizmeleri dahil tüm mal varlığını verir. Sabah ayrılırken Olina’yı korumak istemektedir. Başarabilecekmidir?...
Ustaya ilk kitabıyla saygılarımızı sunuyoruz.


Heinrich Theodor Böll (d. 21 Aralık 1917 - ö. 16 Temmuz 1985), Alman yazar, 1972 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi.
1972 Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi. 1917'de Köln'de doğdu. 1924 yılında okula gitmeye başladı. 1937'de liseyi bitirdi. 17 yaşında şiir yazmaya başladı. 1938 yılının sonbaharında çalışma kampına, bir yıl sonra da askere alındı. Piyade olarak, doğu ve batı cephesine gönderildi. 1945 yılının nisan ayından eylül ayına kadar, İngilizlerin ve Amerikalıların elinde savaş esiri oldu. Savaş bitip Köln'e döndükten sonra, hem üniversite öğrenimini sürdürdü hem çalıştı. 1947 yılında ilk kısa öyküsü Haberci, sonra ilk romanı Ademoğlu Neredeydin?, Ve O Hiçbir Şey Demedi yayınlandı. Yapıtlarında İkinci Dünya Savaşı'nı, özellikle de insanların nasıl savaştıklarını, savaşın yıkıntılarını ve acılarını anlattı.
"Ve O Hiçbir Şey Demedi" adlı en ünlü romanını yazarken aklında tek bir gerçek vardı. Savaş yanında yoksulluk ve zor koşullar getirmiş, hayatını değiştirmişti.Mayına bastiği için yaralanan dizini iyileştirebilmek için para gerekliydi. O yüzden Böll, 5 gün evden çıkmadan bu eseri yazdı. Yayınevinden aldığı para ile de dizini eski hale getirmeyi başardı ve yazar olarak kariyeri devam etti.
Daha sonra yazdığı Babasız Evler adlı romanını, kendi babasını yitirmesinin ardından değil; ama çevresinde savaş yılları sonrasında acı çeken onlarca çocuğu gördükten sonra yazmıştır. Kendisi, savaş sonrası koşullardan, yoksulluk, açlık ve hastalık gibi sıkıntılardan hem kendi geçtiği, hem de çevresinde bu durumlardan acı çeken birçok insan gördüğünden, hiçbir zaman çocuk sahibi olmak istememiş, kendi deyimiyle "Böyle bir dünyaya çocuk getirmek" istememiştir.
16 Temmuz 1985'te, 67 yaşında, evinin merdiveninden yuvarlanarak hayatını kaybetmiştir.

Aldığı Ödüller

·         1951 Gruppe 47 Edebiyat Ödülü  (Die schwarzen Schafe adlı yapıtıyla)
·         1953 Alman Eleştirmenler Ödülü (Deutscher Kritikerpreis) 
·         1958 Wuppertal Şehri Eduard von der Heydt Kültür Ödülü (Eduard von der Heydt-Kulturpreis der Stadt Wuppertal)
·         1967 Georg Büchner Ödülü (bütün edebiyat yapıtları için)
·         1972 Nobel Edebiyat Ödülü
·         1974 Carl von Ossietzky Madalyası
·         1982 Köln Şehri Onursal Vatandaşı

Başlıca Eserleri


·         (1949) Der Zug war pünktlich (The Train Was on Time)
·         (1950) Wanderer, kommst du nach Spa…
·         (1951) Die schwarzen Schafe (Black Sheep)
·         (1951) Nicht nur zur Weihnachtszeit (Christmas Not Just Once a Year)
·         (1951) Wo warst du, Adam? (And where were you, Adam?)
·         (1952) Die Waage der Baleks (The Balek Scales)
·         (1953) Und sagte kein einziges Wort (And Never Said a Word)
·         (1954) Haus ohne Hüter (House without Guardians ; Tomorrow and Yesterday)
·         (1955) Das Brot der frühen Jahre (The Bread of Those Early Years)
·         (1957) Irisches Tagebuch (Irish Journal)
·         (1957) Die Spurlosen (Missing Persons)
·         (1958) Doktor Murkes gesammeltes Schweigen (Murke's Collected Silences, 1963)
·         (1959) Billard um halb zehn (Billiards at Half-past Nine)
·         (1962) Ein Schluck Erde
·         (1963) Ansichten eines Clowns (The Clown)
·         (1963) Anekdote zur Senkung der Arbeitsmoral (Anecdote Concerning the Lowering of Productivity)
·         (1964) Entfernung von der Truppe (Absent Without Leave)
·         (1966) Ende einer Dienstfahrt (End of a Mission)
·         (1971) Gruppenbild mit Dame (Group Portrait with Lady)
·         (1974) Die verlorene Ehre der Katharina Blum (The Lost Honour of Katharina Blum)
·         (1979) Du fährst zu oft nach Heidelberg und andere Erzählungen (You Go to Heidelberg Too Often) - short stories
·         (1979) Fürsorgliche Belagerung (The Safety Net)
·         (1981) Was soll aus dem Jungen bloß werden? Oder: Irgendwas mit Büchern (What's to Become of the Boy?) - autobiography of Böll's school years 1933–1937
·         (1982) Vermintes Gelände
·         (1982, written 1948) Das Vermächtnis (A Soldier's Legacy)
·         (1983) Die Verwundung und andere frühe Erzählungen (The Casualty) - unpublished stories from 1947–1952

Posthumous (Ölümünden sonra yayınlananlar)

·         (1985) Frauen vor Flusslandschaft (Women in a River Landscape)
·         (1986) The Stories of Heinrich Böll - U.S. release
·         (1992, written 1949/50) Der Engel schwieg (The Silent Angel)
·         (1995) Der blasse Hund - unpublished stories from 1937 & 1946–1952
·         (2002, written 1946–1947) Kreuz ohne Liebe
·         (2004, written 1938) Am Rande der Kirche
·         (2011) The Collected Stories - reissues of translations, U.S. release



13 Ekim 2015 Salı

TEMMUZ AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 9

 
KİTABIN ADI
Amerikan Sargısı
KİTABIN YAZARI

Fakir Baykurt

KİTABIN ÇEVİRMENİ
-
KİTABIN YAYINEVİ
Literatür Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI
2012
KİTABIN BASKI SAYISI
3. Baskı   (Orijinal 1. Baskı 1967)
KİTABIN SAYFA SAYISI
304 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10  
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 


Yetkin edebiyat ustamız Fakir Baykurt bu romanında, Türk-Amerikan ilişkilerini hicvediyor. Hükümetlerle yaptığı anlaşmalar gereği ülkemize yerleşen Amerikalılar ile bir kısım gözü açıklar ticari ilişkiler içerisindedir. Hükümetlerden bazı kişilere arkalarını dayayarak gizli ve açık sömürüye ortak olmaktadırlar.
Ankara’nın yakınlarından bir köy, Kızılöz, kendi yoksulluğu içerisinde debelenmektedir. Bir gün Amerikalılar ile yerli ortakları, zaman zaman piknik yapıp domuz avına çıktıkları köyde Amerikan uygarlığını ve teknolojisini gösterecek bir deneysel işe girişirler. Köyde kendilerinden bir işin yapılmasını isterler. Köyün bekçisi Temeloş, “Yelimizi kesen şu tepeyi kaldırın” der. Kısa süre sonra tepe ortadan kaldırılır. Yerine “Faynapıl” ağaçları dikilir. Giderek küçükbaş ve büyükbaş hayvan ağılları kurulur tarlalara Amerikan tohumları atılır. Amerikalılar ve dostları bu köyü Amerikalıların örnek köyü haline getirme hırsıyla çalışırlar, çalışırlar. Köylü içine kapanmış ve beklemektedir. Seneler süren uygulamadan istenen sonuçlar çıkmaz, köylü kendini bu işten nasıl sıyıracağını kara kara düşünmektedir. Çözümü bulmak yine Temeloş’a düşer…
Zeki Türk insanının mizah gücü ve Anadolu bilgeliği Amerikalılar karşısında bir imtihan vermektedir. Klasikleşen bu kitabın okunması ve gerekli derslerin çıkarılmasını dilerim.


12 Ekim 2015 Pazartesi

ÜLKEMİN GÜZELLİKLERİ SOLUYOR

Herkes tarafından bilinen dış güçler, kullandıkları taşeronlar vasıtasıyla ülkemize ve halkımıza yeni acılar yaşatmaya devam ediyorlar. Çözülmeleri, bilerek, sürekli engellenen suçlar giderek artmakta. Yöneten hiç kimsenin sorumluluk hissetmediği olaylar sonucunda kan akmaya devam etmekte. “İstifa” söyleminin gülerek karşılandığı şu anlarda, bir makam sahibi olmayı –her ne olursa olsun- ve istifa etmeyi şu anki kadar istediğimi hatırlamıyorum.

Makamların ağırlığının şahısların kimliğinden daha ağır olması gerekir diye düşünüyorum. O ağırlığı kaldıramayanların halkın yaşamının sorumluluğunu hiç taşıyamayacakları bir gerçek. Giderek ve hızla “Ortadoğululaştırılmaya çalışılan” ülkemin bu karanlık çemberden aklı ön plana alan çözümlerle çıkabilmesini diliyorum.

Birkaç gündür bilinçli olarak yavaşlatılan internet, Facebook ve Twitter, halkın iletişim özgürlüğünü engellemeye yönelik olduğu kuşku götürmez. Halkın haber kaynaklarının dezenformasyon yolu ile karartılmasının kimseye yarar sağlamayacağı gerçeğinin bilinmesi gerekir.
Güzel insanlarımız bizi birer birer bırakıp gitmekte. Her gidenin arkasından artık biraz daha öksüzüz biraz daha soluyoruz. 41 yıllık sanat hayatının yaşamlarımıza güzellik kattığı, kahkaha ile güldüğümüz programlarının ardından içten içe canımızı acıtan Levent Kırca, Türk insanı seni unutmayacak!

“1974’te TRT ile girdim hayatınıza. O günden bu yana bayağı bir zamanınızı aldım. 41 yıl... Teşekkür ederim size, anılarınızda bana yer açtığınız için
...
‘Güzellikler paylaştıkça değerlenir, kötüler çoğaldıkça kanıksanır’  İnsan olarak birbirimizi sahiplenmek, birleşebilmek için uzaylıların dünyayı istila etmesi mi gerekir?
...

Dik durun.. Adil olun, sabırlı olun. Daha iyi bir dünyada görüşmek ümidiyle. Atatürk’le kalın, cumhuriyetle kalın, hoşça kalın!!”

9 Ekim 2015 Cuma

KİTAP ARMAĞANIMIZ SAHİBİNİ BULDU!

Söze böyle başladım, ama yazının ortalarında kazananı belirleyeceğimden halen bu seneki yaş günü çekilişimin armağan sahibi kim bilmiyorum.

Pazartesi günü duyurusunu yaptığım kitap armağan edeceğim blog yaşgünü sebebiyle 5 blog dostumdan mesaj geldi. Bugüne kadar geçen süre içinde bu duyurumun sayfası 52 kez ziyaret edildi. Sadece 5 yorumun bırakılmasını isteksizlik olarak mı yorumlayayım yoksa inandırıcı bulunmadığına mı yorayım çok bilemiyorum. Fakat bloglar arası trafiğin son derece azaldığı bugünlerde sanıyorum doymuşluk ve bıkkınlık hakim gibi. Galiba insanlar katılmayı dahi gereksiz buluyorlar.

Neyse ki bu, devamlı izleyenlerim olan yorum bırakmış dostlarımın kazanma yüzdelerini de artırmış oldu. Hiç ayırt etmeden tümüne de armağan vermeyi isterdim. Artık başka sefere diyorum. Yılbaşında en çok yorum yapan 3 dostumun hediyesi alacağını unutmayın lütfen.

Şimdi kurayı yapıyor ve açıklıyorum;

3. sıra: Sezer Eser Perker!


Kutluyorum, seçtiği kitabı ve kargo adresini bekliyorum.