26 Haziran 2015 Cuma

SELİMİYE CAMİİ

Koca Sinan, Selimiye ve Edirne için şunları söyler :

"Kalfalığımı İstanbul'daki Şehzade Camisi'nde yaptım. Ustalığımı da Süleymaniye Camisi'nde tamamladım. Fakat bütün gücümü bu Sultan Selim Han Camisi'ne sarfedip uzmanlığımı gösterdim ve anlattım. Öyle büyük bir Cami yaptım ki Edirne içinde bütün halkın beğenisine layıktır."


Edirne gezimizin en önemli duraklarından birisi de ülkemizde hemen herkesin bir şekilde duyduğu ve bildiği, bir kısmının da gezdiğine inandığım bir şaheser olan Selimiye Camii. Padişah 2. Selim’in Mimar Sinan’a yaptırdığı bu baş yapıt gerek Osmanlı mimarisinin ve gerekse ülkemizdeki eserlerin en başta gelenlerinden birisi. Kapısındaki kitabesine göre 1568 (Hicri:976) yılında başlanmıştır. Caminin 27 Kasım 1574 Cuma günü açılması planlanmışsa da ancak II. Selim'in ölümünün ardından 14 Mart 1575'te ibadete açılmıştır.

Mülkiyeti halen Sultan Selim Vakfı’ndadır. Bugün şehrin merkezinde bulunan caminin yapıldığı alanda inşasına Süleyman Çelebi döneminde başlanan, sonradan Yıldırım Bayezid'in geliştirdiği Edirne'nin ilk sarayı (Saray-ı elik) ve Baltacı Muhafızları haremi bulunmaktaydı. Bu alandan “Sarıbayır” veya “Kavak Meydanı” diye bahsedilir. Selimiye'nin bu meydanda yapılışını da yine Sultan II. Selim'in rüyasına bağlayanlar olmakla birlikte; "Mimar Sinan'ın yer seçiminde gelişigüzel davranmayıp bilinçli bir hesaplama içinde bulunduğu" görüşünü benimseyenler az değildir. Sinan bu seçimde Selimiye'nin merkezi bir yapı olma özelliğini dikkate alırken ustalığını ve hayal gücünü de kullanmıştır. Çok uzaklardan dört minaresi ile göze çarpan yapı, (aslında kaynaklar böyle diyor ama Edirne’ye giren otoyoldan bakıldığında, yakınlaşıncaya kadar sadece 2 minareli olarak gözüküyor) kurulduğu yerin seçimiyle, Mimar Sinan'ın aynı zamanda usta bir şehircilik uzmanı olduğunu da göstermektedir. Kesme taştan yapılan cami iç bölümüyle 1.620 m2'lik,tümüyle 2.475 m2'lik bir alanı kaplar. Mimarlık tarihinde en geniş mekana kurulmuş yapı olarak nitelenmektedir.
Neden Edirne’de yapıldı?
Sultan’ın caminin yapılacağı şehir olarak neden Edirne'yi seçtiği kesin olarak bilinmemektedir. Belli başlı rivayetleri sıralayalım;

Evliya Çelebi Seyahatname adlı eserinde padişahın rüyasında İslam peygamberi Muhammed'i gördüğünü ve onun kendisinden Kıbrıs'ın fethi anısına bir cami yaptırmasını istediğini yazıyor. Ancak caminin yapımına başlanmasından üç yıl sonra 1571'de fethedildiği bilindiğinden bu iddianın doğruluk payı yok kabul ediliyor.

Bu konudaki daha gerçekçi yorumlarda ise o dönemde İstanbul'da yeni bir büyük camiye ihtiyaç duyulmadığı, Edirne'nin Rumeli'deki Osmanlı egemenliğinin merkezi konumunda olduğu ve Selim'in gençlik yıllarından beri şehre ayrı sevgi beslediğine dikkat çekilir.

Bir başka yoruma göre, Sultan İkinci Selim, 22 Haziran 1567'de İstanbul'dan Edirne'ye gelmiş ve Avusturyalılarla yapılan barış anlaşmasına kadar burada kalmıştır. Caminin yapım kararının o günlerde verildiğini söyleyenler vardır.

Bir başka anlatıma göre ise Türkler tarafından "Seddi İslam" olarak algılanan Edirne'nin seçilmesinde padişahın gördüğü bir rüya rol oynamıştır. Buna göre Hz. Muhammet, bu rüyada Padişaha Edirne'yi ve şimdiki yeri işaret etmiştir.

Diğer yandan, İkinci Selim'in kentle ilgisinin gençlik yıllarında başladığı, Kanuni'nin İran Seferine çıkarken onu tahtının korunması için Edirne'de bıraktığını ve Padişahın Edirne'ye özel bir sevgiyle bağlı olduğunu hatırlatarak; Edirne tercihinin bu durumdan etkilendiğini ileri sürenler vardır. Bunun nedenini o dönemde İstanbul'da uygun bir arsa bulunmayışıyla açıklayan değerlendirmelere de rastlanılmaktadır.

Hangi rivayeti kabul ederseniz edin sonuçta bu güzel şehre böyle bir eserin yapılmasına ne vesile oldu ise şükran duymak gerekiyor galiba.

"TAŞ DEHAYA ULAŞTI DEHA TAŞ KESİLDİ!"

Selimiye, varlığı ile, Türk Tarihindeki Edirne'ye güç katarak Ona simgesel bir nitelik kazandırmıştır. Yalnız zamanımızın araştırmacıları değil, eski yazarlar da Selimiye'nin bir başyapıt olduğu konusunda birleşirler.

Ernst Diez bu cami için şunları söyler: "Selimiye; mekan büyüklük, yükseklik, topluluk ve ışık etkisi bakımından yeryüzündeki bütün yapılardan üstündür."

Bu cami Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki gücünün hala devam ettiği 16. yüzyıldaki politik egemenliğini de vurgulayan "son sultan yapısıdır".

Bir başka anlatımla Selimiye, Osmanlı Mimari Söyleminin ideal bir ifadesidir. Günün her saatinde kullanılan bu "Kent Tacı" politik gücün dini yapıda somutlaşan gösterisi anlamında, simgesel bir amacı da yerine getirir.

Selimiye'nin Yapı Malzemeleri

Edirne piyasasından sağlanmıştır. İnşaata ilişkin belgelerde, Enez'den bazı direklerin, Fere'den bir renkli Taşocağı ürünlerinin ayrıca, Marmara Adası'ndan ve Kavala'dan mermer getirildiği yazmaktadır. Evliya Çelebi, beyaz mermerden yapılan avlu için Atina'dan ve Temaşalık denen bir yerden gelen altı sütundan söz eder. Yine Evliya Çelebi Kıbrıs'tan ve Hüdavendigar Sancağı'nın Aydıncık Kasabasından Getirilen diğer sütunların birer Mısır Hazinesi kadar harcama yapmayı gerektirdiğini belirtir. Bazı Kaynaklarda Selimiye Caminin yapım masrafının Kıbrıs'ın Fethinden elde edilen gelirle karşılandığı da söylenmektedir.
 MİMARİ ÖZELLİKLERİ

Yapıyı, kubbe kasnağında 32 küçük pencereyle, yüzlerdeki üst üste 6 dizide çok sayıdaki pencere aydınlatmaktadır. Mimar Sinan'ın yarattığı 8 dayanaklı cami planının en başarılı örneğidir.
Önünde 18 kubbe ve 16 sütunla çevrili revak bulunmaktadır. Ortada, mermerden zarif bir şadırvan vardır. Son Cemaat yeri, kalın yuvarlak 6 sütun üzerine 5 kubbelidir. Mermer işlemeli giriş kapısının üzerindeki kubbe yivli, diğerleri düzdür. Caminin 3.80 m. çapında, 70.89 m. yüksekliğindeki üçer şerefeli dört zarif minaresi vardır. Giriş yönündekilerle şerefelere tek yolla, diğer ikisinde ise üç şerefeye ayrı ayrı yollardan çıkılmaktadır.

Kubbe

"Aslında büyük mekan yapıları için Kubbeler, giderek, hem bir baş öğe olmuşlar; hem de göğün, tanrının, politik gücün ve kent fizyonomilerinin simgesi haline gelmişlerdir."

Selimiye'nin kubbesi bu anlamda ve Sanayi öncesi mimaride tek kubbeli Mekan yapılarının gelişmesini en son noktasına ulaştıran bir "doruk nokta" olarak kabul edilir.

Bir tepe üzerinde bulunan Selimiye'de daha önceki hiçbir camide ya da antik çağ mabedinde görülmemiş bir teknik kullanılmıştır. Daha önceki kubbeli yapılarda, asıl kubbe kademeli yarım kubbelerin üzerinde yükselmesine rağmen, Selimiye Camii 43,25 metre yüksekliğinde, 31,25 metre, çapında, tek bir lebi ile örtülmüştür. Kubbe 8 sütuna dayanan bir kasnak üzerine oturtulmuştur. Kasnak, filayaklarına 6 metre genişliğinde kemerlerle bağlıdır. Sinan, bu şekilde örttüğü iç mekana verdiği genişlik ve ferahlıkla birlikte mekanın bir kerede kolayca anlaşılmasını sağlar. Kubbe aynı zamanda camiinin dış görünüşünün ana hatlarını da belirler.

Kubbedeki kalem işi süslemeler 1978-1985 yılları arasında restore edilmişlerdir.
Minareler
Caminin kareye yakın ve enine dikdörtgen planlı, dört köşesinde Bulunan minareler yapıyı çevreleyen ve büyük kubbeyi kucaklayan bir görünüm sunar. Böylece minareler merkezi bir planı vurgularken yapıya Dikeylik özelliği de katarlar.

Caminin dört köşesinde bulunan her biri özel üç şerefeli 380 santimetre çapındaki minareler 70,89 metre yüksekliğindedir. Minarelerin alem dahil yükseklikleri bazı kaynaklara göre 84, bazılarına göreyse 85 metredir. (Selimiye'den yüksek tek minare ise Delhi'deki Kutb-Minar'dır. Ancak bu minare Selimiye minarelerine göre çok kalındır.)

Cümle kapısının iki yakınındaki minarelerin şerefelerine üç ayrı yoldan çıkılır. Diğer iki minare tek merdivenlidir. Öndeki iki minarenin taş oymaları çukur, ortadaki minarelerin oymaları ise kabarıktır. Minarelerin kubbeye yakın olması, camiyi göğe doğru uzanıyormuş gibi gösterir. Bu caminin en büyük özelliği Edirne'nin her tarafından görülmesidir.

İç Süslemeler
Caminin mermer, çini ve hat işçilikleri de önemlidir. Yapının içi İznik çinileriyle süslüdür. Büyük kubbenin tam altındaki hünkar mahfili, 12 mermer sütunludur ve 2 metre yüksekliktedir. Çinilerin bir kısmı 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşında, Rus generali Mihail Skobelev tarafından sökülerek Moskova'ya götürülmüştür. Yapının çini süslemelerinin, Osmanlı ve dünya sanatında ayrı bir yeri vardır. XVI. yy çiniciliğinin en güzel örnekleri olan bu çiniler, sır altı tekniğinde olup İznik'te yapılmıştır. Mihrap duvarı, minber köşk duvarı, Hünkar Mahfili duvarlar, kadınlar mahfili, kemer köşelikleri, kıble yönündeki pencere alınlıkları çinilerle bezenmiştir. Mihrap duvarındaki büyük çini panolarda al, mavi çiçek ve yaprak süslemeler, pencere üstlerinde lacivert üzerine ak, sülüs elham suresi yazılı kartuşlar, en üstte de geniş bir ayet bordürü yer alır. Minber Köşkündeki çini pano, lacivert üzerine ortada kırmızı, ak bahar çiçekli ağaç altında yaprak, sümbül ve lalelerle bezenmiştir.

Ahşap Üstü Kalem İşleri ve Çark-ı Felek

Ahşap üstü kalem işleri, sıva üstü kalem işlerinden sonra Osmanlılarda çok uygulanan bir tekniktir. Bu teknik; sıva üstü işlere göre daha dayanaklıdır ve günümüze hiç Restore edilmeden ulaşan 500 yıllık örnekleri vardır. Bunun nedeni Dış etkenlerden korunan yerlere uygulanması ve yapıldıktan sonra nakışlar üstüne bir sır tabakası çekilmesidir. Bu işlere lake adı da verilir ki sır tabakası olarak, inceltilmiş beziryağı veya vernik kullanılır.

Mihrab

Camilerde yönelilen taraftaki (yani kible) duvarda bulunan ve imamlık Edene ayrılmış olan oyuk, (girintili yer anlamına gelen mihrab), Selimiye'de tamamen mermerden yapılmıştır. Kabartma çiniler ile süslenmiş Amen ve Resulü ile Fatiha suresi işlenmiştir. Çini kaplama camide görsel bir odak yaratmıştır. Mihrab duvarındaki girinti, boyutları ve yarım kubbe örtüsüyle Selimiye mekanına etkili bir kimlik kazandırır.

Hünkar Mahfili

Hünkar mahfili zenginliği ve çeşitliliği ile ilgi çeker. Mermer mihrabın sivri kemerli alınlığında lacivert üzerine ak sülüsle, ayet yazısı göze çarpar. Bu bölümde kırmızı, mavi, yeşil renkli şakayıklar, bahar ağaçları, ak üzerine iri mavi rozetli ve çevresi çiçekli panolar, baklava biçimi yapraklar arasında karanfiller ve bahar dalları XVI.yy çinilerinin en güzel örnekleridir. Hünkar mahfili çinileri arasında, bir Saraydan getirilerek buraya sonradan konmuş olabileceği düşünülen iki elma ağacının oluşturduğu elmalı panonun Osmanlı çinilerinde özgün süsleme olarak ayrı bir değeri vardır. Bu bölümde sivri kemerli pencere alınlıklarında, lacivert üzerine ak sülüsle ayetler ve iki pencere arasında tepede yine lacivert üzerine ak kufi yazılı kare pano da ilgi çeker. Hünkar mahfili duvarlarının yarısını kaplayan bu çiniler, mihrap çinilerinden daha niteliklidir. Ancak, düzenleme ve anıtsallık yönünden daha yalındır.
Kubbe Altında Müezzinler Mahfeli

Müezzinler Mahfeli, namaz kılınırken Müezzinlerin (yani ezan okuyanların) Imamın tekbirlerini, arka saflara duyurmak için, tekrarladıkları yerdir. Bazıları zeminden bir kaç karış kadar yüksek bir sofa halinde; bazıları da 2-3 m. kadar yüksekçe olup kagir olanların mermer ayaklar üzerine, ahşap olanları ise direkler üzerine oturtulmuştur. Selimiye'deki müezzinler mahfeli, iç mekana girildiğinde büyük kapı karşısında ve kubbenin tam altında bulunmaktadır.
Bazı yorumcular bu konumu nedeniyle Mahfeli Mimar Sinan'ın tarzı olarak kabul etmezler. Çünkü mahfel, bu haliyle, namaz kılanların mihrabı görmelerine engel teşkil etmektedir. Selimiye Müezzinler Mahfelinin yüksekliği 18m. boyutları ise 6x6 olup; 11 mermer ayak üzerine kondurulmuş bir ahşap yapıdır.
Dört tarafı orjinal ceviz korkuluklarla çevrilmiştir. 1950 yılındaki restorasyon sırasında iskelenin çökmesi korkuluklarda Büyük hasar meydana getirmişse de kırılan parçalar daha sonra yenilenmiştir. Orjinal ceviz parmaklıklardaki elma ağacından kakma fletolar ve açık Yeşil, açık kırmızı, koyu yeşil gri boyalar; 1984 yılında yapılan son Restorasyonda ortaya çıkmıştır.

Şadırvandan Akan Zemzem Suyu

Müezzinler Mahfelinin tam altında bulunan şadırvancık, Mermerdir. Evliya Çelebi bu şadırvanın havuzunu Bursa Ulu Cami Havuzuna benzetmektedir. Halk arasında şadırvandan akan suyun zemzem Suyu olduğuna inanılır.

Kandiller ve Pencereler

Caminin minarelerinden sonra yapılan bezemesinde; en önemli ve ilgi çeken öğelerin pencereler ve örtüden inen kandiller olduğu kabul edilir. Bazı pencerelerin üstünde eski yazıyla; "Allah göklerin ve yerin Nurudur" yazar.

Ters Lale” motifi

Caminin müezzin mahfilinin mermer ayaklarından birinin altında ters bir lale motifi bulunmaktadır. Rivayete göre, caminin yapılacağı arsa üzerinde bir lale bahçesi bulunmaktaydı. Bu arsanın sahibi, başlarda arsasının satılmasını istememiştir. En sonunda, Mimar Sinan'dan camide bir lale motifi olmasını isteyerek arsasını satmıştır. Mimar Sinan da lale motifini ters olarak yapmıştır. Lale motifi bu arsada bir lale bahçesi olduğunu, ters olması ise sahibinin tersliğini temsil etmektedir .

Bazılarına göre caminin yapımında çalışan kör bir ustanın ürünü olan bu lale için, halk arasında, başka inançlar da vardır. Örneğin, Allah ve lale sözcüklerinde aynı harfler bulunması nedeniyle bu çiçeğe Mistik bir anlam kazandırılmış ve kutsal sayılmıştır. Ayrıca eski Harflerle yazılmış lale sözcüğü tersten okunduğunda Osmanlıların Kutsal alameti olan hilal okunur.

Bir başka yaklaşım da Mimar Sinan'ın o günlerde hastalanan ve ölen Torunu Fatma ile ilgilidir. Buna göre zaten kalın boğumuyla yeteri Kadar bozulmuş lale motifi Sinan'ın torunuyla ilgilendiği ve moralinin Bozuk olduğu günlerde bir kalfa tarafından kondurulmuştur.

Selimiye'deki ters lale motifi, ziyaretçilerce, günümüzde de en çok Merak edilen cami öğelerinden biridir ve farklı söylenceleri olma özelliğini sürdürmektedir. Ters lale Dahil Selimiye Çinilerinde 101 Ayrı Lale Motifi Kullanılmıştır.

Avlu

Avlu yaklaşık birbirine eş iki Dikdörtgen alandan oluşur. Avluya giren kapıların en görkemlisi batı yönüne açılır. Buradaki kapıdan girildiğinde beyaz mermerden çatısız ve çanak şeklinde bir şadırvanla karşılaşılır. Bu onaltıgen şadırvan Osmanlı Mimarisi Klasik Döneminin en güzel tasarımlarından biridir. Şadırvanla avluda 18 kubbe 16 sütun bulunur. Selimiye'nin dış avlusu Camiyi üç taraftan çevirir. Caminin batıdaki büyük kapısıyla birlikte dört kapısı vardır. İç avlu, revaklar ve kubbelerle süslüdür. Avlunun ortasında mermerden özenle işlenmiş bir şadırvan vardır. Dış avluda ise sıbyan mektebi, darül kurra, darül hadis, medrese ve imaret bulunmaktadır. Sıbyan mektebi günümüzde çocuk kütüphanesi, medrese ise müze olarak kullanılmaktadır. Geçmişte cami meşalelerle aydınlatılmakta idi. Meşalelerden çıkan is, hava akımı oluşturmak üzere özel olarak yapılan bir delikten dışarı çıkmaktaydı. Bahçe kapılarının sayısı Sekizdir. Bunlardan Mimar Sinan Caddesi'ne doğru açılana, önceleri, Alay Kapısı; Kıble tarafındaki küçük kapıya; Dilenci Kapısı, doğuya dönük ortadakine de; Darphane Kapısı denmekteymiş... Cami terasının altında yer alan Arasta (çarşı), III.Murat zamanında Selimiye'ye vakıf olarak yaptırılmıştır. Mimarı Davut Ağa'dır.

Selimiye bahçesinde üç Anıt Ağaç (Londra ve Doğu Çınarı) bulunmaktadır.

1913 Bulgar İşgalinden Bir İz

1913 yılındaki Bulgar kuşatmasında camiye isabet eden top izlerinden biri hala görülebilir durumdadır. Sultan Mahfeli yönünde ve kubbecikte bulunan bu iz, 1930 yılında Atatürk'ün Edirne'ye yaptığı ziyarette Onun emriyle ve bir "ibret" olarak yerinde bırakılmıştır.
Selimiye'ye İlişkin İnançlar ve Söylenceler

Halk arasında Selimiye'yi yüceltme arzusundan kaynaklanan söylencelerin bazıları zamanla inanç haline dönüşmüştür. Bunda bazı Yazı ve yazarların payı olduğu da söylenebilir. Bilimsel anlamda doğrulanmayan veya büsbütün yanlış olduğu ortaya konulan söylence ve inançlar için şu örnekler verilebilir:

Selimiye'nin kubbesi Ayasofya'dan büyük değildir. Ancak Mimar Sinan'ın Ağzından yazıldığı belirtilen "Tezkiret-i Bünyam"da Selimiye anlatılırken: "Kubbeyi, Ayasofya kubbesinden altı zira kadrin ve dört azra derinliğin ziyade eyledim." dediği belirtilir.

Gerçekten de Selimiye kubbesi yarıküre, Ayasofya kubbesi oval ve basıktır. Selimiye'nin kubbe çapı 31.22 m., Ayasofya'nın ise 30.90 ile 31.90 arasında değişen hafif oval bir kubbedir. Bu da hemen hemen Eş büyüklükte oldukları anlamına gelir. Mimar Sinan Selimiye'de Osmanlı Mimarisi'nin özlemini çektiği mekan bütünlüğünü gerçekleştirdiği için kendisiyle övünmektedir. Müezzinler Mahfeli altındaki şadırvandan akan su zemzem suyu değildir. Pencereleri 999 adet olmayıp "Eğer bin olsaydı Mekke yerine geçecekti." görüşü yanlıştır. Çünkü pencere sayısı söylenenin Neredeyse yarısı kadar olup haremde 342, harem avlusunda 42 pencere bulunmaktadır. Şerefe sayılarının toplam 12 oluşu İkinci Selim'in Padişahlık sıralamasındaki 12. yeriyle ilgilidir görüşü tartışmalara açıktır. Bazı tarihçiler I. Süleyman ve Musa Çelebi'yi
 padişah kabul eder, bazıları etmez. İkinci Selim'in 12.ciliği ise, bu yaklaşımlara göre, değişmektedir
Selimiye Kıbrıs ganimetleriyle yapılmamıştır veya Padişah'ın rüyasında Kıbrıs'ı alırsam Edirne'de yaptıracağım." şeklinde Hz.Muhammed'e söz vermesiyle ilgili olamaz. Çünkü; caminin yapımı Kıbrıs'ın alınmasından önce başlamıştır.

"Minarelere hangi yönden bakılırsa bakılsın iki adet görülür." değerlendirmesi yanlıştır. Minareler çok yerde üçer görülebilir.

Ters lale konusu yukarıda da değindiğimiz gibi çok yorumludur. Örneğin; Selimiye'nin yapıldığı yerin özel bir kişiye ait lale tarlası olduğu da kabul edilemez. Çünkü o Alan Edirne'de ilk Saray'a aittir.

Caminin altında kayıkla gezilebilecek oranda su bulunduğu kanıtlanamamıştır.

Diğer yandan halk arasında yaygın olarak şunlara inanılır:

"Cami kubbesi tektir çünkü Allah birdir. Camisi pencereleri beş 343.0 Kademelidir; çünkü, İslamın şartı beştir. Vaaz kürsülerinin dört oluşu 344.0 İslam'da dört mezhebin varlığına işaret eder. Selimiye Külliyesindeki 345.0 32 kapı, İslam'ın 32 farzıdır. İki minarede toplam altı yol oluşu, 346.0 imanın altı şartını işaret eder."
Dünya Mirası Listesi
28 Haziran 2011 Salı Günü, Paris’te yapılan UNESCO Dünya Mirası Komitesi toplantısında Edirne Selimiye Cami ve Külliyesi’nin Dünya Mirası Listesi’ne adaylığını değerlendirdi ve komite oybirliğiyle Selimiye Camii ve Külliyesi'nin Dünya Mirası Listesi'ne girmesine karar verdi. Böylelikle Drina Köprüsünden sonra bir Osmanlı eseri daha Dünya Mirası Listesi’ne girmiş oldu.
Faydalanılan kaynaklar:

25 Haziran 2015 Perşembe

HAZİRAN AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 2

 

KİTABIN ADI
Dostoyevski - Mektuplar
KİTABIN YAZARI

-

KİTABIN ÇEVİRMENİ
Derleyen: Hüseyin Kandemir
KİTABIN YAYINEVİ
Çizgi Kitabevi Yayınları
KİTABIN BASKI YILI
2014
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI
151 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 


Mektup, iletişim çağının hızlandığı son 30 yıl öncesine kadar çok önemli bir iletişim yolu idi. Henüz telgraf ve telefonun devreye girmediği 19. Yüzyılda ise neredeyse en önemli haberleşme vasıtasıydı.
Büyük Rus yazarı Dostoyevski, derlenen mektuplarıyla edebiyatseverlerin önüne çıkıyor. Yaşamında mektuplaşmayı sevmeyen ve bundan nefret ettiğini mektuplarında dahi söylemekten çekinmeyen Dostoyevski zorunlu olarak pek çok konuda yazışmak zorunda kalmış. Tahminen 1.500 civarında mektubu olduğu kabul edilen yazarın, bu kitapta 54 adet mektubu yer alıyor. Mektuplar 1838-1876 tarihleri arasını kapsıyor.
Mektuplar kişinin özel duygu ve düşüncelerini yansıtması bakımından tasarlanıp yazılan hikaye ve romanlardan daha fazla yazarın iç dünyasının tanınmasını sağlar. Bu bakımdan mektuplar kanımca hem yaşantısını ve hem de sorunlarını öğreneceğiniz dev bir kaynak.
(Not: Dostoyevski okumaları çerçevesinde daha önce Ararat Yayınevi’nin 1973 baskılı bir “Dostoyevski Mektupları” kitabını tanıtmıştım. Şimdi kitaptaki 25 mektup önceki kitapta da yer alıyor. Diğer mektuplar farklı olduğu gibi ilk kitapta olan ama bu kitapta yer almayan mektuplar da var.
Yazarı yakından tanımak isteyenler için bir şans olduğunu belirtiyorum.
(2. Not: Dostoyevski okumaları bu kitapla sona erdi. Ne yazık ki temin edemediğim ve baskısı uzunca süredir yok olan bazı kitapları var. Bulabildiğim takdirde tüm külliyatını tamamlamayı arzu ediyorum)



24 Haziran 2015 Çarşamba

SARAYİÇİ

Edirne’nin “Sarayiçi” adlı bölgesi adından da anlaşılacağı gibi vaktiyle var iken bugüne sadece harabeleri kalmış bulunan Osmanlı Sarayının bulunduğu alana verilen addır. Edirne Sarayı ya da Saray-ı Cedid-i Amire (Yeni Saray) Edirne'deki Osmanlı saraylarından biridir. İstanbul’daki Topkapı Sarayı’ndan sonra Osmanlı’nın en büyük sarayı idi. Günümüze yalnızca çok küçük bir kısmı ulaşabilmiştir.

Şehir merkezinin dışında kuzeyde Tunca nehrinin batısında çok geniş bir avlak ve orman içinde bulunan saray, yaklaşık 3 milyon metrekarelik bir arazi üzerinde kurulu idi. 5 ana meydan ve bu meydan içinde bulunan yapılardan oluşuyordu. İçinde bir Saray Bahçesi bulunurdu. Geçmişte sarayın bulunduğu Sarayiçi bölgesi, günümüzde Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı alandır.

Edirne'nin fethinden sonra ilk saray Sultan I.Murat tarafından 1365 yılında şimdiki Muradiye Küçükpazar ile Kırlangıç Bayırı arasında bulunduğu söylenen ve adına Kavak Meydanı denilen alanda yaptırılmıştı.

1402 yılında 1. Bayezıd'ın Ankara Savaşı’nda yenilmesi ve Timurlenk’e esir düşmesi üzerine oğulları arasında Fetret devri olarak bilinen şehzadeler savaşı başladı. Fetret Savaş’ı sırasında Edirne’de, Osmanlının Rumeli bölgesinde padişahlık yapmış olan Şehzade Musa Çelebi, Eski Sarayı büyütmüş ve yüksek duvarlarla çevirtmiştir. Ancak, Musa Çelebi’nin padişahlığı 1413 yılına kadar sürmüştür

Kardeşi Çelebi Mehmet’e yenilmiş ve öldürülmüştür. Fetret Devri’ndeki şehzadeler savaşından galip çıkan ve Çelebi Mehmet olarak bilinen I. Mehmet, Osmanlının beşinci padişahı olmuştur. Osmanlıdaki birliği sağlayarak, Osmanlının yeniden doğuşunu sağlamıştır. Çelebi Mehmet 1413 yılından 1421 yılına kadar Edirne’yi başkent olarak kullandı.
Kardeşlerinden Musa Çelebi tarafından geliştirilen Eski Saray’da kaldı. Osmanlı Padişahlık Sarayının bünyesi ve idari biçimi onun uygulamalarına dayanmaktadır. Osmanlı Devlet’ inde “harem” asıl adıyla “Darüs-saade” yüzyıllar boyu merak konusu olmuştur. Sarayın haremine odalıklar ve cariyeler alınması, ak ve kara hadımlara saray idaresinin verilmesi bu dönemde başlar.

Ancak daha sonra Sultan II.Murat tarafından Tunca Adasını da içine alan bölgede Tunca'nın batısında bir ikinci saray inşaatı başlatılmıştır. 1450 yılında yapımına başlanan Yeni Saray’da, Sultan II. Murat’ın 1451 yılında ölmesi üzerine çalışmalar bir süre durmuştur. Yerine geçen oğlu Fatih Sultan Mehmet mevcut inşaatı geliştirerek büyütmüş ve Mimar Şehabettin’e tamamlattırmıştı. Bu Saray Saray-ı Cedid-i Amire, diğer ilk saray ise Saray-ı Atik olarak adlandırılır.

İkinci Saray'ın kapladığı alan 3.000.000 metrekaredir.

Osmanlı sarayları arasında, Topkapı Sarayı’ndan sonra yapılmış olan en büyük saraydır. Fatih Sultan Mehmet ya da II. Mehmet döneminde Bab-ı Hümayun, Alay Meydanı, Babussade, Arz Odası, Cihannüma Kasrı, Kum Kasrı, Harem ve Enderun gibi bölümler eklenmiştir. Eski kaynaklara göre Yeni Saray’da; Alay meydanı, Divan Meydanı, Enderun Meydanı, Kum Meydanı ve Valide Taşlığı Meydanı olmak üzere beş büyük meydana sahipti.

Bunlardan Alay Meydanı sarayın en büyük meydanıydı. İlk kez bu meydanda, Alay Meydanında, padişah tarafından ulufe dağıtımı yapılmış ve sonraki yıllarda gösterişli bir merasim halini almıştır. Bu nedenle, halk arasında, Edirne Sarayı’ndaki Alay Meydanı, Kese Meydanı olarak da anılmıştır.Yeniçerilerin üç aylık maaşları olan ulufenin dağıtımı sırasında ortaya çıkan manzara Osmanlı İmparatorluğu için de önemli bir propaganda aracı olmuştur.

Bu saray başşehrin İstanbul'a taşınmasından sonra da başta Fatih olmak üzere padişahların ilgi alanında kalmayı sürdürmüş, padişahların çoğu burada ikamet etmişlerdir.

En görkemli zamanı, padişah IV. Mehmed'in saltanatlığında yaşandı. Bu devirde içine yeni köşk, oda, kasr, çeşme ve havuzlar yapıldı. Saray, 19. yüzyıla kadar Osmanlı padişahları tarafından kullanıldı. Saraya gidip kalmış Osmanlı padişahları arasında Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim, I. Ahmed, IV. Mehmed, II. Ahmed, II. Mustafa, III. Ahmet bulunur.
Fatih döneminden sonraki yıllarda bu törenler Divan Meydanında yapılmaya başlamıştır. Sayıları on binleri aşan yeniçerinin tören kıyafetleriyle, nizami bir şekilde boy gösterdiği Divan Avlusu’nda, ilk önce askerlere yemek dağıtılması, daha sonra da hazineden çıkarılan para keseleriyle maaşların ödenmesi, imparatorluğun en gösterişli törenlerinden biriydi. Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu’nu ziyaret eden elçiler ekseriyetle bu törenin gerçekleştiği günlerde sarayda kabul edilirdi.

Edirne’deki Yeni sarayın Alay Meydanı’nın güneyinde, kalıntıları günümüze kadar ulaşmış olan Matbah-ı Amire vardı. Osmanlı saray mutfaklarının genel adı, ‘Matbah-ı Amire’dir. Enderun ve Harem’de yaşayanlarla, iş için saraya gelenlere, konuklara ve ulufe günlerinde de kapıkule askerlerine bu mutfaklardan yemek verilirdi. Geleneksel düzene II. Mehmet ya da Fatih döneminde kavuşan Matbah-ı Amire, sarayın en kalabalık kadrolu birimlerinden biriydi.

Sarayın Kum Meydanı’nda bulunan Arz Odasının duvarları Fatih Sultan Mehmet zamanında çinilerle kaplanmıştır. Buraya Fatih Sultan Mehmet zamanında Cihannüma Kasrı ile Kum Kasrı yaptırılmıştır. Sarayın Divan Meydanı, Alay Meydanı’nın kuzeyinde bulunuyordu. Divan Kapısı’ndan ya da Baltacılar Kapısı’ndan girilen bu meydanda Darüssaadet Ağası, Başkapı Gulâmı ve Harem ağalarının daireleri yer alıyordu.

Valide Sultan Taşlığı olarak anılan meydanın çevresi bir veya iki katlı yapılarla çevrilmişti. Bunlar birbirlerine merdivenli dehlizler, küçük kapılar ve dar yollarla bağlanmıştı. Buradaki her daire kendi başına ayrı bir plan düzeni içerisinde idi. Ayrıca burada Kadın Efendiler, Şehzadeler, Sultan IV. Mehmet, Sultan II. Ahmet, Hasekiler daireleri, Sultan Süleyman Sofası, yatak hamamı, Valide Sultan Dairesi, Hastalar Koğuşu gibi yapılar da yer alıyordu. Edirne Sarayı İstanbul’da daha sonra yapılmış olan sarayların plan ve düzen bakımından bir benzeridir. Ancak bu saray İstanbul’dakilere göre daha geniş bir alana yayılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman’ın Hadika-ı Hassa denilen saray bahçesi arazisini Tunca Nehri’nde yaptırılan bir köprü ile bağlamıştır.
Aynı dönemde Terazi kasrı ile Adalet Kasrı da burada yapılmıştır. Sarayın 119 odası, 21 divanhanesi, 22 hamamı, 13 mescidi, 16 büyük kapısı, 13 koğuşu, 4 kileri, 5 matbahı ve 14 kasrı bulunuyordu. Edirne Sarayı ya da yeni Saray’ın bu bölümlerinden ayrı olarak saraya ait çeşitli kasırlar bulunuyordu. Bunların başında Şikâr Kasrı, Aynalı Kasır, Bostancıbaşı Kasrı, Terazi Kasrı, Adalet kasrı, İftar Köşkü, Bülbül Kasrı, Değirmen Kasrı, Bayırbahçe Kasrı, İmadiye Kasrı, Köşkkapı Kasrı, İğdiye Kasrı, Demirtaş Kasrı, Akpınar Kasrı, Üsküdar Kasrı ve Mehterhane-i Amire bulunuyordu.

Bu kasırlardan Adalet Kasrı Fatih Köprüsü’nün yanında kule biçimli üç katlı bir kasır iken, günümüze yalnızca alt kısmı gelebilmiştir. Kasrın üst katı padişah ve saray ileri gelenlerine mahsus olup, son derece güzel bezenmiştir. Üzeri yüksek bir kubbe ile örtülü idi. Kanuni Sultan Süleyman’ın Mimar Sinan’a 1561’de yaptırdığı bu kasırda Padişaha halk isteklerini dilekçe ile sunuyordu.

Bunun dışında kalan kasırlardan günümüze herhangi bir iz gelememiştir. 16. yüzyıl Edirne’de muhteşem abidelerin inşa edildiği ve şehrin fiziki açıdan klasik formunu kazandığı bir dönemdir. Kanuni Sultan Süleyman batıya yaptığı seferler sırasında çoğu kez Edirne’de konaklardı. Edirne’nin suyolları onun zamanında yapıldı. Bu dönem Edirne’nin, özellikle yüzyılın son çeyreğinden itibaren, imparatorluğun sınırlarının genişlemesinin de etkisiyle askeri bir sınır merkezi olmaktan çıkarak padişahların bir dinlenme yerine dönüşmeye başladığı dönemdir.

Selimiye Camisi bu dönemin ürünüdür.
Sultan II. Süleyman Edirne’de vefat etti. Yerine geçen Sultan II. Ahmet’in cülus töreni burada yapıldı.

22 Ağustos 1829'da Rusların kente girip, şehri terk ettikleri tarih olan 14 Eylül 1829’a kadar geçen süre içinde sarayda büyük bir yıkım yaşandı. 1878’deki 93 Harbi sırasında ise Rusların Edirne'yi işgal edeceği haberi üzerine valinin emri ile sarayın yakınında bulunan cephaneliğin Rusların eline geçmesin diye ateşlenmesi üzerine saray ortadan kalktı.

1870'li yıllarda sarayın mahzenleri cephane depolamada kullanılmaya başlanmış; 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sırasında, Ruslar'ın Edirne'ye yaklaşması üzerine, Vali Cemil Paşa ve Müşir Ahmet Eyüp Paşa'nın emirleriyle ateşe verilmiş ve saray havaya uçurulmuştur.

Savaş sonrasında ise Vali Rauf Paşa'nın izniyle sağlam kalan yerlerden sökülen çiniler ve değerli eşyalar, yabancı ülke yöneticilerine hediye edilmiştir. Bunların içinde İngiliz Kraliçesine 27 sandıkla hediye olarak gönderilenler büyük önem arz eder.

İşte yukarıda değindiğimiz gibi, günümüzde Kırkpınar güreşlerinin de yapıldığı bu saray alanına Edirneliler Sarayiçi adını vermişlerdir.

Balkan Savaşı Döneminde Sarayiçi

Balkan Savaşları Döneminde (18 Ekim 1912 - 26 Mart 1913) Bulgarlar tarafından işgal edilen Edirne'de Sarayiçi bir ara Türk esirlerin toplandığı alan durumuna dönüştürülmüştür.

O günleri yaşayan ve anılarında aktaran Edirneli Hafız Rakım Ertür şunları yazmaktadır:

Tutsak Türk esirleri Bulgaristan'ın içlerine nakledilmek üzere Tunca Nehri üzerindeki Sarayiçi'ne toplanmışlardı. Onbinlerce kişinin çıplak ve bataklık olan bu adada, bir ay süre ile aç ve çıplak kalması, bir çoğunun ölmesine sebep olmuştur. Bu yüzden buradaki erler ilk günler ağaç kabuklarını kemirerek açlıklarını gidermeye çalışmışlardı. Kolera, Dizanteri gibi bulaşıcı hastalıklara karşı başlangıçta hiç bir önlem alınmadığından, her gün yüzlercesi kıvranarak ölmekte ve cesetleri günlerce açıkta kalmaktadır.

Burada 20 bin kişinin öldüğü bilinir.

Edirne Sarayı’nın yeniden ortaya çıkarılması için Trakya Üniversitesi 1995 yılında çalışmalara başlamış. Öncelikle bir Edirne Sarayı Sempozyumu düzenlenmiştir. Bundan sonra Mimar Sinan Üniversitesi Türk İslâm Sanatları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof.Dr.Gönül Çantay burada kazı çalışmalarına başlamıştır. Sarayın temelleri, ayakta kalabilmiş duvarları ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde Trakya Üniversitesi ve Edirne Müzesi kazılarını sürdürmektedir. Kazılar sırasında saray mutfağının çinileri, keramik kap kacakları bulunmuştur. Kazı çalışmalarını sürdüren Prof.Dr.Gönül Cantay’a göre, saray mutfağı on bini aşan kişiye hizmet vermekteydi.

Köprünün saray tarafı yanında Balkan Savaşı şehitleri için yaptırılan bir anıt bulunmakta, nehrin öbür tarafında da Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı alan ve güreşçilerin heykellerinin bulunduğu bir park mevcut.




Tarihçede yararlanılan kaynaklar;

23 Haziran 2015 Salı

SULTAN 2. BAYEZID KÜLLİYESİ SAĞLIK MÜZESİ (EDİRNE SAĞLIK MÜZESİ)

Edirne’de görülmesi gereken yerler arasında 2. Bayezıd külliyesi ve şifahanesi baştan gelen mekanlardan birisidir. Zamanında darüşşifa ve tıp medreseleri olarak kullanılan yapılar halen Trakya Üniversitesi bünyesinde müze haline getirilmiş durumda. Trakya Üniversitesi’nin bu önemli yapılara sahip çıkmasının altında, Edirne’nin yükseköğretim ve tıp tarihine sahip çıkması yatmakta. Çünkü 1488 yılında hizmete giren bu külliyenin medresesi döneminin temel tıp bilimlerinin öğretildiği bir üniversite konumundaydı, hastanesi ise bu öğrencilerin uygulama yaptıkları yerdi.
Külliye içinde 1488'den beri yer alan darüşşifa (hastane), 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'na kadar aralıksız 400 yıl boyunca önceleri her türlü hastaya; sonraları sadece ruh ve akıl hastalarına hizmet vermiş bir sağlık kuruluşudur. Geçmişte hastalarının müzik, su sesi ve güzel kokularla tedavi edildikleri bu tarihi mekân, 1997 yılından bu yana Trakya Üniversitesi tarafından sağlık müzesi olarak düzenlenmiş, 2000 yılında Darüşşifa'nın Şifahane kısmı Ruh Hastalarını Readaptasyon Derneği'nin katkılarıyla Psikiyatri Tarihi Müzesi haline getirilmiştir. Ayrıca Külliyenin bir parçası olan ve darüşşifanın yanında yer alan tıp medresesi de 2008 yılında müzenin 15. yüzyılda tıp eğitimini sergileyen bir bölümü olarak hizmete açılmıştır.
Darüşşifa ve Tıp Medresesi hakkında genel bilgiler:

Darüşşifa ve bitişiğindeki Tıp Medresesi, II. Beyazıt'in 1484 yılında Akkirman seferlerinden elde ettiği ganimet gelirleri ile 1484-1488 yılları arasında yaptırılan külliyenin birer parçası. Darüşşifa'da tedavi hizmeti ücretsiz verilmekteydi. Medresede okuyan öğrenciler, darüşşifadaki uzman hekimler yanında yetiştirilmekteydi. Külliye'nin kuruluş amacı, dönemin en önemli şehirlerinden ve 2. başkent konumundaki Edirne'yi bir daruşşifaya (hastane) kavuşturmak ve aynı zamanda İstanbul'daki Fatih külliyesinden sonra Edirne’de de bir külliye kurma ihtiyacı oluşudur. Geniş amaçlı düşünülen, Külliyedeki diğer üniteler ise hastane hizmetini doğrudan veya dolaylı olarak tamamlayan sosyal, kültürel ve dini nitelikteki yapılardır. Bu külliyede ana yapı darüşşifadır. Darüşşifada hekim yetiştirilebilmesi için dönemin temel bilimlerini öğreten birde Medrese-i Etıbba yani tıp medresesi kurulmuştur. Teorik ve pratik yönden birbirinin tamamlayıcısı olan bu iki ünitenin günümüzdeki adı Tıp Fakültesidir. Medresede okuyan öğrenciler, darüşşifadaki uzman hekimler yanında yetişmektedirler. Bu, dönemin yetişme anlayışı olan usta - çırak sisteminin bir uygulamasıdır. Külliye, hastanesi, tabhanesi ve imaret aşhanesi ile günümüz anlayışına uygun bir Sağlık ve Sosyal Yardım Kurumlarıyla bütünleşmesi halinde amaca ulaşacağı görüşü hakimdi. Tüm yapılar topluluğunun 4 yıl gibi kısa bir sürede bitirilmesi ise imparatorluğun ekonomik ve teknik gücünün bir göstergesidir.
1850’li yıllardan sonra darüşşifa, sadece ruh hastalarının tecrit edildiği bakımsız bir kurum haline geldi. 1877-1878 Osmanlı - Rus Savaşı’nde Edirne işgale uğradığında içindeki hastalar İstanbul’a gönderildi. 1896 yılında şifahane onarım gördü ve bir süre daha ruh hastalarının tecrit edilmesinde kullanıldı. 1916’ya kadar hizmet vermeyi sürdürdü. Edirne’nin Ruslar tarafından işgal edildiği Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında başlayan ve Balkan Savaşları ile zirveye ulaşan Edirne’nin kötü günleri, külliye gibi birçok yapının da sahipsiz kalmasına yol açmıştır. Cumhuriyet sonrası yaşanan ekonomik sıkıntılar ve kültürel mirasa gereken önemin verilmemesi nedeni ile yıkılıp yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalan tarihimizin bu önemli yapıları, 1984 yılında Trakya Üniversitesi’ne devredilmiş ve bir restorasyon süreci sonrasında, eğitim alanları olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Darüşşifanın, Trakya Üniversitesi bünyesinde Sağlık Müzesi’ne dönüştürülmesi çalışmaları 1993 yılında başladı. Ruh Hastalarını Readaptasyon Derneği'nin katkılarıyla 2000 yılında Şifahane kısmı, Psikiyatri Tarihi Bölümü olarak düzenlenmiştir Tıp Medresesi, Uluslararası Rotary 2420.Bölge Guvarnörlüğü işbirliği ile müzenin bir parçası olarak düzenlenerek 2008 yılında hizmete girdi. Bu bölümde, 15. Yüzyıl tıp eğitimi mankenlerle canlandırılmaktadır.
 Külliye'nin içinde şu üniteler bulunmaktadır:
1- Darüşşifa (Hastane)
2- Tabhane (Misafir ve Dinlenme Evi)
3- Tıp Medresesi (Temel Bilimler Fakültesi)
4- Camii
5- İmaret (Mutfak, yemekhane, depo, v.s)
6- Köprü (Tunca Nehri üzerinde)
7- Hamam
8- Değirmen ve su deposu
9- Sıbyan Mektebi (İlkokul)
10- Mehterhane (Dönemin musiki konservatuarı)
11- Muvakkithane (Günün saatlerini, takvimi bildiren kuruluş)
     Bu ünitelerden günümüze kadar ayakta kalmış olanlar 1-6 numarada yazılmış olanlardır. 7-11 numarada belirtilenler yıkılmışlardır. 9-10 ve 11 numarada belirtilenler ise külliyenin vakfiyesinde gösterilmemiş olup, bunlar sonradan yapılmışlardır.
Hastanenin Kuruluş Yıllarındaki Kadrosu

Hastane kadrosunda, 1 baştabip, 2 tabip, 2 göz mütehassısı, 2 operatör , 1 eczacı vardı. Diğer personelle birlikte personel sayısı toplam 21'ye ulaşıyordu. Çeşitli dönemlerde bu personel sayısında değişiklikler olmuştur.
    BÖLÜMLER

    Müze Darüşşifa ve Tıp Medresesi olmak üzere iki ana bölümden meydana gelmiştir.
 DARÜŞŞİFA

Birinci Avlu:

İlk avlunun bulunduğu birinci bölümde geçmişte poliklinik odaları olarak kullanılan sütunlar yanındaki sıra odalarda, çeşitli sergiler yer almaktadır. Hizmet Odaları olarak kullanılan mutfak, çamaşırhane, ve şuruphane gibi odalarda ise, darüşşifanın eski mutfağı canlandırılmıştır. Burada ayrıca eski Edirne fotoğrafları sergisi vardır. Aynı avluda geçmişte eczane ve ilaç depoları olarak kullanılan 2 geniş salonun birinde hekimliğin tarihini anlatan bir sergi bulunmakta, karşısındaki oda ise hem sunum odası hem de Edirne Sarayı çizimlerinin sergilendiği bir oda olarak kullanılmaktadır.
İkinci Avlu:

İkinci avluda küçük bir bahçe ve karşılıklı yer alan 4 oda vardır. Bu odalar geçmişte yönetici odaları olarak kullanılmıştır. Şu an ise 1 oda yine müze yöneticisi tarafından kullanılmaktadır, diğer bir oda da hekimbaşı odası olarak canlandırılmıştır. Diğer iki oda ise Dr. Rıfat Osman ve Ord.Prof.Dr. Süheyl Ünver odası olarak düzenlenmiştir
Şifahane:

Üçüncü bölüm geçmişte hastaların yatırıldığı bölümdür. Bu bölüm 6 kışlık oda ile 5 açık sofadan oluşmaktadır. Sofalardan 4'ü yazlık yatak odası biri de musiki sahnesidir. Odalar ve sahne büyük ve yüksek bir kubbeyle örtülü şadırvanlı bir salon etrafında çevrelenmiştir. Ortadaki havuzun şadırvanından su akmaktadır. Odaların dış bahçeye, iç salona açılan pencereleri vardır. Kapalı sistem ile çalışan binanın aydınlanma ve havalandırma sistemi böylece mükemmel olarak sağlanır.
Geçmişte ruh hastalarının musiki, su sesi ve güzel kokularla tedavi edildiği akustiği ile ünlü bu mekan İstanbul Ruh Hastalarını Readaptasyon Derneği tarafından dönemin atmosferine uygun manken ve ışık sistemi ile düzenlenmiştir. Bu bölüm gezilirken  son derece başarılı yapılmış mankenler, musiki ve şadırvandan akan su sesi ile geçmişteki tedavi ortamını bire bir ziyaretçilere sergilenmekte. Bir merkez çevresinde toplanmış hasta odaları az personelle hizmet verilmesini sağlıyormuş. Personel tüm odaları kolaylıkla gözetleyebilir ve gereğince acil olan hastaların yardımına koşarlarmış.

Bu bölümün yapısında akustik sistemi de oldukça hassastır. Haftada üç gün verilen musiki konserleri yankılanmadan binanın her tarafından rahatça dinlenebilir imiş.

Musiki ile hasta tedavisi, bu hastanenin özellikleri arasındadır. Tedavide yalnız musikiden değil, su sesi ve güzel kokulardan da yararlanılmakta.

Büyük kubbe altındaki şadırvandan fışkıran suların kubbeye kadar yükseldiğini eski zaman ziyaretçileri tarafından seyyahnamelerinde anlatılmış. O yükseklikten düşen suyun çıkardığı melodiler hastaları huzura kavuşturduğundan söz edilir.

Hastanenin on kişiden oluşan bir musiki topluluğu haftada üç gün hastalara konserler verirlermiş. Yapılan araştırmalarda, Türk musikisindeki bazı makamların bazı hastaların tedavisinde özel bir iyileştirici etkisi olduğu saptamış.  "Müzikal kodeks" olarak adlandırılan bu cetvele göre;

Raks makamı, felce, epilepsiye iyi gelir.
Irak makamı, çocuklarda menenjit ve afagan hastalıklarına iyi gelir.
İstafahan makamı, zihni açar, zekayı arttırır, gönül tazeleyicidir,üşüten ve ateş verici hastalıklardan korur.
Zirefgen makamı, çocukların dimağından kaynaklanan, fasial felç, felç ve sırt ağrısı, eklem ağrıları, kulunç hastalıklarında faydalıdır.
Rehavi makamı, çocukların tüm baş ağrılarına faydalı olup, burun kanamasına, fasial paralizi, felç ve balgamdan ileri gelen hastalıklar.
Büzürk makamı, beyin ve kulunç hastalıklarında, güçsüzlüğü gidermek ve düşünceyi yönlendirmekte, sevdayı defedici ve tehlikeden korkma hususunda faydalı.
Zengube makamı, çocuğun kalp hastalıklarında, menenjit ve beyni ilgilendiren hastalıklarda, mide ve karaciğer hastalıklarında faydalı.
Hicaz makamı, çocuklarda görülen idrar zorluğuna, erişkin erkeklerin seksüel yönden exite edilmesinde etkili.
Buselik makamı, kulunç ve kalça ağrısı, soğuk baş ağrısı ve çeşitli göz hastalıklarında faydalı.
Uşşak makamı, küçük çocukların kulağına güzel sesle okunursa, çocukların uykusunu getirmesi ve naz uykusunda dinlenmeye etkisi olup, yetişkin erkeklerde meydana gelen ayak ağrılarına faydalı.
Hüseyni makamı, çocukların karaciğer ve kalp hastalıklarında beden ısısını düşürmede, mide hararetinde ve ergin erkeklerde gizli humma ve 4 günde bir gelen ayak ağrılarına faydalı.
Neva makamı, ergenlik çağına gelmiş çocuklarda meydana gelen, urk-un nisa hastalığı ve kalça ağrısına faydalı olup gönül okşayıcı bir makamdır.
Hastane çok yönlü (Polivalan) hastalar için kurulmuştur. Her türlü hasta kabul ve tedavi edilmektedir. Bu arada da akıl ve ruh hastalıkları için ayrı bir pavyon bulunmaktadır. Tüm hastalar için musiki konserleri verilmekte ve hastalar bundan yarar görmektedirler. Tedavi parasızdır. Haftada iki gün de şehirdeki hastalara parasız ilaç dağıtılır.

Çalışanlara yapılan günlük ödeme ise Baştabip 30 akçe, Tabipler 10'ar akçe, 2 kehhal 7'şer akçe, 2 cerrah 7'şer akçe, katip 4 akçe, hizmetliler 3'er akçe, Ferraş 3 akçe gassal 3 akçe, bevvap 3 akçe, hadim 3 akçe idi.

 Yatak kapasitesinin 32 olduğu tahmin ediliyor.

O dönemde kullanılan ilaç ve tıbbi malzemeler ise şöyle idi:

Nebat şekeri, Firenk şekeri, bal, çeşitli ilaçlar, misk, beyaz amber, katur, gül suyu, hanzal, hindistan cevizi, kurugul, sefercel, nar, limon suyu, şırnıgal, revganı telh (don yağı), defne yağı, badem yağı, ferruç, kase, kavanoz, şişe, nimten (Kısa gömlek) cerrahlar için pamuk (cerrahlar ve hastalar için) futa (hizmetçiler için önlük), gecelik entari, örtü için kebe, ıhlamur...

 (Hastaların duvar çizimleri)
 (Hastaların duvar çizimleri)
Tabhane

Bu birim, camiin sağ ve sol beden duvarlarına bitişik, 4'erden 8 odadan oluşur. Buradan nekahat dönemindeki hastalar, yolcular, işsizler, yolcu ve konuklar ücretsiz olarak yararlanırlar.Tam şifa bulunca, dinlenip, yola çıkmak durumuna gelince ayrılırlar. Günümüzde örnek alınması gereken bir kurumdur.


 TIP MEDRESESİ (MEDRESET-ÜL ETIBBA)

Geçmişte tıp medresesi olarak kullanılan ve dönemin hekimlerinin yetiştirildiği ve Medrese-i Etibba adı verilen eğitim bölüm Uluslararası Rotary 2420. Bölge Guvenörlüğü katkıları ile Sağlık Müzesi'nin yeni seksiyonu olarak düzenlenmiş ve 23 Nisan 2008 tarihinde törenle hizmete açılmış. 
Darüşşifanın doğu ucuna bitişik olarak yaptırılmıştır. Odaları dikdörtken bir iç avlunun 3 yanını çevreler. Çephesindeki giriş kapısının sağ ve solunda revaklı sahanlıklar vardır. Dershane genel giriş kapısının karşı cephesindedir. Tek hacipli bir salon olup, kapısının sağ iç yanında bulunan taş bir merdivenle dar bir balkona çıkılır. Dershaneyi örten kubbe, öbür odalarınkinden daha geniş ve yüksektir.3''erden 6 tanesi dersanenin sağ ve solunda, 6'şardan 12 tanesi de sağ ve sol cephelerde sıralanmış olan 16 öğrenci odası vardır. Avlunun ortasındaki şadırvanın şimdi yalnızca temeli kalmıştır. Bu bölüm bekçi odası, öğrenci odaları, uygulamalı eğitim odası, müderris odası, dershane ve kütüphane olarak mankenlerle canlandırılmış durumda.

Medresede 18 öğrenci okur. Her birinin ayrı odası vardır. Bunların yiyecek ve içecekleri bedava verilir ve ayrıca günde 2'şer akçe harçlık alırlar.

 Medrese hizmetlileri: Müderris, muidl, Hafız-ı Kütüp, Bevvap, Ferraş, 18 talebe.

Medrese hocası günde 50, yardımcısı 7'şer akçe alır. Öğretim kadrosu dışında 3 yardımcı personel vardır. Talebelerde günde 2'şer akçe almakta idiler.

        İlk müderris Şeyh Lütfullah Zade Bahaüddin Efendi idi.

Medrese son dönemlerde askeri cezaevi olarak kullanılmıştır. 1980 öncesi ise erkek öğrenci yurdu olmuş ve bu dönemde epeyce tahrip edilmiştir. Halen restore edilmektedir.

 Avrupa Müze Ödülü

Müze 2004 yılında Avrupa Konseyi Avrupa Müze Ödülü’nü kazanmıştır. Bu ödül dünyanın en prestijli müzecilik ödüllerinden biridir. 2005 yılında ise Hırvatistan’ın Dubrovnik kentinde yapılan “Dünya Ödüllü Müzeler Buluşması’nda” en iyi 2. sunum, 2008 yılında ise Almanya'nın Köln kentinde en iyi sunun Ödülü'nu alarak ülkemizin ve kültürümüzün tanıtımına büyük bir katkı daha sağlamıştır. Müze Avrupa Kültür Mirası Birliği tarafından “Mükemmellik Kulübü’ne” kabul edilmiştir.

(Küçük bir not: Müze tuvaletleri çıkış kapısının yanında ve çıkış turnikesinden sonra gidilebiliyor. Bunun için önceden çıkış kapısında girip kullanmak gerekiyor. Ne yazık ki rehberler dahi bu uyarıyı yapmıyor. Ama girişe durumu bildirirseniz yeniden girişte yardımcı oluyorlar.)


Yararlanılan kaynaklar;