16 Ocak 2015 Cuma

AMSTERDAM KANAL TURU

Amsterdam kanalları, şehre, “Kuzey’in Venedik’i” sıfatını kazandırmış. Şehrin içinde yolculuk etmek bakımından alternatif seyahat yolu kabul edilmekte. Kanallar 14. Yüzyılda inşa edilmeye başlanmış. İlk yapılan kanallar dairesel döngüde. Zamanla şehir 90 ada ve 1280 köprüden oluşmuş hale gelmiş. Kanal otobüs sistemi 3 rota ile ulaşım sağlamakta. Kanallarda hijyen sağlamak için haftada üç kez kapaklar denize açılarak temizlik yapılıyor. Bazı kanalizasyon suları ve gemi atıkları sebebiyle kanallarda yüzme önerilmiyor.
Amsterdam’a gittiğinizde mutlaka yapmanız gereken işlerden birisi kanal turuna katılmak. Bu yolla hem şehrin kanal sistemini görüyor ve işlevselliğine tanık oluyorsunuz hem de mükemmel bir şehir turu yapıyorsunuz.

Şehirde kanal turu yapan pek çok şirket var. Şehrin bir çok noktasından kalkışlı turlar var. En önemli ikisi “Holland İnternational” ve “Blue Boat Company”. Her ikisinde de tur boyunca Hollandaca ve İngilizce tanıtım bilgileri veriliyor. Fiyatlar genellikle tur saatlerine göre değişken. 10-19,00 Euro arasında değişiyor. Bu bir saat süren klasik turlar dışında 2 saatlik, yemekli ve aşık turları gibi değişik seçenekler var.

Şehre geldiğinizde “Amsterdam Card” aldığınızda bu iki firmadan birisinde yapacağınız tur kart bedeline dahil ve ücretsiz.
Bizim katıldığımız “Holland İnternational” tur firması “Prins Hendrinkkade 25 numara”da (Centraal Station’un karşısında) saat 09.00-18.00 saatleri arasında her yarım saatte bir kalkıyor. “Blue Boat Company” ise şehrin güneyinde “Stadhoudersskade 30” (Hard Rock Cafe’nin karşısında 10.00-18.00 saatleri arasında saat başlarında hareket ediyor.
 (Bu, fıskıye ve ışık gösterisi ile bir gemi silüeti çiziliyor ve perilerin bekçiliğindeki hayalet gemi olarak adlandırılıyor)
Kanal turunu gündüzde yapma şansınız olmakla birlikte özellikle şehri gece ışıklar içinde görmek bakımından hava karardıktan sonra yapmanızı öneririm.
(Ne yazık ki gece amatör kameralar çok başarılı çekimler yapamıyor. Elden geldiğince çektiklerim yazıya eşlik ediyor)

15 Ocak 2015 Perşembe

KASIM AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 2

 

KİTABIN ADI

Dönüşüm (Die Verwandlung – The Metamorphosis)

V. Nabokov Dönüşüm Dersiyle Birlikte
KİTABIN YAZARI

Franz Kafka

KİTABIN ÇEVİRMENİ
Vedat Çorlu – Savaş Kılıç
KİTABIN YAYINEVİ
İthaki Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI
2014
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI
132  syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 


Kuşkusuz pek çok kimsenin okuduğu dönüşümü ayrıca tanıtmaya gerek yoktur. Kafka’nın baş eseri sayılan bu uzun hikaye gerçeküstü bir öyküyü anlatır. Anne, babası ve kızkardeşiyle yaşayan Gregor Samsa, dar gelirli ailesine destek olmak üzere bir pazarlamacının yanında çalışmaktadır. Bir sabah uyandığından kendinde bir tuhaflık hisseder. Bir böceğe dönüşmüştür… Giderek insani unsurları zayıflamaya başlar.
Çabuk okuyup geçilecek bu kitapta bu kez değerli yazar V. Nabokov’un “Dönüşüm”ü anlatan ve çizimlerinin yer aldığı bir dersin notlarının verilmesiyle kitap iki kat değer kazanıyor. Nabokov’un yorum ve değerlendirmeleri okumak için dahi tekrar alınmaya değer bir kitap.


14 Ocak 2015 Çarşamba

2014 YILI KİTAP OKUMA RAPORUM

     Eski yılı geride bırakınca genellikle geçen bir yılın muhasebesi yapılır. Yapılanlar ve yapılamayanlar gözden geçirilir ve önümüzdeki sene için hedefler belirlenir.
     Birkaç yıldan beri  önceki senenin kitap okuma değerlendirmelerini yapıyorum. Ülkemizde, yayınlanan tüm istatistiklerde ne yazık ki kitap okuma oranı ve sayısı son derece düşük çıkmakta. Bırakın gelişmiş ve çağdaş dediğimiz Avrupa devletlerini, neredeyse 3. Dünya ülkelerinden bile geri durumdayız. Oysa yayınlanan o kadar çok ve çeşitli kitap var ki, neredeyse sevdiğiniz tür kitapları takip etme şansını dahi bulamıyorsunuz. Bu garip çelişki bile kitap ve okuyucu sayısında istenen artışı bir türlü sağlamıyor.
     Kitap okuma işinin önce eğitim ve sonra öğretim işi olduğunu kabul etmek gerekir. Eğitimin ise okuldan önce evde başladığı kuşkusuz. Çocuk daha okula başlamadan evde büyüklerinden bu sevgiyi evde almaz ise zamanla kendisine bu alışkanlığın kazandırılması oldukça güç. Bunun çeşitli nedenleri var kuşkusuz. Kitap okuma, sırf okusunlar diye ödev biçimine sokularak dayatmacı bir zihniyet sergileniyor. “Müfredat programı” bahane edilerek, özellikle öğretmenler, kitap seçiminde özgür bırakılmayıp kısıtlanıyor. Özellikle Türkçe ve Edebiyat derslerinden kitap okuyup tartışmasının yapılmaması, kitabın neden okunması gerektiği çocukların bilinç altına yerleştirilmemesi de bir etken elbette. Okumanın bir yaşam biçimi, olayları, çevreyi ve evreni algılamakta bir rehber olduğu çok kez göz ardı ediliyor. Nedenler, niçinler sıralanıp gitse de gençler yıllar içerisinde boş yetişmeye devam ediyorlar. Ülkemizin enerjisi boş konularda harcanıp duruyor.
     Gelelim benim geçen yıl itibariyle raporuma: Bunu 2012 ve 2013 ile karşılaştırmalı veriyorum.

2012 yılı
2103 yılı
2014 yılı
Okunan toplam kitap
71
70
90
Okunan toplam sayfa
24.965
28.681
30.623
    
     Bu sene geçmiş seneler sayısını oldukça geçmiş bulunuyorum. Sayfa sayısında ciddi bir sıçrama olmaması ise kitapların sayfa sayısı ortalamasının daha düşük olduğunu vurguluyor.    Geçen yıl da belirttiğim gibi okunan sayfa sayısı kitaplar dışında düzenli takip ettiğim birkaç dergiyi de kapsamakta
      Blogda tanıttığım kitaplarımı takip eden dostlarım bilirler, kitapta zaman zaman seçici davranırım. Değişik düşüncelerle hiç okumadığım yazarlar olduğu gibi, çıkan tüm kitaplarını aldığım ya da toplamaya çalıştığım yazarlar vardır. Roman dışında seçici ve özellikle okumaya çalıştığım kitaplar ise, Tarih –Cumhuriyet Dönemi, Atatürk üzerine, Osmanlı ve Bizans üzerine- Arkeoloji –özellikle Anadolu ve eski Anadolu Uygarlıkları ve Bilim –popüler bilim, Darwinci kuram- üzerinedir. Bu sene daha çok, okumayı sevdiğim yazarların tüm eserlerini okuyarak tamamlamaya daha ağırlık verdim. Dostoyevski’nin halen baskısı olan tüm kitaplarını okudum. Bir kaç eksik kitabın baskılarını henüz bulamadım. Reşat Nuri Güntekin, Stefan Zweig, Umberto Eco ve John Steinbeck okumalarım yeni yılda da devam edecek.

     Elbette sınırlarım bunlar değil.  Bazen kitapçılarda,  “beni al” diye tutturan kitapları da okumayı sürdüreceğim. Kimbilir belki yeni yazar ve kitaplarla tanışmamız da devam eder     Bu seneye ait raporumda bu kadar. Herkese yeni yılda bol ve keyifli okumalar diliyorum.

13 Ocak 2015 Salı

AMSTERDAM – İZLENİMLER…

Geçen haftaki gezimizle Hollanda, gördüğüm 29. Ülke oldu. Bunların 2009 sonrasında gördüklerimin çoğunu blogda paylaştım. Her ülkede edinilen izlenimlerin sonra gideceklere büyük faydası olduğuna inandığımdan okuyanlara bazı bilgiler vermek istiyorum.
Gezimiz oldukça kısa süreye sığdığından Amsterdam’ın görülecek yerlerinin pek az bir kısmını görebildik. Kalanlar ise belki gelecekte bir başka gezinin sebebi olacak sanırım. Şimdilik, genel izlenimlerimi paylaşmak istiyorum. Daha önce görmüş olanların hem anıları tazelenmiş olur hem de farklı gelişmeler var ise bilgi kaynaklarına eklerler.
·         İstanbul Sabiha Gökçen hava alanından 3 saat 25 dakikada ulaşılan Amsterdam Schiphol Hava alanı 3 ana terminalden oluşan büyük bir hava alanı. Oldukça yoğun uçuş trafiğine sahip. Havaalanından şehir merkezine, taksi tren ve otobüs seçenekleri bulunmakta. Biz, alanın hemen alt katından geçen treni tercih ettik. Tren bileti gişelerden ya da alanda bulunan sarı-mavi renkli makinelerden alınabiliyor. Bazı yazılardan gişede daha pahalı satıldığını öğrendiğimden makineden aldım. 2. Sınıf bilet 5,35 Euro. Makineler bozuk para veya kredi kartı kabul ediyor. (Kağıt para aldığını görmedim) Kredi kartında 4 bilet için 0,50 Euro komisyon ekledi. Ekranlardan, “Amsterdam Centraal”a giden trenlerin peron ve geliş saati yazıyor. Yürüyen merdiven girişinde bileti okutarak perona iniyorsunuz. Yaklaşık 17 dakikalık bir yolculuktan sonra merkez istasyona ulaşıyorsunuz. Gardan çıkarken yine bileti okutup çıkıyorsunuz. (Benzer uygulama şehir içindeki otobüs, tramvay ve metro içinde geçerli)
·         Centraal istasyonu neredeyse şehrin eski bölümü için bir merkez görevi görmekte ve yoğun olarak ulaşıma hizmet ediyor. Şehrin eski bölümü tamamen kanallar üzerine kurulmuş. Bu sebeple ulaşımda zaman zaman nehir gemileri de kullanılıyor.
Samimiyetle söyleyebileceğim husus, Hollandalılar, bugüne kadar ziyaret ettiğim ülkelerin halkları içerisinde güleryüz ve yardımseverlik açısından en önde geliyorlar. Gezi süresince bilgi almak için soru sorduğum hiç kimse yardımcı olmayı reddetmedi. Otobüs şöföründen, güvenlik görevlisine, tezgahtardan servis elemanlarına kadar tamamı –yolda soru sorduğumz insanları da dahil edelim- İngilizceye vakıf, anlıyor ve cevap veriyorlar. Asık surat ve kaba davranışa rastlamadık.
·      Amsterdam bir bisiklet cenneti. Neredeyse araç kullanandan çok bisikletli var. Sokaklarda çok sayıda kiralık bisiklet istasyonu ve dükkanı var. (Dükkanlar tamirat ve aksesuar hizmeti de yapıyorlar) Caddelerde ayrı bisiklet yolları var. Bu yolda dalgınlıkla da olsa gezinmemeniz gerekiyor. Sert uyarılara ya da küçük çarpmalara maruz kalabilirsiniz. 80 Euro civarında yeni bisiklet ya da 20 Euro’ya kadar elden düşme bir bisiklet edinmeniz mümkün.
·     Amsterdam caddeleri çok sayıda kafe ve restoranla dolu. Çok belirgin bir Hollanda mutfağı yok. Ama yerel yemeklerin yapıldığı restoranlarda patates ağırlıklı menüler var. (Girmediğimiz için yerel yemeklerden bahsedemeyeceğim) İtalyan, Arjantin ve Endonezya mutfağına yönelik restoranlar çoğunlukta. Kafelerde soğuk sandviçler dışında yemek öğünleri düşündüğünüzde 10-30 Euro arası seçenekler bulabilirsiniz.
Coffe Shop olarak adı geçen kafelerde sınırlı miktarlarda “esrar” ve “marihuna” satılıyor. 18 yaşından küçüklerin giremediği bu kafelere ortama bakmak için girmeniz mümkün ama kesinlikle kullanmayın.
·    Şehir içi ulaşımda BVG ulaşım kartları tek seferlik ya da 24 saatlik satılıyor. (3.90-7,50 Euro) Bazı dükkanlarda, otellerde bulmanız mümkün tramvay içinde de alabiliyorsunuz. Şehir haritalarından tüm otobüs ve tramvay durakları ve numaraları işli durumda. Ayrıca her durakta hangi numaralı aracın kaçta durağa geleceği yazılı bulunmakta. Tramvay içinde de ekrandan hangi durağa yaklaştığı ekranda gösteriliyor ve anons ediliyor.
·   Şehirde çok sayıda Türk dükkan sahibi var. Bir şekilde mutlaka rastlarsınız. Dam meydanında “Simit Sarayı” açılmış. Cam bardakta demli çay içme şansı yakalıyorsunuz.
·         Alışveriş niyetiniz var ise, kıyafet ve ayakkabı rakamları Türkiye’ye göre çok pahalı. İçki ve özellikle balık yemek ise oldukça ucuz. Yarım litrelik su büfe ve dükkanlarda 2-2,5 Euro civarında. Büyük marketlerde ise 0,60-0,70 Euro’ya bulmak mümkün.
·         “Amsterdam Card” uygulaması ile 24-48-72 saatlik kartlar (Halen 49-59-69 Euro) aldığınız takdirde hem şehir için ulaşım kart ücretine dahil oluyor hem de bir kanal  gezisini bedava yapma şansı yakalıyorsunuz. Ayrıca, internet sitesinde her ay hangi müzelerin ücretsiz ve hangilerinin indirimli olduğuna dair liste yayınlanıyor. Eğer planlı bir gezi yaparsanız %50 avantaj yakalayabiliyorsunuz.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Konu başlıklarında görüşmek üzere.

12 Ocak 2015 Pazartesi

KISA BİR ARADAN SONRA…

Bu karda kışta, yine  kısa bir gezi planlayıp Amsterdam gezisi yaptık. Gezimizden birkaç gün önce başlayan yoğun kar yağışı beraberinde bir çok uçak seferi iptalini getirince planladığımız gezinin her an iptal olması olasılığı ortaya çıktı.
Son iki gün özellikle İstanbul Atatürk Havalimanı kalkış ve inişli seferler iptal edildi. Ancak şansımıza, Sabiha Gökçen aktarmalı uçaklarımız iptal olmadı. Ancak giderken Sabiha Gökçen Havalimanı oldukça karlı olduğu için uçağın sefere ve kalkışa hazırlanması yaklaşık 2 saati bulan gecikmeye yol açtı. Tüm geliş ve gidişlerimiz gecikmeli olsa da planladığımız geziyi başarıyla gerçekleştirdik.

Yine pek çok yazı ve görselle anlatı malzemesi birikti. Kitap tanıtımları ve diğer yazılarımızla birlikte ilerdeki günlerde sayfalarımızda yer almaya devam edecek.
Gece saat 24.00’de eve ulaşma sebebiyle bugünlük yazımız bu kadar. Görüşmek ümidiyle birkaç Amsterdam fotoğrafı.

7 Ocak 2015 Çarşamba

KASIM AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 1

 
KİTABIN ADI

Kasım (Novembre)

KİTABIN YAZARI

Gustave Flaubert

KİTABIN ÇEVİRMENİ
Elif Gökteke
KİTABIN YAYINEVİ
İthaki Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI
2014
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI
97  syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 


Gustave Flaubert belki sadece “Madam Bovary” dersek hemen herkesin aklına gelecek bir yazardır.
Realizm akımının öncüsü olan değerli yazar. 1836 yılında, 15 yaşındayken Trouville sahilinde tanıştığı, o sırada kendisinden 10 yaş büyük 26 yaşında evli bir kadın olan Elisa Schlésinger’e tutkulu bir aşkla bağlandı. Hayatı boyunca –mesafeli bir şekilde de olsa- ona aşık kaldı. Bu aşk yaşamında çok önemli etkiler, izler bıraktı. Bir delikanlının gönül eğitimi olarak nitelendirdiği bu aşk, Duygusal Eğitim’deki Marie Arnoux karakterinin ve Gönül ki Yetişmekte ve Bir Delikanlının Hikâyesi (Education Sentimentale; 1869) adlarıyla dilimize de çevrilmiş olan romandaki aşkın temel ilham kaynağı oldu. Flaubert bu dönemde yoğun bir şekilde yazdı. Bir Çılgının Hatıraları (1838), Smarh (1839) ve 1840 yılında yazmaya başlayıp 1842 yılında bitirdiği Kasım bu dönemin ürünleridir. Bu kısa romanı hakkında, büyük aşkı Louise Colet'ye yazdığı bir mektubunda (1846) şöyle diyor: "Kasım'a iyi kulak verdiysen, kim olduğumu belki de açıklayan ama söze dökülemeyecek bin türlü şeyi tahmin etmişsindir. Ama o yaşlar geçti. Bu yapıt gençliğimin kapanışı oldu." (Vikipedi)
Kasım, bir deneme havasında başlayıp devam eden, sonradan hikaye anlatımına bürünüp tekrar deneme gibi sonlanan bir eser. Kısa roman denilebilir mi bilmiyorum ama okumak keyifliydi.

6 Ocak 2015 Salı

ÇANAKKALE ZAFERİNİN 100. YILI ANMA SERGİSİ

Bugünlerde Ankara Kızılay meydanında, Çanakkale Zaferinin 100. Yılı anma etkinlikleri çerçevesinde düzenlenen bir gezen sergi bulunmakta.
Bir tır kasasında küçük bir müze olarak hazırlanan sergide pek çok orijinal silah ve mühimmatın yanı sıra eski fotoğraflar, mektuplar ve belgeler, 2 canlandırma sahnesi ve bir adet yarımada üzerinde çatışma bölgeleri ve krokileriyle bir maket yer almakta. Ankaralıların görmesinde büyük yarar var.
Her ne kadar sergi sırasında devamlı kahramanlık türküleri dinletisi yer alsa da bazı özet bilgilendirmeler ile cephe anlatılarının yer alması güzel olurdu.
Küçük bir de hediyelik eşya ve kitap sergisi bulunmakta.


























5 Ocak 2015 Pazartesi

TÜRKLER "HİNDİ" Mİ?

Biz kendimizi biliyoruz; tarih boyunca Türklerin ‘hindi’ ile bir tanımlanması olmadı. Ama burada, dünya ahvalinden habersiz bir yabancının aklına şöyle bir soru da takılabilir: “Türklerin hindi ile bir ilişkisi yoksa, pekiyi uluslararası toplantılarda Türk delegenin masası önünde “TURKEY” sözcüğü neden var? İşte bütün mesele burada! Gerçek şu ki; Turkey sözcüğü İngilizcede ‘hindi’ anlamında. Ve o yabancı -en masum düşünceyle- Türklerin ülkesinde hindi çokluğunun varlığını tahmin ederek, böyle bir adı uluslararası alanda kullandığımızı da düşünebilir. Nitekim ülkemiz dışındaki yurttaşlarımızın bu tür sorularla karşılaştıklarını da duyuyoruz.
Sahi çok mu zor bu ‘Turkey’ sözünden kurtulmak? “Efendim, Avrupa dillerinde ‘Ü’ harfi yokmuş da bu yüzden ‘TÜRKİYE’ denilemiyormuş…” gibi saçma-sapan sözler de üretiyorlar. Pekiyi ‘Ü’ harfine takılanlar uluslararası toplantılarda Yunanistan delegesi önünde Yunan alfabesiyle duran “ELLAS” sözüne ne demeli? Açıkçası devletimizi yönetenlerin bu konu üzerinde niçin durmadığını da anlayamıyorum. Ama bu konuyu dert edinen pek çok insanımız var. Nitekim bu duyarlı kardeşlerimizden birisi olan Sayın Melih Akgüngör, İstanbul Valiliği Protokol Müdürü iken 2008 yılında gönderdiği yazısında adeta feryat ederek şöyle diyordu: “Ülkemizin bir kümes hayvanı ismiyle anılması kabul edilemez. (…) Aslında yapılacak şey, devletimizin adının ‘Türkiye’ olduğu; bir yıllık geçiş süreci sonunda, “TURKEY” yazılı hiçbir postanın kabul edilemeyeceğinin dünyaya açıklanmasıdır. Habeşistan bu yöntemi kullandı ve adı ETİYOPYA oldu.” Devletimizin dünyadaki adı “Republic of Turkey = Hindi Cumhuriyeti” değil, “Republic of Türkiye = Türkiye Cumhuriyeti” olmalı.
Sayın Cumhurbaşkanı, yurtdışı toplantılarda duracağı yerin, ayak altında Türk Bayrağı ile belirtilmesini doğru bulmuyor; eğilip zeminden o küçük bayrağı alıyor ve cebine koyuyor. Bu çok güzel bir davranış... Dileğimiz odur ki; bayrağımıza böylesine duyarlılık gösteren Sayın Cumhurbaşkanı’nın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yurt dışında ‘kümes hayvanı’ tanımlanmasından da kurtarmasıdır!
Şimdi, konunun bu bölümüne bir nokta koyduktan sonra; devlet adı olarak kullandığımız TÜRKİYE üzerine biraz sözümüz olacak…
Türk, sözüne yapışık olan ‘iye’ takısı Latincedir. Bir Türk yurduna verilecek sözün başı-sonu Türkçe olur. Dolayısıyla devletimizin adı TÜRKELİ olmalıydı. Ne var ki Cumhuriyetimizi kuran kahramanlar, sanırım 15. Yüzyılda Avrupalı coğrafyacıların Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya Türkmenia demelerinden esinlenerek TÜRKİYE adını koymuşlar, diye düşünüyorum. Aslında Türkiye adı da çok güzel; ama ben 1980’li yılların başında devletimizin adının ‘Türkeli’, Trakya’nın ‘Paşaeli’ olması için çok uğraştım, fakat başaramadım. (İliştiri: 1960 Askerî Harekâtı’nda rahmetli Alparslan Türkeş ve arkadaşları Türkiye adını “Türkeli” yapacaklardı; ama olmadı… Şevket Süreyya Aydemir, “Menderes’in Dramı”nda bundan bir suçmuş gibi söz eder.)
1996’da yazdığım “Türk Budunlarının Ortak Atababaları” adlı eserimde konuları anlatırken yeni kurulan Türk devletlerinin adlarını -Farsça ‘istan’ takısını çıkartarak- Kırgızeli, Kazakeli, Türkmeneli, Özbekeli diye tanımladım. Bu kitabım 1997’de Azerbaycan’da Göktürk Matbaasında, Türkiye’de ise 2007’de, Elazığ Manas Yayıncılık’tan yayımlandı.
Bu konuda doğru düşündüğüme inanıyorum. Nitekim turkkazak.com’un haberine göre  Kazakistan’ımızın Bilge Cumhurbaşkanı Sayın Nursultan Nazarbayev, 10.02.2014’de Kazakistan’ın Atırau kentinde “Zamanla ülkemizin adının Kazakeli olarak değiştirilmesi konusu ele alınabilir; ancak  her şeyden önce halkın fikrini de almak lazım.” dedi.
Evet,  aklın yolu bir…

Esen kalın efendim.
Mevlüt Uluğtekin Yılmaz

2 Ocak 2015 Cuma

EKİM AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 6

 
KİTABIN ADI

Akşam Güneşi

KİTABIN YAZARI

Reşat Nuri Güntekin

KİTABIN ÇEVİRMENİ
Osmanlıca’dan çeviren: M. Fatih Kanter
KİTABIN YAYINEVİ
İnkılap Kitabevi
KİTABIN BASKI YILI
2014
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI
431  syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 


Reşat Nuri Güntekin’in önemli romanlarından birisi. 1926’da ilk kez basılan romanda, geç fark edilen bir imkansız aşk konu ediliyor.
Askerliğinin yanı sıra çok iyi eğlenmesini de bilen Nazmi yaşadığı uzun süreli Avrupa maceraları sonrası asker iken oldukça genç bir yaşta malulen emekli olur. Onu gizliden seven amca kızı Şükran ile evlenerek Ege’de bir adada bulunan çiftliğinde inzivaya çekilir. Yaşamdan soğumuştur. Bir gün annesi ölen ve babası tarafından küçük yaşta kendilerinden uzaklaştırılan yeğeni Jülide, babası ölünce bir süreliğine onların yanına gelir. Jülide için yaşadığı güzel ve modern hayattan sonra ada çekilmez bir yerdir. Nazmi’de büyümüş yeğeninin farklı yaşamı nedeniyle ona karşı cephe alır, sert davranışlarıyla üzerine gider.
Giderek davranışlarındaki hataların farlına varan Nazmi, Jülide’ye yakın davranmaya başlar. Oysa Jülide’nin düşünceleri ise bambaşkadır. Nazmi çok geç fark eder…
Reşat Nuri, edebiyatçılığının doruklarında ve kalitesinde yazdığı bu romanı ne yazık ki edebiyatseverlerden hak ettiği ilgiyi görmemiş durumda.
Fethi Naci: “Çalıkuşu'nda Reşat Nuri'nin unutulmaz bir cümlesi vardır, bir "anahtar cümle": "Sevgi, şefkat denen şeyde ne mucizeler var yarabbi!" Akşam Güneşi'nin kahramanı Nazmi, "Balıkçının yetimleri bana hayatın sırrını öğrettiler: Acımak ve sevmek." der.”

Tahir Alangu: “Çalıkuşu, Cumhuriyet devrinde başlayacak yeni bir edebiyat hareketinin dönemeç noktasında doğuyor, bu yeni edebî hareketin Anadolu’ya ve onun sorunlarına, devrim hareketlerine yöneleceğine işaret ediyordu. Reşat Nuri’nin romancılığının bundan sonraki evriminde, ortaya çıkan özelliklere işaret etmek gerekiyor:
1918’den sonra gelişen duygulu-romantik İstanbul romanı yolunu o da izlemiş, lâkin bu yoldaki eserlerinde bile, toplum sorunlarına, yurt gerçeklerine değinmekten vazgeçmemiştir. Çalıkuşu (1922), Damga(1924), Dudaktan Kalbe (1925), Akşam Güneşi (1926).”


Muzaffer Uyguner: “ Reşat Nuri’nin romanlarında daha çok romantik aşk işlenmiştir. Akşam Güneşi de bir sevi romanıdır. Nazmi Bey’in bir olumsuz sevisi anlatılır bu romanda. Bir ada yaşantısı ortamında, kendisi peygamber gibi sevilen Nazmi Bey’in yaşantısı, sevisi çeşitli yönleri ile ortaya konulmuş, söylentilerle geliştirilmiştir.”

Selim İleri: “Akşam Güneşi, Batılılaşmaya çabalayan taşranın balo gecesiyle unutulmazdır.” Üç Kısım, 75 Bölüm’den oluşan “Akşam Güneşi”nin en az 75 Bölüm’lük bir TV dizisi olacağına TV ekranlarında bir “Yaprak Dökümü” kadar ilgi göreceğine inanıyoruz. Meşrutiyet öncesinden başlayarak getirilecek tarihsel olaylar ile Nazmi Bey’in aşk hayatının durakları, filmin dramatik yanını oluşturmaktadır. Bu aşklar konaklarda, salonlarda ve Ada’da geçer. Bir vapur yolcuğu ile bir çiftlik yaşamının gerektirdiği mekânlar, dizi için yeterlidir. Yer yer elbette aşkların, duygu ve duyarlıkların güncellenmesiyle “Akşam Güneşi” özünden hiçbir şey yitirmeden ilgi odağı bir dizi film olur.
http://www.onkajans.com/vestige/view/cinema/aksam-gunesi-resat-nuri-guntekin/98