9 Temmuz 2015 Perşembe

EDİRNE KARAAĞAÇ – TREN İSTASYONU – LOZAN ANITI

Edirne gezimizi tamamlamadan önce zaman darlığı nedeniyle çok kısa bir ziyaret yaptığımız Karaağaç bölgesinden de kısa bahsetmek gerekiyor.
KARAAĞAÇ
Karaağaç, Edirne ilinin Merkez ilçesine bağlı bir mahalle. Karaağaç,Meriç Nehrinin 2 km batısında, Yunanistan sınırına 4 km uzaklıktadır.
16. yüzyıldan önceki kaynaklarda adına rastlanmayan Karaağaç, topografik konumu itibariyle Edirne’ye oranla daha yüksek bir mevkide bulunması, orman ve nehirlerle çevrilmiş olması sebebiyle Edirne merkeze oranla özellikle yaz aylarının daha serin geçmesi ve şehre yakın olması nedeniyle bir sayfiye yeri olmuş durumda. Tarihinden bahseden kaynaklarda Karaağaç'ın bir Rum köyü olduğu, Edirnelilerin yazlık evlerinin bu köyde bulunduğu ve köyün o zaman için, çevre halkı tarafından mesirelik ve eğlence bölgesi özelliğini taşıdığı anlatılmaktadır.
19. yüzyıldan itibaren İstanbul’u Avrupa’ya bağlayan tren yolu için Edirne Garı'nın Karaağaç'a yapılmasından sonra köy gelişmeye başlamış, ticaret artmış, geniş bir alana yayılan dutluklar ile ipekböceği üretimi yapılarak koza fabrikaları açılmış. 20. yüzyılın başlarında da devam eden gelişme, artan nüfusuyla birlikte köy konumundan kaza konumuna gelmiş; oteller, lokantalar, kafeler, sinemalar dans salonları, birahaneler gibi gösteri ve eğlence yerleri ile çeşitli spor etkinliklerinin yapıldığı Karaağaç “Küçük Paris" lakabını almıştır. Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında zaman zaman el değiştiren Karaağaç, artan nüfusu ve tren yolunun buradan geçmesiyle Fransız askeri makamlarının idaresinde kurulan, “Müttefikler Arası Trakya Hükümeti”ne 7 ay boyunca Gümülcine ve İskeçe ile birlikte merkezlik yapar. 1920-23 yılları arasında Yunan işgali altında kalan Karaağaç, Lozan Antlaşmasıyla savaş tazminatı olarak Türkiye' ye verilmiş.
Halen özellikle nehir kıyısında restoranlar ve gar yanında çok sayıda kafe sebebiyle özellikle üniversite gençliğinin toplandığı ve vakit geçirdiği bir bölge durumunda.
Karaağaç Tren İstasyonu 
Edirne'nin Karaağaç kasabasında bulunan ve II. Abdülhamit devrinde yaptırılan tren istasyon binası Edirne Tren Garı,  İstanbul'daki Sirkeci Garı örnek olarak yapılmış gar binalarından birisidir. Şark Demiryolları Şirketi adına Mimar Kemalettin Bey tarafından neoklasik üslupta inşa edilmiş. Üç katlı, dikdörtgen planlı ve 80m. uzunluğunda bir yapıdır. İstanbul'u Avrupa’ya bağlayan demiryolunun en önemli istasyonlarından birisi konumunda imiş.
İnşaatı 1914 yılında genel olarak bitirilmiş, ancak o yıl başlayan I. Dünya Savaşı nedeniyle demiryolu güzergahı değiştiği için hizmete giremez. Savaş sonunda bir süre Osmanlı Devleti sınırları dışında kaldı.
 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması'nda Karaağaç, Bosnaköy ile birlikte Yunanistan'ın Batı Anadolu'da yaptığı tahribata karşılık, savaş tazminatı olarak Türkiye'ye verildi. Böylece yeniden Türk sınırlarına giren Karaağaç İstasyonu, 14 Eylül 1923 günü Yunanlardan teslim alındı ve 1930'da işletmeye açıldı.
Ne var ki Rumeli demiryollarının büyük bölümü ülke sınırlarının dışında kalmıştı ve trenler İstanbul’dan Edirne’ye ulaşmak için Yunanistan'a girmek zorunda kalıyordu; bu yüzden yeni bir demiryolu hattı inşası başlatıldı. Ağustos 1971'de, Pehlivanköy-Edirne arasındaki yeni demiryolu hattının açılması ve kent içinde yeni gar binasının hizmete girmesinden sonra Kaarağaç İstasyon Binasının önündeki raylar söküldü.
Türk-Yunan sınırının çok yakınında bulunan bina 1974 yılı Kıbrıs olayları sırasında bir ileri karakol görevi yaptı; 1977 yılında yeni kurulan ve bugünkü Trakya Üniversitesi’nin temelini oluşturan Edirne Mühendislik ve Mimarlık Akademisi’ne verildi.
Trakya Üniversitesi tarafından orijinaline uygun olarak restore edilen bina, 1998’den sonra bir süre üniversiteye Rektörlük Binası olarak hizmet vermiş fakat halen günümüzde Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak kullanılmakta. 
 (Fotoğraf: Vikipedi)
Lozan Anıtı, Meydanı ve Müzesi

Tren garını solunuza alarak yürümeye devam ettiğiniz takdirde ulaşacağınız alan Lozan meydanı olarak düzenlenmiş ve buraya dikilen "Lozan Anıtı” geçmişe bir onur anıtı olarak yükselmekte, Meydanı ve Müzesi" nin 19 Temmuz 1998 günü açılışı yapılmış. (ek istasyon binalarından birisi ise Lozan Müzesi olarak hizmete açılmış) Müzeyi zaman darlığı sebebiyle gezemedik.


8 Temmuz 2015 Çarşamba

EDİRNE BÜYÜK SİNAGOGU

Edirne Büyük Sinagogu, Edirne'de bulunan ve Avrupa'nın en büyük ve dünyanın üçüncü büyük sinagogu olan ibadethane Geçmişi 1492 yılında Avrupa’daki baskılardan kaçarak Osmanlı İmparatorluğu’na sığınan Seferad cemaatine kadar uzanan ve 1905 yılında çıkan büyük yangında yanan sinagog padişah II.ci Abdülhamit'in fermanı ile yeniden inşa edilerek 1907 'de Hamursuz Bayramı arifesinde tekrar hizmete girdi. Fransız mimar France Depré, binayı Viyana'daki Leopoldstädter Tempel adlı sinagogdan esinlenerek projelendirdi. Edirne ili, Kaleiçi semti, Dilaver Bey Mahallesi, 18 ada, 4 parselde bulunan komplekste sinagog binası ile birlikte Orhaniye Caddesinde girilen İdari Bina ve müştemilat binası (Midraş binası) vardır.

Kal Kadoş ha Gadol (Kutsal Büyük Havra) sinagogu, 1934 Trakya Olayları’nda Yahudi cemaatinin Edirne’yi terk etmek zorunda bırakılmasının ardından kaderine terk edilmişti. Sinagog cemaati, Edirne’deki Yahudilerin İstanbul’a yerleşmesiyle azaldı. 1983 yılından bu yana kullanılmayan sinagogun mülkiyeti 1995’te Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne geçti. Kullanılmasa da tarihi açıdan Museviler için büyük önem taşıyan sinagog, Edirne’de doğan Türk Sinagog Musikisi’nin (Maftirim) de kaynağını oluşturuyor.
 Restorasyon

1983 yılına kadar ibadete açık olan sinagog, Yahudilerin Edirne'yi terk etmeleri nedeniyle kullanılmadı ve yıkılmaya yüz tuttu. Sinagogun mülkiyeti 1995 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğüne geçti. Sinagog 2010 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğünün kararı ile restorasyona alındı Harabe halden 4 yılda Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 5 milyon 750 bin lira harcanarak aslına uygun olarak restore edildi. İç ve dış sıvalarında 2 bin metrekare kalem işi uygulanan sinagogun idari bina ve müştemilat binası da restore edilerek tamamlandı.

PROJE DETAYLARI

Büyük Sinagog binası, giriş yönü Maarif caddesine bakan ve yan bahçe duvarlarından (sağ,sol) ortalama 6 m. çekilerek güneybatı, kuzeydoğu yönüne dik gelecek şekilde ön cephesi dikdörtgen kısa kenarı Maarif Caddesine paralel gelecek biçimde yerleştirilmiş olup 30m.x18m boyutlarında dikdörtgen formda belli akslarda demir putrellerle destekli karkas (bazilikal anlayışta) bir binadır. Sol yanındaki MİDRAŞ ise 10 m.x 10 m ebatlarında kare formda yığma bir binadır. Yapının girişinde 3 m. X2 m. ebadında bir giriş saçağı mevcuttur. Bu yapının arka ve sağ duvarlarına bahçe duvarı yaslanmıştır.

Sinagog ve müştemilat binası giriş saçağı arasında 10 m. Mesafe bulunur. Müştemilat binası önünde kuyu vardır. Sinagog binasının arka tarafında bulunan ve Orhaniye caddesinden girilen idari bina planı diğer yapılara göre hareketlidir. Arka cephesi düzdür , sadece giriş aksı doğrultusunda dışarıya doğru bir çıkma yapılmıştır. Yan ve ön cephelerine girinti ve çıkıntı verilerek plan cephede hareketlilik sağlanmıştır. İdari bina ile Sinagog arasındaki en dar mesafe 3.52 m.’ dir.

Büyük Sinagog’un restorasyonu kapsamında yapılan çalışmalar ise şöyle:

*2746 metrekarelik bir kullanım alanına sahip toplam üç binadan oluşan Sinagog, 2010 yılının son aylarında Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce restorasyon kapsamına alınarak yenilendi.

*Sinagonun onarımı kapsamında çöken çatısı ile içerisi temizlenerek temel takviyesi yapıldı, yıkılan beden duvarları tamamlandı ve çelik konstrüksiyonu yapılarak çatısı kapatıldı. İçte sıva imalatları tamamlanarak yaklaşık 2000 m² olan kalem işi uygulamaları bitirildi.

*Sinagogta yer alan İbranice kitabe ve duvar yazılarının okunması, yazılması ve çevrilmesi hususunda Türk Musevi Cemaati ve Türkiye Hahambaşılığından yardım alındı.

*Tüm kalem işlerinde ve dış cephede, yaklaşık 50 yıl dayanabilecek silikat esaslı boya kullanıldı.

*Zemin döşemelerinin orijinal desen ve renklerine uygun olarak tamamlanması işi Ermeni Usta Baron Nalbant tarafından gerçekleştirildi.

*Kule üzerindeki çinko kaplamalar orijinaline uygun olarak Romanya’dan gelen sac ustaları tarafından yapıldı.

*Yapıda yaklaşık 60 ton ağırlığında makas sistemi, demir profil ve kutu profil kullanıldı.

*Restorasyon çalışmaları, konularında uzman 5 kişilik Bilim Heyeti Danışmanlığı'nda yürütüldü.
26 Mart 2015 tarihinde devlet temsilcileri ve Yahudi cemaati fertlerinin katılımıyla yeniden kullanıma açıldı. Restorasyon çalışmalarının tamamlanmasını müteakip Edirne Valisi Dursun Ali Şahin 21 Kasım 2014 tarihinde İsrail’in Mescid-i Aksa’ya düzenlediği baskını gerekçe göstererek, Edirne’deki Büyük Sinagog’un ibadethane olarak değil müze olarak açılacağına ilişkin bir açıklama yaptı. Vali Şahin "Mescid- i Aksa’nın içinde savaş rüzgarları estiren, bizzat savaş tatbikatı yapan o eşkıya kılıklı insanlar orada Müslümanları katlederken, biz de onların burada sinagoglarını yapıyoruz. İçimde büyük bir kinle söylüyorum bunu. Biz de onların mezarlıkların etrafını temizliyor, projelerini kurula gönderiyoruz. Kültür Varlıkları Koruma Kurulu’ndan tescilini bekliyoruz. Bizim yaklaşımımız nerede, onların yaklaşımı nerede? Yani bunu izleyicilerin takdirine sunuyorum. Buradaki tadilatı sona gelen sinagog sadece müze olarak, içerisinde hiçbir şey olmadan o şekilde müze olarak tescil edilecek” ifadelerini kullandı.

Bu açıklamaya gerek Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden gerekse Yahudi cemaatinden büyük tepkiler geldi. Vakıflar Genel Müdürlüğü sinagog ile ile ilgili tasarrufun kendilerinde olduğunu hatırlatan ve Edirne Büyük Sinagogu'nun ibadethane olarak hizmet vereceğini açıklamasının ardından Vali Dursun Şahin çark etti, binanın kullanım şekliyle ilgili kararın Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait olduğunu söyledi.
Ne yazık ki ülkemizde iyi ve faydalı şeyler halktan değil, yöneticilerden gelen tepkiler sebebiyle zamanında yapılamıyor, eksik ve geç yapılıyor veya hiç yapılamıyor. Ama bizim halk olarak sorumluluk ve çocuklarımıza daha güzel bir gelecek bırakmak amacıyla,   gerekli cesareti ve çağdaşlığı göstererek basiretli insanları seçmemiz gerekmiyor mu?

FAYDALANILAN KAYNAKLAR:







7 Temmuz 2015 Salı

HAZİRAN AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 5



KİTABIN ADI
Kırmızı Klasör – Kozmik Odadan İmralı’ya
KİTABIN YAZARI

Saygı Öztürk

KİTABIN ÇEVİRMENİ
-
KİTABIN YAYINEVİ
Doğan Kitap
KİTABIN BASKI YILI
2015
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı   (ilk baskı 2005)
KİTABIN SAYFA SAYISI
268 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
8/10 


En saygın araştırmacı gazetecilerden Saygı Öztürk, daha önce sadece Apo’nun yakalanma ve yargılanma sürecini yazmış. Yakın dönemin en büyük fiyasko dava girişimlerinden Arınç suikastı soruşturması kayıt ve belgelerinden yola çıkarak kitabı yeniden hazırlamış.
Bakan Arınç’a suikast iddiasıyla 2 askerin gözaltına alınmasıyla başlayan ve Genel Kurmayın kozmik oda bilgilerinin araştırma girişimi ile ordunun en hassas biriminin adeta yok edilmesine giden sürece kitabın ilk 70 sayfasında anlatan Öztürk, devam eden bölümlerde Apo’nun yakalanma ve yargılanması sürecine giriyor ve pek çok önemli konuyu aydınlatıyor.
Konuyu yakından bilmeyenler için çok bilgilendirici ve yakın tarihimizin önemli konularına ışık tutan kitap ilgiyle okunmayı hak ediyor.



6 Temmuz 2015 Pazartesi

ONLARI UNUTMAYIN - 38

ÇETMİLİ KARA ALİ ÇAVUŞ VE OĞLU MEHMET ONBAŞI


Yıl 1912, Balkan Harbi başlar...

Bir yiğit çağrılır askere, adı: Çetmili Kara Ali...

Bir oğlu vardır, adı Mehmet, henüz 8 yaşındadır...

Oğlunu, yavuklusunu tereddütsüz bırakır, katılır Balkan Harbine, savaşır...

Türk tarihinin en büyük mağlubiyetlerinden olan Balkan Harbi biter...

Balkanlarda sadece yenilen ordu değil, Osmanlının kaybolan, yok olan itibarıdır aynı zamanda...

17 günde tüm Balkanlar kaybedilir; silahlar, cephaneler geride bırakılarak...

Savaş bitmez ama Çetmili Kara Ali için...

Artık o bir;Çavuş'tur da...

Balkan'dan sonra Galiçya'da başlar savaş, evine uğramadan oraya katılır, savaşır... Yeni bir cephe açılır Hicaz ve Yemende, sevkiyat alır Yemen için, yine evine uğramadan varır Yemen'e...

Savaşır, korur; kutsal toprakları' Hicaz'ın "küffara" karşı...

Savaşır, kahramanlıklar gösterir de gösterir; cepheden cepheye koşar...

Derken Kafkaslarda cephe açılır Türk'e karşı, bu kez Kafkas cephesinde savaşmak üzere Yemenden Kafkasya'ya yollanır, yine evinin, çocuğunun yüzünü görmeden... Kafkaslardan Doğu Cephesine iner, bu kez orada savaşır düşmanla...

Tam 11 yıl olur cepheden cepheye giderek, savaşarak...

Vatan için... Bayrak için... İffet için... ; Din-i Muin' için...

Çarpışır düşmanla sarsılmaz bir inanç ve imanla...

**
Sıra son sefere gelir...

Adı Kurtuluş Savaşıdır...

Girer Mustafa Kemal Paşa'nın emrine, devam eder savaşmaya, işgalci emperyalist güçlere karşı... Vatan için, bayrak için, iffet için, Türklük için ve hürriyet için...

Türk milletini Anadolu'da boğmak isteyenlere karşı...

26 Ağustos, gece sabaha karşı,
Topların çelik ağzı çaldı bir hücum marşı.
Bu ölüm bestesinin içinde yandı dağlar,
Altüst oldu siperler, eridi demir ağlar.
Fırtınadan yeleli, yıldırımdan kanatlı,
Alevlerin içinden geçti binlerce atlı.
Çığlıkla, iniltiyle sarsıldı, köşe bucak,
Savruldu gökyüzüne: kafa, kol, gövde, bacak!
Rüzgârlarla at başı yarış etti bu akın,
Şimdi yakınlar uzak, şimdi uzaklar yakın
Kocatepe'den başlatılan büyük taarruz, Dumlupınar Başkomutan Meydan Muharebesiyle devam ederken bir "mucize" gerçekleşir...

Sekiz yaşında iken evde bıraktığı oğlu Mehmet, 19 yaşında Alay Sancaktarı olarak karşına çıkar cephede...

Sarılırlar... Çetmilli Ali Çavuşun hayalleri, Dumlupınar mevzilerinde gerçek olur. 8 yaşındayken bırakıp gittiği Mehmet dağ gibi bir delikanlı olmuş, kader ikisinin yollarını aynı cephede birleştirmişti. Alay sancaktarı Mehmet Onbaşı ile Çetmilli Ali Çavuş’un cephede karşılaşmaları ve hasret gidermeleri herkesin gözlerini yaşartmış ve bir o kadar da mutlu etmişti. Artık baba ile oğul bu vatan için bir sancağın peşinde omuz omuza çarpışacaklar ve Çetmilli Ali Çavuş’un hayallerini birlikte gerçekleştireceklerdi.

Gün bugündü ve baba oğul sıkıca sarıldılar, birbirleriyle helalleştiler. “Hücum” sesiyle yağmur gibi gelen mermilerin önüne atıldılar. Ali Çavuş bir kurşunla yığıldı yere, ne acı ne de hüzün vardı gözlerinde, 11 yılın evlat özlemi mermi sesleri arasında son bulmuştu. D
udaklarından iki kelime döküldü şahadete ererken; “Vatan sağ olsun.”
Duygu selini tarife kelimelerin-satırların gücü yetmez...

Kucaklaşırlarken cephede, mevzilerde, mitralyöz atışı devam eder...

Ve 31 Ağustos günü şehit olur Çetmili Kara Ali Çavuş...

Tekrar edelim ismini; Çetmili Kara Ali Çavuş...

Oğlu Onbaşı Alay Sancaktarı Mehmet'in kollarında son nefesini verirken;

"Vatan kurtulsun yeter... Mustafa Kemal sağ olsun yeter... Hakkım helal olsun evlat..." diye fısıldar, ruhunu teslim ederken...

Kahraman babayı kucağında taşır oğul onbaşı Mehmet...

Ve kutsal vatan toprağına emanet eder...

**

Oğul Onbaşı Alay Sancaktarı Mehmet mi ne mi yapar?

Kahraman babası gibi devam eder çarpışmaya vatanın kurtuluşu için...

Emperyalistlerin kuklası işgalci Palikaryayı Ege'nin serin sularına gömmek için kovalar düşmanı, en ön saflarda... 9 Eylülde İzmir önlerinde bir kurşun da onu buldu. 9 Eylül günü İzmir'e ilk giren birliğin başında şehit olur Sancaktar Onbaşı Mehmet...
**
Bu muhteşem kahramanlık hikâyesinin çok küçük özetini anlattık size...

Bu duyguyu canlı olarak yaşamak, vatan sevgisinin sonsuzluğunu hissetmek...

Üzerinde;’har vurup harman savurduğumuz' Anadolu toprağının nasıl ve nelerin feda edilerek; vatan' yapıldığını düşünmek...

Hür insan' olarak nefes almanın ne demek olduğunu hissetmek...

Dumlupınar Şehitliğinin manevi atmosferini solumak...

Kocatepe'deki Mustafa Kemal'in volkanik taşlarla olan "hücum" siperini düşünmek...

Düşmanın işgal edip mevzilendiği teker-teker "tepeleri" görmek ve düşünmek...

Zafer yolunu yürümek...

Tüm bunları görmek, olayları yeniden yaşamak...

Ve düşünmek... Yeniden düşünmek...

**

BAZI SORULAR;

*Bu vatanın nasıl ve ne fedakârlıklarla kurtarıldığını düşündünüz mü?

*Kanla-canla bedeli ödenmiş, sınırları kanla çizilmiş vatanın şimdilerde pazarlık konusu yapıldığını, tarım arazilerinin nasıl "pazarlandığını" da biliyor musunuz?

*Hainlerin emperyalist işgalcilerden daha tehlikeli ve "düşman" olduğunu...

Şimdi “Dumlupınar Şehitliği”nde baba-oğul anıtı vardır. 1992’de açılan anıtta baba oğul sonsuza kadar birbirlerine sarılmışlardır.



Faydalanılan Kaynaklar:




3 Temmuz 2015 Cuma

HAZİRAN AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 4

 

KİTABIN ADI
Bölünmeye Çeyrek Kala
KİTABIN YAZARI

Engin Alan

KİTABIN ÇEVİRMENİ
-
KİTABIN YAYINEVİ
Bilgi Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI
2015
KİTABIN BASKI SAYISI
6. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI
266 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
7/10 


Başarılı asker geçmişinden sonra siyasi iktidara ters düşmenin bedelini ödeyen Engin Alan milletvekili seçilmesine rağmen adaletin siyasete alet edilmesi neticesi yıllarca hapis yatmak zorunda kaldı.
Cezaevi günlerinde de ülkesini seven bir insan olarak duygu ve düşüncelerini kaleme alan Engin Alan’ın 30.7.2011 ile 15.11.2014 tarihleri arasındaki olaylara bakış açısını yansıtan notları ve gözlemleri hem geçmiş olaylara tekrar bakmamıza fırsat veriyor ve hem de ülkesini ve ulusunu seven bir insanın yaşadığı, hissettiği sıkıntıları görmemizi sağlıyor.
Son derece akıcı ve kolay okunan kitap okuyucu yönünden de vicdani sorgulamalara yol açıyor.
Okumanız dileğiyle…


Engin Alan (d. 31 Mart 1945; Üsküdar, İstanbul), Türk asker, emekli korgeneral. Eski Özel Kuvvetler Komutanı.eski MHP İstanbul Milletvekili.

Askeri kariyeri

1965 yılında Kara Harp Okulu'nu bitirdi. Çeşitli birliklerde görev yaptı. Daha sonra Kara Harp Akademisi'ni bitirerek kurmay oldu. 1974 yılında Kıbrıs Harekâtı'nda görev aldı.
1992 yılında Tuğgeneralliğe terfi etti. 16. Zırhlı Tugay Komutanlığı ile Bakü Silahlı Kuvvetler Ataşeliğine getirildi.
1996 yılında Tümgeneralliğe terfi etti. Genelkurmay Özel Kuvvetler Komutanlığı'na atandı.
1999 yılında PKK lideri Abdullah Öcalan ve 2. adam Şemdin Sakık'ın ABD destekli uluslararası operasyon ile yakalanmasının Türk Özel Kuvvetler Komutanlığı ayağını yönetti.
30 Ağustos 2000 tarihinde Korgeneralliğe terfi etti. Korgeneral rütbesinde sırasıyla; 8. ve 2. Kolordu Komutanlıkları ile Lojistik Komutanlığı görevlerini üstlendi. Ağustos 2004 Yüksek Askeri Şura'sında görev süresi bir yıl uzatıldı. Kara Kuvvetleri Lojistik Komutanı’yken Ağustos 2005'de emekliye sevkedildi. Emekli olduktan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı'nın Genel Müdürlüğü görevini yürüttü.
Çok iyi düzeyde Rusça ve iyi düzeyde İngilizce bilmekte olup evli ve 2 çocuk babasıdır.

Siyasi hayatı ve davaları

2010 yılında Balyoz darbe planı davasından tutuklanarak cezaevine konuldu. 2011 Türkiye genel seçimlerinde MHP İstanbul milletvekili seçildi.
1 Haziran 2012'de Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, 28 Şubat süreci soruşturmasından da tutuklandı. 2012 yılında Balyoz davası sonucunda suçlu bulunarak 18 yıl hapse mahkûm edildi. 9 Ekim 2013 tarihinde Alan'ın cezası, Yargıtay tarafından onandı. 14 Haziran 2013'de yargılandığı 28 Şubat Davasından ise tahliye edildi 19 Haziran 2014'te ise Anayasa Mahkemesi'nin gerekçeli kararı nedeniyle Balyoz Davası'ndan tahliye edildi.
24 Haziran 2014'te MHP İstanbul Milletvekili Engin Alan, TBMM'ye gelerek yemin etti. Son seçimlerde aday olmadı


2 Temmuz 2015 Perşembe

EDİRNE ESKİ CAMİİ - (ASAR-I ATİK - ULU CAMİİ)

Edirne’de şöyle derler:
Eski Cami’nin Yazısı
Selimiye’nin Yapısı
Muradiye’nin Çinileri
Bayazıt’ın Sinisi
ve Üç Şerefeli’nin Kapısı…
Eski Cami,  Edirne ilinin merkezinde ve Selimiye’den ayrılıp yokuş aşağı yürüdüğünüzde hemen karşınıza gelen camidir. 15. yüzyılda yapılmış cüsseli camilerin en önemlisidir. Dört paye üzerine yerleştirilen dokuz kubbeli ve üç kapılı bir camidir.
Edirne'de zamanımıza ulaşmış ilk orijinal abidevi yapı olarak bilinir. Caminin yan kapısı üzerindeki kitâbeye göre mimarı Konyalı Hacı Alâaddin, kalfası ise Ömer ibn-i İbrahim'dir. Caminin, kuzey ve kuzeydoğu kısımlarında birer minaresi bulunur.
Kitabeyi okuyup içeri giren misafirler için Eski Caminin  en güzel hediyelerinden birisi Evliya Çelebi’nin de dediği gibi, namaz vakitlerinde her saf arasına konulan karanfillerin misk-i amber gibi kokmasıdır.

Halk arasında karanfil kokmasından dolayı Karanfil Camii, dönemin en büyük camisi olmasıyla Ulu Cami, Emir Süleyman’ın yapımına başlaması dolayısıyla Süleymaniye Camii, şerefelerinin sayısı sebebiyle Üç Şerefeli Cami ve şehrin en eski camisi olması itibariyle Eski Cami gibi isimlerle anılır. Edirne de cemaati en bol olan camilerden biridir. 

Osmanlı tarihinde Fetret Devri diye anılan dönemde (Emir) Süleyman Çelebi tarafından 1403 yılında inşaasına başlandı. I. Mehmed tarafından 1414'te tamamlandı. Osmanlı padişahlarından II. Ahmed ve II. Mustafa'ya bu camide kılıç kuşanma törenleri yapıldı. 1749 yılında yangından, 1752'de ise depremden zarar gören cami; I. Mahmud döneminde onarıldı. Cumhuriyetin kuruluşunun ardından, 1924-1934 yıllarında tekrardan restorasyona uğradı.
II. Murat döneminde Edirne’ye gelen ve Camiye girerek vaaz verdigi Söylenen Hacı Bayram Veli'nin anısına duyulan saygı nedeniyle vaaz kürsüsü imamlarca kullanılmamaktadır.
Fatih Sultan Mehmet Hanın  tarihçilerinden Beşir Çelebi’nin naklettiğine göre; “Hacı Bayram-ı Veli Edirne’ye II. Murat tarafından getirildikten sonra; bir gün, Eski Cami’ye gider. Camiye girdiğinde, orta kubbenin altında ibadetle meşgul olan Hz. Muhammed’i (sav)  görür. Peygamber Efendimiz kendisine: “Bu cami benimdir, burada ümmetimle birlikte olurum. Ya Şeyh! Zinhar bu makamı hali görmesinler. Dâim gelip bunda hacet dilesinler!” der. 
Başka bir ayrıntı da: Hacı Bayram Veli Hazretleri Edirne’de iken Fatih Sultan Mehmet doğmuştur Edirne’de.
Ayrıca Kâbe'den getirildiği rivayet edilen ve mihrabın sağında bulunan Kâbe taşı, özel bir ziyaret noktasıdır. (Aşağıda daha ayrıntılı olarak söz edeceğiz)
Cami sizi iki minareyle karşılar ki bu minarelerin birincisi tek şerefeli tek yollu,  ikincisi ise iki şerefeli iki yolludur, ikinci minareye  iki müezzin birbirini görmeden farklı yollardan çıkıp o çifte ezanı şerefelerden okumaktadırlar.

Merkezi kubbeyi taşıyan dört Paye ile dört duvar üzerine dokuz Kubbelidir. Bir yanının dış ölçüsü 13 m. olan kare planlıdır. 13 m. çapında ve tümüyle yarım kubbe Biçiminde olan kubbeler, yan neflerle Pandantiflere, ortada çeşitli geçiş öğelerine oturur. Orta kubbenin Trompları mukarnas dolgusudur. Taç Kapı, son cemaat yeri girişi ve minber Ak mermerdendir. Kuzey ve batı Yüzleri daha süslüdür. Son cemaat yeri girişindeki kemer çevresinde bulunan rozetler ve sipiralli Süsleme, onarımda yapılmıştır.

İç mekanda yalnızca dört paye oluşu yapıya ferah bir görünüm verir. Bu özelliğiyle Osmanlı mimarisinde Mekanın birleştirilmesi yönünden yeni bir aşamayı oluşturur. Paye ve duvarlarda yer alan iri ak yazılar ve Barok Süsleme, mekan etkisini zayıflatır. Camide süsleme yönünden en önemli bölüm minberdir.
Caminin beyaza boyanmış duvarları ve payeleri üzerinde 18. ve 20. yüzyıllarda yazılmış çeşitli yazılar vardır. Bunların bazıları I. Mahmud zamanında, bazısı da 1863 yılındaki onarımda ilave edilmiştir. Sonraki dönemlerde de zamanın ünlü hattatları yazılarını buraya vermiş veya yerine yazmışlardır. Minberin sağındaki altın yaldızlı besmele de II. Abdülhamid'in imzası görülmektedir
Caminin içerisinde bulunan bu yazılardan en ilgi çekeni ise “vav” harfleridir. Öyle ki vav harfleri caminin içerisinde size buraya neden geldiğinizi, “abd-kul” olmanın ne anlam ifade ettiğini anlatmaktadır. Caminin ana orta kapıdan içeri girdiğinizde sağ tarafındaki duvarında iki vav harfinin karşı karşıya geldiğini görürsünüz. İşte bu iki vav, size Hz.Mevlâna’nın o  tevazulu oturuş şeklini göstermesinin yanında, (İttaku’l vâvat) nasihatini hatırlatır: Allah Resülü bizleri sorumluluğu olan şeylerden sakınma noktasında uyarıyor ve “Vavlardan sakının!” diyor. Birinci vav, “Vâlideyn” hakkına (anne ve baba hakkı) riayet edilmesi gerektiğini ifade eder. İkincisi ise “vakıf”  hakkıdır. 

Karşılıklı duran bu iki vav’ın diğer bir özelliği ise bir vav’ın  ebced hesabında 6 rakamına denktir ki, bu yönüyle aynı zamanda imanın 6 şartını temsil ettiği söylenir ve iki vav’ın karşı karşıya gelmesi de altmış altı rakamını gösterir. Bu da bize “Allah” lafzının ebced hesabında olan altmış altı karşılığını verir. Yani iki vav karşı karşıya geldiğinde “Allah” lafzına işaret eder.

Belki gözünüzü alamayacaksınız ama zamanınızın da kısıtlı olduğunu bilerek o güzel halıların üzerinde kıbleye doğru hareket edeceksiniz. Daha birkaç adım atmadan sizi karşıda öyle güzel ve büyük bir vav karşılar ki, bu vav da size bazen bir insanın secdedeki halini, bazen ise bir ceninin anne karnındaki oturuş şeklini anlatır. Buradaki vav harfine mana ile bakmaya çalışanlar Allah’ın Esma-ül Hüsnâ’sında olan  Vahdaniyeti ihtiva etmesi yönüyle de Allah’ın birliğini ifade eder. Yine buradaki vav harfi “fevelli Vecheke…” ayetindeki vav harfini bize hatırlatır; “Haydi yüzünü Mescidi-i Haram’a (Kâbe’ye) çevir!” (Bakara Suresi 144,149 ve 150. Ayetler) 

Vav bunlarla da kalmayarak sizlere insanın vav şeklinde doğmasını, elif şeklinde kabre girmesini anlatır. Bu anlatımı caminin içerisinden çıkarak peygamberlere kadar  uzanır; Hz.Musa vav olmuştur ama Firavunun gözü mertekte kalmıştır. Hz.İbrahim ateşte vav’dır, Nemrut ise ateşe odun olmuştur. Hz.Yunus, vav olup balığın karnından kendini kurtarmıştır. 

Bir de küçük anekdot aktaralım;
Vaktiyle caminin yapımı yıllarında Edirne’de yaşayan bir hattat varmış. O hattat ki Edirne’nin erenlerinden bir ayakkabı tamircisi olan  Eskici Babadır. 

Padişah Çelebi Mehmet caminin inşası tamamlandıktan sonra  onun ayağına giderek “Efendi Hazretleri artık eser sizindir!” der. Eskici Baba da camiye giderek bir koca kazan kara boya hazırlatır ve velayet kerametiyle fırçasını kazana batırıp, ne renk arzuluyorsa, kubbelerde o renk yazı ve süsler olurmuş. Bu kerameti karşısında adı Eskici Baba iken artık halk arasında  Boyacı Baba olmuş. 

Kapı üzerindeki yazıtta Çelebi Sultan Mehmet'in adı vardır. Doğu ve batı yüzeylerindeki geçme yıldızlar ve Rumiler ilginçtir. 5 kemerli son cemaat yeri ve biri tek öbürü iki şerefeli, iki minaresi vardır. Cami, 1748'de yangından, 1752'de depremden zarar görmüştür. 1754'te Sultan I.Mahmut Döneminde, 1924 ve 1934'te onarılmıştır.

II. Murat döneminde Edirne'ye gelen ve Camiye girerek vaaz verdiği Söylenen Hacı Bayram Veli'nin anısına duyulan saygı nedeniyle vaaz Kürsüsü imamlarca kullanılmaz.
Camide kısa bir tura çıkıp anlatılanları dinleyelim;

“…600 yıllık bu minberin üzerinde oyularak yazılmış olan Bakara Suresinin son iki âyeti “Âmenerrasulü” vardır. Süslemeler nakkaş A.Molla Mustafa’nın el yazısıdır. Bu yazının o dönemde sabırla nasıl yazıldığını düşünürken siz, minbere her Cuma ve Bayram namazında hutbeyi kılıçla vermek için  çıkan imamı hatırlarsınız. İmamın minbere kılıçla çıkma nedeninin burada daha önce yapılan kılıç kuşanma törenlerinden kaynaklandığını sanırsınız. Oysa ki hutbenin 20 sünnetinden birinin de harple alınan her beldede hatibin sol elinde bir kılıç bulunup, hutbeyi ona dayanarak okuduğunu camii içerisinde sizlere hatırlatırlar.
 

Evliya Çelebinin “gayet sanatlı” dediği minberin çevresine göz atmaya başladığınız zaman küçük bir pencereden gelen o enfes ışığa gözünüz takılır. Sanırsınız ki, bu ışık bir nurdan ibarettir. Evet şu an da gelip durduğunuz kısım Kabe’deki Rükn-i Yemâni denilen köşeden bir parçanın olduğu yerdir. Efendimizin(sav) işareti üzerine Sultan II.Murad’ın yani: “Zamanında ulemâ ve sulehâ ve fukara müreffeh ü’l-hâl ve muntazamü’l-ahvât ve Ebülhayrât (hayırların babası)” unvanına layık olan  padişah, eski caminin mihrabının sağına bu parçayı yerleştirir. Son selam taşı olarak ta bilinen Rükn-i Yemani günümüz de ziyaretçilerin ilgi odağıdır. 

Son selamı son selam taşına (Rükn-i Yemani) verdikten sonra mihrabın önünde durursunuz. Mihrap gayet güzel mukarnaslarla süslenmiştir ve ilgi çeken yanı ise “mihrabın dışı ile içinin aynı olması”dır. Yani "insanın iç dünyasının simasına vurduğunu" simgelemektedir. 

Mihrabın hemen üst tarafında bulunan caminin en ön kubbesi olarak ta adlandırılan o üçgen çizgili kubbenin ortasında “İhlâs suresi” yazılıdır. Bu kubbede cami kendini sizlere bağlamak için bir hadis-i şerifi sizlerle paylaşıyor. Bu öyle bir hadis ki; burada artık bir yaşam tarzı haline gelmiştir: Enes bin Malik’ten(ra) rivayet edildiğine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu: “Kim sabah namazını cemaatle kılar, güneş doğana kadar Allah’ı zikreder ve sonra iki rekat namaz kılarsa, o kimseye hac ve umre sevabı vardır.” Bu hadisin manasını bilen gönül insanları sabah namazını cemaatle kılar ve güneş doğana kadar burada kalıp Allah’ı zikrederler. Camiden çıkmadan öncede duha-kuşluk namazını kılıp bir hac ve umre sevabı alırlar. Tabii ki bu sadece bu cami için söylenen bir hadis değildir. İnsanlar bunu her yerde uygulayabilirler. Lakin Edirne Eski Camide daha bir aşkla uygulandığını sizlerle paylaşmış olalım. 

Hemen karşınızda göreceğiniz ve Edirnekâri ile bezenmiş müezzin mahfili sizi etkiler ve hatta çıkarken o döner merdiveninin işlemeleri sizi kendine âşık ettirir. Tam olarak üzerine çıktığını vakit girişinde Hz.Bilal’in(ra) isminin yazılı olması da derin bir anlam ifade etmektedir. 

Caminin engin mısralarında anlatmak istediğimiz kutsi tecellinin, kendini had safhada gösterdiği bu serhat şehrinde, hayallerin ötesinde buluşmak isteyen can ve cananlar için “kalplerin en iyi ve en kudretli bir biçimde attığı yer” diyor ve bu duygu ve düşüncelerle eski caminin hünkar mahfilinin önünden geçiyoruz. 

Hünkar Mahfili camilerde padişahların namaz kılmaları için yapılmış özel bir bölümdür. Padişahların can güvenliği  için yapılan bu yapı  aynı zamanda bir saygı mahfilidir. Padişah halkın arasından mahfile doğru yürürken halk, hürmete binaen ayağı kalmak ister oysa padişah “Allahın evinde sadece Allaha saygı duyulur!” deyip herkesten önce camiye gelerek hünkar mahfilinde  namaz saatini bekler. Yoksa “namazda bir hamalla bir padişahın farkı yoktur!” 

Ayrıca Kabe'den getirildiği rivayet edilen ve mihrabın sağında bulunan Kabe Taşı, özel bir ziyaret noktasıdır. (Rükn-i Yemani’den gelen kutsal taş, yani Kabe’den gelen bir taşın caminin duvarında yer alıyor Yıldırım Beyazıt Dönemi’nde Osmanlılar Balkanlarda epey ilerlemiş hatta Niğbolu Kalesi alınmıştır. Bunun üzerine Abbasi Halifesi Yıldırım Beyazıt’a ‚Sultan’ Ünvanını verir ve de Rükn-i Yemani’deki kutsal taşın bir parçasını hediye olarak Edirne’ye göndertir. İşte o taş Eski Cami’nin duvarında yer almaktadır.)

Eski Cami’ye ait başka bir ayrıntı da Edirne Halkının her gün sabah namazını kıldıktan sonra gün ağarana kadar ibadet etmeye devam ediyor oluşu. Bunun nedenini Talha Uğurluel şöyle naklediyor;  “Halk bunun tarihi nedenini bilmeden yapsa da, aslında neden caminin duvarında yazılı olan Hadisi Şerif’te gizli: ‚Kim sabah namazını kıldıktan sonra gün ağarana kadar ibadetle meşgul olur, gün ağardığında 2 rekat bir kuşluk namazıyla nihayete erdirirse ibadetini, ona bir hac ve umre sevabı verilir.”

Farklı bir anlatıma göre de; kutsal taşın önünde iki rekat namaz kılanların duaları kabul edilir şeklinde bir inanç yaygındır. Eski Cami Edirne'de duaların kabul edildiği dört yerden biri olarak bilinir.


Faydalanılan Kaynaklar