21 Aralık 2011 Çarşamba

EYLÜL AYINDA BU KİTABI OKUDUM

 
KİTABIN ADI
Türk Yurdu Anadolu
Ermeni, Yunan ve Kürt İddialarına Yanıtlar
KİTABIN YAZARI
Gökçe Fırat
KİTABIN ÇEVİRMENİ
-
KİTABIN YAYINEVİ
İleri Yayınları
KİTABIN BASKI YILI
2011
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI
336  sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
9,5/10 (Az sayıda dizgi hatası var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 



YORUM:
Konusu itibariyle ilginç bir çalışma.
Özellikle Anadolu’nun tarihine yolculuk bakımından önemli tespitler var. Ermeni ve Kürt kökenlerinin daha doğrusu kökenleri olmayan yaratılmış halklar olarak batının tamamen Türk’ü yok etmek kaygısıyla yaratılan mitosları devirmeye çalışıyor.
Doğuda, Ahtamar kilisesi başta olmak üzere Ermeni kökenli eski kiliseler olduğu anlatılagelen yapılardaki “Türk” süslemeleri ile tarihin gerçekte saptırıldığına ilişkin tespitleri oldukça ilginç.
Her Türk aydınının kitaplığında bulunması dileğiyle.


Gökçe Fırat Çulhaoğlu (d. 1974, İstanbul, Türkiye), Ulusal Parti Genel Başkanı ve Gazeteci - Yazar. Türksolu gazetesi başyazarlığını da sürdürmektedir. Atatürkçülük, Türk milliyetçiliği ve sosyalizmi sentezleyerek Ulusal Sol İdeoloji’yi ortaya çıkardı.
Memur bir ailenin mensubu olan Gökçe Fırat, Marmara Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme bölümü mezunudur. Daha sonra Kalkınma Ekonomisi bölümünde yüksek lisans yapmış fakat tez aşamasında ara vermiştir. 2000 yılında İleri Dergisini yayımladı, 2002'de kurulan "Atatürkçü, Milliyetçi ve Solcu", Türksolu gazetesini çıkarmaya başladı ve başyazarlığını üstlendi. Bugüne kadar yayımlanmış 17 kitabı bulunmaktadır.
Hayatını Devrimci mücadeleye adayarak başlamış, 1993-94 yılında İşçi Partisi’ne katılarak İstanbul teşkilatını kuran isimlerden birisi olmuştur. Partiden 25 yaşında ayrıldığı 2000 yılında Merkez Komitesi'ne kadar yükselmiştir. İşçi Partisinden atıldığı iddialarına kendisi; Doğu Perinçek'e rakip olarak gösterildiğini, partiye hep eleştirel yaklaştığını ve parti içinde Kemalist olduğuna dair eleştirildiğini söylemektedir.
İşçi Partisi döneminden sonra Cumhuriyet Halk Partisi'ne üye olmuş fakat Kemal Derviş'in partiye üye olmasıyla istifa etmiştir.

Pekçok yere üye olan Çulhaoğlu, Devrimci mücadelesini 16 Mart 2010'da kurucusu olduğu Ulusal Parti'de devam ettiren Gökçe Fırat, partinin Genel Başkanıdır. 2011 Türkiye genel seçimlerine katılamayan parti ; İstanbul 3. Bölge'den Cafer Özsoy, İzmir 1. Bölge'den Tuncer Sümer, Balıkesir'den Serap Yeşiltuna ve Mersin'den Hasan Pektekin'i bağımsız aday yaparak seçime katıldı.

Yayımlanan Kitapları
  • Cumhuriyet Bize Emanet
  • Kuvayı Milliye: Türk Devrimi’nin Ulusal ve Evrensel Kaynakları
  • Afganistan’dan Irak’a Amerika’nın Sömürgeleştirme Saldırısı
  • Türk’ün Ateşle İmtihanı: Atatürkçülük ve Vatan Savunması
  • Milli Güçlerin Yol Haritası: Ya İstiklal Ya Ölüm
  • Müttefik Kuşatması
  • Atatürk’ün Altı Ok’u
  • Gerçek Atatürkçülük
  • Ulusal Sol İdeoloji
  • Kürt-İslam Faşizmi
  • İstila: Kürt Sorununda Gizlenen Gerçekler ve Kürt İstilası
  • Artık Susma Yorgun Demokrat
  • Kemale Ermek
  • Atatürkçülük ve Sosyalizm
  • Şehidim Aslanım Boşuna mı Öldün
  • Türk Sosyalizmi
  • Kürt Irkçılığı ve Faşizmi
  • Türk Yurdu Anadolu
(Kaynak: Vikipedi)



20 Aralık 2011 Salı

SOYADIMIZ KİMLİĞİMİZDİR

Ailenin kimliği : “soyadı”,
Toplumun kimliği : “milletinin adı” dır.
Yani toplumun soyadı, milletinin adı’dır.
Yerkürenin her yerinde, değişik isimler altında bulunan Türk toplumunun soyadının “Türk Milleti” oluşu gibi.
Halböyle olunca…
Bir aileyi ve bir milleti zayıflatmanın en etkili yolu, soyadını değiştirmek olacaktır.
Soyadımız kimliğimizdir.
Soyadımızı değiştirince, kimliğimizi de silmiş olurlar.
Bunun içindir ki, “Soyadı”na karşı çeşitli girişimler yapılmaktadır.

SOYADI İLE İLGİLİ YASALAR VE ÜLKENİN SOYADI
Soyadı ile ilgili yasalar 1934 yılının birkaç ayı içinde çıkarılmıştır. Ancak bu yasaları delmek ve değiştirmek için başlanan uğraşlar halen devam etmektedir.
Her Türk Vatandaşına bir soyadı taşıma yükümlülüğü 1934 yılı Haziran ayında kabul edilen “Soyadı Kanunu”ile getirilmiştir. Yasaya göre; her Türk, öz adından başka soy adını da taşımaya mecburdur. Yazışta ve söyleyişte; öz ad önde, soy ad sonda kullanılacaktır. Yabancı ırk ve millet isimleri soy ad olarak kullanılamayacaktır.
Nüfus Kanunu’nda 2003 yılında yapılan bir değişiklik ile “Türkçe’de bulunmayan” kelime ve harflerle kurulan kelimelerin soyadı olarak kullanılmasına kapı açılmıştır.
Bunu yeterli görmeyenler, Soyadı Kanunu’nda yer alan “yabancı ırk ve millet isimlerinin” soyadı olarak kullanılmasının önlenmesine ilişkin maddenin iptali için dava açmışlar, davayı haklı bulan Midyat Asliye Hukuk Mahkemesi, bu maddenin iptali için, dava dosyasını Anayasa Mahkemesine göndermiştir. Anayasa Mahkemesinde yapılan oylamada; bu madde varlığını “kıl payı” farkla ve oyçokluğu ile şimdilik kurtarabilmiştir.
Soyadı Kanunu’nun çıkarılmasından birkaç ay sonra “Cumhur Reisi Mustafa Kemal’e Atatürk soyadının verilmesine dair Kanun” kabul edilmiştir. Bu kanun ile Atatürk kelimesinin tek başına veya baş veya son tarafına bir takım ekler yapılarak hiç kimse tarafından kullanılamayacağı hükme bağlanmıştır. O kadar ki, Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım dahi Atatürk değil “Atadan” soyadını kullanmıştır. Ancak günümüzde Atatürk’ün resimlerine dahi tahammül edemeyenlerin bu yasaya nasıl baktıkları tahmin edilebilir.
Bu yasanın kabulünden birkaç gün sonra “Bazı lakap ve deyimlerin kaldırılmasına dair Kanun” kabul edilmiştir. Bu yasa ile Savaş Madalyaları dışındaki bütün rütbe, madalya ve nişanlar kaldırılmış; “ağa, hacı, hafız, molla, paşa, hazretleri” gibi lakap ve unvanların kullanılması yasaklanmıştır. Şimdi bu kelimelerin rahatlıkla kullanıldığına bakıldığında, ilgili yasanın nasıl delindiği de açıkca görülecektir.
Yeni Anayasa tartışmalarında ise; değişmez hükümlerin değiştirilmesi ve Türk’lük vurgusunun kaldırılması tartışılmakta, ulus’un soyadı-kimliği ile oynanmak istenmektedir.
AİLENİN VE EŞLERİN SOYADI
Aileye ilişkin soyadının kullanılması da, yukarıdaki örneklere benzer sataşma ve hücumlardan nasibi almıştır.
Ailede ortak ve tek bir soyadı kullanılır. Doğal olarak bu soyadı, evlilik birliğinin taraflarından birinin soyadı olacaktır. Alışılan, ötedenberi kullanılan yöntem bu soyadının kocanın ve babanın soyadı olmasıdır.
Önce; kadına “önceki”soyadını, kocasının soyadından önce gelmek üzere, her ikisini birden kullanabilme olanağı veren değişiklik benimsenmiştir.
Sonraki aşamada, kocasının soyadını kullanmak istemeyen ve evliliği devam eden bir bayan, kocasının soyadı silinerek yalnızca eski soyadını kullanmak istemi ile bir dava açmıştır. Bu istemi haklı bulan yerel mahkeme, ilgili kanun hükmünün iptali için, dava dosyasını Anayasa Mahkemesine göndermiştir. Anayasa Mahkemesi bu isteği oy çokluğu ile reddetmiştir. Bunun üzerine aslında, takdir edilmesi gereken bir uğraşı örneği veren davacı kadın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruda bulunmuş ve AİHM, davacı kadının nüfus kaydından, kocasının soyadının silinmesi ve evlilik devam ederken davacı kadının, kocasının soyadını değil bir başka soyadını kullanabileceği yolunda karar vermiştir. Böylece, birbirinden tamamen farklı soyadları taşıyan karı kocadan oluşan bir örnek vücuda gelmiştir. Bu uygulama henüz Türk hukuk sistemine intikal etmese bile, aile yaşamında ilk yol ayrımı baş göstermişti.
ÇOCUKLARIN SOYADI
Bu çatlağı yeterli görmeyenler tarafından açılan bir diğer davada da gene bir ilk yaşanmıştır. Boşanan bir kadının, velayeti kendisine verilen çocuğun, babasının soyadını değil, annesinin kızlık soyadını kullanması için Siirt Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı dava Anayasa Mahkemesine intikal etmiş ve Anayasa Mahkemesi, boşanan ailelerde, çocuğun velayetinin anneye verilmesi halinde, babasının değil, annesinin soyadı ile nüfusa kaydedilebileceği yolunda gene oy çokluğu ile karar vermiştir. Ancak burada unutulan hususlardan biri, velayet hakkının sürekli olmadığıdır. Velayetin daha sonra babaya verilmesi halinde, çocuğun soyadı sürekli olarak değişecek midir. Mirasçılık,veraset ve en önemlisi akrabalık ilişkileri ve aile birliği, toplumun düzeni ve devamı nasıl sağlanacaktır. Söz konusu kararlar; kadın erkek eşitliğinin yanlış ve dar bir kalıp içinde yorumlanmasından kaynaklanmaktadır.
SONUÇ
Ne gariptir ki; bu kararlara öncülük eden mahkemeler Ankara, İstanbul gibi gelişmiş ve batı uygarlığına entegre olmuş kentlerin mahkemeleri değil, Midyat ve Siirt gibi kentlerimizin mahkemeleridir ve bu kararların Anayasa Mahkemesinde hep birkaç oy farkla, bıçak sırtında alınmış olmasıdır ki bu hususlar özel olarak incelenmelidir.
Bu kararlar doğrultusunda henüz yasalarımızda yeni düzenlemeler yapılmamış olsa da aile yaşamında ikinci ve önemli bir yol ayrımı başlatılmıştır. Böylece bir ailede, babanın ayrı, annenin ayrı, çocukların ayrı soyadlarını taşıyacağı “bir garip aile uygulaması” başlamak üzeredir. Ülkelerin fethinde fiziki savaştan önce; ruhsal, sosyal ve psikolojik ayrıştırmaların, çöküntülerin kullanıldığı da göz önüne alınmalıdır.
Her bireyin, kadın erkek eşitliğini kabul etmesi, kadına ve kadın haklarına en üst derecede saygı göstermesi bir insanlık borcu ve görevidir.
Ancak yukarıda açıklanan uygulamalara taraf olanların sahip çıkacağı ve eleştirenlere yönelteceği en önemli argümanlar, “kadın-erkek eşitliği, çağdaş uygarlık, bağnazlık” gibi hususlar olacaktır. Konuya; aile birliği, toplum düzeni ve ülke birliği açısından yaklaşanları böyle basma kalıp ifadelerle suçlamak yerine, sayılan kavramlar açısından daha soğukkanlı, tarafsız bir gözle bakılması ve düşünülmesinin kaçınılmaz olduğu gözardı edilmemelidir.

Unutulmamalıdır ki; ailenin ve ülkenin birliği “ortak kimlik”ten geçmektedir.

Av.A.Erdem Akyüz
Hukukun Egemenliği Derneği Genel Başkanı
erdemak@gmail.com


19 Aralık 2011 Pazartesi

GEREDE URGANCILAR YAYLASI DOĞA YÜRÜYÜŞÜ

Gezmek için, “seyahat mikrobu”nu kapmak gerekir derler. Eğer içinizde sürekli bir seyahat özlemi beliriyorsa, bulabildiğiniz kısa tatil olanaklarını her nereye gitsem olarak düşünüyorsanız siz mikrobu kapmışsınız demektir.
Doğada yürüyüşte sanıyorum bu seyahat mikrobunun bir türevi. Soğuk bir kış gününde sabahın altısında sıcak yatağınızı terk edip kalkmayı göze alıyor, yiyeceğiniz ufak tefek şeyleri paketliyor, sıcak su termosunu olmazsa olmazlar arasında çantaya atıyor ve zamanında sizi alacakları durağa nefes nefese koşuyorsanız bilinki artık siz doğa hastasısınız. Zira bu mikrop o gün değil belki hafta başından itibaren sizi rahatsız etmeye başlıyor. Hızla siteyi gözden geçirip hafta sonu rotasına bakıyorsunuz. Bilmediğiniz bir rotaysa yeni bir şeyler keşfetme heyecanı duyuyor, tanıdık bir rotaysa bir önceki yürüyüş anılarınızı hatırlıyor hatta geçtiğiniz bir patikayı, ilginç bir ağacı, çeşme başını anımsıyor, gezinin ilginç anlarını yaşıyorsunuz.
(Fotoğraf: Burak)
Eğer o hafta sonunu doğaya ayırdınız ise, Pazar günü yaklaştıkça gezi geçen her gününüzü daha çok doldurmaya başlıyor. Uzun bir ara vermişseniz birgün önceden çantanızı çıkarıp malzemenizi bir bir gözden geçiriyorsunuz. Hangi malzemeler alınacak dikkatli bir seçim gerekiyor. Yedek çorap, içlik ve polarlar dikkatle çantanın dibine yerleşiyor. Batonlar ve üçayak sandalyeniz çantada yerini alıyor. Termos elden geçirilip sabah sıcak su için mutfak masasına konur ki unutulmasın, Çay, kahve stokları, peçete, bıçak, düdük, fener, pusula gözden geçirilir. Kış ise yağmurluk ya da panço çantada yerini alır. Sabah panik yapmamak için giyilecek kıyafet içlikten çoraba kadar ayrılıp hazır tutulur. Artık yapılacak iş, zamanı geldiğinde otobüsün sizi alacağı durakta hazır olmaktır.
(fotoğraf: Burak)
Fuat hocam önceden planlanmış bir programı olduğu için gelemeyeceğini söyleyince, içimdeki mikrobu daha fazla tutamayacağımdan Pazar yürüyüşüne tek başıma çıkmaya karar verdim. İki aydır yürüyemediğim için acil doğa tedavisi zorunlu hale gelmişti. Araya giren uzun bayram tatili ve iki hafta önceki ani grip çok ara vermeye sebep olmuştu. Son yürüyüşte eski grubumuzdan arkadaşların hiçbirini göremediğimden aslında bu kez de fazla bir beklentim yoktu. Ama sabah 8’de durakta otobüste eski yürüyüş dostlarımız Burak ve Jale’ye rastlamak doğrusu çok sevindirici idi. Uzun zamandır görüşmemek uzun sohbetlere vesile oldu.

Ankara’yı kuru bir havada terk etmemize rağmen yürüyüşü başlatacağımız Greenpark Kaya otel tesislerine geldiğimizde ince bir yağmur başlamıştı. Dağa çıktıkça kara dönüşeceği beklentisi ile fazla önemsemedik. Rehberlerimizle 17 kişi başladığımız yürüyüşün ilk metrelerinde yağmur hızını artırınca zorunlu bir molayla yağmurluk ve pançolar göreve hazırlandılar.

Orman içinde yer yer kar birikintileri olmasına rağmen sürekli yağan yağmur bir süre sonra karı sulu bir hale soktu. Urgancılar yaylasına ulaştığımızda yağmurun durmayacağı anlaşıldı. Her yer ıslak olduğundan kısa su molalarını ayakta yapmak zorunda kaldık. Rotamız, orman içinde yavaş yavaş güneydoğu yönünden yükseldikten sonra güneye döndü. Sert bir yükselme planlanmadığı için yürüyüşün zorluk derecesi düşüktü. Saat 12’yi biraz geçe orman içinde nisbeten daha az ıslanırız ümidiyle yemek molasını erken verdik. Ancak yağmur rahat vermediğinden yarım saatte yola hazır hale geldik.

(Fotoğraf: Burak)

Günümüzün ıslak bir gün olacağı açıktı. Hava kara dönüşmeyecek kadar yumuşak olduğundan yağmur azalarak ya da artarak yol boyu bizi ıslatmaya devam etti. Yemek sonrası yolumuzun batıdan kuzeye dönerek geriye çevirdik.
 Tepeleri yan geçişle zor olmayan bir rotada döndük. Yağmurun şiddetini artırması yürüyüş keyfimizi azalttığından kısa bir dönüş yapıp saat 15’de Greenpark’a döndük. Sudan çıkmış balık halimizle ancak doğada keyifli geçirilmiş bir gün yaşadığımızdan halinden şikayetçi olan pek yoktu. Bizimle birlikte Greenpark’a bruncha gelen grupla birleşerek şömine önünde çay eşliğinde Semra ve Deniz’in saz ve türküleriyle yaptığımız kapanış çok keyifliydi.

Saat 17 dolaylarında aracımız dönüş için hareket ettiğinde bizi yine yağmurla uğurlayan Gerede’deden sonra kuru bir Ankara’ya ulaşmak  doğanın bize bir cilvesi gibi geldi.
Mikrobumuz uyanana kadar günlük hayata devam.

16 Aralık 2011 Cuma

AĞUSTOS AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 8

 
KİTABIN ADI
Azerbaycan
Azerbaycan’ın Yeniden Doğuş Sürecinde Türkiye-Azerbaycan İlişkileri
KİTABIN YAZARI
Bilal N. Şimşir
KİTABIN ÇEVİRMENİ
-
KİTABIN YAYINEVİ
Bilgi Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI
2011
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI
739  sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 



YORUM:
Ağustos ayında okuyup tanıtacağım son kitap.
Değerli araştırmacı ve yazar Bilal N. Şimşir’in son kitabı, tek millet ve iki devlet olduğumuz, Azerbaycan’ın yakın tarihi. 20.yy başlarında kurulan ilk bağımsız Azerbaycan ve Mehmet Emin Resulzade ile başlayan kitap, 1990 başlarında diğer Türki cumhuriyetler gibi bağımsızlığını kazanan Azebaycan’ın sancılı yıllarını anlatan kitap tam bir yakın tarihi bilgi deposu.
Sayın Şimşir’in henüz görevli olduğu günleredeki canlı anıları bu kitapta yer alıyor. Bir devletin doğuşunun satır satır anlatılması, “tarih yazılırken uyuyamam” diyen yazarın anlattığı kadar etkileyici konulara sahip.
Çoğu satır aralarında ya da gazete manşetlerinde kalan birbirine bağlı bir çok olayı sürükleyici biçimde anlatan değerli yazarın kitabı, Türk olduğunu hissedenler için önemli bir başucu ve referans kitabı. İlgilenenlerin mutlaka okuması dileğiyle

Dr. Bilâl N. Şimşir, Büyükelçi, tarihçi ve araştırmacı yazar. 1933 yılında Bulgaristan'da doğdu. 1957 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'hin diplomasi şubesinden mezun oldu. Aynı fakültenin Diplomasi Tarihi Kürsüsü'nde iki buçuk yıl kadar asistan olarak görev yaptı. 27 Mayıs 1960 öncesinin tedirginliği içinde, Mart 1960'ta akademik kariyerinden ayrılarak Dışişleri Bakanlığı'na geçti. Paris, Şam, Lahey Büyükelçiliklerinde başkâtip ve müsteşar, Londra'da maiyette Başkonsolos; merkezde şube müdürü, daire başkanı, genel müdür yardımcısı ve iki dönem genel müdür olarak görev yaptı. Büyükelçi olarak Arnavutluk'ta, Çin'de, Avustralya'da ve Güney Pasifik ülkelerinde Türkiye'yi temsil etti.
Dr. Şimşir, Sovyetler Birliği'nin ve eski Yugoslavya'nın dağılması süreçlerinin yaşandığı 1990'h yıllarda, Dışişleri Bakanlığı'nda beş yıl boyunca bu bölgelerden de sorumlu siyasî işer genel müdürüydü. Yeni bağımsızlığına kavuşan ülkeler hakkında izlenecek Türk dış politikasının oluşmasında ve uygulanmasında aktif görev üstlendi. Örneğin yeni Türk cumhuriyetlerinin ilk önce Türkiye tarafından tanınmasında ve oralarda en önce Türkiye Büyükelçiliklerinin açılmasında etkin rol oynadı. Dışişleri Bakanlığı kadrosunda 38 yıl, devlet hizmetinde fiilen 41 küsur yıl hizmet verdikten sonra 1998'de emekli oldu ve Ankara'ya yerleşti. Şimşir, üniversitelerde ders vermek, bazı kuruluşlara danışmanlık yapmak gibi çeşitli cazip iş tekliflerini, emeklilik yıllarını bilimsel çalışmalara hasretmek istediğini bildirerek teşekkürle geri çevirdi. Halen bilimsel çalışmaların, kitap ve makale yayınlarını sürdürmektedir.
Dr. Şimşir, 1976 yılında Türk Tarih Kurumu asli üyeliğine, daha sonra da Türk Dil Kurumu üyeliğine seçildi. Atatürk tarafından kurulmuş olan bu kurumların 1980'lerde statülerinin değiştirilmesi ve bir kişinin her iki kuruma birden üye olamayacağı kuralının getirilmesi üzerine Şimşir'in Türk Dil Kurumu üyeliği sona erdiyse de Türk Tarih Kurumu üyeliği o tarihten sonra da devam etti. İngiliz, Fransız, Amerikan ve Osmanlı-Türk arşivlerinde derin araştırmalar yapmış, on binlerce belge toplamış olan Şimşir, kendi imkânlarıyla bir mikrofilm arşiv sistemi kurmuş ve gezginci mesleğine rağmen bilimsel çalışmalarına ara vermeksizin devam edebilmiş ve çok yoğun yayın yapmış bir tarihçi ve yazardır. Bugüne kadar 71 cilt kitap ve 200 kadar bilimsel makale yayımlamıştır. Kendisinin İngiltere, Hollanda, Pakistan ve Macaristan'da da dört kitabı yayımlanmıştır. Şimşir, Atatürk üzerine en fazla eser vermiş olan tarihçilerden biridir: Atatürk konusunda altı ciltlik (tamamı 8 ciltlik) İngiliz Belgelerinde Atatürk ve dört ciltlik Atatürk ve Yabana Devlet Başkanları gibi birçok büyük esere imza atmıştır.

14 Aralık 2011 Çarşamba

Türkçe’nin Yabancı Dillerdeki On Binlerce Kelimesi

Dil meselesi tartışılırken bir gerçek her zaman göz ardı edilmiştir. Bu, Türkçenin başka dillerde olan on binlerce kelimesinin hiç akla dahi getirilmemesidir. Moğolca, Urduca gibi artık epey uzakta kalmış diller ile Farsça, Ermenice, Gürcüce gibi Önasya dilleri, Yunanca, Bulgarca, Makedonca, Arnavutça Romence, Sırpça-Hırvatça, Macarca ve hatta Rusça gibi Balkan, Orta ve Kuzey Avrupa dillerinde on binlerce Türkçe kelime vardır. Türkçe sadece sözlükleri etkilemekle kalmamış, bütün Balkan dillerinin morfoloji ve sentaksını da etkilemiştir.

1-  Sırp-Hırvatçadaki Türkçe kelimeler

Abdullah Skaljiç, Sırp-Hırvat Dilinde Türkçe Kelimeler (Turcizmu srpskohrvatskom jeziku) isimli birinci baskısı 1957, ikinci baskısı 1962’de Saraybosnada yapılan eserinde, Türkçeden Sırp-Hırvat diline 8.742 kelimenin geçtiğini tesbit etmiştir. Tabii ki Sırp-Hırvatçadaki Türkçe kelimelerin sayısı bu kadar değildir. Nitekim kitabın ilk baskısında 6.500 kelime yer almıştı (Milan Adamovic, “Tanıtma”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten, Ankara 1969, 289. s. vd.).

2-  Macarcadaki Türkçe kelimeler

Alimler Macarcaya geçen Türkçe kelimeleri üç tabaka halinde incelerler. Birincisi Hun-Hazar-Bulgar tabakası, ikincisi Peçenek-Uz-Kuman-Kıpçak tabakası, üçüncüsü ise Osmanlı tabakasıdır. Osmanlı tabakasını inceleyen Macar alimi Suzanne [Zsuzsa] Kakuk, 16 ve 17. asırlarda Osmanlı dili tarihi araştırmaları, Macar dilinde Osmanlı unsurları ( Budapeşte, 1973 Recherches sur l’histoire de la langue Osmanlie des XVI et XVII siecles, les eléments Osmanlis de la langue Hongroise) isimli eserinde, 16-17. asırlarda Osmanlılar vasıtasıyla Macarcaya 1.382 cins isminin, 402 şahıs adı ve lakabın, 224 yer isminin, toplam 2.008 kelimenin nakledildiğini ortaya koymuştur (Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten 1973-74, 356 s.).Kakuk, daha sonraki bir yazısında bunu 1.500’e çıkarmıştır (Zsuzsa Kakuk, “Macar dilinde Osmanlı-Türk unsurları”, Bilimsel Bildiriler 1972, TDK y., Ankara 1975, 209. s. vd.). (Bayan Kakuk, 1960’da Çindeki Salar Türklerini ziyaret ederek metinler derlemiştir. Bu metinler Textes Salars, Acta Orientala, c. xııı, fas. 1-2, Budapest 1961’de yayımlanmıştır). Kakuk, 13 ağustos 1925’te Macaristanın Heves şehrinin Nagytalya köyünde doğmuştur. Türkçenin tesiri sadece kelime vermekle kalmamış, bazı şairler Türkçe şiir bile söylemişlerdir. Mesela ilk büyük Macar şairi sayılan Balint Balassa 1552-56 arasında bir çok Türkçe şiiri Macarcaya çevirmiş, kendisi de Türkçe şiir yazmıştır. Macar kelimesi Manysi ve Türkçe eri (Manysi+eri) kelimelerinden meydana gelir ki, yarı yarıya Türkçedir (Laszlo Rasonyi, Tarihte Türklük, TKAE y., Ankara 1971, 119. s.). Macarlara sadece kendileri ve biz Türkler Macar deriz. Öbür milletlerin verdiği Hungarya adı da tamamiyle Türkçedir. Hungarya (Hungaria) çoklarının sandığı gibi Hun kelimesinden değil, Türkçe Onoğur kelimesinden gelir. Baştaki h türeme bir sestir. Kelime Hundan gelse sonraki gar unsurunu açıklamak mümkün olmazdı).
Macarlar Onoğur Bulgarlarıyla yakın münasebette bulundukları için Bizanslılar ve diğer halklar onları bu kelimeyle isimlendirip yaşadıkları ülkeye de Türkiye demişlerdir (Onoğur kelimesi Osmanlılarca az da olsa Engürüs veya Üngürüs şeklinde kullanılmıştır).
Hatırlanacağı üzere Macaristan haricinde tarihte Türkiye ismini alan
veya Türkiye ismi verilen bir çok ülke ve bölge vardır: Göktürk, Hazar, Anadolu Selçuklu, Mısır (Memlük devrinde) ve Türkistan coğrafyaları tarihte Türkiye olarak anılmıştır. Lakin devlet adı olarak Göktürkler, Mısır Memlükleri ve Türkiye Cumhuriyetinden başka Türkiye isimli Türk devleti yoktur. Yalnız Orta Asya coğrafyası son bin yıldır Türkistan adıyla tanınmaktadır. Macar alimleri Türklük bilimi sahasında en çok çalışan alimlerdir. Zaten Türk bilimi sahasında Hıristiyan milletlerden iyi niyetle çalışan sadece Macar bilginleridir. Bunlara Bosna Hersekli ve Güneydoğu Asyalıları da ilave edebiliriz (Pakistan, Malezya vs). Türklükle ilgilenen diğer bilim adamlarının bilim sıfatı sadece mesleklerinde olup esas amaçları Türk kültür ve medeniyetini başka köklere, bilhassa Çin, Hint, İran, Moğol, Arap ve sair kaynakla bağlamaktır.

 
1-  Romencedeki Türkçe kelimeler

Aslen bir Gökoğuz Türkü olan Mihail Guboğlu bir makalesinde, Romen diline geçen Türkçe kelimeler üzerine çalışan Romen ve yabancı bilim adamlarının eserleri hakkında geniş bilgi vermiş, Romen dilinde mevcut 3.000 Türkçe kelimenin daha iyi araştırılması gerektiğini belirtmiştir  (M. Guboğlu, “Rumanya Türkolojisi ve Rumen dilinde Türk sözleri hakkında bazı araştırmalar”, 11. Türk Dil Kurultayında Okunan Bilimsel Bildiriler 1966, Ankara 1968, 271. s.). Kerim Altay isimli Türk asıllı Romanyalı bir bilim adamı da, 1925-87 arasında çıkan 4 Romence sözlükte yaptığı araştırmada 1.700 Türkçe kelime saymış, daha dikkatli bir araştırmayla bunun 2.000’i aşacağını söylemiştir (Kerim Altay, Türkçeden Romenceye giren sözler-Romencedeki Türkçe kelimeler”, Erciyes, Nisan 1996, 220. sayı, 1. s.).

     4- Bulgarcadaki Türkçe kelimeler

Türker Acaroğlu, Bulgaristanda Osmanlı Türklerinden kalma 5.000 Türkçe yer adının olduğunu yazmaktadır (M. Türker Acaroğlu, Bulgaristanda Türkçe Yer Adları Kılavuzu, Ankara 1988, 42, 75 ve 383. s.). Bulgarcadan Türkçeye giren sözler ise yalnızca bir kaç tanedir ki bunların en çok kullanılanı çete kelimesidir. Bu da Bulgarların çetecilikte nam salmasından ileri gelmiştir. Ayrıca gocuk, kuluçka, kosa (uzun saplı bir tırpan), ıştır (yaban pazısı) gibi bir iki söz daha vardır. Son ikisi ağızlarda kullanılır (Hasan Eren, “Bulgarlar ve Türk dili”, Bulgaristanda Türk Varlığı, TTK, Ankara 1985, 9. s.).Yaşar Yücel, Bulgar Bilimler Akademisi Bulgar Dili Enstitüsünce yayımlanan Bulgar Dilindeki Yabancı Kelimeler Sözlüğü (1982) ile Bulgarca Sözlüğün 3. baskısını tarayarak Bulgarcada 2.557 Türkçe kelimenin olduğunu tespitlemiştir. -ci, -li, -lik gibi Türkçe ekler de
Bulgarcaya geçen lisan unsurları arasındadır (Yaşar Yücel, “Bulgarcaya Türkçeden ve Türklerden geçen sözcükler”, Belleten, ağustos 1991, 213. sayı, 529-562. s.). Tabii ki bu, eksik bir çalışmadır. Hakikatte başta Bulgar ve Balkan kelimeleri olmak üzere Bulgarların dilinde aslında on binden fazla Türkçe kelime vardır. Durum Makedonca için de aynıdır.Melih Cevdet Anday seyahatlerini anlattığı bir eserinde şöyle bir fıkra nakletmektedir:

“Bir Bulgar bir Yugoslava sormuş:
‘-Sizin dilinizde çok Türkçe sözcük var mı?’
Yugoslav Türkçe olarak:
‘-Yok be kardeşim’ demiş.
Bu soru bir Macara sorulsa ‘şok van’ karşılığı alınırdı ki, ‘çok var’
demektir.” (Melih Cevdet Anday, Sovyet Rusya, Azerbaycan, Özbekistan, Bulgaristan, Macaristan, Gerçek y., İstanbul 1965, 143. s.).

Bu misalin bir benzerini Süreyya Yusuf da nakletmektedir (Süreyya Yusuf, “İvo Andriç’te Türkçe sözcükler”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten 1969, 287. s.).

5-  Rusçadaki Türkçe kelimeler

Nikolay Aleksandroviç Baskakov Türk Kökenli Rus Soyadları (1979) isimli çalışmasında 300 Türkçe kökenli Rus soyadını etraflıca incelemiştir. Baskakovun eseri Türkçeye tercüme edilmiştir (N.A. Baskakov, çev. Samir Kâzımoğlu, Türk Kökenli Rus Soyadları, Ankara 1997, 234 s.). Tatar alimi A.H. Halikov da Rus Tanınan 500 Bulgar-Tatar-Türk Asıllı Sülale isimli eserinde bugün Rusçada kullanılan 500 soy adını tesbit ederek bir kitap halinde yayımlamıştır (A. H. Halikov, çev. Mustafa Öner, Rus Tanınan 500 Bulgar-Tatar-Türk Asıllı Sülale, TDAV y., İstanbul 1995). Bunların hepsi aslen Türk-Tatar asıllı olup içlerinden
alimler, yazarlar, diplomatlar, bilim ve devlet adamları çıkmıştır. Mesela Yeltsin (Türkçe elçi kelimesinden gelir) bunlardan biridir. Zaten “Rus’u kazısan altından Tatar (Türk) çıkar” sözü herkesçe bilinen bir sözdür. Tabii bunlar özel isimlerdir. Rusçada Türkçeden alınma sözlerin bir listesi henüz yapılmamıştır. Bu yapıldığında Rusçada 10 bin civarında Türkçe kelimenin bulunduğu katiyetle açığa çıkacaktır. Kerim Altay, Rusçadaki Türkçe sözlerin sayısının da şimdilik 2.000 olarak tesbit edildiğini bildirmiştir.


5-  Farsçadaki Türkçe sözler

Farsça yabancı kelimelerin çok olduğu bir dildir ve bu dilde binlerce Türkçe kelime vardır. 1942’de Fuad Köprülü yazdığı bir makalede Farsçadaki Türkçe kelimelere dikkati çekmiş, 280 Türkçe kelime tesbit etmiştir (Fuad Köprülü, “Yeni Fariside Türkçe unsurlar”, Türkiyat mecmuası, 1942-45, 7-8, sayı, 1-6.). Alman alimi Gerhard Doerfer, Farsçanın yüzde seksenini Arapça kelimelerin oluşturduğunu, lakin bu yüzden Farsçanın bir Sami dili sayılamayacağını söyler. F. K. Timurtaş da Farsçadaki Arapça kelimelerin Farsçadan fazla olduğunu kaydeder (F. K. Timurtaş, Osmanlıca Grameri, İstanbul 1964, 248. s.).Doerfer, Yeni Farsçada Türkçe ve Moğolca Unsurlar (Turkische und
Mongolische elemente im Neupersischen, Wiesbaden, 1963, 1965, 1967, 1975) isimli 4 ciltlik eserinde bunlardan binlercesini tesbit etmiştir.Doerfer’in kitabının 1. cildi Moğolca kelimelere ayrılmıştır. Burada Farsçaya giren 409 Moğolca söz yer almaktadır. 2, 3 ve 4. ciltler ise Farsçadaki Türkçe kelimelere ayrılmıştır. Burada da 2.000’e yakın Türkçe kelimeye yer verilmiştir. Ne yazık ki 4 ciltlik bu eser halen Türkçeye tercüme edilmeyi beklemektedir.

6-  Arapçadaki Türkçe sözler

Türkçe en çok etkilendiği dil olan Arapçaya da binlerce kelime vermiştir. Cezayirli bir bilim adamı olan Mohammed ben Cheneb, 1922’de yaptığı “Cezayir konuşma dilinde muhafaza edilen Türkçe ve Türkçe aracılığı ile gelen Farsça kelimeler” adlı araştırmasında (Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten 1966, 157-213. s.) isimli çalışmasında Cezayir Arapçasında 634 Türkçe kelime tesbit etmiştir.
Bu kelimelerin 72’si askerî, 31’i denizcilik, 39’u besin maddelerine
ait kelimeler, 59’u alet ve kap kacak kelimeleri, 55‘i giyecek, 65’i sanatlarla alakalı, 313’ü ise çeşitli sahalara ait kelimelerdir. Cheneb, Türkçe özel adları çalışmasına dahil etmemiştir.
Ahmet Ateş, Cheneb’den müstakil olarak yaptığı bir araştırmada Arap
 edebî dilinde 539 Türkçe kelime tesbit etmiştir. Ateş Türkçe örnek kelimesinin dahi urnîk şeklinde ve “örnek, model, şekil” manasında Arapçaya geçtiğini de (çoğulu arânîk) kaydetmiştir (Ahmet Ateş, “Arapça yazı dilinde Türkçe kelimeler üzerine bir deneme”, Türk Kültürü Araştırmaları, 1965, 2. yıl, 1-2. sayı, 5-25. s.). Hüseyin Ali Mahfuz, Bağdad Arapçasındaki 500 Türkçe kelimenin listesini  yayımlamıştır (Ahmet Ateş, “Arapça yazı dilinde Türkçe kelimeler, 10.  yüzyıla kadar”, Reşit Rahmeti Arat İçin, Ankara 1966, 26. s.). Erich Prokosch adında bir Alman alimi de Sudan Arapçasına 259 Türkçe  kelimenin geçtiğini tesbit etmiştir. Bunların içinde ağa, balta,  baklava, basma, bastırma, başıbozuk, binbaşı, birinci, bohça, boru, bölük, burma, burgu, damga, demir, doğru, dolap, dondurma, cebehana,  çizme, gümrük, hekimbaşı, kanca, karakol, kavun, kavurma, kazan,  kılavuz, kışlak, orta, sancak, şiş, tabur, temelli, topçu, yüzbaşı gibi kelimelerle –cı eki de vardır (Erich Prokosch, Osmanisches Wortgut in Sudan-Arabischen [Sudan Arapçasında Osmanlı Kelimeleri], Klaus Schwarz verlag, Berlin 1983, 75 s.).Son zamanlarda bu mevzuda çalışan Bedrettin Aytaç, Arap Lehçelerindeki Türkçe Kelimeler (İstanbul 1994) isimli eserinde Arapçaya şimdilik 941 kelimenin geçtiğini meydana koymuştur (Bedrettin Aytaç, Arap Lehçelerinde Türkçe Kelimeler, TDAV y., İstanbul 1994, 159 s.). Aytacın çalışmasında Arapçaya geçen kelimelerin 179’unun meslek ismi,  75’inin yiyecek içecek ismi, 97’sinin çeşitli sıfatlar, 45’inin
askerlikle ilgili kelimeler, 24’ünün özel isim, lakap ve unvan, 40’ının mekân ismi, 89’unun araç gereç ismi, 15’inin fiil, 52’sinin giyim kuşam ve dokumacılıkla ilgili isimler, 8’inin akrabalıkla, 6’sının madenlerle, 7’sinin hayvanlarla ilgili olduğu görülmektedir. (Toplamı 657’dir). Geri kalan 284’ü sair isimlerdir. Bunların içinde çavuş (çaviş veya şaviş şeklinde), topçu gibi çok kullanılan kelimelerle beraber, çapçak (kulplu ve madeni bir kap, eski Türkçede çamçak) ile sagu (ağıt), sagucu (ağıtçı) gibi günümüz lisanında kullanılmayan eski Türkçe kelimeler bile vardır.

7-  Arnavutçadaki Türkçe kelimeler

Arnavutçadaki Türkçe kelimelerin sayısı 5 ila 10.000 bin arasındadır. Bu mevzuda da yapılmış bir çalışma yoktur.

8-  Yunancadaki Türkçe kelimeler

Yunancada 5.000 ila 7.000 civarında Türkçe kelimenin olduğu tahmin edilmektedir. Yunanlılarda Türk kompleksi olduğu için Yunan ilim adamları her hangi bir çalışma yürütmemişlerdir.

9-  Ermenicedeki Türkçe kelimeler

Ermenilerin henüz Türk kompleksine sahip olmadıkları bir zamanda 1902’de H. Açaryan isimli bir Ermeni, Türkçeden Ermeniceye 4.200 (dört bin iki yüz) kelimenin geçtiğini tesbit etmiştir (Hasan Eren, “Türkçedeki Ermenice alıntılar üzerine”, Türk Dili, ağustos 1995, 524. sayı, 862. s). Hatta bu tesir o derecededir ki, Türkçenin etkisiyle Ermeni dili yapı ve sentaksını (söz dizimini) dahi değiştirmiştir (Bahtiyar Vahabzade, haz. Yusuf Gedikli, Ömürden Sayfalar, Ötüken n., İstanbul 2000, 196-197. s.). Robert Dankoff, yukarıdaki rakama ilave olarak Ermeni diyeleklerinde  150 Türkçe sözün varlığını tesbit etmiştir. Halbuki Türk yazı dilindeki Ermenice kelimeler, sadece 5-10 tanedir (Hasan Eren, “Türkçedeki Ermenice alıntılar üzerine”, 903-904. s.).
Ancak bu bir asır evvel yapılmış eksik bir çalışmadır. Ermenicedeki
Türkçe kelimelerin sayısı 10 binden az değildir. Sadece şu kadarını belirtelim ki Türk kamu oyunda çok yaygın olan örnek kelimesinin Ermenice olduğu inanışı yanlıştır. Örnek batı Türklerinden doğudaki Altaylılara, Doğu Türkistanlılardan Tatarlara kadar bütün Türk lehçelerinde mevcuttur (Örnek hakkındaki yazımız için Türk Dilinin eylül 2003 tarihli sayısına bakılabilir). Netice Türkçe eski, köklü, zengin, yaygın ve çok konuşulan bir dildir. Tarih boyunca bir çok lisan ve halkla alış veriş içinde olmuştur. Hem kelime almış, fakat aldığından ziyadesini vermiştir (Sanırız aldığından az verdiği diller Arapça, Farsça ve Fransızcadır. Geri kalan bütün dillere aldığından fazlasını vermiştir).
Lakin Türkçenin yabancı lisanlara etkisi henüz gerektiği kadar
araştırılıp incelenmemiştir. Bilhassa Arnavutça, Yunanca, Ermenice ve hatta Gürcücedeki Türkçe kelimelerin bir an evvel araştırılması gerekmektedir. Tabii ki bu, herkesten evvel bize düşen mühim ve kutsal bir vazifedir. Aynı vazife Kafkas dilleri, Moğolca, Çince, Korece, Urduca için de variddir. Urduca zaten Türkçe ordu kelimesinden gelmektedir. Binlerce kelime verdiğimiz bir dildir.  1. Türk Dili Kurultayını açarken, “Öyle bir Türkçe yapalım ki bunu Kaşgardaki Türk de konuşsun, anlasın; Baküdeki, Türkiyedeki de” diyen Atatürkün emrini yerine getirmek için var gücümüzle çalışmamız gerekiyor (Hasan Eren, “Dilde birlik”, Bilimsel Bildiriler 1972, 159. s.).

Dr. Yusuf Gedikli

 (Kaynak. Önce Vatan)