19 Mart 2013 Salı

ADINA NEVRUZ DENEN BAYRAM

20-21 Mart , güneşin KOÇ burcuna girdiği yani, baharın geldiği gündür.
Baharın gelişi, tarihin karanlıklarından bugüne kadar tüm kıt’alarda ve bu topraklarda , yörelerde uygun şartlarda , masallara , destanlara  uyarak kutlanmıştır, kutlanmaktadır..
Asya’da Türkler bu bayramı ERGENEKON destanıyla birleştirmişler ve ona Ergenekon bayramı demişlerdir. Fakat, maalesef Türk toplumuna giren Arapça ve Acemce yüzünden dilimizi, kökenlerimizi, kültürümüzü kaybetmek yoluna girmiş olduğumuzdan, Ergenekon adı yerini, bu addan faydalanarak bilindiği gibi NEVROZ yani  Sultan Nevruz adına terk etmiştir.
Acemlerde bu bayram NEV-ROZ , Yeni- Gün adını almıştır.         

Nevroz’un İran’daki kökenini araştıralım:
Mevcut söylentiler arasında en çok itibar edileni şudur : İran Hükümdarı Cemşit Mazenderan, ormanda tavşan avına çıktığı zaman bir zehirli yılan görerek ona ok atmıştır. Ok, yılanın bulunduğu kayalara çarparak kıvılcımlar çıkarmış ve otlar tutuşmuş, ilk kere ateşi gören İranlılar korku ile
·         ateşe secde etmişler ve onu kutsal saymışlar.
Bundan sonra ateşin devamlı olması için
·         ATEŞGEDELER , ateş kuleleri  yapılmış, bu ateş kültü
·         AHURA MAZDA; devamında
·         ZERDÜŞT dininin geleneği hâline gelmiştir(Abdülhalûk Çay – Ergenekon TKAE:1985 Ank).
·         İslâmiyetle, ateşgedeler yok olmuş, fakat  baharın gelişine Yeni-Gün, NEVROZ denmiş Ateşgedelerden kalan gelenek
·         ateş yakma şeklinde süregelmiştir.  ..

Irkçılıkla hiçbir ilgisi olmayan Ergenekon bayramının tarihi
·         (-1400/1300)’dür.Öte yandan İran uygarlığının ortaya çıkış tarihi
·         (- 700)lerdir. Demek ki, Egenekon adlı bahar bayramının Türklerde varlığı, İran tarihinden
·         en az 600 yıl öncedir. Ergenekon adı da İran’da Nevroz’a dönüştürülmüştür.

Gelelim ateş ve yılan motifine :

ATEŞ KÜLTÜ:
Ön-Türklerde halkına iyi hizmet etmiş olan BUĞ(bey)un ölümünden sonra Forum yaparak onu muhakeme eden halkı tarafından CAN’ının , Ruh’unun  Tanrıya eriştirilmesi ile ödüllendirilir :
1/ halkın topladığı OT/un-odun ile,
2/ kutsal ateş, gene halk tarafından yakılır,
3/ Buğ’un vücudu ateşe verilir.
Vücud yanar kül olur ,kül toprak kaplarda saklanır.
Can’ı ,Tanrı katına uçar, ASQAN olur ; Cennette AS’ılı olur.(K.Mirşan)
Ateşe verilme, birlikte azık yemeği, müzik ve halk oyunuyla sona erer
İşte bu Tanrıya erişme inancı etrafında halkalanmış olan merasim serisine ATEŞ KÜLTÜ denir: Bu kült , Ön-Türk üniversiteleri demek olan İB-İS BOLIQ’larda öğretilir. Ön-Türk kültüründe bu, ATEŞ KÜLTÜ’nü ifade eder.

Görüldüğü gibi Ön-Ataların belirli bir disiplin içinde öğrenerek icra ettikleri kült , İran’da bu ciddiliğini kaybederek rivayet haline dönüşmüştür.

Yılan ise, Ön-Türk sembollerinden biri, en başta  gelenidir :
  • Yeryüzünün bereketi gökyüzüne, güneşe kadar uzayan boğanın boynuzlarıyla erişir… Bunu bilen Tanrı, 
  • yeryüzündeki bereketin devamı, aynı zamanda
  • yeryüzündeki kötülüklerin yok olması, iyiliğin devamı İçin
  • ışınlarını YILAN şeklinde yeryüzüne gönderir ve o sayede yeryüzünde bereket asla eksilmez . ilgili kaya resmini Kazakistan’da Tamgalı Say’ında, vâdisinde görürüz, tarihi (- 8bin)dir.

Şu temalar eski Yunan uygarlığında karşımıza çıkar :
·        İyilik/kötülük teması Yunanlılar’a mal edilmiştir.
  • Yılan motifi, Ön-Türklerden Eski Yunan’a geçmiş,
  • Delf tapınağında PİTON yılanı olmuş,
  • İran’da asâletini kaybederek  bir tarla yılanı hâline gelmiştir.

Orta Asya’dan, buzul döneminin sona ermesiyle oluşan büyük su baskınlarından kaçan Ön-Atalarımızın ilk yerleştikleri yerler olan
  • Doğu,  Güney Doğu ve devamında Mezopotamya olduğundan, bahar bayramı gelenek ve oyunları , önce bu yörelerin  halk oyunları hâline dönüşmüşlerdir.
  • (-8 bin)lerde Tamgalı Say’ında çekilen halay(K.Mirşan, Proto-Türkçe Yazıtlar, MMB Y.1970)
Ank.)



  • Günümüzde Doğu ve Güney Doğuda aynen oynanmaktadır.
* Mezopotamya’ya 5 binlerde inmiş olduğunu toprak kaplar üzerinde görmekteyiz

Hassuna  V’inci bin,  toprak vazo s.46

(Mezopotamya)(Sumer, A.Parrot, Gallimard, Paris, 1960)


 * Türkleri ve Türklüğü Anadolu’dan yok etmek isteyen Dış Güçler ve onların İşbirlikçileri
13binlerde, 
·         yazı ve yazının içeriğiyle Ön-Türk Kültürünü,
·         Orta Asya’dan Anadolu’ya taşıyarak
·         Anadolu’yu ışıklandırmış olan göçmen(göçebe değil) ön-Atalarımızı yok sayarlar ; Bunun için de, 
·         Evrensel Uygarlığın doğduğu Orta Asya’yı Kültür tarihinden silip  yerine Afrika’yı koymak  çabası içinde çırpınıp dururlar.

Halûk Tarcan  (CNRS-Paris)

18 Mart 2013 Pazartesi

OCAK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 1


KİTABIN ADI
Og’dan Oğur’a –Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri-
KİTABIN YAZARI
Doğu Perinçek
KİTABIN ÇEVİRMENİ
-
KİTABIN YAYINEVİ
Kaynak Yayınları
KİTABIN BASKI YILI
2012
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI
144 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10  
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 

Ulus tarihimizin derinlikleri araştırıldıkça Türklüğün oluşması sürecinin ana hatları giderek daha çok aydınlanıyor.
Dilimizin kökenlerin tarihin derin izlerinin ip uçlarının sürüldüğü bu kitapta, Sayın Perinçek “Ok”, ilk Ön-Türk işaretinin izini sürerek hem dil zenginliğimizi keşfe çıkıyor hem de bu kavramın giderek Türk ulusunun en önemli dayanaklarından “devlet” kavramına ulaşıyor.
Her satırı, keşfedeceğiniz büyük bir dünyaya açılan bu kitapta Og/Ok=Kan bağı, boy Oğur/Oğuz=Boylar Birliği, Zenginlik, Devlet kavramlarının derinlemesine incelenmesi yanında “Oğur, Oğuz ilişkisi”,”Oğuzlarda sınıflaşma”,”Türk dilinde devlet”,”Türklerin tek tengriciliği” gibi çok ilginç konu başlıklarına da sahip.
Ne dersiniz, bunlar okumanız için yeterli değil mi?
Doğu Perinçek (d. 17 Haziran 1942, Gaziantep, Türkiye), siyasi parti başkanı ve hukuk doktoru. Hâlen İşçi Partisi genel başkanlığını yürütmektedir.
Yargıtay Başsavcı Yardımcılığı görevinde bulunan ve dört dönem Adalet Partisi'ndenErzincan milletvekili seçilen, Erzincan Kemaliyeli Sadık Perinçek ve Malatya DarendeliLebibe Perinçek'in oğlu olan Doğu Perinçek, babası yedeksubaylık görevini yaptığı sıradaGaziantep'te doğdu.
İlk ve ortaöğrenimini Ankara Sarar İlkokulu, Atatürk Lisesi ve Ankara Bahçelievler Deneme Lisesi'nde yaptı. Ardından yükseköğrenimini yapmak üzere Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne giren Perinçek, üniversite yıllarında bir süre Almanya'ya giderek çalıştı. 1962 ve 1963'te toplam 10 ay bulunduğu Almanya'da işçilik yapan Doğu Perinçek ve burada kaldığı dönemde Almanca öğrendi. Haziran 1964'te lisans öğrenimini tamamlayan Perinçek, aynı fakültenin Kamu Hukuku (Devlet Teorisi ve Kamu Hürriyetleri) kürsüsüne asistan olarak girdi. Aynı yıl siyasi görüş olarak Bilimsel Sosyalizmi benimsedi. Dört yıl Siyasi İlimler Derneği Türkiye Bölümü yöneticiliği, dört yıl Türk Hukuk Kurumu yöneticiliği yaptı.
İyi derecede Almanca ve orta derecede İngilizce bilen Doğu Perinçek, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu, gazeteci Şule Perinçek ile evlidir. Zeynep Perinçek (ODTÜ Endüstri Tasarım mezunu, 1970 doğumlu), Kiraz Perinçek (Boğaziçi ÜniversitesiSosyoloji Bölümü mezunu, 1976 doğumlu), Mehmet Perinçek (Hukuk Fakültesi mezunu, öğretim üyesi 1978 doğumlu) ve Sadık Can Perinçek (Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğrencisi, 1994 doğumlu) adlı dört çocuğu bulunmaktadır.



15 Mart 2013 Cuma

MERYEM ANA EVİ

Geçtiğimiz yaz, Didim’de tatil sırasında çevre gezileri yapma olanağı buldum. Bunlardan birisi de oldukça uzun zamandır gitmediğim Meryem Ana Evi oldu. Bilmeyenler için Selçuk ilçesi yakınlarındaki Bülbüldağı’nda bulunuyor.
Burası, rivayete göre Meryemana’nın Aziz Yuhanna ile birlikte ömrünün son günlerini geçirdiği yer olarak biliniyor. Mezarının da orada olduğu kabul edilmekle birlikte yeri belli değildir.
Küçük bir Bizans kilisesinin bulunduğu mahal o dönemlerden bir kalıntı barıdırmamakla birlikte Hıristiyanlar açısında hac noktalarından birisi sayılıyor. Son gidişime göre çevrede oldukça çok düzenleme yapılmış. Girişte büyükçe bir antik havuz ortaya çıkarılmış. Kutsama havuzu olup olmadığı belli değil.




Kilisenin altındaki ormanlık kesimde bir alt yol yapılmış. Bu alt yolun tüm duvarı adak ve dilek pusulaları ile bezenmiş.

Girişte çok sayıda restoran ve dinlenme bahçesi açılmış. Büyük bir PTT binası var. Gittiğimiz gün önemli sayıda tur otobüsü çok sayıda yabancı turist getirmişti. Hemen dağın altındaki antik Efe harabeleri sebebiyle ziyaretçisi oldukça çok.


14 Mart 2013 Perşembe

YAYILMACILIK ve SÖMÜRGECİLİK TARİHİ

 16. ile 19. Yüzyıllar arasında yapılan fetihlerin çoğunda süreklilik gösteren bir taktik de göze çarpar. Bu Güney Amerika’da İspanyollar, Orta Asya’ya da Kafkasya’da Ruslar, Mağrip’te (Afrika’nın Mısır dışındaki kuzey ülkeleri) Fransızlar ve Hindistan’da İngilizler için de geçerlidir. Örgütlü bir direniş hareketiyle karşılaştığında, fetihçi güç önce pazarlık eder ve sonrasında, rakiplerinin bir bölümünü yanına çekerek direniş hareketini çökertir. Yanına çektiği işbirlikçi kodamanlar, daha sonra halkın geri kalanı üzerinde fatihin egemenliğinin sürmesini sağlar.
                                                                Marc Ferro
 İngiliz işleyimcileri (sanayicileri), kara derililerin, sarı derililerin ve Müslümanların sırtından yaşamak zorundadır.
                                                           İngiliz David Urquhart
             Bilim ve teknikte ilerlemeler, matbaanın, pusulanın ve barutun bulunması, Avrupa’da yeni bir çığır açmıştır. Denizlerde gemilerin dayanıklılığının artırılması, buhar gücünün kullanılması, askeri gücün, ateşli silahların olağanüstü gelişimi, yayılmacılık eyleminin itici gücünü oluşturmuştur
.
Yeni keşfedilen Anakaralar, Avrupalılar için yeraltı ve yerüstü kaynaklarından yararlanacak toprak parçası, o toprağın üzerinde yaşayan Yerliler de “barbar”, “ilkel”, “putperest” olmaları nedeniyle köle olarak kullanılacak, boyunduruk altına alınacak yaratıklardı. Avrupalı Beyaz Adam ne de olsa onlara uygarlık (!) götürüyordu.
Altın ve gümüş düşlerini Güney Amerika’da gerçeğe dönüştüren Avrupalı yayılmacı ve sömürgecilerin doymak bilmeyen hırsları yüzünden milyonlarca Kızılderili vahşice soykırıma uğramıştır. “Kara Afrika”, Avrupalı sömürgeciler için yüzlerce yıl köle kaynağı olagelmiştir. Tarihin karanlık sayfalarından birisi olan ve büyük acılara yol açan zenci köle ticaretinin başlangıcı da Kızılderililerin soykırım tarihiyle -16. Yüzyılın başları – aynı zaman dilimine rastlamaktadır.
Sömürgecilerin işgal ettikleri ülkelerden aktarılan -Yerlilerin kanı, alınteri ve gözyaşıyla elde edilen- zenginlik ve kaynaklar Avrupa’nın ekonomik yönden gelişmesindeki en önemli etken olmuştur.
            Portekizliler, İspanyollar, Hollandalılar, Fransızlar, İngilizler sömürü düzenini sürdürmek, kaynakları ele geçirmek, denizlerde ve ticaret alanında egemenlik kurmak için birbirleriyle yarıştılar.
Diğer yandan, açlık ve din baskısı yüzünden Avrupa’dan kaçan on binlerce insan da Yeni Dünya olarak adlandırılan Amerika’ya göç etti. 17. Yüzyılın sonlarında, İngiliz sömürgelerinin nüfusu 250.000 kişiyi aşıyordu. Bu sayı 1763’te bir buçuk milyonu geçecekti.
Asya, Afrika ve Avustralya, yerkürenin tüm bölgeleri, sömürgeciler için paylaşılacak toprak, kaynak, zenginlik demekti. Örümceğin ağı tüm dünyayı saracaktı.
18. Yüzyıldan başlayarak, tekelleşen uluslararası şirketlerin dünya çapında egemenliğinin ve sermaye dışsatımının yoğunlaşarak sürdüğü dönem başlar. Emperyalizm çağı olarak adlandırılan bu dönemde, sömürünün özü aynı kalmakla birlikte biçim değiştirdiği görülür.
Sanayileşmeyi ilk önce gerçekleştiren İngiltere, 19. Yüzyıl boyunca en çok sermaye dışsatımı gerçekleştiren ülkeydi. Bu sermaye dışsatımı, diğer devletlere borç verme biçiminde olduğu gibi sömürdüğü ülkelerin madenlerine ve demiryollarına yapılan büyük yatırımlarla gelişti.
Emperyalist ülkeler, tekellerinin çıkarı gereği, dünyayı bölüşme yarışına girdiler. Sömürge imparatorlukları kurmak ve yarı sömürge durumuna getirilen ülkeleri etki alanları belirleyerek paylaşmak, emperyalist ülkelerin başlıca amacı oldu.

 Sömürge imparatorluklarının 20. Yüzyıl başlarında ulaştıkları yayılma sınırları bütün yerküreyi kaplamıştı:
            İngiliz İmparatorluğu, İngiltere ile birlikte Mısır, Sudan, Afrika’nın doğu yarısı, Hindistan, Seylan, Güneydoğu Asya, Yeni Zelanda, Avustralya ve Kanada’yı kapsamaktadır. İngiliz İmparatorluğu, Anavatanının 140 katı bir yüzölçümüne ulaşmıştır.
            Fransız İmparatorluğu, Fransa’nın 20 katı büyüklüğündeki Fas, Cezayir, Tunus, Güney Afrika ve Çin Hindi’ni topraklarına katmıştır.
Almanya, Afrika ve Uzak Doğu’da önemli topraklar almış; Belçika ve Orta Afrika’ya sahip olmuştur.
Hollanda; Cava, Sumatra, Borneo, Yeni Gine ve Selebes Adalarıyla büyük bir imparatorluk görünümündedir.
Rusya daha çok Ural’ların doğusuna doğru bir genişleme izlemiş, Japon Denizine kadar Sibirya’yı da ele geçirmiştir.
Sömürge olarak belirtilen bu yerler, sömürge imparatorlularının doğrudan egemenlikleri altına aldıkları ülkelerdir. Buna karşılık sömürgecilerin ortak denetimleri altına aldıkları ülkeler de vardır. Siyasal tarihte “Ortak sömürgeler” olarak tanımlanan bu ülkelerin başında Osmanlı İmparatorluğu, İran ve Çin gibi geri kalmış egemen ülkeler görülmektedir. Sömürge imparatorlukları, ortak sömürgeleri ya nüfuz bölgelerine ayırmışlar veya aralarında anlaşamayınca, bu ülkelerin ekonomik kaynaklarını ve ticaretini paylaşmak zorunda kalmışlardır.
İngiliz İktisatçı Jevons, 1865 Yılında, sömürgecilerin dünyaya genel bakışını ve sömürgecilik politikasını açık biçimde yansıtmaktadır:
Kuzey Amerika ve Rusya ovaları bizim ekin tarlalarımızdır; Chicago ve Odesa bizim ambarlarımızdır; Kanada ve Baltık bizim kereste ormanlarımızdır;Avustralya’da(Malay, Polinezya, Malinezya, Mikronezya, Yeni Zelanda ve Avustralya)bizim koyun çiftliklerimiz vardır; Arjantin’de ve Kuzey Amerika’nın batısındaki kırlarında bizim öküz sürülerimiz yayılır, Peru altınını gönderir, Güney Amerika ve Avustralya altını Londra’ya akar; Hindular ve Çinliler çayı bizim için yetiştirirler ve bizim kahve şeker ve baharat çiftliklerimiz tüm Hint Adaları üzerindedir. İspanya ve Fransa bizim bağlarımız, Akdeniz meyve bahçemizdir ve uzun süre Güney Birleşik Devletlerini kaplayan bizim pamuk alanlarımız artık dünyadaki sıcak bölgelerin her yanına yayılmaktadır.
İngilizler yüzlerce yıldan beri Hindistan’da, Avustralya’da, Kuzey Amerika’da ve Afrika’da koloniler kurarak, yurttaşlarını bu topraklara yerleştirip, ülkeleri yönetmişlerdir. Ayrıca dünya üzerinde birçok yerde sömürgeler elde etmişlerdir.
            ….         KANDA YÜRÜYENLER – Fethi KARADUMAN
                          www.atatürkdevrimi. com

13 Mart 2013 Çarşamba

ARALIK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 7


KİTABIN ADI
Büyük Tasarım (The Grand Design)
KİTABIN YAZARI
Stephen Hawking-Leonard Mladinov
KİTABIN ÇEVİRMENİ
Selma Öğünç
KİTABIN YAYINEVİ
Doğan Kitap
KİTABIN BASKI YILI
2012
KİTABIN BASKI SAYISI
9. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI
149 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10  
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 

Bilimin yaşayan en değerli ustalarından Stephen Hawking, Leonard Mladinov ile birlikte hazırlanan bu kitapta parçacık fiziğine bağlı olarak, kuvvet alanları, zamanın genleşmesi gibi sorunlarla evrenin başlangıç teorilerine kısa bir bakış atıyor.
Unutmayalım ki, evren tanımladığımız ve keşfettiğimiz ölçüde sırlarını bizle paylaşıyor. Sonsuz uzayda, kayda girmeyecek ölçüde küçük bir yıldız topluluğunun (Samanyolu) sıradan bile sayılamayacak büyüklükte bir güneş sisteminin en küçük gezegenlerinden birinde tesadüfen yaşamın oluşmasıyla bugünlere gelmiş insan nesli olarak, makrokosmosun büyüklüğünün yanında ne kadar sıradan ve tesadüfi bir varlığımızın olduğu ortaya koyan ve genel okurun anlayabileceği düzeyde basitleştirilmiş bu kitap okunduğunda varlığımızın değerini de ortaya koymakta.
Kitabın sonunda küçük bir bilimsel sözlük bulunmakta.
Bilime uzak değilseniz göz ardı edemeyeceksiniz.

Stephen William Hawking (8 Ocak 1942, Oxford), İngiliz fizikçi ve evrenbilimci , astronom, teorisyen ve yazar.
Hawking sekiz yaşındayken, Kuzey Londra'dan 20 mil uzaktaki St Albans'a gitti. 11 yaşında St Albans okuluna kayıt oldu. Buradan mezun olduktan sonra babasının eski okulu Oxford Üniversitesi kolejine devam etti.
Babasının tıpla ilgilenmesini istemesine karşın, o matematiği seviyordu. Fakat okulun matematik bölümü mevcut değildi. Bu yüzden onun yerine fizik öğrenimi görmeye başladı. Üç yıl sonra doğa bilimlerinde birinci sınıf onur madalyasıyla ödüllendirildi.
Hawking daha sonra Kozmoloji (Evrenbilim) üzerine çalışmak üzere Cambridge'e gitti. O zamanlar Oxford'da evren bilimi üzerine çalışma yoktu. Cambridge'de danışman olarak Fred Hoyle'u istemesine karşın Dennis Sciama atanmıştı. Doktorasını aldıktan sonra ilk önce araştırma asistanı, daha sonra Gonville and Caius College'de profesör asistanı oldu. 1973'deGökbilim Enstitüsünden ayrıldıktan sonra Hawking Uygulamalı matematik ve Kuramsal fizik bölümüne geçti. 1979'dan sonra matematik bölümünde Lucasian matematik profesörü oldu. Bu profesörlük 1663 yılında üniversite parlemento üyesi olan Henry Lucas tarafından kurulmuştu. İlk olarak Isaac Barrow sonra 1669'da Isaac Newton'a verilmişti.
Hawking, evrenin temel prensipleri üzerine çalıştı. Roger Penrose ile birlikte Einstein'ın Uzay ve Zamanı kapsayan Genel Görelilik Kuramının, Big Bang'le başlayıp karadeliklerlesonlandığını gösterdi. Bu sonuç Kuantum mekaniği ile Genel Görelilik Kuramı'nın birleştirilmesi gerektiğini ortaya koyuyordu. Bu yirminci yüzyılın ikinci yarısının en büyük buluşlarından biriydi. Bu birleşmenin bir sonucuda karadeliklerin aslında tamamen kara olmadığını, fakat radyasyon yayıp buharlaştıklarını ve görünmez olduklarını ortaya koyuyordu. Diğer bir sonuç da evrenin bir sonu ve sınırı olmadığıydı. Bu da evrenin başlangıcının tamamen bilimsel kurallar çercevesinde meydana geldiği anlamına geliyordu.
Stephen Hawking 1960'ların başında 21 yaşındayken tedavisi olmayan Amyotrofik lateral skleroz (ALS) hastalığına yakalandı. Motor nöronların zamanla yüzde seksenini öldürerek sinir sistemini felç eden; ancak beynin zihinsel faaliyetlerine dokunmayan bu hastalık, Hawking'i tekerlekli sandalyede yaşamaya mahkûm etti. Ünlü bilim adamı, 1985 yılından bu yana sesini de yitirmiş olduğu için, koltuğuna yerleştirilmiş, yazıları sese dönüştürebilen bilgisayarı sayesinde insanlarla iletişim kurabiliyor. Kuantum fiziği ve kara deliklerle ilgili iddialarıyla, bugün yaşayan bilim adamları arasında dünyada en çok tanınan isimdir. Kitapları, 40 dile çevrildi; evrenle ilgili çılgın teorik bilgilerini popüler hale getirmek için gereken maddi bağımsızlığı sağlayacak ve Cambridge Üniversitesi'ndeki uygulamalı matematik ve teorik fizik laboratuvarını geliştirecek kadar da sattı. Hawking, hastalığıyla gizemli bir kişilik oluşturmaktadır. Son kitabı “Ceviz Kabuğundaki Evren”de, dünyanın büyük bir felaket ile karşı karşıya kalabileceğini belirterek uzayda insan kolonileri kurulmasını gündeme getirmişti. Bir fenomen haline gelen ve milyonlarca satan “Zamanın Kısa Tarihi: Büyük Patlamadan Karadeliklere” kitabı, Hawking'e asıl şöhreti getirmişti. İlk kitabının yayımlanmasından bu yana gerçekleşen önemli buluşların ardındaki sırrı açığa çıkaran “Ceviz Kabuğundaki Evren”, “Zamanın Kısa Tarihi”nin bir devamı sayılabilir. Yeni kitabıyla yazar, bizleri çoğu kez gerçeklerin kurmacadan daha şaşırtıcı olduğu teorik fiziğin en üst noktalarına çıkarıyor ve evrenin temel ilkelerine dair anlaşılır yorumlarda bulunuyor. Görelilik kuramından zaman yolculuğuna, süper kütle çekiminden süpersimetriye, kuantum teorisinden M-Kuramı’na ve bütünsel beyin algılanımına kadar evrenin bilinen en kışkırtıcı sırlarına kapı aralayan kitap, Einstein’in “Genel Görelelik Kuramı” ile Richard Feynman'ın çoklu geçmiş düşüncesini birleştirerek evrende olup bitenleri tanımlayabilecek eksiksiz ve tek bir teori geliştirmeye çalışıyor. Okur, kitabı bir bilimsel eser olarak algılayabileceği gibi, rahatlıkla bir bilim–kurgu romanı gibi de değerlendirebilir. Hawking'in “karmaşık önermeleri günlük yaşamdan çekip aldığı analojilerle resmetme becerisi” buna imkân tanımaktadır. 2012'de 'Büyük Tasarım' adlı kitabını da çıkartmıştır. Kitaplarında genellikle bir Yaradan'ın varlığını inkar eden Stephen Hawking bu kitabında bir Yaratıcı olabileceğini bilimin ışığında kaleme almıştır...
Stephen Hawking, Einstein’dan bu yana dünyaya gelen en parlak teorik fizikçi olarak kabul edilmektedir. 12 onur derecesi almıştır. 1982'de CBE ile ödüllendirilmiş, bundan başka birçok madalya ve ödül almıştır. Royal Society'nin ve National Academy of Sciences (Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi (N.A.S.)) üyesidir.
Stephen Hawking yazdığı çocuk kitaplarıyla birlikte çocukları etkileyip onları evrenbilime yanaştırmıştır. Yazdığı kitaplar çocukların hayal dünyasını da genişletmiştir.


Leonard Mlodinow, ABDli fizikçi ve yazar.
Holokost'tan kurtulmayı başaran bir anne ve babanın oğlu olarak Şikago, Illinois'da dünyaya geldi. Buchenwald Toplama Kampı'nda bir yıldan fazla kalan babası, kendi memleketi olan Polonya'nın Częstochowa şehrinde Nazi yönetimine karşı gerçekleşen Yahudi direnişinin lideri oldu.[1] Küçük yaştayken matematik ve kimyaya ilgi duymaya başladı. Lisede okurken de, Illinois Üniversitesi'ndeki bir proföserden organik kimya dersleri aldı.
Feynman's Rainbow adlı kitabında anlattığı üzere yarıyıl tatilini geçirmek üzere gittiği İsrail'de kaldığı yerin kütüphanesinde bulduğu birkaç İngilizce kitaptan biri olan The Feynman Lectures on Physics'i okuduktan sonra ilgi alanı fiziğe kaydı.
Yayımladığı kitaplar ve araştırmalar dışında Beyond the Horizon adlı filmin senaryosunu yazarken Uzay Yolu: Yeni Nesil ve MacGyver gibi dizilerin de senaristliğini yaptı.
2008 ve 2010 yılları arasında Stephen Hawking'le birlikte Büyük Tasarım adlı kitap üzerinde çalıştı.



12 Mart 2013 Salı

BURASI İSTANBUL...

* Kötü yemekleri pahalıya, iyi yemekleri çok pahalıya yersiniz.
* Şehrin yüzde 70'i İstanbullu değildir.
* Bu kenti ana caddelerde değil ara sokaklarda öğrenirsin , sokaklara karış.
* Trafik tabelası yok diye her yolu girilebilir, dönülebilir sanmayın; trafik tabelası var diye bir yolu tek yön, çıkmaz sokak falan da sanmayın, tabelalara fazla güvenmeyin.
 * Eminönü'nde gün batımını izlerken gördüğünüz o havada turlayan martılar, sizin yarınki öğle yemeğiniz olacak. Onları son defa canlı canlı görüyor olduğunuzu unutmayın, şefkat gösterin. Simit atın mesela.
* Tinercilere acıyıp iyi davranmaya kalkmayın.
* "Şehir merkezi-Centrum" diye bir yer yoktur. Arayıp durmayın.
* "Köprü (Boğaziçi) bu saatlerde tıkalı mıdır" gibi bir soru mânâsızdır.
* Yağmur yağarken taksi bulmaya çalışmak beyhude bir çabadır. başınızın çaresine bakın.
* Yediğiniz şey, yediğinizi sandığınız şey olmayabilir. Beklentiniz ve elinizdekilerin uyuşma oranı, ödediğiniz meblağdan bağımsız bir değişkendir.
* "Karşı" her zaman sizin olmadığınız taraftır.
* Minibüsler ve özel halk otobüslerinin trafikte her şeyi yapma hakları vardır. Sıhhatiniz açısından itiraz etmeyin, tartışmayın, korna çalmayın, selektör yapmayın.
 * Yolda yürürken size biri çarptığında özür dilemesini beklemeyin. Siz
çarptıysanız da özür dilemek için durmayın. Zira herkesin acelesi vardır bir yerlere koşturuyorlardır.
* Sizinle tartışan olursa "sen benim kim olduğumu biliyomusun lan?" diye sorun, "lan"ı eksik etmeyin, mutlaka olsun.
* Evet o trenler epey eski. Bin yâhu, bir şey olmaz. :-)
* Taksim-Bakırköy arası, dolmuşla ve cengaver sürücüsü sayesinde azami
20 dakika, bilemedin 25 dakika sürer; trafiğe bakıp korkmayın.
* Mafyadan birini tanımıyorsan otopark için para isteyen birisine sert
davranma veya blöf yap. En garantilisi, ver parayı olsun bitsin.
* Evde oturmayın, gezin dolaşın. Çünkü dünyanın en güzel şehrindesiniz. Beşiktaş'ta çay için, Karaköy'de simit yiyin, Beyoğlu'nda dayak yiyin, Sirkeci'de trene binin, Eminönü'nde ucuza kelepir mallar bulun, Kadıköy'de kaybolun.

* Üstünüze elektrikli testereyle gelen birisini görürseniz kaçın. O adam şaka yapmıyor.
* Topkapı Sarayı Topkapı'da değil, Sarayburnu'ndadır. Boşuna Topkapı'ya gitmeyin.
* Yardım tekliflerini reddedin, kandırılabilirsiniz, dolandırılabilirsiniz.
* "Fermuarlı cebim var bir şey olmaz" demeyin. Kapkaççılar beceremezse
gaspçılar alacaktır o cep telefonunu. Telefonu vermeden önce sim kartını geri isteyin. Cüzdanınızı da vermeyin hemen. "bari kartları ver, işine yaramaz onlar." deyin, onları da geri alın. "Yol paramı bırak." derseniz beş lira da cebinizde kalır. Teşekkür edip yola devam edin. Zamanınız varsa polise uğrayın. Size çay ikram ederler, çay içmiş olursunuz. :-)

 (Kaynak: Önce Vatan)