21 Aralık 2015 Pazartesi

LJUBLJANA KALESİ İŞKENCE MÜZESİ

Önceki yazımda söz ettiğim gibi kalenin mahzen bölümünün bir kısmında işkence müzesi bulunmakta. Fazla geniş olmamakla birlikte çok yakın zamanlara kadar işkencede uygulanan bir çok malzeme burada sergileniyor.
İnsanın insana işkencesi neredeyse insanlığın yaşı kadar. Günümüzde dahi burada sergilenen veya sergilenmeyen bir çok malzeme ile insanlara işkence yapılmaya devam ediliyor. Ülkemizde dahi özellikle askeri dönemlerde karakollarda ve cezaevlerinde yaygın şekilde uygulanan işkence pek çok uluslar arası kuruluş tarafından insanlık suçu sayılsa da ne yazık ki devam ediyor.



Bu küçük müzede sergilenen işkence aletlerinin ne kadarı kaleye ait bir bilgim olmasa da bu aletleri insan yakından görüp inceledikten sonra, insana işkence yapabilmek için ne kadar kafa patlatıp alet icat edildiğini görünce hayret etmekten kendini alamıyor.




Bugün bir bakıp geçtiğimiz bu aletlerde zamanında nice canın uçup gittiğini duyumsamak ise insanın içini donduruyor. Fakat bunca aletin çirkinliği ve işlediği vahşete rağmen insanın işkence yapma güdüsünün bitmemesi çok daha dehşet verici.








18 Aralık 2015 Cuma

EKİM AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 3

KİTABIN ADI
Çilli, Karın Ağrısı, Cüce
KİTABIN YAZARI

Fakir Baykurt

KİTABIN ÇEVİRMENİ
-
KİTABIN YAYINEVİ
Literatür Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI
2014 
KİTABIN BASKI SAYISI
6. Baskı   (İlk yayın 1955)
KİTABIN SAYFA SAYISI
369 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
9,5/10  (Dört adet dizgi hatası var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 


Fakir Baykurt’un ilk dönem hikayeleri bir araya getirilmiş. İlk kez 1955 yılında yayınlanan Çilli hikaye kitabı, “Karın ağrısı” ve “Cüce” kitapları birlikte yayınlanıyor. Çilli kitabı 11 hikayeden, “Karın ağrısı” 12 hikayeden ve “Cüce” ise 15 hikayeden oluşuyor.
Yazarın il dönem köy hikayelerinde bir kısmında yazarın anlatıcı olduğu öykülerde Anadolu köylüsü yalın ve oldukça sade gerçekçilikle dile getiriliyor.
Türk hikayeciliğinin anıt ağaçlarından olan değerli yazarın hikayelerindeki öykü gücü, gelecekteki müthiş romanlarının işaret fişeği gibi.



17 Aralık 2015 Perşembe

EKİM AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 2

KİTABIN ADI
Palyaço (Ansichen eines Clowns)
KİTABIN YAZARI

Heinrich Böll

KİTABIN ÇEVİRMENİ
Ahmet Arpad
KİTABIN YAYINEVİ
Can Yayınları
KİTABIN BASKI YILI
2014 
KİTABIN BASKI SAYISI
2. Baskı   (İlk yayın 1963)
KİTABIN SAYFA SAYISI
253 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10  
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 


Savaş sonrası Almanya’da kağıtlar sanki yeniden karılmış gibidir. Milyonlarca insanın kırımından sonra toplum ve değerler darmadağındır. Bilinmeyen bir çok sorun ve çekişmeler su yüzüne çıkmaktadır. Böll, bu kitabında da bambaşka bir konuda toplum değerlerini sorgulamaya alıyor.
Hans Schnier, ailesi zengin bir katoliktir. Ancak bazı değerleri dikkate almayıp sevdiği bir uğraş olan “palyaço”luktan hayatı kazanmaktadır. Ama işleri gitgide bozulmakta ve tam anlamıyla parasızdır. Marie adlı Protestan bir kızla yaşamaktadır. Evliliği sürekli ertelemekte ve Marie’nin çocuklarını Katolik olarak büyütmeme isteğini sürekli ertelemektedir.
Marie evi terk eder ve Protestan kişilerle ilişki kurar. Schnier bazı kararlarından cayıp sadece Marie’nin dönmesini sağlamaya çalışmasına rağmen ilişki kuramaz.
Böll, toplumsal sorunları irdelerken, palyaçonun makyajlı çehresinin verdiği gizemi örnek alarak, gerçeklerin maskelenmesini benzetme yoluyla toplumsal eleştirilerini ortaya koyuyor.


15 Aralık 2015 Salı

EKİM AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 1


KİTABIN ADI
Paganizm – 1 – Kadim Bilgeliğe giriş
KİTABIN YAZARI

Erhan Altunay

KİTABIN ÇEVİRMENİ
-
KİTABIN YAYINEVİ
Hermes Yayınları
KİTABIN BASKI YILI
2015 
KİTABIN BASKI SAYISI
6. Baskı   
KİTABIN SAYFA SAYISI
353 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
6/10  (Çok sayıda dizgi hatası var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
8/10 


Pagan ve Paganizm kelimeleri çoğu kimse için bir şey ifade etmez. Yüzeysel bilgi sahibi olanlar da bu kelimeleri “Barbar” “Dinsiz” karşılığı kullanırlar. Oysa bugün için özellikle Batı ülkelerinde üzerinde çok sayıda araştırma yapılan ve bireysel ve/veya topluluk bazında pek çok insanı etkileyen bir bilgiler manzumesidir.
Ülkemizde bu konuda kitaplar son derece az ve konuya ilgi duyanlar için yetersiz düzeyde. Sayın yazar, yeterince özgün olmasa da çok sayıda kitaptan yaptığı alıntılarla, konuya ilişkin bilgiler veriyor.
Bir kitabında alıntı yapılan Mircea Eliade’ın, “Paganlar, taşa, kuşa, ota, böceğe tapanlar değil, doğanın her bir varlığında kutsallığın izini süren, bu kutsallığa saygı gösteren topluluklardır” deyişinden hareketle, konuya ilgi duymanız halinde oldukça bilgi alabileceğiniz bir kitap. Yazar, her konu başlığının arkasına geniş bir kaynakça koyarak konuya ilgi duyanlar için zengin bir araştırma alanı veriyor.
Son sözümüz yayınevine; 6. Baskısını yaparak ilgi uyandıran bir kitabın bu baskısında o derece dizgi yanlışı yapmak, son derece özensiz bir çalışma ile yazarın emeğine zarar veriyor. Zaman zaman kitabı elinizden atacağınız denli dizgi yanlışı okura da saygısızlık.

ERHAN ALTUNAY

İstanbul doğumludur. Saint Joseph Fransız Lisesi’ni bitirdikten sonra Hacettepe   Üniversitesi’nde Nükleer Enerji Mühendisliği okumuş, konuyu öğrendikten sonra para kazanmak gerekliliğinden Marmara Üniversitesi’nde İşletme master’ı   yapmıştır. Bu yüzden de hayatını dış ticaretten kazanmaya çalışmaktadır. Yıllarca TRT Radyo-3'te Aykut Sporel, Sezen Cumhur Önal, Engin Arman, Faruk   Yener gibi ustaları hayranlıkla dinledikten sonra, radyoculuk ile Yapı Radyo’da tanışmış olup orada dört yıla yakın bir süre “Vanilya ve Çikolata” , “...Ve Jazz” gibi jazz programları ile “Troubadour” ve “Barocco” gibi klasik müzik programları ve “Kleopatra’nın Burnu” gibi mitoloji programları hazırlamıştır. Yapı Radyo’nın yayın hayatına veda etmesi ile Troubadour programını Açık Radyo’ya, Vanilya ve Çikolata’yı da Radyo 92nokta3’e taşımıştır. Daha sonra Radyo Kozmos’ta Troubadour’u ve Vanilya ve Çikolata’yı devam ettirmiş, Alem FM’de de “Deniz ve Mehtap” isimli bir program yapmıştır.




14 Aralık 2015 Pazartesi

EYLÜL AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 2


KİTABIN ADI
Dokuz Buçukta Bilardo (Billard um halb zehn)
KİTABIN YAZARI

Heinrich Böll

KİTABIN ÇEVİRMENİ
Ayça Sabuncuoğlu
KİTABIN YAYINEVİ
Can Yayınları
KİTABIN BASKI YILI
2013  (Orijinal ilk yayın 1959)
KİTABIN BASKI SAYISI
2. Baskı   
KİTABIN SAYFA SAYISI
309 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10  
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 


Savaştan (2.dünya savaşını kastediyorum) sonra Dr. Robert Fahmel, küçük bir Alman kasabasında “Statik Hesaplar Bürosu” sahibidir. Sadece bir sekreteri vardır. Gelen statik hesap dosyaları 3 farklı mühendise hesaplanmak üzere gönderilmekte ve hazırlanan nihai dosya sahibine iletilmektedir. Dr. Fahmel, her sabah 09.30’da sekreterine sadece kimler aradığında kendisine haber verileceğini belirten bir talimatla Prens Heinrich Oteli’ne giderek bilardo oynamaktadır.
Bir gün, sekreteri, listede adı olmayan birine Fahmel’in yerini bildirir...
Değerli yazar Böll bu kitabında Dr. Fahmel ve babasının ağzından savaşa dönemine ve öncesine geri dönüşler yaparak bir dönem romanı yazmış. Romanda iki (metafor kelimesini kullanmayı sevmiyorum) simge ile (manda-kuzu) dönemin ayrışmalarını betimlemiş. “Mandanın ilahi sırrını yiyenler” faşizme ayak uyduran ve destek olanları, “Tanrının kuzusu olanlar” antifaşist mücadele içinde olanları (Bu betim İncil’den esinlenmiş) anlatıyor.
Doğru veya yanlış olabilir ama kişisel görüşüm bir romanın kalitesini ve değerini vurgulayabilmek için benzerlerinin yazılmadığı/yazılamadığı ölçüsünü uyguladığımızda son derece özgün bir roman çıkıyor karşımıza.
Hala Heinrich Böll’ü tanımayanlar için son derece kaliteli bir roman olduğunu vurgulamalıyım. (Böll’ün en sevdiğim romanına daha sıra gelmedi)


11 Aralık 2015 Cuma

LJUBLJANA VE LJUBLJANA KALESİ

Trieste kentine geliş sebeplerimizden birisi de Slovenya’ya geçip oldukça methini duyduğumuz başkent Ljubljana kentine gitmekti. 1977 yılında otostopla yaptığım Avrupa gezisi sırasında Slovenya’nın Maribor kentinden geçmiş ve kısa bir süre kalmıştım.
Trieste kentinin merkez tren istasyonunun hemen yanından Ljubljana kentine kalkan otobüsler olduğunu duyduğumuzdan bir gün öncesi hem bilet almak ve hem de kalkış yerini öğrenmek bakımından buraya gittik. İtalya’da şehirlerarası otobüs işletmeciliğinin son derece zayıf olduğunu belirtmek gerekir. İstasyonun hemen yanında otobüsler için bir hangar var. Hangarın bir bölümünde gişelerden bilet alınıyor. Ljubljana kenti dışında birkaç kente daha seyrek olarak otobüs seferleri var. Ljubljana şehrine ise sabah erken kalkan bir otobüs akşam 17.00 sıralarında dönüyor. Otobüs işletmesi Hırvatlara ait. Otobüs Ljubljana üzerinden Zagreb’e kadar gidip dönüyor. Kişi başı gidiş dönüş bileti yaklaşık 18 Euro civarında. Sabah erken saatte hangara gidiyoruz. Etrafta hiç otobüs falan yok. Tam kalkış saatinde otobüs perona yaklaşıyor. Otobüslerde koltuk numarası vermiyorlar. Bulduğunuz yere oturuyorsunuz. Otobüs şehrin yamaçlarından yavaş yavaş tırmanarak tepeye doğru yükselirken doyumsuz bir kent ve körfez manzarasını seyretme şansınız oluyor.
Otobüs yaklaşık 25-30 dakika sonra Slovenya topraklarına giriyor. Shengen Birliği sebebiyle sınırda eski bariyerler dışında kimseler yok. Yaklaşık 2 saat sonra 10.30 sıralarında Ljubljana’dayız. 300.000 yakın nüfusuyla sevimli bir şehir. Şehrin adının kökeni çok açık değil. Antik yunan efsanelerinde adı geçen Argonautların başı Jason’un Kholkis seferinden sonra batıya dönüp Sava nehrinin içlerinde canavarı yendiği yerde şehrin kurulduğu sanılıyor. Canavar şehrin armasında var, ayrıca canavar armalı köprüyü de sonra gezeceğiz. Şehrin içinden “Sava” ve “Ljubljanica” nehirleri geçiyor. Şehrin eski kısmı Ljubljnica nehrinin önce ayrılıp sonra tekrar birleştiği deltanın kıyısında. Kent 2003 yılında Mardin ile kardeş şehir olmuş.
Otobüs bizi istasyonun hemen önünde bırakıyor. Saat 17.00’ye kadar vaktimiz olduğundan yürüyerek zaman kaybetmemek için taksiye biniyor ve kaleye gitmek istediğimizi söylüyoruz. Birkaç dakika sonra kalenin eteğindeyiz. Mesafe yaklaşık 1,5 kilometre kadarmış. Dönüşte yürüyeceğiz. 5 euro tutan ücreti ödeyip meydanda bulunan Turizm Bürosundan eski şehrin haritasını alıyoruz. (Türkçe broşürlere de rastlıyoruz.)

Kaleye teleferikle çıkılıyor. Ücret 10. Euro. 5-10 dakikada bir inip çıkıyor. Bir süre sonra kaledeyiz. Teleferikten çıkıp birkaç kademeli merdivenden kalenin içine çıkıyoruz. Kale ortaçağdan kalma. Ancak oldukça fazla restorasyon görmüş. İçinde halen kafe ve restoranlar var. Hatta bir bölümü de prestijli bir düğün salonu olarak kullanılıyor.









Hemen karşımıza çıkan “İşkence Müzesi”nin bir başka yazımıza bırakıp kaleyi dolaşıyoruz. Güneşli ancak oldukça serin. Şehri gezmek için tekrar finiküler teleferikle aşağıya iniyoruz.

10 Aralık 2015 Perşembe

O İŞİ EN İYİ YAPAN OL!

Japonya'da bir çocuk 10 yaş​larında iken bir trafik kazası geçirmiş ve sol kolunu kaybetmiş. Oysa çocuğun büyük bir ideali varmış. Büyüyünce iyi bir judo ustası olmak istiyormuş. Sol kolunu kaybetmekle birlikte, bu hayali de yıkılan çocuğunun büyük bir depresyona girdiğini gören babası, Japonya'nın ünlü bir Judo ustasına gidip yapılacak bir şeyin olup olmadığını sormuş..
Hoca:

-Getir çocuğu bir bakalım, demiş.

Ertesi gün baba-oğul varmışlar hocanın yanına. Hoca çocuğu süzmüş ve :

-Tamam demiş.. Yarın eşyalarını getir, çalışmalara başlıyoruz.

Ertesi gün çocuk geldiğinde hocası ona bir hareket göstermiş ve bu hareketi çalış demiş.
Çocuk bir hafta aynı hareketi çalışmış. Sonra hocasının yanına gitmiş.

"Bu hareketi öğrendim başka hareket göstermeyecek misiniz?" diye sormuş.

Hocanın cevabı:

-Çalışmaya devam et olmuş...

2 ay,3 ay,6 ay derken çocuk okuldaki bir yılını doldurmuş. Çocuk bu bir yıl boyunca hep o ayni hareketi tekrarlamış. Hocanın yanına tekrar gitmiş:

-Hocam bir yıldır ayni hareketi yapıyorum bana başka hareket göstermeyecek misiniz?

-Sen ayni hareketi çalış oğlum. Zamanı gelince yeni harekete geçeriz


2 yıl, 3 yıl, 5 yıl derken çocuk judodaki 10. yılını doldurmuş. Bir gün hocası yanına gelip 

-"Hazır ol! " demiş. "Seni büyük turnuvaya yazdırdım. Yarın maça çıkacaksın!". Delikanlı şok olmuş…
Hem sol kolu yok hem de judo da bildiği tek hareket var. Ünlü judocuların katıldığı turnuvada hiçbir şansının olmayacağını düşünmüş; ama hocasına saygısından ses çıkarmamış...

Turnuvanın ilk günü delikanlı ilk müsabakasına çıkmış. Rakibine bildiği tek hareketi yapmış ve kazanmış. Derken ikinci üçüncü maç... Çeyrek, yarı final ve final...

Finalde delikanlının karsısına, ülkenin son on yılın yenilmeyen şampiyonu çıkmış. Tam bir üstat; delikanlı dayanamayıp hocasının yanına koşmuş.

-Hocam hasbelkader buraya kadar geldik ama rakibime bir bakın hele. Bende ise bir kol eksik ve bildiğim tek bir hareket var. Bu kadar bana yeter. Bari çıkıp ta rezil olmayayım izin verin turnuvadan çekileyim.

-Olmaz demiş hocası. Kendine güven, çık dövüş. Yenilirsen de namusunla yenil.
Çaresiz çıkmış müsabakaya. Maç başlamış. Delikanlı yine bildiği o tek hareketi yapmış ve tak.! Yenmiş rakibini şampiyon olmuş. Kupayı aldıktan sonra hocasının yanına koşmuş:

-Hocam nasıl oldu bu is? Benim bir kolum yok ve bildiğim tek bir hareket var. Nasıl oldu da ben kazandım?

-Bak oğlum 10 yıldır o hareketi çalışıyordun. O kadar çok çalıştın ki, artık yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok. Bu bir, ikincisi de o hareketin tek bir karşı hareketi vardır. Onun için de rakibinin senin sol kolundan tutması gerekir!


İnsanların eksiklikleri bazen, ayni zamanda en güçlü tarafları olabilir: Ama yeter ki bu eksiklik kafalarında olmasın...
Kaynak: M. Kemal Adal

9 Aralık 2015 Çarşamba

HOSTARİA MALCANTON, TRİESTE

İtalya gezimiz boyunca, anlatımlarımda daha çok görülecek yerler ve mekanlar üzerinde duruyorum. Ama başlangıçta da belirttiğim gibi gezimiz sırasında bazı otel ve restoranlar bizi oldukça etkiledi. Yeri geldikçe bunları tanıtmaya gayret ediyorum.

Hostaria Malcaton, Via Malcanton 10, 34100, Trieste, http://www.italiaristoranti.info/Ristoranti/Friuli-Venezia-Giulia/Trieste/Trieste/Hostaria-Malcanton/1904/ adresinde bulunan mükemmel bir balık lokantası. Sokak Unita Meydanına çok yakın. İlk gecemizde çevrede sorduğumuz birkaç kişiden topluca aynı yanıtı aldığımızdan tarif üzerine mekana gittik. Gidiş saatimiz erken olduğu için boş bir masa bulabildik.
İtalya’da pek çok restoran abartı genişliğe ve masalara sahip değil. Tripadvisor da “mükemmellik sertifikası”na sahip bir restoran ama masa sayısı galiba 10’dan fazla değil. Lüks bir görünümü olmayan ancak son derece nezih bir ortamda deniz ürünlerini kızartma veya ızgara olarak sipariş verebiliyorsunuz. Fiyatlar çok ucuz değil 20-25 Euro bir maliyet çıkabiliyor. Posiyonları kesinlikle doyurucu. Yolunuz Trieste’ye düşerse mutlaka uğrayın derim.