5 Şubat 2010 Cuma

PALMYRA - 3

Ba'al Tapınağı'ndan sonra, Şam karayolunun karşısına geçip Palmyra'yı gezmeye başlayabiliriz. Şehrin en önemli ve ayakta kalmış yapı gruplarından olan sütunlu cadde şehri ortadan ikiye bölmektedir.
Ba'al Tapınağının hemen önünden başlayan cadde, 1000 metreden fazla uzunluğuyla karşı tepelerdeki nekropol arazisine kadar uzanmakta.
Sütunlu caddenin girişe göre sol yanında kalan sütunlar dizisi. Bu sütunların arkasında genellikle "Agora" ve kent meclisi gibi kamu yapıları yer almakta.
Sütunlu caddenin sağ yanında kalan sütunlar dizisi. Yolun sol yanında biraz sonra göreceğimiz Diokletianus hamamları yer almakta.
Sütunlu caddenin hemen girişinde yer alan, İmparator Septimius Severus'a, İS 3 YY'la tarihlenen zafer takı yer almakta.
Kraliçe Zenobia'nın, Roma İmparatorluğu tarafından etkisizleştirilmesinden sonra Palmyra Roma döneminde büyük ölçüde Roma Lejyonlarının barındığı sınır şehri görevini üstlenmiş. Bu nedenle, doğu seferine çıkan birçok Roma İmparatoru, sefere nedeniyle, Palmyra'dan geçmiş ya da konaklamış.
Zafer Takı'nın alttan detay görüntüsü.
Sütunlu caddenin sağında kalan Diokletianus hamamlarının bulunduğu yer.
Sütunlu caddesini sol yanında bulunan Agora'nın hemen arkasında, yeni bir koruma duvarı ile koruma altına alınan tiyatro. İS 1. YY'a tarihlenen tiyaronun 9 oturma sırası halen görülebilmekte. Yaklaşık 350 m2 ölçülerinde ve nisbeten batıdaki örneklerine göre küçük olan agorada İmparator Septimius Severus dönemine tarihlenmekte.
(Gezimize devam edeceğiz)







4 Şubat 2010 Perşembe

RAKAMLARIN DİLİ

Aşağıda ülkemizin gerçeklerine ilişkin bazı rakamlar var. Fazla bir açıklamaya gerek kalmadan kendilerini yeterince anlatıyorlar. Çıplak ve acımasız gerçekleri gözler önüne seriyorlar. günümüzün olaylarının, yargısız infazların, haksız suçlamaların, sonu gelmez tartışmaların, meclisin savaş meydanına dönmesinin ardında bu rakamların gerçeği varmıdır? Ne dersiniz?

Türkiye’deki okul sayısı………………….....67.000
Türkiye’deki hastane sayısı….....................1.220
Türkiye’deki sağlık ocağı sayısı..................6.300
Türkiye'deki cami sayısı........... ...85.000
Türkiye’deki kilise sayısı………......................270
Türkiye’deki cemevi sayısı……......................100

Türkiye’deki doktor sayısı .....................77.000
Türkiye’deki din görevlisi sayısı...90.000

Türkiye'deki kütüphane sayısı...................1.435
Almanya'daki kütüphane sayısı...............11.000

Türkiye'nin kaç kentinde devlet tiyatrosu var ?.......13
Türkiye’nin kaç kentinde kuran kursu var?..............81
Türkiye’de kaç kuran kursu var?.............3.852
Türkiye'de kaç opera derneği var?...............................1
Türkiye’de kaç bale derneği var?............................... 11
Türkiye’de kaç heykel derneği var?.......................... 10
Türkiye’de kaç resim derneği var?……………………., 18
Türkiye’de kaç sinema derneği var ?........................ 18
Türkiye’de kaç tiyatro derneği var?..................... .. 38
Türkiye’de kaç tane 'cami yaptırma derneği' var ?........35.000

2005 rakamlarıyla;
İçişleri Bakanlığı'nın bütçesi ne kadar ?......783 trilyon
Ulaştırma Bakanlığı'nın ?...............................678 trilyon
Bayındırlık ve İskân Bakanlığı'nın ?.............677 trilyon
Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ?................632 trilyon
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın ?.................280 trilyon
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın ?...249 trilyon
Çevre ve Orman Bakanlığı'nın ?...................404 trilyon...
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bütçesi nekadar ?........1.3 katrilyon... (8 bakanlığın bütçesi kadar...22 üniversitenin toplam bütçesine denk...)

Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin 2002’den itibaren büyümesine bakalım:
2002'de 553.000.000 TL.
2003'te 771.000.000 TL
2004'te 1.000.000.000 TL.
2005'te 1,300.000.000 TL.
2006'da 1,638.000.000 TL
2007'de 1.700.000.000 TL
2008’de 1.808.000.000 TL
2009’da 2.500.000.000 TL
2010’da 2.600.000.000 TL (İki katrilyon altıyüz trilyon)

Bir ülke, Diyanet'e, bütün üniversitelerine ayırdığı bütçe kadar pay ayırıyor,bunu her yıl katlıyorsa, doktordan, öğretmenden fazla imam yetiştiriyorsa, hastane değil cami yaptırıyor, kütüphaneden çok Kuran kursu açıyorsa, o ülkenin durup bir daha düşünmesi gerekmez mi?


Son bir not: Türkiye genelinde tüm CAMİ ve DERNEK'lerinin ELEKTRİK ve SU PARALARI DEVLET tarafından ödeniyor... Ya DEVLET okullarımızın ELEKTRİK ve SU PARALARI kim tarafından ödeniyor? DEVLET OKULLARI olmasına rağmen, DEVLET tarafından mı ödeniyor dersiniz? Hayır öğrenci velileri tarafından ödeniyor...

3 Şubat 2010 Çarşamba

HAYMANA GEDİK YÜRÜYÜŞÜ

İlk doğa yürüyüşümüzden sonra, fırsat buldukça yenilerine katılma kararı almamızla birlikte, Fuat hocamla birlikte hızlı bir malzeme tedarikine başladık. birçok araştırmadan sonra ciddi bir yürüyüş için asgari gerekli malzemelerin alımını tamamladık. Sıra, kendimizi bu malzemeler ile denemeye gelmişti. Geçen haftanın başında yağan güzel kar ile bir kar yürüyüşü yapmak hedefi birleştiğinden, "Artıyaşam" topluluğunun, Haymana-Çayraz yürüyüşüne katılma kararı aldık.
Geçen pazar günü sabah saat 08.00'de harekete hazırdık.
Ancak kötü haber hemen geldi. Cuma günü başlayan yağmur cumartesi günü de devam edince Çayraz'daki kar tamamen ortadan kalkmıştı.
Rehber arkadaşın verdiği karar ile Çayraz yürüyüşünü bırakıp, nisbeten ormanlık bir alan olması nedeniyle Haymana'nın "Gedik" bölgesindeki rotaya yöneldik. Yaklaşık 09.30 civarında indiğimiz "Haymana-Doktorun Sağlık Otel"inde son hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra Gedik yürüyüşüne başladık. Hava oldukça açık ve ısı yaklaşık 8 C. civarında olduğundan yürüyüşümüz sorunsuz ve zevkli başladı.
Yürüyüşümüzün henüz başlarındaki küçük dere geçişleri zevkli olmakla birlikte, 2 gündür yağan yağmurun tüm patikaları çamur deryası haline getirdiğini farketmekte gecikmedik.
Başlardaki orman geçişleri nisbeten rahat.
Yürüyüş yapanlar için belirtmeliyim ki rotamızın zorluk derecesi 2 ile 3 arasında sürekli değişmekteydi. Özellikle çıkışlarda çamur büyük bir engel haline gelmeye başladı.
Yüksekçe bir tepeye ulaştığımızda ilk molalarımızdan birisini verdik. Bu dik çıkıştan sonra bizi uzun bir patika bekliyordu.
Çamurun fazlalığı zaman zaman grubun yürüyüş temposunu bozduğundan dağılmalar olsa da şimdilik dirençle yürüyüşümüzü sürdürüyoruz.
Ne yazıkki orman alanının azlığı bizi kısa zamanda açık araziye çıkardı. Pek farketmesekte hava hareketleri hızlanmaya ve bulutlar yoğunlaşmaya başladı.
Yeni bir ormanlık alana girme keyfi ile grup hızlanmaya başladı.
Verdiğimiz bir mola sırasında ayakkabılarımızın çamurla verdiği mücadeleden bir görüntüyü paylaşmadan edemiyorum.
Nisbeten daha yüksek tepelerde kar görmenin sevinciyle tepeye doğru hızlanıyoruz.
Evet, bulabildiğimiz bütün kar bu. Yine de kısa bir keyif anını yakalamış olmaktan mutluyuz.
Bu kadar yorgunluğa, yemek molası vermenin zamanı gelmişti. Bu keyif anında ne arkada bırakılan günlük yaşam, ne yorgunluk var. doğanın koynunda açlık ve yemenin mutluluğu...
Yemeğin sonlarına doğru, yağmur doğaya tekrar katkı yapmaya karar verdi. Damlaların giderek hızlanması artık kalkmanın ve rotaya devam etmenin işareti kabul edildi. Grubumuz yağmur altında tekrar yolda.
Şiddetli yağmur, ıslaklık ne gam...., doğadayız, keyifliyiz.
Bir saat kadar yağmur yedikten sonra, rotamızı zorunlu olarak kısaltarak otelimize döndüğümüzde doğanın bir şakası ile karşılaştık. Yağmur dindi. Güzel bir gökkuşağı ziyafeti bizimle birlikte.
Haymana'da bulunan "Doktorun sağlık oteli"(www.doktorunoteli.com) Dr. Fatih Yorulmaz'ın gayretleri ile oluşturulmuş uzun bir emeğin ürünü. Dünyanın en kaliteli 2. kaplıca suyuna sahip otel Termal havuzu, hamamları, açık büfesi, kaliteli servisi ve temizliği ile Ankara tur şirketlerinin gözdesi olma yolunda. Halen Ali Cenk Yorulmaz'ın Genel Müdürlüğünü yaptığı otel, doktor kontrolünde kaplıca arayanlar, hafta sonu kafa dinlemek isteyenler ve iyi hizmet arayanlar içim ideal bir mekan.
Termal havuzda yorgunluğumuzu attıktan sonra çay ikramı sırasında ud eşliğinde Türk Sanat Müziği ziyafeti pek keyifli idi.
Evet böylece bir yürüyüş gezimizi daha noktaladık. Her ne kadar aşırı yağış nedeniyle rotamızı tamamlayamadıksa da gezimiz, biz çaylak yürüyüşçüler için güzel bir deneyim oldu. Malzeme eksikliklerimiz kadar her yürüyüşün ayrı özelliği olduğu, bilgi ve deneyim eklediği, yanlışlarımızı ve hatalarımızı öğrendiğimiz, yeni rotalarda yeni sürprizlerin bizi beklediğini söyleyen bu güzel etkinliğe artık veda zamanı.
Gelecek günler yeni rotalar, yeni keyifler ve güzellikler getirecek...















2 Şubat 2010 Salı

KAHİRE ÜNİVERSİTESİ 1959-2004

Aşağıda Kahire Üniversitesi'nin ana kapısı önünde öğrencilerin ve bazı üniversite görevlilerinin birlikte çektirdikleri anı fotoğrafları yer alıyor. Resimlerin yanında çekim yılları bulunmakta. Değişimi farkedebiliryormusunuz? Size çok tanıdık geliyor değil mi?
1959
1978
1995
2004



1 Şubat 2010 Pazartesi

VE İYİ AMA NE YAPALIM DİYENLERE: HEDEF BU DÜZENİ YENİDEN YARATMAKTIR!


Talip APAYDIN'IN 1967 yılında yayınlanan ''Karanlığın Kuvveti'' adli kitabında yer alan anısı, tam da bugünlerde okunup özümsenmeli...
İşte öykü:
Kurban bayramı tam kışın ortasına rastlıyordu. O günler bir soğuktu, bir soğuktu... Kar, fırtına, tipi...
Eskişehir ortalarında papaz harmanı savruluyordu. Göz gözü görmüyordu dışarılarda. Sular donmuştu hep.Seydi Suyu iri buz parçaları akıtıyordu.Santral kanalı kapandığından, elektriklerimiz kaç gündür doğru dürüst yanmıyordu.Akşam seminerlerinde kitap okuyamıyorduk, ders çalışamıyorduk. Lambalar ikide bir usulca sönüveriyordu. Dersliklerimizde pelerinlerimizle oturuyorduk da, gene de ısınamıyorduk.Musluklarımızdan su akmıyordu. Ellerimizi yüzlerimizi yıkamak için dere kıyısına gidiyorduk. İçme suyumuz yoktu.üç gün bayram iznimiz vardı, ama bu soğukta nereye gidecektik?Köyü yakın olanlar gitti ancak.
Bayram sabahı kampana çaldı. Dışarıda toplanılacak dediler.Başımızı gözümüzü sararak, büzülerek çıktık.
Müdürümüz Rauf İnan merdivende bizi bekliyordu. üstünde palto bile yoktu. Ellerini arkasına bağlamıstı. Boz urbaları içinde, yağsız çehresiyle bir heykel gibiydi. Savrulan karlardan gözlerini kırpıştırıyordu.O halini görünce usulca pelerinlerimizin yakalarını indirdik. Ellerimizi cebimizden çıkardık.
"Arkadaşlar !" diye başladı. Bir canlıydi sesi, bir heybetliydi. önce yılgınlık psikolojisinin zararlarını anlattı. Korkan insanın muhakkak yenileceğini ve korktuğuna uğrayacağını söyledi.Bu hava soğuk evet, fakat siz isterseniz üşümezsiniz, dedi.
Olduğumuz yerde birkac kez sıçramamızı ve kuvvetli tepinmemizi istedi.Dediğini yaptık.
Birden ısınmıştık sanki. Hoşumuza gitmişti.
Bugün bayram, dedi. şimdi birbirimizi tebrik edeceğiz. Sonra yapacağımız iki iş var: Ya tekrar içeri girip sıralara büzülmek, mıymıntı mıymıntı oturmak, bu üç günü böyle faydasız, hatta zararlı geçirmek, can sıkıntısından patlamak. Boşuna içlenmek. Üstelik üşümek.Yahut da kazmayı, küreği alıp, santral kanalını temizlemeye gitmek.Emin olun gidenler, kalanlar kadar üşümeyecektir. çünkü, inanarak çalısan insan ne soğukta üşür, ne sıcakta yanar. O; yücelten, dirilten, kuvvetli kılan bir heyecan içinde her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır...Onu hiçbir karşı kuvvet yolundan alıkoyamaz. Yeter ki bir insan yaptığı işin gereğine inansın.-Ben şimdi kazmamı küreğimi alıp kanala gidiyorum, dedi. çünkü kanal açılınca elektriklerimiz yanacak. Elektrik yanınca okulun i şleri yoluna girecek. Kitap okuyabileceksiniz, ders çalışabileceksiniz. Sularınız akacak, yıkanabileceksiniz.
Size şunu söyluyorum, bizim asıl bayramımız, yurdumuz bu gerilikten, bu karanlıktan kurtulduğu gün başlayacaktır. şimdilik bize düşen milletçe çalısmak, çok çalışmaktır.
Parolamız şu olmalıdır: "Bayramlarda çalışırız bayramlar için".Ben gidiyorum. Gelmek isteyenler gelsin.
Heyecanlanmıştık, üşümemiz geçmişti.
-Hepimiz geleceğiz! diye bağırmıştık.
-Bayramda çalışırız bayramlar için!
-Bayramda çalışırız bayramlar için!Altı yüz kişi böyle bağırdık. Sonra da kazma kürekleri koyduğumuz işliğe doğru bir koşuşma başladı.İnsanların böyle canlanması, bir amaca doğru saldırması belki sadece savaşlarda görülür..
Santral havuzundan başlayarak onar metre arayla su kanalına dizildik.çıplak Hamidiye Ovası ayaz. Kırıkkız Dağı'ndan doğru zehir gibi bir rüzgar esiyor. Pelerinlerimizin etekleri uçuşuyor.Kazmayı vurdukca yüzlerimize buz parçaları fırlıyor. Bazı yerlerde kar heryeri doldurmuş, kanal dümdüz olmuş. Nereyi kazacagız belli değil.
Müdürümüz, öğretmenlerimiz başımızda dört dönüyorlar. Bir o yana koşuyorlar, bir bu yana. öyle çalışıyoruz ki, boyunlarımızdan buğu çıkıyor. Bazen adam boyunda buz parçalarını elleyip çıkarıyoruz kıyıya. Kimisi bağırıyor, kimisi kazmalara tempo tutuyor. Bir gürültü gidiyor kanal boyunca.
Yeşilyurt köylüleri evlerinin önune çıkmıs, bize bakıyorlar. Böyle çalısmamıza alışkınlar ama, bayram günü, bu soğukta nasıl donmadığımıza şaşıyorlar.
Yeşilyurtlu arkadaşımız Azmi, -köyü yakın oldugu için izinli ya! - bize evlerden bazlama ekmek taşıyor.Köylü ekmeğini özlemişiz, aramızda kapış ıyoruz. Yukarılardan, aşağılardan ikide bir sesler yükseliyor:
-Bayramda çalışırız bayramlar için!
Koca ova çınlıyor. Taa uzaktan Hamidiye'nin, Mesudiye'nin köpekleri ürüyorlar.Bu kış günü böyle seslere anlam veremiyorlar herhalde. Ayaz ovanın ıssızlığı yırtılıyor.O gün o kanalın yarı yerini açtık. Bir buçuk metre derinliğinde, uzun, derin bir çukur karları yara yara gitti. Ertesi gün taa bende kadar tamamladık.
Sonra merasimle suyu saldık.Nazlı bir gelin getirir gibi önünden ardından yürüyerek, türküler marşlar söyleyerek getirdik ve geç zamanda, santral havuzuna döndük, sonra bir baktık, okulumuzun balkonuna çakılı "C K E" yandı... ( Çifteler Köyü Enstitüsü ).
O zamanki sevincimizi nasıl anlatmalı? üşümüş ellerimiz alkıştan ısındı. "Ya şa var ol" seslerimiz ufukları kapattı.Dünyanın en içten gelen, en coşkun bayramı oldu belki.
Hiç unutmam bir arkadaşımız kendi ellerini öpüyordu. "Aferin ulan eller, diyordu, bu elektiriğin yanmasında senin de hissen var, yaşasın."
Sevinçten gözlerimiz yaşarmıstı.Müdürümüz bir tümseğe çıktı. Birkaç kelimeyle başarımızı tebrik etti. Her nokta koyuşta "sağool!" diye bağırıyorduk..
- Şimdi, dedi, depomuza su dolacak, banyoyu yakacağız. Yıkanın ve çalışıp başarmış insanların huzuru içinde uyuyun.Işte gördünüz, inanarak çalışan yapar! Amacına ulaşır! Bu heyecanla çalışmaya devam edersek, biz Türkiye'yi de yükseltebiliriz!
- Yükselteceğiz!, diye bağırdık.
-Bayramda çalışırız bayramlar için!
-Bayramda çalışırız bayramlar için!
Içeri girdik, musluklardan şarıl şarıl sular akıyordu.Birbirimizi tebrik ediyorduk. Unutulmaz bir bayramdı."

(Sayın Hüsnü Bozkurt’dan aktaran Sayın Dr.Hamdi Erden’e teşekkürler)

29 Ocak 2010 Cuma

PALMYRA - 2 BA'AL TAPINAĞI

Yaptığımız özetlerden sonra muhteşem Palmyra'yı gezmeye başlayabiliriz. İlk durağımız, elbette şehrin en görkemli kalıntılarından olan Ba'al Tapınağı.
Şam'dan gelen yol, Palmyra'nın girişinde şehri ikiye bölüyor. Sol tarafta şehir kalırken, yolun sağında Ba'al Tapınağı bulunuyor.
Burada Ba'al Tapınağı'nın hemen önündeki koruyucu sur duvarları bulunuyor. Resmin sağındaki kapıdan içeriye tapınak arazisine giriliyor. fotoğrafın solunda duvarda sonradan kapatılmış bir kapıyı farkedeceksiniz. birazdan bu kapının orada varoluş sebebini açıklayacağım.
Ba'al Tapınağı'nın koruyucu sur duvarlarının ana giriş kapısı burada görünen kapı. Ancak bu kapı kapalı tutuluyor. İçeri girişler önceki resimdeki küçük kapıdan yapılıyor.
Tapınak arazisine girildikten sonra tapınak bahçesi içinden dış surun duvarları görünüyor. Hemen önde merdivenle aşağıya inilen yol daha önce dikkatinize çektiğim kapatılmış kapıya soldan bağlanıyor. Kapatılmış kapı, surların dışından kurban edilecek hayvanların sürü halinde alt yoldan, doğruca tapınağa kadar ulaştırılması için açılmış olan kapı. Böylece kurbanlık hayvanlar, insanlarla temas ettirilmeden topluca tapınağa kadar sürülüyorlarmış.
Sur duvarlarından detay.
Tapınak içinde sur duvarlarının dışında, rahip barınakları, ticaret mekanları olan bölümler.
Bahçeden, Ba'al Tapınağı'nın görkemli görünüşü. Önündeki insanlarla, boyutlarını kıyaslayabilirsiniz. (Elbette 3.000 yıllık olmasının da gözönüne alınması şartıyla)
Tapınağa giderken, bahçenin tam ters istikametinde kalan batı yönündeki sütunlu cadde. Hala muhteşem geçmişinin izlerini taşıyor.
Tapınağın ana kapısının muhteşem alınlığı.
Tapınağın ana yapısının dış duvarları. Duvarların dış ve iç yüzeylerinde oyuk çukurlar sanırım dikkatinizi çekmekte. Yerel rehberimiz, gerçekte duvarların hem içeriden hem de dışarıdan kaplama fresk ve kabartma levhalarla kaplı olduğunu ve antik ve modern (emperyalist) hırsızların levhaları sökmesi sonucu bağlantı demir yuvalarının geride kalan izleri olduğunu açıkladı.
Tapınakta son kalabilmiş kabartma levhalardan birisi.
Tapınağın içinde kapının sağında ve solunda, dikdörtgen planına göre küçük duvarlarda iki tane sunak (veya başrahip ya da kralın locası bulunmakta)
Girişe göre sol tarafta kalan sunak.
soldaki sunağın tavan süslemesi. Yerel rehberde tavanda, astrolojik betimlemeler bulunduğunu ifade etti.
Sağdaki sunak veya locanın tavan süslemesi.
Ba'al Tapınağından çıkıp, dış duvarlara yönelirken ister istemez gözlerimiz karşı tepedeki kaleye yöneldi. Kale, Palmyra'nın son dönem kalıntılarından ortaçağ şatosu. Roma'dan başlayarak Selçuklu dönemlerine kadar işlevsel olarak kullanıldığı ifade edildi.
(Çölün gelinini gezmeye devam edeceğiz)














OCAK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 3



KİTABIN ADI : Not Defterimden
KİTABIN YAZARI : Jose Saramago
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Nesrin Akyüz
KİTABIN YAYINEVİ : Turkuvaz Kitap
KİTABIN BASKI YILI : 2009
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 176
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 10/10
ÖNERİ : Edebiyatçılar içindeki yaşayan dört efsane yazarımdan biridir Jose Saramago. 1998 yılında kazandığı Nobel Edebiyat ödülü geç verilmiş bir payedir ona. Bu nefis blog yazılarını içeren kitabı çok yakın bir geçmişi, Ekim 2008-Mart 2009 arasındaki günceleri kapsıyor. Anlatıdaki pek çok olayı okudukça sizde hatırlayacaksınız. Çeviriyi mükemmel buldum. Saramago’nun muhteşem kalem oyunları çok çok iyi biçimde Türkçe’ye aktarılabilmiş. Mükemmel bir edebiyatçı, mükemmel yazılarıyla huzurunuzda. Gözlerinizle alkışlayacaksınız.

28 Ocak 2010 Perşembe

PALMYRA- KRALİÇE ZENOBİA

(Gezimizde dünyanın başka bir köşesindeyiz. Ancak gezi fotoğraflarıma geçmeden önce, Türkiye'de çok az kişi tarafından bilindiğini sandığım bu yöreyi size bazı özel ayrıntıları ile anlatmak isterim. PALMYRA, Suriye'de çölün ortasında bir antik şehirdir. 3000 yıllık bir tarihi geçmişi olduğu varsayılıyor. "Atlas" dergisini takip edenler bilir. 2009 yılı içinde yayınlanan bir ekte, dünyanın mutlaka görülmesi gereken 50 noktasından birisi Palmyra sayılmakta. Bu nedenle şehrin tarihi ile bu şehri bugünlere kadar unutulmaz kılan kraliçesini size tanıtmak isterim.)

Palmyra

Antik çağlarda merkezi Suriye’nin en önemli şehridir. Şam’ın 215 klm kuzaydoğusunda bir vahada kurulu olup Fırat nehrinin 120 klm güneybatısındadır. “Çölün gelini” olarak tanınan şehir, yüzyıllarca çöldeticari konaklama noktası olarak kullanıldı. Mari’de bulunan Babil tabletlerine göre ilk ismi Tadmor (veya Tadmur-Tudmur) dur.
16. YY dan sonra tarih sahnesinden silinen şehir üzerine tekrar yerleşim kurulmadı.
İran ile Roma Suriye’si ve Finike arasında ticaret yolu üzerinde yer alan şehir yıllarca Roma egemenliğinde kaldı.
Tevrat’ta da adı Tadmor olarak geçen şehir, Flavius Josephus’un kitabında Palmyra adıyla Sultan Süleyman tarafından kurulduğu rivayet edilir. Palmyra’nın isim kökeni bilinmemekle birlikte çöldeki palmiyelerden doğduğu söylendiği gibi eski ismi Tadmor’un yanlış tercümesinden de kaynaklanmış olabileceği tartışılmaktadır.
Şehir ilk kez İÖ 2000’lerde Mari tabletlerinde geçer.
Suriye İÖ 323’lerde Selevkoslar tarafından kontrol altına alındığında Palmyra bağımsız kalır.
İÖ 41’de Marcus Antonius, Palmyra’yi fethe kalkışınca, bunu haber alan halk teslim olmayarak Fırat’ın öte yakasına kaçar.
Bağımsızlık döneminde Palmyra’lı tüccarlar kendi gemileriyle İtalya ile Hindistan arasındaki ipek ticareti yoluyla kısa zamanda Palmyra’yı Ortadoğu’nun en zengin şehri yaparlar.
Palmyra, İmparator Tiberius döneminde (İS 14-37) Roma egemenliğine girer. Bu dönemde de İran Hint Çin ile Roma ticaret yolunda önemini korur. 129’da İmparator Hadrianus şehri ziyaret eder..
212’lerde Fırat ve Dicle dolaylarındaki Sasani egemenliği şehrin ticaretini zayıflatır.
İmparator Valerian tarafından Palmyra kralı yapılan Septimus Odaenatus, damadı Marconis tarafından öldürülünce karısı Septimia Zenobia yönetimi ele alır. Roma idaresine başkaldırır. 272’de Antakya’yı fetheder. Roma İmparatoru Aurelianus tarafından yapılan savaşta esir edilen Zenobia altın zincir vurularak Roma’ya götürülür. Bugünkü adıyla Tivoli’de yıllarca yaşayacağı bir villada gözaltına alınır. Palmyra daha sonra Roma lejyonları tarafından Sasani savaşlarında askeri üs olarak kullanılmıştır. Bizans döneminde şehirde pek çok kilise kurulduğu kazılarda ortaya çıkmıştır.

Halid bin Velid 634’de şehri fetheder. Ancak şehre zarar vermez. Haçlılar döneminde Palmyra, Şam emirinin egemenliğinde kalır.
13 YY da Baybars tarafından Memlük egemenliğine alınır. 1401’de Timurlenk’in yıktığı şehir çabuk toparlanır ve 15 YY da İbn Fadlallah Al-Omari tarafından yeniden imar edilir.
Osmanlı döneminde şehir vahada küçük bir garnizondur. 17 YY ‘dan itibaren yok olan yerleşimin izleri 19 YY da Avrupa ve Amerikalı arkeologlar tarafından yeniden keşfedilir.
Palmyra’nın en görkemli kalınıtısı Ba’al tapınağıdır. (205 x 210 m) Tapınaktan sonra sütunlu cadde şehre uzanır. Septimus Severus döneminde dikilen Zafer takı İS 3. YY başlarına tarihlenir. Nabu tapınağı ve Diokletianus banyoları kazılarda ortaya çıkarılmıştır.
Palmyra tiyatrosunun bugün 9 oturma sırası görülebilmektedir. (İS 1. YY’la tarihlenmektedir.) Tiyatronun arkasında küçük senato binası vardır. 48 x 71 m boyutlarındaki agora Septimus Severus döneminde tanzim edilmiştir.
Antik surlar dışında “Mezarlar Vadisi” denen geniş bir mezarlığı vardır. Yaklaşık 1 klm boyunca görkemli bezemelerle lahitler ve anıt mezarlar sıralanmışlardır.
Mayıs 2005’de Polonyalı arkeologlar tarafından kanatlı zafer tanrıçası Nike’nin heykeli bulunmuştur.

KRALİÇE ZENOBİA

Zenobia (240-274) 3. YY da yaşamış Suriye kraliçesidir. Palmyra kralı Septimius Odaenathus’un 2. karısıdır. 269’da kralın ölümüyle tahtın yönetimine geçmiştir. 269’da Mısır’ı fethettiğinde kendini Mısır kraliçesi ilan etmiş ve İmparator Aurelianus’un kendini yakaladığı 274’e kadar egemen olmuştur. Zenobia, Aurelianus’un zafer geçidinde altın zincirleriyle yer almış ve yaşamını Roma’da sürgünde noktalamıştır.
Zenobia, “Iulia Aurelia Zenobia” ismiyle doğmuştur. (Arapçası; al-Zabba’ bint Amr ibn Tharab ibn Hasan ibn ‘Adhina ibn al-Samida kısaca al-Zabba’dır. (الزباء بنت عمرو بن الظرب بن حسان ابن أذينة بن السميدع)

(Zenobia, altın zincirleriyle Palmyra’ya son defa bakıyor) Herbert Schmalz

Babası Iulius Aurelius Zenobius 229’da Suriye emiridir. Annesi Mısırlıdır. Palmyra’da doğdu. Annesinden antik Mısır dili ve kültürünü öğrendi. Çok güzel ve zarifti. Esmer tenli, inci beyazı dişleri, parlak siyah saçlara ve güzel bir çehreye sahipti. Sesi çok güzeldi. Yunanca, Arapça, Mısırca ve Latinceye vakıftı. Tarih bilir, Homeros, Platon ve diğer Yunan yazarlarını okumuştu. Avı ve eğlenceyi severdi.
Palmyra kralı Septimius Odaenathus ile 258’de evlendi. Kralın ilk evliliğinden olan Hairan isimli üvey oğlu vardı.
266’da kraldan oğlu Vaballathus doğdu. (Lucius Iulius Aurelius Septimius Vaballathus وهب اللات)




267’de kral ve üveyoğlu öldürülür. Zenobia yerine geçer ve kendini Augusta, oğlunu Augustus ilan eder. Ülkesi Roma ile Sasani devleti arasında sıkışmış vaziyettedir.

269’da Mısır’a girer. Bu fetihten sonra “Savaşçı Prenses” olarak anılır. Ordunun başında ata binebilecek, ordu ile beraber 5-6 klm yürüyebilecek güçtedir. Zenobia ordusuyla Anadolu’da Ankara’ya hatta Kadıköy’e (Calcedon) dek ulaşır. Filistin ve Lübnan’ı fetheder. Doğudaki bu hareketlenmeden rahatsızlık duyan İmrarator Aurelianus ordusuyla Suriye’ye girdiğinde Antakya yakınlarında karşılaşırlar. Savaşı yitirmekte olduğunu gören Zenobia önce Antakya’ya sonra Homs’a kaçar. Roma ordusu yaklaşınca oğluyla deve sırtında Sasani’lere sığınmaya çalışırsa da Fırat kıyısında yakalanır





Zenobia ve Vaballathus Roma’ya götürülür. Vaballathus yolda ölür. Zenobia, imparatorun zafer alayında altın zincirle yürütüldüktem sonra Roma’da sürgün yaşamına başlar. Felsefe ve Roma yaşamını inceler. İsmi bilinemeyen bir Roma valisi (ya da Senatörü) ile evlenir isimleri bilinemeyen birkaç kızı olur.
Yaşamının sonu bilinmez. Bazı araştırmacılara göre 4. yüzyıla kadar yaşamını huzur içinde sürdürdüğü, bazılarına göre ise Aurelianus bozgunu sonrası henüz Palmira'da iken suikaste uğrayarak öldüğü kabul edilmektedir. Bazı araştırmacılar ise 5. yüzyılda yaşayan Azize Floransalı Zenobius'un (Saint Zenobius of Florence) kraliçe Zenobia olduğunu ileri sürmektedirler.
(Yarın şehri gezmeye başlayacağız.)

27 Ocak 2010 Çarşamba

ONLARI UNUTMAYIN - 11

ÇAKMAKÇI SAİT



Mondros Mütarekesi taksim projesine göre; Antep, Maraş ve Çukurova bölgesi Fransız işgal bölgesi olarak taksim edilmişti. 2 Şubat 1919'da çoğunluğu Hintli askerlerden oluşan İngiliz askerleri Maraş'ı işgal etmişler ve şimdiki Ticaret Lisesinin yanındaki kışlaya yerleşmişlerdir. 29 Ekim 1919 tarihine kadar bu bölgede kalan İngiliz askerleri, Ermenilerin sürekli başvuruları ve bu yöndeki girişimleri sonucu Fransız askerleri ile yer değiştirmişlerdir. Maraş halkının, bu yer değiştirmeye mani olmak için yaptığı başvurular ise, o sırada Osmanlı hükümetinin zayıf oluşu ve yöneticilerin ilgisizliği nedeni ile başarılı olamamıştır. 29 Ekim 1919 akşam vakti Yüzbaşı Jülie komutasındaki öncü birlikler, Ermenilerin taşkınlıkları ve tezahüratları arasında Şeyh Adil mevkisinden şehre girmişlerdir.
Öncü kuvvetlerden bir gün sonra, 2000 kişilik gönüllü Fransız lejyoneri Ermeniler, Fransız ve Cezayirli askerlerden oluşan birlikler yine Ermeni tezahüratları, Ermeni kadınların muhabbetli alkışları arasında şehre girdiler. Şimdiki Ticaret Lisesi civarına yerleştiler.
31 Ekim 1919 cuma günü akşamına kadar, Fransızlarla beraber gruplar halinde şehri dolaşan Ermeniler Türk halkına ağır hakaretler ve küfürlerle mütecaviz davranışlarda bulundular. Akşam vakti, havanın kararması ile olayların sükûn bulması beklenirken, Uzunoluk hamamından çıkan 3 kadın ve bohçalarını taşıyan bir erkek çocuğunu gören Fransız-Ermeni devriyesinden bir asker; “Burası artık Türk memleketi değildir. Fransız müstemlekesinde peçe ile gezilmez!” diyerek kadınların peçesini zorla açmak istedi. Kadınlar ise bağırıp, feryat ederek yakındaki Kel Hacı'nın kahvesinden yardım istediler.
Olay yerine ilk müdahale eden Çakmakçı Sait; “Gâvur oğulları! Dokunmayın bacılarıma!” diyerek Fransız Ermeni Lejyonerlerinin üzerine yürüdü. Üzerinde silah olmayan Çakmakçı Sait, açılan ateş sonucu ağır yaralanmıştır. Bu sırada adı İmam olan ve geçimini temin etmek için süt sattığı için Sütçü İmam olarak tanınan İmam, yanında bulunan silahı ile ateş açmış ve bir Fransız-Ermeni Lejyoner askerini öldürmüş, bir diğerini de yaralamıştır.
Bu olayda Çakmakçı Said şehit düşmüş yaralanan Ermeni ise ölmüştü 1 Kasım 1919 tarihinde ölen Ermeni için büyük bir cenaze töreni düzenlendi. Şehri terk etmeyen İngiliz ve Fransız askerleri olay yerine yetişti. Sütçü İmam ise Nalbant Bekir'den aldığı bir atla Bertiz'in Ağabeyli köyünde bulunan Beyazıt oğlu Muharrem Bey'in yanına gitti. Ermenilerin ve Fransızların bütün çabalarına rağmen Sütçü İmam bulunamadı.
Ancak olayın intikamını almak isteyen Ermeniler sağa sola ateş ederek Zülfikar Çavuş oğlu Hüseyin'i şehit ettiler. Bu arada Türkleri öldürüp kadınlarını alacaklarını, camilerine çan takacaklarını söylemeye başladılar. Fransızlar da misilleme hareketlerine girişerek Sütçü İmam'ın dayısının oğlu Tiyekli oğlu Kadir'in ellerini ve ayaklarını arkasından bağlayarak burun ve kulaklarını kestikten sonra boğazlayarak şehit ettiler.
Sütçü İmam 1878 yılında doğmuştur. Üç kız bir erkek çocuğu vardır. 31 ekim 1919 da, düşmana ilk kurşunu atan Sütçü İmam, düşmanın Maraş'tan kovulmasından sonra, harpteki fedakarlıklarına mükafat olarak Belediyeye odacı alınmış, bu vazifesi yanında kaledeki topun idaresi kendisine verilmişti. Bir top atımı sırasında barutun ısınan namludan erken ateş alması neticesi yandı. Alman Eytamhanesinde tedavi altına alındıysa da iki gün sonra 25 Kasım 1922 tarihinde vefat etti. Çınarlı Cami mezarlığına defnedildi.

26 Ocak 2010 Salı

DUBROVNİK-STARİ GRAD - 3

Gezimizin artık son bölümüne yaklaşıyoruz. Geçmiş dönemlere ait gemi çapaları surlarda sergileniyor.
Stari Grad'ın güneyine bakan bölümünde bir yat limanı oluşturulmuş. surlardan görülmeye değer görüntüler sergileniyor.
surlardan Stari Grad'ın iç yollarının görünüşü. Sokağın sonunda sağa dönerek Stari Grad'ın arka kapısından dışarı çıkılıyor.
Stari Grad'ın güney tarafından kalan yat limanının ilk resmimizin tam karşısından, ters taraftan görünüşü.
Stari Grad'ın dar sokaklarının yanında kendine has bir özelliğini de söylemeden geçemeyeceğim. Stari Grad'daki evlerin tümünün mutfakları çatı katlarında yer alıyor. Evlerin, yangın çıkması en muhtemel bölümleri mutfak olarak kabul edildiğinden, bu kadar dar sokakta, aşağıdan çıkacak bir yangının tüm şehri tehlikeye atacağı düşünülerek mutfaklar çatıya alınmış. Bu suretle çıkması muhtemel yangınların daha kolay kontrol altına alınacağı varsayılmış. Oldukça akıllıca.
Stari Grad'ın en yüksek kulesinden şehre veda ederken genel panoramanın yanısıra hemen arkada "Lokrum" adası da, ben de varım diyor.
(Bir başka gezimizde buluşmak üzere)