16 Mayıs 2012 Çarşamba

AURORA ZIRHLISI

Saint Petersburg’un en önemli gezi noktalarından birisi de Ekim Devrimini yakından bilenler için devrimin bir anlamda simgelerinden olan Aurora zırhlısıdır.
25 Ekim (7 Kasım) sabahı, Kronstadt donanma limanına demirlemiş olan Baltık Filosu’dan Aurora (kelime anlamı: karanlık gecede genellikle kuzey yarımkürenin göğünde gözüken ışık demeti, bandı) Zırhlısı’nın Kışlık Saray’a dönmüş olan namluları ateşe başlamışlardır.

Bir anlamda devrimi başlatan bu eylemden sonra RSDP militanları ve işçilerinin Kışlık Saray’a saldırmaları üzerine geçici hükümetin yerleşmiş olduğu binada hükümet üyeleri tutuklanmış başbakan Kerensky ise kaçmayı başarmıştı.


Aurora halen müze durumunda. 10.00-16.00 saatleri arasında ücretsiz gezilebiliyor. Gemide tüm malzemeler, giysiden mutfak gereçlerine kadar, tayfaların hamaklarından kaptan köşküne kadar her malzemesi korunmuş ve sergileniyor.
Teknik özellikleri;

Yapım yeri: Admiralty Tersanesi St Petersburg
Yapım Tarihi: 11 Mayıs 1900

Göreve çıkış tarihi: 29 Temmuz 1903

Sınıfı ve tipi: Pallada Sınıfı Zırhlı Kruvazör


Ağırlığı: 6731 Ton

Uzunluğu: 126,8 m. (416 feet)
Genişliği: 16,8 m (55 feet)


Motor Gücü: Üç şaftlı pistonlu buhar motorları 24 ton kömür kapasiteli Belleville kazanlı 11.610 hp.

Hızı: 19 knots
Menzili: 10 knot 7.200 km (4.500 mil)








Bandırma Vapurunu, Yavuz Zırhlısını ve Nusrat’ı koruyamayan bizler için bir tokat gibi…

15 Mayıs 2012 Salı

Ardıç kuşu ve Ardıç ağacı

Ankara da isim uzamıştı. İstanbul’a dönüş için aldığım biletimi değiştirmem gerekiyordu. Öğle arasında Sıhhiye’deki otobüs yazıhanesine gidip biletimi erteletmek için acele ediyordum. Kalabalıkta koşarken çarpıştık o yaşlı adamla. Sendeledi, elindeki büyük sepette bulunan tahta kasık, masalar yola saçıldı. Sanırım Belediye zabıtasından kaçıyordu. Heyecanlanmış, rengi solmuş, nefes nefese kalmıştı. Sakinleşmesi için koluna girip yol kenarındaki banka oturmasını sağladım. Savrulan kasık ve maşaları toplayıp ben de yanına oturdum. Sepetten dağılanları yerine dizip, bir yandan da;

-Bırakmıyor su Belediye zabıtaları üç kuruş para kazanalım, eve katkımız olsun diyerek söyleniyordu.
Tahta kaşıkları sepete koyarken yardim etmek istedim.
-Dur hele, Şimşir ve Ardıç olanları diğerlerine karıştırma- diyerek bana engel oldu.
-Hepsi tahta kaşık işte ne fark eder?
-Olur mu beyim? Şimşir ve Ardıç ile Ihlamur, Gürgen bir olur mu?
-Bilmem... Görsem ağaçlarını bile tanımam herhalde. Ne fark var aralarında?
-Ardıç, Şimşir sert ağaçtır, kolay bırakmaz kendini isleyesin. Zordur Ardıç’tan kaşık çıkarmak ama, evladiyeliktir, senelerce kullanırsın. Ihlamur, Gürgen ise yumuşaktır, kolay islersin ama çabuk yumuşar, dayanmaz.

Sivas in Hafik ilçesinde çiftçilik yaparken sağlık sorunları nedeniyle kızının yanına Ankara ya yerleşmiş. Evin geçimine katkısı olsun diye tahta kasık ve masa yapıp işportada satıyormuş. Ardıç ağacının zor bulunduğundan yakındı. Elindeki maşayı eliyle okşayarak;

-Ardıç kuşu (Halk dilinde Cirrik kuşu, Karatavuk) ağacını terketti, biraraya gelmeleri çok zor artık- dedi.
Anlamamış gözlerle bakmış olacağım ki açıklama yapma ihtiyacı duydu.
-Beyim Ardıç kuşunu bilmez çoğumuz. Ardıç ağacı yabanidir, öyle tohumundan üretemezsin, çelikleme ile de olmaz. Ağacın üremesi meyvelerinin Ardıç kuşu tarafından yenilip pisliği ile atılmasına bağlı.Ağacın tohumu ancak o zaman filizlenebilir hale gelir.
-Yani bu kus olmazsa Ardıç ağacı üreyemiyor, öyle mi?
-Evet, aynen öyle. Bunlar birbirine mahkum sevdalılardı.
-Peki sonra ne oldu, kuşlar mi azaldı?
-Kuşlar azalmadı hatta çoğaldılar bile. Ama şehirler büyüdükçe çöplükleri de büyüdü. Kuşlar Ardıç ağacının meyvelerini yemektense çöplükten beslenmenin daha kolay olduğunu keşfettiler. Ardıç kuşu ağacını unuttu, şimdi kentlerin, kasabaların çöplüklerinde yaşıyorlar. Ardıç ağaçları ise kayboluyor gözümüzün önünden. Herkes Ardıç kuşu gibi, zahmet çekmektense kolay geçinmenin, kolay yaşamanın yolunu arıyor, ardına bakmıyor. Bu yüzden şehirleri seçiyorlar. Biraz paran olsun, emek vermeden yaşayıp geçip gitmek mümkün bu şehirde.
-Ne var bunda, şehirler hep böyle?
Sustu bir sure. Kafasını sağa sola sallayıp kendi kendine söylendi.
Bir sure daha konuşmadan oturduk o bankta. Ardıç ağacından yapılmış bir çift kasık almak istedim. Gazete kağıdına sarıp uzattı. Söylediği fiyattan fazla para vermek istedim, ederinden fazlasını almadı. İpini omuzuna atıp sepeti kucakladı, helalleştik. Ağır adımlarla yürüyerek şehrin kalabalığında gözden kayboldu.



NOT- Türkiye deki Ardıç ormanlarının % 92 si niteliğini yitirmiştir. Yüzlerce yıl önce Ardıç ormanları ile kaplı İç ve Doğu Anadolu da erozyonu önleyecek orman kurmada kullanılabilecek tek ağaç Ardıç’tır. Ardıç ağacı çok az su ile kıraç arazilerde yaşayabilir ve orman yangınlarına karşı da dirençlidir. Tip, alkollü içki, kozmetik sanayi, inşaat sektörü ve mobilya sanayisi için de çok değerli bir ağaçtır.
Ardıç ağacı rüzgar, kar ve ses perdesi olarak yol kenarlarında ve kentlerde de kullanılmaktadır.


(Mersin Orman Bölge Müdürlüğü Türkiye’de bir ilki gerçekleştirerek özel bir Ardıç ağacı yetiştirme yöntemi denemektedir.)


Dr. Mehmet Uhri


14 Mayıs 2012 Pazartesi

MART AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 3

KİTABIN ADI : Ayçöreği ve Denizyıldızı

KİTABIN YAZARI : Sunay Akın
KİTABIN ÇEVİRMENİ -
KİTABIN YAYINEVİ : T. İş Bankası Kültür Yayınları
KİTABIN BASKI YILI : 2012
KİTABIN BASKI SAYISI : 16. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI:  238 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 8/10

YORUM:
Sunay Akın’dan yine hoş ve güzel hikayelerle dolu 55 farklı anlatı bir kitap altında toplanmış.
“Ay Hırsızı” kitabında olduğu gibi, yine dünyanın çok değişik yörelerinden farklı zaman ve mekanlarda geçen kah birbiriyle bağlantılı kah hoş anlatımlar içeren yazılar yine keyifle ve hızla okunacak cinsten.
Her yerde ve her zaman okunabilecek türden bir kitap olduğu için elinizin altında bulusun derim.

11 Mayıs 2012 Cuma

BİRİLERİNE DERS OLMASI DİLEĞİYLE…

Emekli bir generalimiz ABD'de bir askeri okulda Amerikalı subaylar ile birlikte girdiği bir dersi ve derste anlatılanları anlattı. Ben de size aktarıyorum.

"Dershanede hocayı beklerken ışıklar kapanmış ve bir çizgi film gösterilmeye başlanmış.
Filmin adı " Küçük Tavuk ".
Bir kümes var.
Kümeste bir çok tavuk ile genç ve küçük horozlar, bir de kümesin yaşlı ve büyük horozu bulunuyor.
Kümesin etrafında da bir tilki dolaşıyor.
Yaşlı ve büyük horoz, tilki içeri girmesin diye kümesin kapısını sıkı sıkıya kapatmış, tavukları dışarı bırakmıyor. Tabii dışarı çıkamadıkları için doğru dürüst yemlenemeyen tavuklar da zayıf ve küçük tavuklar.
Yaşlı ve büyük horoz ise dışarı bırakmadığı tavuklara ölmeyecek kadar mısır tanesi dağıtarak yaşamalarını sağlıyor.
Kümese giremeyen tilki bunun üzerine kümesin tellerinde küçük bir delik açarak küçük ve genç bir horoza sesleniyor ve ona biraz mısır veriyor.
Mısırı yiyen küçük ve genç horoz her gün gelip tilkiden mısır alıyor.
Bir süre sonra tilki küçük ve genç horoza tek başına yiyebileceğinden fazla mısır verince genç horoz hem kendisi yiyor hem de diğer tavuklara mısır dağıtıyor.
Böylece yavaş yavaş yaşlı ve büyük horozun kümesteki gücü kırılıyor.
Horozun etrafındaki tavuklar azalmaya başlıyorlar.
Artık popüler olan genç ve artık irileşen horozun etrafında ise tavuklar toplanıyor.

Bu aşamada tilki kümesin kapısının önüne mısır bırakıyor.

Kümeste bir tartışma çıkıyor. Kapıyı açalım mı açmayalım mı diye.
Sonunda korkarak kapıyı açıyorlar ve kafalarını dışarı uzatıp yemlenip hemen geri çekiyorlar.
Bir süre böyle devam ediyor.
Hiçbir şey olmuyor.
Kümesteki tavuklar rahatlıyor.
Korkuları azalıyor.
Nihayet bir gece tilki kümesin önündeki avluya mısır döküyor.
Artık korkusuz olan tavuklar genç ve artık güçlü horozun öncülüğünde dışarı çıkıyor ve rahat rahat yemleniyorlar.
Kümesteki her tavuk semiriyor.
Tilki bir süre sonra gece kümesin kapısından kendi mağarasına kadar mısır tanelerini döküyor.
Sabah kümesten çıkan ve korkusuzca yemlenen tavuklar yemlene yemlene mağaraya kadar gidiyorlar.

Sonra mağaraya giriyorlar.

Onları içeride bekleyen tilki bütün kümes mağaraya girince mağaranın kapısını kapatıyor."

Çizgi film burada bitmiş.
Işıklar yanmış.
Ve dersin hocası kürsüye çıkarak,
"İşte Üçüncü Dünya ülkeleri böyle yönetilir"
diyerek derse başlamış.


20 Nisan 2012
Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ

10 Mayıs 2012 Perşembe

GERÇEKTEN MUHTEŞEM Mİ?

"Yaşlı, aksakallı adam" anlamına geliyor "Zal" sözcüğü. İstanbul'un Eyüp İlçesinde Zalpaşa Caddesi üzerinde. Zal Mahmut adlı bir de cami var; Anılan caminin yakınlarında yaşayanlara sorarsanız, size anlatırlar:

1553 yılında, Konya Valisi Şehzade Mustafa'ya bir haber gelir. "Tez gelesin, hünkâr baban seni görmek ister" diye...
Çok iyi yetişmiş, babayiğit bir er olan Şehzade Mustafa, koşar padişah otağına; İran'a karşı sefere çıkma hazırlığındaki babasının elini öpmeyi istemektedir.
Hünkâr Çadırına girdiğinde çadırın boş olduğunu görür.
Şehzade Mustafa, şaşarsa da bu duruma, oturup bekler babasının gelmesini. Bu sırada birileri girer çadıra; ancak gelenler padişah ve emrindekiler değil, azman gibi yedi cellattır. Ellerindeki boğma kementleriyle çullanırlar Şehzade Mustafa'ya.

Dedim ya Şehzade Mustafa yiğit bir er'dir, direnir cellatlara, üçünü haklarsa da yorgun düşer. Tam çadırdan çıkıp kurtulacakken cellatların başı, yorgun düşmüş Şehzade Mustafa'ya arkadan saldırır ve urganla boğar onu.

Şehzade Mustafa, bu boğuşmayı birilerinin (babasının) kapı aralığından gizlice seyrettiğini hisseder ve son nefesinde;
"beni öldürüyorlar, kurtar beni baba" diye bağırır, yalvarır. Ancak kurtarmaya gelen olmayacaktır. Şehzade can verir.
Padişah Kanuni Sultan Süleyman'ın emriyle ve onun gözü önünde, onun yiğit oğlu Şehzade Mustafa'yı boğan katil, sonradan "paşa" sanıyla ödüllendirilen 'Zal Mahmut' adlı cana kıyıcıdır (cellat.)
Bu cana kıyıcı paşa, Tanrı'dan af dilemek için olsa gerek, Eyüp'teki camiyi yaptırır.
Günümüzde birileri Osmanlı'yı övme yarışına girse de Zal Mahmut adlı katil paşa, toplumda öylesine bir nefretle anılıyor ki,o semtin insanlarının çoğu, Zal Mahmut Camisinde namaz kılmaktan kaçınırlar...

Muhteşem Süleyman öz oğlu Şehzade Mustafa'dan sonra bir başka öz oğlu Şehzade Beyazıt'i da 1559'da öldürtür; yaklaşık beş yıl sonra kendi de olur.

Osmanlı tahtına çıkacak tek şehzade kalmıştır artık.
1566'da taht'a kekeme ve alkolik olan biri, Şehzade Sarhoş Selim olarak anılan,2. Selim çıkar.
Yeri gelmişken eklemeliyim. Bu sarhoş Selim, Muhteşem Süleyman'a oğulları Şehzade Mustafa'yı ve Şehzade Beyazıt'i -kendi oğlunu taht'a çıkarabilmek için- düzmece belgeler ve iftiralarla boğdurtan, (bir Rus papazının kızı olan Roksalan adlı yosma) kadının -takma adıyla- Hürrrem Sultan'ın oğludur.
Sekiz yıl kalır Osmanlı taht'ında Hürrem'in oğlu Sarhoş Selim (1566-1574) bir hamam sefasında cariye kovalarken düşer, ölür.


İşte böyle arkadaşlarım.


Bu "muhteşem" diye tanıtılan Kanuni Sultan Süleyman, gerçekte yosma Roksalan'ın iftiralarına kanarak öz oğullarının canına kıymış bir evlat katilidir.
Osmanlı taht'ını yetenekli oğulları yerine bir sarhoş'a (Roksalan'ın sarhoş oğluna) bırakmak ve Osmanlı'nın batış sürecini başlatmak ne "muhteşem" bir davranış, değil mi?
Bu evlat cinayeti milyonlarca -bilinçsiz- yurttaşı televizyon karşısında tutsak eden o ünlü dizide (Muhteşem Yüzyıl adlı dizide) gösterilecek mi bilmiyorum; ancak Roksalan'ı, Zal Mahmut'u ve benzerlerini övenlerin, onları bize "atalarınız"dır diye tanıtanların doğruyu söylemediklerini biliyorum.
Şimdi düşünme sırası saygın ulusumuzda...
Kimbilir o, belki silkinir ve üzerine serpilmiş ölü toprağını atar.


Tarık KONAL



9 Mayıs 2012 Çarşamba

WARREN BUFFETT'TAN GENÇLERE ÖĞÜTLER

 Dünyanın en zengin 2. kişisi olan WARREN BUFFETT’ın verdiği bir röportajdan satırbaşları ve gençlere öğütleri;

1- İlk hisse senedini 11 yaşında aldı ve satın almaya çok geç başladığı için şu an çok pişman!
-O zamanlar gerekli şeyler çok ucuzdu. Çocuğunuzu yatırım yapması için cesaretlendirin -
2- Gazete teslim etme işinden biriktirdikleriyle 14 yaşında küçük bir çiftlik satın aldı.
-İnsan küçük birikimlerle birçok şey satın alabilir. Çocuğunuzu birkaç iş türüne başlaması için cesaretlendirin -
3- Hala, 50 yıl önce evlendikten sonra aldığı Omaha şehir merkezinde bulunan 3 yatak odalı evinde yaşıyor. O evde ihtiyacı olan herşeye sahip olduğunu söylüyor. Evinin bir çiti ya da koruma duvarı yok.
-Reel ihtiyacınızdan fazlasını almayın ve çocuklarınızı da böyle düşünmeleri için cesaretlendirin-
4- Her yere kendi arabasıyla gitmektedir ve bir şöförü ya da koruması yoktur.
-Ne isen osun!-
5-Dünyanın en büyük özel jet şirketine sahip olsa da asla özel jet ile seyahat etmiyor.
-Daima ekonomik olarak nasıl başarıya ulasacağını düşün.-
6- Şirketler grubu Bershire Hataway, yine kendisine ait olan 63 şirketten oluşuyor. Her yıl şirketlerinin yöneticilerine sadece o yılın amaçlarını belirten bir mektup yazıyor. Asla toplantı yapmıyor ya da düzenli aralıklarla şirketlere uğramıyor.
-Doğru insanlara doğru işleri devret.-
7- Yöneticilerine sadece 2 kural belirtiyor.
Kural 1- Hiçbir hisse senedi sahibinin parasını kaybetme!
Kural 2- 1 inci kuralı unutma.
-Amaçlar belirle ve insanları onlara odakla.-
8- Yüksek sosyete grubu ile sosyalleşmiyor. Eve geldikten sonra hoşça vakit geçirmek için kendine mısır patlatıyor ve televizyon seyrediyor.
-Gösteri yapmaya çalışmayın, sadece kendiniz olun ve ne yapmaktan keyif alıyorsanız onu yapın.-
9- WARREN BUFFETT cep telefonu taşımıyor ve masasında bilgisayarı yok.
Dünyanın en zengin adamı olan BILL GATES, BUFFETT ile ilk kez 5 yıl önce karşılaştı. BILL GATES, WARREN BUFFETT ile herhangi bir ortak yanlarının olduğunu düşünmemişti. Bu yüzden görüşmeyi sadece yarım saat olarak planlamıştı. Fakat BUFFETT ile görüşünce toplantı 10 saat sürdü ve BILL GATES WARREN BUFFETT’ın hayranı oldu.


GENÇLERE TAVSiYELERİ
-Kredi kartlarından uzak durun, kendinize yatırım yapın ve unutmayın ki;
a) Para adam yapmaz ama adam para yapar.
b) Hayatinizi olduğunuz gibi yalın yaşayın.
c) Başkalarının söylediklerini yapmayın, sadece dinleyin. Size ne iyi hissettiriyorsa onu yapın.
d) Markalara bağımlı olmayın, sadece sizi rahat hissettirecek şeyleri giyin.
e) Paranızı boşa harcamayın, sadece gerçekten ihtiyacınız olan şeylere harcayın.
f) Son olarak, bu hayat sizin o halde neden başkalarına hayatınızı yönetmesi için fırsat veriyorsunuz?


EN MUTLU INSANLAR MUTLAKA HERŞEYİN EN İYİSİNE SAHİP DEĞİLLERDİR. ONLAR SADE BİR ŞEKİLDE YOLLARINDA BULDUKLARINA DEĞER VERİRLER.


Warren Edward Buffett (d. 30 Ağustos 1930, Nebraska), ABD'li ünlü iş adamı, hisse senedi yatırımcısı ve hayırseverdir. Berkshire Hathaway yatırım şirketinin sahibi ve Forbes Dergisi'nin "2008 Milyarderler Listesi"ne göre 62 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengin insanıdır. Warren Buffett bir Agnostik'tir.

2006 Haziran ayında, yatırım şirketinin 10 milyon adet hissesini (yaklaşık 31 milyar dolar) Bill ve Melinda Gates Vakfı'na devrederek ABD'de şimdiye kadar yapılmış en büyük bağışı gerçekleştirdi.
Warren Edward Buffett, borsa simsarı Howard Buffett (sonraları kongre üyesi olan) ve Leila Buffett'ın üç çocuklarının ortancası olarak Omaha, Nebraska'da dünyaya geldi. Para konusunda inanılmaz yetenekli olan Buffett, daha altı yaşındayken büyükbabasının bakkal dükkânından satın aldığı 6'lı Coca-Cola şişelerinin, tanesini 5 cent kârla satarak, para kazanmaya başladı.
11 yaşındayken yüksek finans dünyasına adım attı ve babasının yanında çalışmaya başladı. İlk satın aldığı hisseleri, değer kazandıklarında sattı. Fakat sadece bikaç sene sonra bu hisselerin tavan yaptığını görünce; iyi şirketlere, uzun dönemli yatırım yapmak gerektiğinin önemini öğrendi.
1947'de liseden mezun olduğunda üniversiteye gitmeyi hiç düşünmeyen Buffett, babasının ısrarıyla Pennsylvania Üniversitesi'ne bağlı Wharton Business School'da 2 yıl geçirdi. Babasının 1948'deki kongre seçimlerini kaybetmesiyle Omaha'ya döndü ve University of Nebraska-Lincoln'e transfer oldu. Sıkı bir çalışmayla buradan 3 yıl içinde mezun olmayı başardı.
Harvard Business School'a başvurmaya ikna edilmesine rağmen, çok genç olduğu için kabul edilmedi. Bunu önemsemeyerek Colombia Business School'a girdi ve ünlü risk analisti Benjamin Graham'ın profesörlüğünde çalışarak, 1951 yılında yüksek lisans derecesini aldı.
Wall Street'de çalışmak istemesine rağmen hem babasının hem de Ben Graham’ın itirazlarıyla karşılaştı. Graham'ın yanında bedava çalışmayı teklif etmesine rağmen red cevabı alınca tekrar Omaha'ya döndü. Bu dönemde borsa simsarı olarak çalıştı ve aynı zamanda da konuşma kursları alıp, Nebraska Üniversitesi’nde "yatırım ilkeleri" konulu gece dersleri vermeye başladı.
1954'de Graham, şirketinde kendisine bir iş teklif etti. Burada 2 yıl çalıştıktan sonra Graham'ın emekliye ayrılmasıyla yeniden Omaha'ya döndü ve 1956'da ilk yatırım ortaklığı olan Buffett Associates, Ltd'yi kurdu. 1962'de Berkshire Hathaway dahilinde Buffett Partnership'in temelini attı. Başlarda tekstil sektöründeki düşüş yüzünden kötü bir fikirmiş gibi görünmesine rağmen Berkshire Hathaway, halen dünyanın en büyük holding kuruluşlarından biridir.
Nisan 1952’de, 22 yaşındayken, Susan Thompson'la evlendi. Birlikte Susie, Howard ve Peter isimli üç çocukları oldu. Evliliklerinin 25. yılında ayrı yaşama kararı alan çift, 1977'den itibaren ayrı yaşamaya başlamalarına rağmen, Susan Thomson'un 2004 yılındaki ölümüne kadar evli kaldı. Ayrı yaşamaya başlamalarından sonra, Susan'ın kendisiyle tanıştırdığı Astrid Menks ile uzun bir birliktelikden sonra 2006 senesinde evlendiler.
11 Nisan 2012'de, Buffet'e prostat kanseri teşhisi kondu.





8 Mayıs 2012 Salı

MART AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 2

KİTABIN ADI : Genç Bir Romancının İtirafları (Confessions of a young novelist)

KİTABIN YAZARI : Umberto Eco
KİTABIN ÇEVİRMENİ :  İlknur Özdemir
KİTABIN YAYINEVİ : Kırmızı Kedi Yayınları
KİTABIN BASKI YILI : 2011
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI:  174 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 10/10

YORUM:
Edebiyatın yaşayan dehalarından Eco’nun yine çok sevimli ve roman tadında okunan bu kısa yazması, değerli yazarı pek çok ilginç yönüyle tanımamızı sağlıyor.
İlk romanı “Gülün Adı”nı 1980’de yazması sebebiyle kendini “çok genç ve kesinlikle umut vaad eden bir romancı” (!) olarak tanımlayan yazar, kitabında yazdığı romanların başlangıç hikayelerini, satıraralarını, okuyucu tepkilerini değerlendiriyor.
Gülün Adı’nı 2, Foucoult Sarkacı’nı 8, Önceki Günün Adası’nı 6, Baudolino’yu 6 ve Kraliçe Loana’nın Gizemli Ateşi’ni 4 yılda yazdığını anlatan yazar, kitabında çok ilginç satıraraları ve anekdotlar veriyor.
Eğer hala bu değerli yazarı tanımadıysanız, romanlarından önce bu sevimli kitabını okuyun derim. Zaten bu kitabı okuduğunuzda tüm romanlarını israrla arayacağınızdan eminim.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

DEMİRLER KÖYÜ VE YAYLASI DOĞA YÜRÜYÜŞÜ

Havaların ısınmaya başlamasıyla doğa yürüyüşü katılımları artmaya başlıyor. Havanın ısınması sebebiyle daha rahat giysilerle yürüyüş yapma imkanı da geldiğinden çantalarda nispeten hafifliyor.
Bu haftaki gezimize Fuat hocamın eşi Nilüfer hanımında ilk kez katılacak olması günün önemli noktalarından birisi.
Sabah saat 8’de başlangıç noktasından hareket eden aracımız değişik noktalardaki katılımcıları alacak sabah molamızın verileceği Kızılcahamam Mevlana restorana saat 9.30 dolaylarında ulaşıyor.
Bugünkü gezimiz 20 katılımcı 2 rehberimiz ve bir köpek (Kira) ile başlayacak. Bir Amerikalı ve bir Alman yürüyüş dostu da bizimle beraber.

Kızılcahamam Gerede yolunun 15. Kilometresinde Berçin Çatak köy yolu ayrımından saptığımızda yürüyüşümüzün başlayacağı Demirler köyüne 7 kilometre kadar giriyoruz.

Köy çıkışına 10.30 dolaylarında varan aracımızdan inerek kısa bir hazırlanma devresinden sonra yürüyüşümüz başlıyor.

Demirler köyünün yaylasına doğru başlayan yürüyüşümüz giderek yükselen bir rotada devam ediyor. Yaklaşık 1400 metrelerde başlayan yürüyüşümüz oldukça dik bir çıkışla yaylaya ulaştıktan sonra da devam ederek 1800 metrelerde, çevrenin en yüksek tepesine ulaşıyor.
Saat 13 sıralarında yaptığımız zirvenin ardından öğle yemeği molası ve dinlenmeye geçiyoruz.


Çevrede oldukça bozuk olan orman alanında sert geçen kışın ağaçlara büyük hasar verdiğin kırılan ve kökünden devrilen ağaçlardan anlıyoruz.

Saat 2’ye doğru inişe geçerek başlayan yolculumuzda özellikle Kızılcahamam tarafından gelen gök gürültüleri bize eşlik ediyor. Zaman zaman orman içi bazen de orman yolundan devam eden yürüyüşümüzde, sabahleyin sürekli kuzeye giden rotamızdan sonra batı ve güney batıya yönelerek saat 16 sıralarında yaylaya döndüğümüzde yağmur sonunda bize ulaşıyor.
(Yıldız çiçeği)


(Çuha çiçeği)

(Ters Lale)




Yağmurun ne kadar devam edeceğinin belirsiz olması karşısında fazla beklemeden, Demirler köyünde bizi bekleyen aracımıza yağmur altında devam eden sıkı bir 20 dakikalık yürüyüşten sonra ulaşıyoruz.

16.30 dolaylarında yaklaşık 14 kilometre olarak yaptığımız yürüyüş ile yine doğada güzel bir gün geçirmiş olmanın keyfi ile 19’a doğru döndüğümüz Ankara’ya fiziken yorgun ama zihnen dinlenmiş olarak dönüyoruz.

3 Mayıs 2012 Perşembe

TÜRK GENÇLERİNE...!

GENÇLER, Türkiye' de adet haline gelmiş göstermelik işlerden kaçının.

Sırf üniversite bitirdi desinler diye, ananız babanız Amerika'da mastır yaptı diye öğünebilsin diye yükseköğrenime gitmeyin..Sonunda ancak kendinizi kandırırsınız.
Temel gayeleriniz, kendinizin ufak çıkarları ötesinde, kendiniz dışında, bu ülke, bu ulus, Türk dünyası, Avrasya, insanlık için olsun.
Yüksek hedefleriniz için çalışın.
O zaman, kendi durumunuz da kendiliğinden düzelecektir. Maddiyat ve maneviyatı dengeleyin. Formülünüz 'bilim' + 'gönül'dür. Bu iki kanadın biri eksik olursa ne kendinize ne de insanlığa hayrınız dokunur.
Gündelik siyaset, çıkar grupları, dışarıdan güdümlü gizli veya açık 'cemiyet'lerden uzak durun.
Atatürk'ün dediklerini bol bol okuyun, onları işte bu günler için demiş, yazmış. Türkiye'nin şerefli, refahlı, itibarlı ve bağımsız geleceği için Atatürk yolumuzu çizmiştir.
Dış ülkelerden, onların yerli kuyruklarından medet ummayın. Gayeleri bize yardımcı olmak değil, Türk adını tarihten silmektir.
Dünyanın neresinde olursanız olun, kimliğinizi, Türk dilini, Türk tarih ve kültür bilincini, binlerce yıllık geleneğini kaybetmeyin. Dış ülkelerde ne kadar kimliğinizi korursanız yabancılar da size o kadar itibar edecektir.

Başkasını taklit etmeyin.

Kendi yolunuzu çizip azimle yürüyün. O zaman herkes sonradan sizi taklit edecektir. Eğitimde önce bir meslek, gerçek bir beceri, bir altın bilezik sahibi olmaya bakın. Ne yaparsanız yapın en iyisini yapın.
Siyasetçinin bilimcinin en kötüsü olunacağına tamircinin parmakla gösterilen en iyisi olmak yeğdir. Bulabilirseniz Türk okuluna, eğitimin Türkçe verildiği okullara gidin.
Konulara merak sarın, not için çalışmayın. O meslekte yararlı olacak bir yabancı dili öğrenin. Bülbül gibi konuşup yabancıdan ayırt edilemez hale gelmek hiç şart değil.
Unutmayın ki Türk olmak bir kafa gönül isidir.
Türk kültürüyle, diliyle, ata sevgisiyle Türk'tür.
Soy sop meselesi karıştırarak, o her şeyimizi borçlu olduğumuz şerefli atalarımızı karalamaya çalışan iç düşmanların kitaplarına, yaygaralarına kulak asmayın. Kültür genleri, ırk genlerinden daha önemlidir. Vatani, milleti için her türlü fedakarlığa hazır bir taban gerekiyor. Bu taban son elli yılda hayli eritilmiş, kafası, gönlü karıştırılmış, birbirine düşen kesimler, dışa bağımlı sahte aydınlar, içinde vatanının geleceğini düşünmeyen, daha da acısı vurdum-duymazlaşmış kalabalıklar oluşturulmuştur.

Bu durumda gerçek bir önder çıkabilse bile başarılı olma şansı pek azdır. Simdi yapılacak iş hızla bu toplumun yeniden kaynaşmasına, bilinçleşmesine, vatanını, milletini kendisinden önce düşünen insanların çoğalmasına önayak olmaktır.

Türkiye'yi tekrar Kuvayi - i Milliye ruhu, Atatürk ruhu kurtaracaktır.

Oktay SİNANOĞLU

2 Mayıs 2012 Çarşamba

ATATÜRK VE TAM BAĞIMSIZLIK

Dün olduğu gibi bugün de, bazı politikacıların mantığında ve dilinde, kavramlar niteliklerini değiştirmektedirler. Bu gibiler, birbiriyle açıkça çelişen kavramları aynı zamanda savunabilmek gibi bir “hüneri” gösterebiliyorlar. İçtenlikten yoksun veya kavramları birbirinden ayırt edemeyen bu düşünüşteki kişiler, siyahla beyazı bağdaştırmanın yolunu buldukları kanısındadırlar. Böyle bir bağdaşma sonucunda ortaya çıkan artık gridir. Grinin, beyaz ya da siyah olmadığı şüphesizdir. “Vesayetle bağdaşan bir bağımsızlık” da, “TAM VE GERÇEK BAĞIMSIZLIK” değil, olsa olsa sadece “yarı bağımsızlık”; başka bir deyimle “YARI BAĞIMLILIK” dır. Hatta uygulamada, en önemli noktalar da kendisini gösteren bağımlılık, fiilen “tam bağımlılık” sonucunu bile doğurabilir. İşte bugün geri kalmış bir ülkenin, örneğin Türkiye’nin çeşitli önemli noktalarda ve alanlarda bağımlı duruma gelmesini küçümsemeye çalışan kişilerin tutumlarını aydınlatma bakımından, bu düşünü Sivas Kongresindeki öncülerini gün ışığına çıkarmak faydalı olacaktır. Gerçekten Sivas Kongresi sırasında, bu gibi kavram cambazlarına bol bol rastlanmaktadır. Bu nedenle zamanımızda, “Amerika’nın vesayetini kabul eden, onsuz yaşayamayacağımızı, ona tabi olmamızın normal bir şey olduğunu” belirten, hem de “bağımsızlık edebiyatından faydalanmayı ihmal etmeyen siyaset adamlarının varlığına tanık oldukça, Sivas Kongresindeki Amerikancıların sözlerini ve tutumunu hatırlamak ve hatırlatmak gerekiyor.
Mustafa Kemal, Sivas Kongresindeki görüşmeleri anlatırken, bağımsızlıkla, güdümü bağdaştırmaya çalışan bu kelime cambazları hakkında şöyle diyordu:

Refet beyin söylediği şuydu: “Güdümün bağımsızlığı zedelemeyeceği kuşku götürmez iken, bazı arkadaşlarımız: “BAĞIMSIZ MI KALACAĞIZ, YOKSA GÜDÜMÜ MÜ KABUL EDECEĞİZ?” yollu bir takım düşünceler ileri sürüyorlar. Onun için her şeyden önce güdümün ne olduğu anlaşılmalıdır. Bununla birlikte, güdümden söz açmadan önce de, zihinleri gıcıklayan bu raporda, bu deyime ne gözle bakıldığını anlamak gerekir. Fazıl Paşa Hazretleri, “bağımsızlığı koruma koşulu ile güdüm” buyuruyorlar.
Refet bey diyordu ki: “Bizim, Amerikan güdümünü yeğ tutmaktan amacımız, bütün toplumları tutsak kılan yürekleri, vicdanları söndüren İngiliz güdümünden kurtulmak, yumuşak ve ulusların vicdanlarına saygı gösteren Amerika’yı kabul etmektir. Yoksa asıl iş para işi değildir. Söz olarak, güdüm ile bağımsızlık birbirine engel şeyler değildir; yalnız, eğer biz gerçekte güçlü olmazsak, işte o zaman güdüm altında eziliriz ve o zaman güdüm bizim için bağımsızlığı bozucu olur.”
Bugün Amerika’nın vesayetini savundukları halde bağımsızlığımızın da hiçbir suretle zedelenmeyeceğini (hatta gölgelenmeyeceğini) iddia eden (bağımsızlığımızı zedelemeğe razı olmanın vatana ihanet olduğunu teslim etikleri halde, tuttukları sakat yolu kusursuz sayan) bazı kelime oyuncuları vardır ki, bunların “çelişme şaheseri olan açıklamaları”nı dinlediğimiz zaman, Sivas Kongresindeki görüşmeleri dinler gibi oluyoruz.

MUAMMER AKSOY, ATATÜRK VE TAM BAĞIMSIZLIK sf.88