6 Ekim 2016 Perşembe

AĞUSTOS AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 9



KİTABIN ADI
Bana İtalya’yı Anlat
KİTABIN YAZARI

Nedim Gürsel

KİTABIN ÇEVİRMENİ
-
KİTABIN YAYINEVİ
Doğan kitap
KİTABIN BASKI YILI
2016
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı   
KİTABIN SAYFA SAYISI
2oo syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10


Roman ve hikayeleriyle edebiyatseverlerin yakından tanıdığı Nedim Gürsel bu kitabında yine öykü tadında İtalya’yı ve gezdiği şehirleri anlatıyor.

Bilgi birikimi tartışılmaz olan yazarın İtalya’yı sevgisi de gözden kaçacak gibi değil. 

Şehirler adeta bir film senaryosu gibi akıyor. Yetkin bir anlatıma sahip yazar özellikle İtalya’yı gezenler için kesinlikle tekrar olmayacak farklı öyküleriyle kitabını zevkle okunur kılıyor.

İtalyan kentlerini gezenlerin okumaktan büyük keyif alacakları tartışılmaz olduğu gibi ileride bu ülkeyi ve şehirlerini gezmek isteyenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap.


5 Ekim 2016 Çarşamba

400 SENE SONRASINA MEKTUP

Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzadebaşı Cami´nin 1990´li yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıkları bir olayı tv´de şöyle anlatmıştı.

Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taşlarda yer yer çürümeler vardı. Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşaat edildiğini öğrenmiştik fakat taş kemer inşası ile ilgili pratiğimiz yoktu. Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık. Sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş yavaş söküp yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık.

Kalıbı yaptık.

Sökmeye kemerin kilit taşından başladık. Taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık.

Şişenin içinde dürülmüş beyaz bir kâğıt vardı. Şişeyi açıp kâğıda baktık. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı. Şunları söylüyordu:

"Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında bu taşlar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Büyük bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. İşte bu mektubu ben size, bu kemeri nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum."

Koca Sinan mektubunda böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri taşları Anadolu´nun neresinden getirttiklerini söyleyerek izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir biçimde kemerin inşasını anlatıyordu.

Bu mektup bir inşanın, yaptığı işin kalıcı olması için gösterebileceği çabanın insanüstü bir örneğidir. Bu mektubun ihtişamı, modern çağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin değişeceğini bilmesi, 400 sene dayanacak kâğıt ve mürekkep kullanması gibi yüksek bilgi seviyesinden gelmektedir. Şüphesiz bu yüksek bilgiler de o koca mimarin erişilmez özelliklerindendir. Ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhteşem olan 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk duygusudur.


-- 
Alıntı: Güney Haştemoğlu

4 Ekim 2016 Salı

AĞUSTOS AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 8

 
KİTABIN ADI
Yolculuklar ve Öteki Yolculuklar (Viaggi e altri Viaggi)
KİTABIN YAZARI

Antonio Tabucchi

KİTABIN ÇEVİRMENİ
Semin Sayıt
KİTABIN YAYINEVİ
Can Yayınları
KİTABIN BASKI YILI
2016
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı   
KİTABIN SAYFA SAYISI
247 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10 (Bir dizgi hatası var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
9/10


İtalyan edebiyatının son dönem başarılı kalemlerinden Tabucchi, deneme tarzında, seyahatlarını kaleme almış.

Hindistan, Avustralya ve Portekiz’e özel bir bölüm ayırmakla birlikte, Türkiye’de dahil pek çok ülkeye ait gezi anılarını bir araya getirmiş.

Gezi severlerin ve gezi denemelerini okumaktan hoşlananların göz ardı edemeyeceği bir kitap.


Antonio Tabucchi (23 Eylül 1943, Pisa - 25 Mart 2012 Lizbon), İtalyan oyun yazarı, çevirmeni ve öğretim üyesi.

Yaşamı

Antonio Tabucchi, 23 Eylül 1943’te Pisa’da dünyaya geldi, ama Vecchiano kasabasında anneannesiyle büyükbabasının yanında büyüdü. 1969’da “Portekiz’de Gerçeküstücülük” üzerine bir tezle üniversiteden mezun olduktan sonra, 1970’li yıllarda Pisa'daki Scuola Normale Superiore’de Portekiz dili ve edebiyatı üzerine çalışmalarını sürdürdü ve 1973’te Bologna Üniversitesi’nin Portekiz Dili ve Edebiyatı kürsüsüne öğretim üyesi olarak atandı. Portekizceye ve bu dilin edebiyatına yönelmesindeki en büyük etken, Fernando Pessoa'nın yapıtına olan hayranlığı ve onu ana dilinden okuma arzusu oldu. 1975’de, ilk romanı Piazza d’Italia (Milano: Bompiani) yayımlandı.
Siena Üniversitesi’nde ve New York’taki Bard College, Paris’teki Ecole des Hautes Etudes ve Collège de France gibi seçkin üniversitelerde ders verdi. Kitapları kırktan fazla dile çevrildi. Bazı romanları Roberto Faenza, Alain Courneau, Alain Taner, Fernando Topes gibi ünlü yönetmenlerce beyazperdeye, Giorgio Strehler ve Didier Bezace gibi tanınmış yönetmenlerce sahneye uyarlandı. Halen üyesi olduğu Uluslararası Yazarlar Parlamentosu’nun kurucuları arasında yer aldı. Tabucchi’ye 2007’de Liège Üniversitesi’nce onursal doktor unvanı verildi.

Aldığı Ödüller

·         Almanya
·         Leibniz Akademisi’nce verilen Nossack Ödülü
·         Avusturya
·         Europaeischer Staatspreis
·         Fransa
·         Prix Médicis Etranger
·         Prix Européen de la Littérature
·         Prix Méditerranée
·         İspanya
·         Hidalgo
·         Asturias Prensi’nce verilen basın özgürlük ödülü Francisco Cerecedo
·         İtalya
·         Pen Kulübü Ödülü
·         Campiello Ödülü
·         Viareggio Ödülü
·         Yunanistan
·         Aristeion

Türkçede Antonio Tabucchi

·         Notturno indiano (Palermo: Sellerio, 1984).
·         Hint Gece Müziği, çev. Münir H. Göle (İstanbul: Afa, 1994).
·         Il filo dell’orizzonte (Milano: Feltrinelli, 1986).
·         Ufuk Çizgisi, çev. Münir H. Göle (İstanbul: Afa, 1994).
·         Requiem (Milano: Feltrinelli, 1992).
·         Requiem Bir Sanrı, çev. Münir H. Göle (İstanbul: Afa, Ekim 1994).
·         Sostiene Pereira (Milano: Feltrinelli, 1994).
·         Pereira İddia Ediyor, çev. Münir H. Göle (İstanbul: Afa, 1997).
·         La testa perduta di Damasceno Monteiro (Milano: Feltrinelli, 1997).
·         Damasceno Monteiro’nun Kayıp Başı, çev. Kemal Atakay (İstanbul: Can, 1998).
·         Si sta facendo sempre più tardi (Milano: Feltrinelli, 2001).
·         Gittikçe Geç Olmakta, çev. Neyyire Gül Işık (İstanbul: Can, 2002).
·         Piccoli equivoci senza importanza (Milano: Feltrinelli, 1985).
·         Önemi Olmayan Küçük Yanlış Anlamalar, çev. Münir H. Göle (İstanbul: Can, 2006).
·         Tristano muore. Una vita (Milano: Feltrinelli, 2004).
·         Tristano muore, çev. Semin Sayıt (İstanbul: Can, 2006).
·         Sogni di sogni (Palermo: Sellerio, 1992).
·         Düşler Düşü, çev. Semin Sayıt (İstanbul: Can, 2006).
·         Gli ultimi tre giorni di Fernando Pessoa (Palermo: Sellerio, 1994).
·         Fernando Pessoa’nın Son Üç Günü, çev. Münir H. Göle (İstanbul: Afa, 1994).


3 Ekim 2016 Pazartesi

AĞUSTOS AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 7

 
KİTABIN ADI
Dünyaya Kafa Tutan Köy (The Village against the World)
KİTABIN YAZARI

Dan Hancox

KİTABIN ÇEVİRMENİ
Ali Karatay
KİTABIN YAYINEVİ
Metis/siyahbeyaz Yayınları
KİTABIN BASKI YILI
2015
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı   
KİTABIN SAYFA SAYISI
216 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10 (Bir dizgi hatası var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
9/10


Endülüs’te ufak bir köy 30 yıldır dünyaya kafa tutuyor.

Açlık ve fakirliğin, ötesinde topraksızlığın açmazındaki Marinaleda köyü, 1979 yılında Sanchez Gordillo’nun muhtar seçilmesiyle hareketleniyor ve geleceğini kendi başına inşa etmeye başlıyor.

Hemen yanıbaşlarındaki uçsuz bucaksız toprak ağalarının kullanılmayan topraklarını işgal etmeye başlayan Marinaleda köylüleri yıllar süren mücadeleleri sonrasında bu toprakların kamulaştıralarak kendilerine verilmesini sağlayarak ekip biçmeye başlıyorlar. Tam bir komün ortamında çalışan köy halkı, az da olsa köy bütçesinden sabit maaşa bağlanarak toprakları ekip biçiyorlar.

Gordillo, sayısız rakibe ve dış güçlere rağmen o tarihten bu yana köyde yapılan tüm muhtar seçimlerini %70 oy oranı ile kazanmaya devam ediyor.

Bu mükemmel sosyalist deneyimi merak ediyorsanız, Marinaleda emekçilerine kalpten sevgilerinizi yollamak için bu kitabı okuyun…


 (SANCHEZ GORDİLLO)
(MARİNALEDA)

30 Eylül 2016 Cuma

BAŞLARKEN...

Hikayelerin hepsi bir zamanda ve bir yerde başlarlar. Anlatanın anlatma yeteneğine ve kelime zenginliğine göre, dinleyenin de dayanma sınırlarına göre de uzar gider… Hikayelerin hepsi de yayınlanmak için yazılmazlar elbette. Bazen içindekileri kağıda dökme heyecanı ile yazarsın, bazen de bunları yazayım benden sonraya anı kalsın dersin. Niyet ne olursa olsun bir şeyleri anlatmak her zaman önemlidir diye düşünüyorum. Önem, kişiden kişiye ve zamana göre de değişkendir. Yazanın çok değerli bulduğunu, okuyan belki dikkate bile almayabilir, kaldırıp atabilir de. Ama hikaye edenin anlattığı ve yazdığı sürece aldığı keyifi hiçbir şey kaçıramaz, okunmayacağını bilse bile.

Gençlik yaşlarında insan çevresini ve geçmişi fazla sorgulamıyor galiba ya da ben mi öyleydim bilmiyorum. Zaman ilerledikçe ve yaşadığımız toplumu daha yakından tanımaya başladıkça giderek gelişti. Hani hep anlatırlar ya, biz hafızasız toplumuz. Ama bunun sebebi “göçer ve göçmen bir toplum olmamızdan” dediklerinde kısmen hak vermeye başladım. Ne geniş ölçekte, toplumsal bilgilerimizin birkaç yüzyıldan geriye gidememesi ne de kişilerin mutlak bir çoğunluğunun geçmiş aile tarihlerinin detaylarını bilememesi karşısında gelecek kuşaklara bir şeyleri yazıp bırakma zorunluluğu doğuyor diye düşünmeye başladım. Balık hafızalı bir toplumda geçmişi bilmek donanımlı yapar insanı.

Özellikle Avrupa toplumlarında kişisel anıların yazılmasının yaygınlığı ve aile şecerelerini anlatan kitapların bolluğu sanırım toplumsal hafızayı destekleyen yönlerden biri olmalı ki, bu toplumlar bin ya da iki bin sene önceye giden aile soy kütüklerini bilebiliyorlar. Elbette ülkelerinin, Roma İmparatorluğu’dan kaynaklanan arşiv geleneğini devam ettirmelerinin büyük payı var. Ülkemizde, tarih kitaplarını okumayı sevdiğimden, bu yolla öğrenebildiğim, 15. Yüzyılın sonlarına kadar devlet arşivlerimiz ve bağımsız belgeler son derece yetersiz sebebiyle Osmanlı devletinin resmi tarihi dahi net bilgilere göre yazılamıyor. Hala Osmanlı devletinin kuruluş yılının 1299 mu yoksa 1302 mi olduğu tartışılmaya devam ediliyorken, Gaius Julius Caesar (Jül Sezar)’ın doğum ve ölüm tarihlerini MÖ 12 Temmuz 100 – MÖ 15 Mart 44 olarak net bir biçimde verebilen Avrupa’nın bu konudaki yetkinliğini kabul etmek gerekiyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün, kurtuluş savaşının hemen ertesinde toplumumuzu, “muasır medeniyet seviyesine” çıkarma hedefini ortaya koyduğunda elbette varmak istediği hedef, yüzyıllar boyu tarih yazmış bir milleti, içinde bulunduğu zilletten kurtarmak, uygarlığın sürükleyicisi olan bir toplum mertebesine yükseltmekti. Bu nasıl olacak? Değişik yolları var. Yazın ve tarih de de dikkatli ve sabırlı olmak gerekiyor. Elbette çalakalem, tam bilmediği, belki biraz hatırladığı, ya da birinden sohbet esnasında duyduğu bilgilerle eserler ve kitaplar üretilmez. Araştırmak, araştırmak ve yine araştırmak, giderek gerçeğe ulaşma yoluyla toplumu bilgilendirici eserler üretmek ile mümkün olacak kültürel yapılanma. Belki konudan biraz sapma olacak ama olayın bu kültürel boyutunu vurgulamak için bir alıntı yapacağım izninizle;
Geçen yıl Basel’de kitapçılarda dolaşırken iki kitap buldum. Bu kitaplardan ikisi de Freud’un hayatındaki ayrıntılarla ilgiliydi. Freud’un baldızı Minna Bernays kocasından boşandıktan sonra ablasının evinde yaşamaya başlar. Freud’un biyografi yazarları baldızla bir aşkın yaşandığından neredeyse emin gibidirler ama bununla ilgili net bir kanıt da yoktur. Psikanalizle ilgilenen bir tarihçi, baldızıyla İsviçre ve Avusturya’da uzun tren yolculukları yapan Freud’un izini sürer ve bir şeyler bulur sonunda. Freud ve baldızının İsviçre’nin Engadin bölgesindeki bir dağ otelinde konakladığını öğrenir ve otelin kayıt defterlerini inceler. Düşünün, otelin 1800’li yılların sonundan itibaren kayıt defterleri korunmaktadır. Bu kayıt defterlerinde bir sayfada ‘Bay Freud ve karısı’ ibaresine rastlar ve içinde çift kişilik bir yatağın bulunduğu bir odada kaldıklarını öğrenir. 
Bu bilgiden yola çıkarak Freud’un o dönem yazdığı yazılar, üzerinde çalıştığı konular, eşiyle ilişkisi ve baldızıyla aşkı üzerinden onun ruh durumuyla ilgili bir kitap yazar. Bu kitabı yazdığı iki yıllık sürede ihtiyacı olan finansal kaynak bir vakıf tarafından karşılanır.
 
Diğer kitap Freud’un Viyana’daki yaşantısında çok özel bir döneme odaklanıyor. Freud her sabah saat sekizde seanslarına başlar. Dört seans yaptıktan sonra 12.00 – 14.00 arasında öğle arası verir. İlk saat ailesiyle yemek yer, ikinci saatte ise koltuğunun altında Wiener Zeitung bir kafeye oturur ve purosunu içerek günün haberlerini okur (1700’lü yıllardan beri yayınlanan günlük bir gazete). Bir araştırmacı Freud’un 2. Dünya Savaşı’ndan önce bu kafelerde otururken okuduğu haberleri gazete arşivinden bulur. Yine Freud’un o dönemdeki eserlerini de çantasına koyar ve o kafelerde kahve içerek Freud’un psikanalitik bir incelemesini yazmaya girişir. Bunun için de bir vakıftan yüklüce bir para alır ki bu dönemde nasıl yaşayacağını düşünmeden kendini kitabına adayabilsin. 
Bu kitapları okuduğumuzda elimize ne geçer? Somut hiçbir şey! Bin sayfalık psikiyatri tarihini okuduğumda elime ne geçer? Somut hiçbir şey! Ama ben bu kitapları okuduğumda okumadan önceki insan değilimdir artık.
” (Alper Hasanoğlu http://www.radikal.com.tr/yazarlar/alper-hasanoglu/uygarlik-ayrintida-gizli-1123641/)

Gelecekte iz bırakacak kitaplar böyle yazılıyor. İşte, bir şeyler yazarken şiarım bu olsun diye düşünüyorum. Bu satırlarla beraber kişisel geçmişimin tarihine başlarken kendime bazı satırbaşları koyacağım. Ama bazen dilimin ucuna gelen bir kelime veya cümle için belki daldan dala atlayıp bazı konulara da geçerim diye düşünüyorum. Yazacaklarım şimdiki düşünceme göre bir “aile tarihi” veya “aile romanı” olmayacak. Biraz kendimle sohbet, biraz geçmişi anmak olacak galiba. Yazılar zamanla birleşip bir araya gelir mi bilmiyorum doğrusu. Zaman zaman bloga koyacağım yazıların tarihsel yaşanmışlık sırası olmayacak. Hangi konuya yoğunlaşmışsam oradan sürdüreceğim. Hatta bazı yazılarımız izninize sığınarak, genişletip belki tekrar yazacağım. Bakalım süreç beni nereye götürecek.

Yazılarımın kendime göre özel nitelikleri olmakla birlikte blog izleyenlerimin benimle aynı duygulara sahip olmayacağını düşünerek yazılarımdan eş keyifler alacaklarını ummuyorum. Yalnız belki yazıda geçen bir konuda ilginç fikri veya anısı oların, kuşkusuz yazılarımın yetkinleşmesine büyük katkısı olacak. Umarım sabrınızı çok zorlamam.

(30.09.2016)

28 Eylül 2016 Çarşamba

AĞUSTOS AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 6

 

KİTABIN ADI
Ağacın Kurdu
KİTABIN YAZARI

Mustafa Önsel

KİTABIN ÇEVİRMENİ
-
KİTABIN YAYINEVİ
Alibi Yayıncılık
KİTABIN BASKI YILI
2016
KİTABIN BASKI SAYISI
8. Baskı   
KİTABIN SAYFA SAYISI
285 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10


Balyoz mağdurlarından olan Emekli Albay Mustafa Önsel, yıllardır dik duran sayılı komutanlardan birisi. Mahpus yattığı yıllarda da sürekli yazan ve gerçekleri haykıran Önsel, fetocu hainlerin darbesinden aylar önce kaleme aldığı kitabıyla yaklaşan felaketi duyurmaya çalışmıştı.

Darbe girişiminden sonra “devekuşu” tv’lerin vazgeçilmez konuşmacılarından Önsel yine çarpıcı bilgiler vermeye devam ediyor.

Bu kitabında özellikle askeri liseler ve harp okullarında, fetocu hainlerin, ordudan Atatürkçü gençleri temizlemek için yaptıkları akılalmaz vahşeti anlatıyor. Aileleri tarafından dahi bilinmeyen uygulamaları gençlerin ağzından aktaran Önsel, kaliteli anlatımı ile yaklaşık 2400 dolayında gencin ordudan nasıl koparıldığının ve balyoz davalarından sonra ordunun nasıl içinin boşaltıldığını bizlere ibret dersi olarak gösteriyor.
Bugün iç ve dış düşmanlarla çevrili ülkemizin nasıl bir bölünme potasına sürüklendiğinin öyküsünün mutlak tüm Atatürkçü ve yurtseverler tarafından okunması gerekiyor.