11 Mart 2013 Pazartesi

ARALIK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 6


KİTABIN ADI
Abdullah Öcalan’ı Nasıl Sorguladım –İşte Gerçekler-
KİTABIN YAZARI
H. Atilla Uğur
KİTABIN ÇEVİRMENİ
-
KİTABIN YAYINEVİ
Kaynak Yayınları
KİTABIN BASKI YILI
2011
KİTABIN BASKI SAYISI
13. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI
141 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
9,5/10  (Birkaç dizgi hatası var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
8/10 

Halen Silivri’de sonu bilinmeyen davalarda tutuklu bulunan TSK’nın en değerli subaylarından ve 1999 yılında apo yakalanıp ülkeye getirildiğinde, yargılama öncesi tüm sorgusunu yapan komutanımızdan ve birinci ağızdan aponun 14 yıl öncesi hali ve itirafları bu kitapta anlatılıyor.
Şimdi ülke gündemini işgal eden ve geleceğimizi şekillendirmeye çalışan çetenin başının geçen yıllarda nereden nereye getirildiğinin bir fotoğrafını bu kitapta buluyorsunuz.
Gazete sayfaları arasına sıkışan ve günlük hayatta detaylarını kaçırdığınız birçok bilgi ve gerçeğe ulaşma fırsatı bulamadığımız bilgiye sahip olmak ve ülkemizin gerçekleri bilmek, ona göre hareket etmek için kaynak kitaplardan birisi karşınızda.
Okuyacağınıza eminim.
J.Kd. Albay Atilla UĞUR 1957 yılında Ankara’da doğmuştur.İlk ve orta ögrenimini Ankara’da tamamlamış 1971 yılında Kuleli  Askeri Lisesine 1975 yılında Kara Harp Okuluna girmiş ve 30 Ağustos 1979 yılında Jandarma Teğmen olarak mezun olmuştur.
1979 yılında Tuzla Piyade Okulunda 1980 yılında Jandarma Subay Okulundaki eğitimini mütakip sırasıyla 1981-1982 yılları arasında Hatay 121 nci J.Eğt.Tb.K.lığında Tk.K.lığı 1982-1983 yılları arasında Hatay 124 ncü Syy.J.A.4 ncü Hd.Bl.K.lığı 1983-1988 yılları arasında Tunceli Hozat J.Komd.Bl.K.lığı 1985-1988 yılları arasında Karabük 1 nci J.Eğt.Tb.K.lığı 1988-1991 yılları arasında Artvin-Merkez İlçe J.K.lığı,1991-1993 yılları arasında Nevşehir J.Komd.Bl.K.lığı 1993-1996 yılları arasında Mardin –Kızıltepe İlçe J.K.lığı 1996-2000 yılları arasında İsth.Bşk.lığında Grup K.lığı 2000-2001 yılları arasında İsth.Bşk.lığında Teknik İstikbarat Daire Bşk.lığı, 2004-2005 yılları arasında Kocaeli İl J.K.lığı görevlerinde bulunmuştur.
2005 yılı Genel Atamalarında Çanakkale 116 ncı J.Eğt.Alay K.lığı görevine atanmış,16 Mayıs 2007 tarihinde kendi isteği ile emekliye ayrılmıştır.
J.Kd.Albay Atilla UĞUR Evli ve İki çocuk babasıdır.


8 Mart 2013 Cuma

STRUGA

Makedonya gezimizin son durağı Struga. Struga (Makedonca: Струга; Arnavutça: Strugë), Makedonya'nın güneybatısında, Ohri Gölü’nün kenarında bulunan turistik bir şehir ve Ohrid’e yaklaşık 10-12 kilometre mesafede. Hemen yanında açılan Ohrid havaalanını Ohrid ile birlikte kullanıyor.  Hemen batısında, oldukça yakın bir konumda Arnavutluk sınırı var. Gölden kaynak bulan Kara Drin, şehri ikiye bölüyor.


Sehrin önemli bir etkinliği 1966 yılından beri yapılmakta olan “şiir akşamları etkinliği”. Struga, Makedonya’daki Türkler tarafından yazlık sayfiye olarak, Ohrid’den daha fazla tercih ediliyormuş.




Şehrin, göle paralel uzanan ana caddesi en tıristik yeri ve Kara Drin nehrini keserek uzanıyor. Göl kenarı, halka açık plajlar ve bazı güzel restoranlarla çevrili vaziyette.



7 Mart 2013 Perşembe

ARALIK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 5


KİTABIN ADI
Futbol Asla Sadece Futbol Değildir  (Football Against The Enemy)
KİTABIN YAZARI
Simon Kuper
KİTABIN ÇEVİRMENİ
Sinan Gürtunca
KİTABIN YAYINEVİ
İthaki Yayınları
KİTABIN BASKI YILI
2003
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI
406 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10  (Birkaç dizgi hatası var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
8/10 

Bu kez size ilginç bir kitabı tanıtacağım.
Geçen 30 yıllık dönemin önde gelen futbolcu ve futbol dünyasının önde gelen simasını tanıyanlar için çok zevkli ve ilginç bir kitap. Belki kitap ve ismi bayanlar için sıkıcı gelebilir. Ancak eğer, kitapta adı geçen kişileri tanımamaktan çok sıkıntı duymazsanız ve sadece anlatılanları okumak isterseniz bayanların da futbol dünyasının arka planını görmek ve çok ilginç hikayeleri öğrenme fırsatı bulacaklarına eminim.
Simon Kuper, futbolu amatör düzeyde oynayan ve daha çok taraftar düzeyinde ilgilenen biri. Ancak takip ettiği ve tanık olduğu olay ve hikayeler bir roman gibi sürükleyici.
Kitap, futbol oyununu anlatan, kurallarından bahseden bir kitap değil. Aksine futbolun arkasındaki siyaset, mafya ilişkileri vs anlatılan konular. Özellikle Rusya, Ukrayna ve Afrika üzerine olan bölümler gerçekten okunmaya değer. Afrika’nın futbola bakışı, futbolun Afrika’ya bakışı ve yazarın Türkçe’deki bu basım sebebiyle kitabın içinde olmamakla birlikte önsöze eklediği Türk futbolu ile ilgili bilgiler ise gerçekten önemsenmesi gereken bilgiler.
Kısacası futbolun arkasındaki dünyayı tanımaya ne dersiniz?
Simon Kuper (d. 15 Ekim 1969; Kampala), Britanyalı yazar. Futbol hakkındaki yapıtlarını antropolojik açıdan oluşturmaktadır.
15 Ekim 1969'da Uganda'da doğan Kuper, Güney Afrikalı ailesiyle birlikte antropoloji dalında akademisyen olan babasının Leiden Üniversitesi'nde çalışmaya başlamasıyla Hollanda'nın Leiden şehrine yerleşti. Daha sonraları Stanford, Kaliforniya, Berlin ve Londra gibi şehirlerde yaşayan ve amatör olarak futbol oynayan Kuper, Oxford Üniversitesi'nde "Tarih" ve "Almanca" eğitimi aldı.
Yaşadığı ülkelerde futbol oynarken, çeşitli dergi ve gazetelere futbolla ilgili makaleler yazdı. Bir gün aklına futbolla ilgili bir kitap yazmak geldi ve bunun için dokuz ay süren bir seyahate çıkan Kuper, birçok ülkeden birçok teknik direktör ve futbolcuyla görüştü. Görüşmelerini hikâyelere dönüştürüp 1994 yılında İngiltere'de Futbol Asla Sadece Futbol Değildir (Football Against the Enemy) adlı kitabını yayımladı. Bu kitapla İngiltere'de yılın en iyi spor kitabı ödülünü kazandı. ^
Ajax taraftarı olduğunu dile getiren Kuper, 2003'te Ajax-Hollandalılar ve Savaş (Ajax, the Dutch, the War: Football in Europe during the Second World War) adlı kitabını yayınladı. 2009 yılında Stefan Szymanski ile birlikte Futbolun Şifreleri (Soccernomics) adlı kitabı piyasaya sürdü. 2012 Haziran'da Futbol Adamları kitabı Türkiye'de de yayımlandı.



6 Mart 2013 Çarşamba

4 FEET 8,5 İNCH NEDİR?

ABD'nin uzaya gönderdiği uzay mekiğinin yakıt tanklarının genişliği 4 fit, 8.5 inçtir. (142,87 cm yani, yaklaşık 1,5 m.) 
 
Uzay mühendisleri bu tankları genişletmek istemişler, ancak başaramamışlardır. Çünkü bu tanklar fırlatma rampasına trenle gönderilmek zorundadır ve söz konusu tren yolu tünellerden geçmektedir. Tünellerin genişliği ise tren raylarının arasındaki genişlik olan 4 feet 8.5 inçten biraz fazladır.

*Neden 4 feet, 8,5 inch ? 
Çünkü vaktiyle tren rayları İngiltere'de böyle yapılmıştır ve ABD demiryolları İngiliz göçmenler tarafından inşa edilmiştir. 
 
*Peki neden İngilizler bu genişliği kullanmışlar ? 

Çünkü ilk tren raylarını yapanlar eski tramvay yolu yapımcılarıdır ve tramvay yolunun genişliği tam olarak budur.

*Tramvay rayları neden daha geniş değildir ? 

Çünkü bu ölçü vaktiyle at arabalarını yaparken kullanılan genişliktir.

*At arabalarındaki tekerlekler arasında neden bu ölçü dikkate alınmış ? 

Çünkü çok eskiden beri İngiliz topraklarından gelip geçen araçlar bu ölçüyü ortaya çıkarmıştır. Arabalar için başka bir ölçü kullanıldığında tekerlekler engebeli arazi üzerinde kalmakta ve kısa sürede bozulmaktadır.

*Bu eski yol izleri nasıl ortaya çıkmış ? derseniz.. 


İngiltere'deki ilk uzun mesafeli yollar Roma İmparatorluğu tarafından kendi savaşçıları için açılmıştır.

*Peki Romalılar'ın yol izleri neden bu ölçüdeymiş ? 

Çünkü Roma İmparatorluğu'nun ilk savaşçılarının arabaları yan yana getirilmiş iki atın çektiği araçlardır. Ve iki atın poposunun genişliği 4 feet, 8.5 inçtir.

Sonuç olarak, dünyadaki en gelişmiş ulaşım sisteminin füzelerinin tasarımı 2000 yıl önce yan yana getirilen iki atın popo genişliği ile belirlenmiştir. Bu kuralı değiştirmek ise Ay'a giden, Mars'a gitme ve uzaya açılma planları yapan Amerikalı uzay aracı mühendislerinin bile harcı değildir.

5 Mart 2013 Salı

"KÜRT TARİHİ" BAŞTAN AŞAĞI UYDURMADIR

Peki, bu Kürtçülerin izledikleri üçkağıt politikası nedir? 
Soy avında kendileri hakkında hiç denecek kadar az veya çok az bilgi olup, bu nedenle rahatça kullanabilecekleri halkları “ata” olarak seçmeleri... Böylelikle, bunlar üzerinde istedikleri gibi oynayabiliyorlar. Yalan yanlış teoriler üretebiliyorlar. Çalakalem, akıllarına ne gelirse “Kürt tarihi” adı altında piyasaya sürüyorlar. “Ben yazdım oldu”ya getiriyorlar. Nasıl olsa eldeki bilgi yetersizliğinden dolayı bu halkların etnik kökenlerinin istismar edilmesi son derece kolay olabiliyor. 

Nitekim,  Şerefhan Ciziri adlı Kürtçünün şu söylemi konu ile ilgili çok önemli ipuçları veriyor: 
“... Kürtlerin tarihi ile ilgili şu an söylenecek şeyler çok sınırlıdır. Ama buna rağmen bölgenin tarihi ile ilgili önemli temel taşları vardır. Bu temel taşları toplamak ve bunlardan bir yapı inşa etmek sürecinde, en önemli rolü, tarihi belgeler değil tarihi anlayışlar ve teoriler oynayacaktır...” 
Nasıl da kendi ağızlarıyla yakalanıyorlar! Ne diyor Kürtçü? 
“Kürtlerin tarihi ile ilgili bilgiler sınırlıdır (esasında hiç yoktur).  O yüzden, tarihi belgelere dayanmayan (dolayısıyla da bilimsel dayanağı olmayan) teoriler (yani yalan yanlış bir tarih) üretilmesi gerekmektedir.” 

İşte bugün Kürtçülerin yaptığı da budur. Özellikle, kendileri hakkında çok az bilgi sahibi olunan halkları seçip onlar üzerinde spekülasyonlar yaparak ve teoriler üreterek kendilerine sahte bir soy ağacı oluşturmak... Bu Kürtçüler bir de kendilerini illâ ki Hint-Avrupa ırklı göstermeye çabalarlar. 
Asyatik bir kavim olmayı hiçbir şartta yeğlemezler. Bunun iki nedeni vardır: 
Birincisi Türklükle bağlarını kesmek, ikincisi ise aşağılık komplekslerinden kaynaklanan üstünlük oluşturma duygusudur. Yani, “biz Avrupalıyız” demek isterler. Sömürgeciler de zaten onlara kendilerini kullanabilmek için o gazı vermiştir: 
Siz bizdensiniz, üstün âri ırktansınız, bizim sözümüzden çıkmayın, biz de sizi bizden olduğunuz için koruyacağız ve Büyük Kürdistan’ın kurulmasına yardımcı olacağız.” 

Esasında onların Hint-Avrupalılıkları da sadece dillerindeki Farsça kelimelerden kaynaklanmaktadır. Nitekim duayenleri Minorsky de; “Kürtlerin İranî kavimlerden sayılması ırkî olmaktan ziyade, dil ve tarih mûtalâlarına dayanmaktadır.” demektedir. Yani, onların âriliklerini sadece kullandıkları dile (daha doğrusu dilin bir kısmına, çünkü o dilin içerisinde Arapça ve Türkçe de vardır) ve tarihe bağlamaktadır. Ama gerçekte dil ve tarih mütalâları da onların Hint-Avrupalı olduklarını göstermez. 

Bunun en güzel örneğini Subarlar, Hurriler ve Urartularda görürüz. Hamit Zübeyr Koşay “Erzurum’un Dip Tarihi” kitabında Artur Ungrad’ın “Subartu” adlı eserinden şöyle bir alıntı yapmış: 
Subar, Yukarı Mezopotamya’da yaşayan ve buradan yayılan Hind-Avrupalı veya Sami olmayan, bitişgen dil kullanan medeni bir kavme Sümerlerin verdiği bir addır...” 

Bu kavim, Hititlerce Hurri diye adlandırılıyor ve Urartular da Hurricenin ve Subarcanın bir şivesini kullanıyorlar. Yani, bu üç kavim akraba oluyorlar ve birbirlerine benzer bir dil kullanıyorlar. Bu dil aynı zamanda “bitişgen dil” sınıfına giriyor. Bitişgen olduğu içinde Hint-Avrupalı ve Sami olamıyor. Başka bir ifade ile Asyatik, daha doğrusu Türkçe ile ilişkili oluyor. 
Alman filologlarından E. Forer de Hurri dilini “Türkoid” bir dil olarak kabul ediyor. O zaman, Kürtçü uydurmasyon tarih yazarına sormak lazım! 

Sen nasıl oluyor da, Asyatik Bitişgen dil kullanan Subarları, Hurrileri, Urartuları kendi atan ve Hint-Avrupalı olarak lanse ediyorsun?” Eğer onları atan olarak kabul ediyorsan, demek ki sen “Hint-Avrupalı” değil, “Asyatik”; büyük ölçüde de “Turani bir kavimsin!” 

Gelelim Gutilere! 

Kürtçülerin duayenlerinden Bazil Nikitin de Gutilerin elde bulunan 21 kral adının Hint Avrupalı karakter taşımadığını ileri sürüyor. Andre Parrot ise bu kavmin Orta Asya’dan geldiğini, önce Van ve Urmiye gölleri arasında göründüklerini ardından Mezopotamya’ya indiklerini ve at kültürünün Mezopotamya’ya onlar tarafından getirildiğini söylüyor. Alman dilbilimcilerden E. Forrer başta olmak üzere, G. Conteneau, Fr. Hommel ve B. Landsberger gibi Doğubilimciler de Gutilerin Orta Asya kökenli olduğunu ifade ediyorlar. Hele Landsberger’in şu ifadesi çok mânidar: 
Tarihte Türklerle en yakın surette münasebettar olan, hatta aynıyet gösteren kabile Gutilerdir.” 

O zaman, ey Kürtçü!.. Sen Gutileri “ata” olarak seçmişsen Hint-Avrupalı değil Turanî bir kavim olduğunu da baştan kabul ediyorsun demektir. 

Aynı soru işaretleri Medlerle ilgili olarak da ortaya çıkıyor. Örneğin Kürtçülük destekçilerinden D. N. Mac Kenzie bile Kürtçenin Med dilinden geldiğine dair henüz sağlam kanıtlar olmadığını belirtiyor. Yine, kendi alanında otorite olan M. Oppert, Med etnik teriminin “vatan” ve “ülke” manasındaki Türkçe “mada”dan türediğini, Med kral adlarının Aryanileşmiş Turanî adlar olduklarını, Heredot’un verdiği Med aşiretlerinden en az ikisinin de Turanî adlara sahip bulunduğunu ve Medlerin Turanlı kavimlerden sayılması gerektiğini iddia ediyor. Keza, Fransız asıllı bilim insanı Lenorman’ın bilgilerini temel alan Nyfalvy de Medleri Turanlı bir kavim sayıyor. 
Demek ki, Kürtçülerin köken konusunda en güvendiği “Med” dağları da o kadar güvenilir değilmiş. 

Aynı kolaycılık Mitanni konusunda da göze batıyor. Bunların Tanrı ve kral adlarının Hint-Avrupalı karakter taşıması sorgusuz sualsiz Kürtçüleri heyecanlandırıyor ve atalar listesine Mitannileri de ekliyorlar. Doğruluğu tartışmaya açık da olsa Grousset bu konuda şunları söylüyor;
 “... Aryanilere mensup teşkilatçı aristokrat bir zümre Hurri halkını idare etmiştir...” 

Fakat, bu aristokrat zümrenin “Kürt” olabileceğini gösteren hiçbir kanıt bulunmadığı halde Kürtçüler nerede “Aryan” bir zümre veya halk görseler bunları kendilerine mal etme arsızlığını burada da göstererek Mitannileri de ataları arasına katıyorlar. 
 Kürtçülerin tarih yazarlarının Şark kurnazlığı bu kadarla da bitmiyor. Sadece tüm Antik Çağ halklarını ve Ön Asya coğrafyasını sahiplenmekle kalmayıp ekstra garantiler de üretiyorlar. Duayenleri Minorsky dedi ya; “Sistemli tetkikler, Kürt adı ile örtülen bir tabaka altında birçok eski kavimlerin varlığını ortaya çıkaracaktır.” diye, hemen kılıçlarını kuşanıp başlıyorlar bu ifadeden hareketle teoriler üretmeye. Böylelikle, yukarıda dile getirilen uydurmasyon ataları konusunda itirazları karşılayamayacak noktalara geldiklerinde cevaplarını da hazırlamış oluyorlar. Bu durumda da diyecekler ki; “Biz Kürtler, zaten bir senteziz!..” Yani, bu itirazlar karşısında tıkandıklarında, anında tüm sahiplendikleri kavimlerden arta kalanların meydana getirmiş olduğu “sentez bir millete” dönüşüverecekler. 


Kürtçü Şerefhan Ciziri bu konu hakkında şunları söylüyor: 
Kürtler her yönüyle bir sentezdir. Bölgede yaşamış ve uygarlık kurmuş halklar ile Hint-Avrupalı boyların birleşiminden teşekkül eden Kürtler, her iki temel kategorinin izlerini taşır.” 

Bu kadar açgözlülüğe de vallâhi şapka çıkarılır. Baksanıza, adamlar “kavim artıklarını” bile kimseye yar etmek istemiyorlar. Kısacası, her eleştiri ihtimaline karşı bir teori geliştiriyorlar. 
(Sürecek)

C.Şaşmaz..(ÖNCE VATAN)

4 Mart 2013 Pazartesi

ARALIK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 4


KİTABIN ADI
Akl-ı Kemal
Atatürk’ün Akıllı Projeleri  1. Cilt
KİTABIN YAZARI
Sinan Meydan
KİTABIN ÇEVİRMENİ
-
KİTABIN YAYINEVİ
İnkılap Kitabevi
KİTABIN BASKI YILI
2012
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI
324 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10  
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 

Mustafa Kemal Atatürk üzerine çok değerli araştırmaların yazarı olan Sinan Meydan şimdilik 4 cilt olarak tasarladığı ve halen 3 cildi yayınlanmış bulunan “Akl-ı Kemal” serisinde Mustafa Kemal’in çağını aşan düşüncelerinin altındaki o muhteşem dehanın izini sürüyor ve çok kapsamlı araştırmasıyla mucize adamı bize yakından tanıtıyor.
Mustafa Kemal’in yaşamı boyunca yaptıklarının kitaplara sığmayacağı bir gerçek. Ciltlerle anlatılsa da, tekrar tekrar okunsa da bitmeyecek bir cevher.
Sinan Meydan bu ilk kitapta Mustafa Kemal’in şu projelerini detayıyla inceliyor;
-Çağdaş Türkiye Projesi,
-Türk Ulus Devlet (Millet) Projesi,
-Rumeli Savunma Hattı Projesi,
-Ordu ile Siyaseti Ayırma Projesi,
-Spor ve Beden Eğitimi Projesi,
-Anadolu’nun İşgalini Önleme Projesi,
-Örnek Çiftlikler (Yeşil Cennet) Projesi.
Mustafa Kemal, çağını aşan dehasıyla, henüz ortaçağ karanlığından sıyrılamamış bir toplumu Çağdaş Uygarlık seviyesine dönüştürürken, tüm yaşamı boyunca yaptıklarını ve düşüncelerini ayrıntısıyla anlatan bu kitapları okumak, sahip olmak ve olabildiğince çok insana ulaştırmak her Türk insanının bir görevi olmalıdır.

1 Mart 2013 Cuma

OHRİD

Ohri (Makedonca: Охрид; Arnavutça: Ohri veya Ohër; Yunanca: Αχρίδα, Ahrída), 50.000 cvarında nüfusuyla Ohrid gölü kıyısında Makedonya’nın sayfiye gereksinimini karşılayan güzel ve küçük bir şehir. Şehrin özellikle sahil kısımları ya sayfiye evleri ya da otel ve pansiyonlarla çevrili. Kafe Bar ve restoranlar daha çok liman çevresine kümelenmiş durumda.

Hemen yakınlarında bulunan havaalanı dolayısıyla ülke dışından da ulaşımı gayet kolay. Şehrin eski şehir kısmı gayet iyi korunmuş durumda UNESCO, 1979 yılında Ohri Gölü'nü, bir sene sonra da Ohri kentini UNESCO Dünya Mirasları listesine eklemiş.
 Klimentov Univerzidet, şehrin ortasında en büyük alışveriş caddesi. Gece geç saatlere kadar tüm dükkanlar açık. Özellikle Swarovski taş meraklılarına hitap edecek çok sayıda mağaza mevcut. Hemen hemen tüm damaklara hitap edecek restoranlar mevcut. TL üzerinden 20-50 TL arasında güzel bir akşam yemeği yiyebilirsiniz.
 Şehrin eski bölümünü dolaşacak bir tur güzergahı bulunuyor. Şehrin içinden denize doğru inebileceğiniz gibi tersi de mümkün. Biz limandan ve denizden başlayıp kaleye doğru dolaştık. Eğer yazın yolunuz düşecek olursa turunuzu ya sabah erken ya da akşamüzeri  yapmak gerekiyor, aksi halde güneş sebebiyle oldukça sıkıntı yaşanıyor.
Gezi ve yürüyüşümüz, limandan  itibaren başlayan “Car Samuil” sokağı üzerinde denize paralel başladı. Sokağın sonunda Saint Nikola ve Saint Sophia kiliselerini geçtikten sonra denize inen yoldan sahile ulaşılıyor.

Tamamen kayalık bu kısımda denizin üzerine döşenen ahşap yoldan ilerledikten sonra plaj olarak kullanılan sahilden yükselen yoldan tüm manzarayı görebileceğimiz “Saint Jovan Kaneo” kilisesine ulaşıyoruz. Mükemmel bir günbatımı manzarası veren bu noktan sonra yine yükselmeye devam ederek  eski hrıistiyan bazilikası kalıntıları arasından Saint Panteleimon manastırına ulaşılıyor. Halen ayine açık bu kiliseden sonra en tepede bulunan “Çar Samuel Kalesi”ne ulaşılıyor.










Yürüyüşümüzde tam akşam saat 7’de ulaştığımız kale bu saatte kapatıldığı için içini gezme olanağı bulamadık. Daha sonra şehrin içine doğru inen meyilli yoldan ilerleyerek şehrin tarihi giriş kapısı yanındaki amfitiyatroya ulaşılyor.




 İlindenska caddesinden yine limana doğru inen yola ulaşarak yorucu gezimizi bitirdikten sonra mutlaka tadılması önerilen Ohrid kefalinin tadına bakarak kendimize bir ziyafet çekiyor ve gezimizi noktalıyoruz.