Peki, bu Kürtçülerin izledikleri üçkağıt
politikası nedir?
Soy avında kendileri hakkında hiç denecek kadar
az veya çok az bilgi olup, bu nedenle rahatça kullanabilecekleri halkları “ata”
olarak seçmeleri... Böylelikle,
bunlar üzerinde istedikleri gibi oynayabiliyorlar. Yalan yanlış teoriler üretebiliyorlar. Çalakalem, akıllarına ne gelirse “Kürt
tarihi” adı altında piyasaya sürüyorlar. “Ben
yazdım oldu”ya getiriyorlar. Nasıl
olsa eldeki bilgi yetersizliğinden dolayı bu halkların etnik kökenlerinin
istismar edilmesi son derece kolay olabiliyor.
Nitekim,
Şerefhan Ciziri adlı Kürtçünün şu söylemi konu ile ilgili çok önemli
ipuçları veriyor:
“...
Kürtlerin tarihi ile ilgili şu an söylenecek şeyler çok sınırlıdır. Ama buna rağmen bölgenin tarihi ile
ilgili önemli temel taşları vardır. Bu
temel taşları toplamak ve bunlardan bir yapı inşa etmek sürecinde, en önemli
rolü, tarihi belgeler değil tarihi anlayışlar ve teoriler oynayacaktır...”
Nasıl da kendi ağızlarıyla yakalanıyorlar! Ne diyor Kürtçü?
“Kürtlerin tarihi ile ilgili bilgiler sınırlıdır
(esasında hiç yoktur). O yüzden, tarihi belgelere dayanmayan (dolayısıyla da
bilimsel dayanağı olmayan) teoriler (yani yalan yanlış bir tarih) üretilmesi
gerekmektedir.”
İşte bugün Kürtçülerin yaptığı da budur. Özellikle, kendileri hakkında çok az
bilgi sahibi olunan halkları seçip onlar üzerinde spekülasyonlar yaparak ve
teoriler üreterek kendilerine sahte bir soy ağacı oluşturmak... Bu Kürtçüler bir de kendilerini illâ
ki Hint-Avrupa ırklı göstermeye çabalarlar.
Asyatik bir kavim olmayı hiçbir şartta
yeğlemezler. Bunun iki nedeni
vardır:
Birincisi Türklükle bağlarını kesmek, ikincisi
ise aşağılık komplekslerinden kaynaklanan üstünlük oluşturma duygusudur. Yani, “biz Avrupalıyız” demek
isterler. Sömürgeciler de zaten
onlara kendilerini kullanabilmek için o gazı vermiştir:
“Siz
bizdensiniz, üstün âri ırktansınız, bizim sözümüzden çıkmayın, biz de sizi
bizden olduğunuz için koruyacağız ve Büyük Kürdistan’ın kurulmasına yardımcı
olacağız.”
Esasında onların Hint-Avrupalılıkları da sadece
dillerindeki Farsça kelimelerden kaynaklanmaktadır. Nitekim duayenleri Minorsky de; “Kürtlerin İranî kavimlerden sayılması ırkî olmaktan ziyade, dil ve
tarih mûtalâlarına dayanmaktadır.” demektedir. Yani, onların âriliklerini sadece
kullandıkları dile (daha doğrusu dilin bir kısmına, çünkü o dilin içerisinde
Arapça ve Türkçe de vardır) ve tarihe bağlamaktadır. Ama gerçekte dil ve tarih mütalâları
da onların Hint-Avrupalı olduklarını göstermez.
Bunun en güzel örneğini Subarlar, Hurriler ve
Urartularda görürüz. Hamit Zübeyr Koşay “Erzurum’un Dip
Tarihi” kitabında Artur Ungrad’ın
“Subartu” adlı eserinden şöyle bir alıntı yapmış:
“Subar,
Yukarı Mezopotamya’da yaşayan ve buradan yayılan Hind-Avrupalı veya Sami
olmayan, bitişgen dil kullanan medeni bir kavme Sümerlerin verdiği bir
addır...”
Bu kavim, Hititlerce Hurri diye adlandırılıyor
ve Urartular da Hurricenin ve Subarcanın bir şivesini kullanıyorlar. Yani, bu üç kavim akraba oluyorlar ve
birbirlerine benzer bir dil kullanıyorlar. Bu
dil aynı zamanda “bitişgen dil” sınıfına giriyor. Bitişgen olduğu içinde Hint-Avrupalı
ve Sami olamıyor. Başka bir ifade
ile Asyatik, daha doğrusu Türkçe ile ilişkili oluyor.

Alman filologlarından E.
Forer de Hurri dilini “Türkoid” bir dil olarak kabul ediyor. O zaman, Kürtçü uydurmasyon tarih
yazarına sormak lazım!
“Sen nasıl
oluyor da, Asyatik Bitişgen dil kullanan Subarları, Hurrileri, Urartuları kendi
atan ve Hint-Avrupalı olarak lanse ediyorsun?” Eğer
onları atan olarak kabul ediyorsan, demek ki sen “Hint-Avrupalı” değil,
“Asyatik”; büyük ölçüde de “Turani bir kavimsin!”
Gelelim Gutilere!
Kürtçülerin duayenlerinden Bazil Nikitin de Gutilerin elde bulunan 21 kral adının Hint
Avrupalı karakter taşımadığını ileri sürüyor. Andre Parrot ise bu kavmin Orta
Asya’dan geldiğini, önce Van ve Urmiye gölleri arasında göründüklerini ardından
Mezopotamya’ya indiklerini ve at kültürünün Mezopotamya’ya onlar tarafından
getirildiğini söylüyor. Alman
dilbilimcilerden E. Forrer başta
olmak üzere, G. Conteneau, Fr. Hommel ve B. Landsberger gibi Doğubilimciler de Gutilerin Orta Asya kökenli
olduğunu ifade ediyorlar. Hele
Landsberger’in şu ifadesi çok mânidar:
“Tarihte
Türklerle en yakın surette münasebettar olan, hatta aynıyet gösteren kabile
Gutilerdir.”
O zaman, ey Kürtçü!.. Sen Gutileri “ata” olarak seçmişsen
Hint-Avrupalı değil Turanî bir kavim olduğunu da baştan kabul ediyorsun
demektir.
Aynı soru işaretleri Medlerle ilgili olarak da
ortaya çıkıyor. Örneğin Kürtçülük
destekçilerinden D. N. Mac Kenzie
bile Kürtçenin Med dilinden geldiğine dair henüz sağlam kanıtlar olmadığını
belirtiyor. Yine, kendi alanında
otorite olan M. Oppert, Med etnik
teriminin “vatan” ve “ülke” manasındaki Türkçe “mada”dan türediğini, Med kral
adlarının Aryanileşmiş Turanî adlar olduklarını, Heredot’un verdiği Med
aşiretlerinden en az ikisinin de Turanî adlara sahip bulunduğunu ve Medlerin
Turanlı kavimlerden sayılması gerektiğini iddia ediyor. Keza, Fransız asıllı bilim insanı Lenorman’ın bilgilerini temel alan Nyfalvy de Medleri Turanlı bir kavim
sayıyor.
Demek ki, Kürtçülerin köken konusunda en
güvendiği “Med” dağları da o kadar güvenilir değilmiş.
Aynı kolaycılık Mitanni konusunda da göze
batıyor. Bunların Tanrı ve kral
adlarının Hint-Avrupalı karakter taşıması sorgusuz sualsiz Kürtçüleri
heyecanlandırıyor ve atalar listesine Mitannileri de ekliyorlar. Doğruluğu tartışmaya açık da olsa Grousset bu konuda şunları söylüyor;
“... Aryanilere mensup teşkilatçı aristokrat bir zümre Hurri halkını
idare etmiştir...”
Fakat, bu aristokrat zümrenin “Kürt”
olabileceğini gösteren hiçbir kanıt bulunmadığı halde Kürtçüler nerede “Aryan”
bir zümre veya halk görseler bunları kendilerine mal etme arsızlığını burada da
göstererek Mitannileri de ataları arasına katıyorlar.
Kürtçülerin tarih yazarlarının Şark kurnazlığı
bu kadarla da bitmiyor. Sadece
tüm Antik Çağ halklarını ve Ön Asya coğrafyasını sahiplenmekle kalmayıp ekstra
garantiler de üretiyorlar. Duayenleri
Minorsky dedi ya; “Sistemli tetkikler, Kürt adı ile örtülen bir
tabaka altında birçok eski kavimlerin varlığını ortaya çıkaracaktır.” diye,
hemen kılıçlarını kuşanıp başlıyorlar bu ifadeden hareketle teoriler üretmeye. Böylelikle, yukarıda dile getirilen
uydurmasyon ataları konusunda itirazları karşılayamayacak noktalara
geldiklerinde cevaplarını da hazırlamış oluyorlar. Bu durumda da diyecekler ki; “Biz Kürtler, zaten bir senteziz!..” Yani, bu itirazlar karşısında
tıkandıklarında, anında tüm sahiplendikleri kavimlerden arta kalanların meydana
getirmiş olduğu “sentez bir millete” dönüşüverecekler.
Kürtçü Şerefhan Ciziri
bu konu hakkında şunları söylüyor:
“Kürtler
her yönüyle bir sentezdir. Bölgede
yaşamış ve uygarlık kurmuş halklar ile Hint-Avrupalı boyların birleşiminden
teşekkül eden Kürtler, her iki temel kategorinin izlerini taşır.”
Bu kadar açgözlülüğe de vallâhi şapka çıkarılır. Baksanıza, adamlar “kavim artıklarını”
bile kimseye yar etmek istemiyorlar. Kısacası,
her eleştiri ihtimaline karşı bir teori geliştiriyorlar.
(Sürecek)
C.Şaşmaz..(ÖNCE
VATAN)