10 Ocak 2012 Salı

GEREDE AKTAŞ KAR YÜRÜYÜŞÜ

Hafta sonu için yürüyüş programında Gerede’de “kar yürüyüşü” programını görünce, geçen seneden keyfini yaşadığımız “Tatlar Kar Yürüyüşü” aklımıza gelince hafta sonunu yine dağda değerlendirmek farz olmuştu.

8-9 aydır değişik sebeplerden yürümeyen Fuat hocanın ikna olması uzun sürmedi. Ama yürüyüş için aradığımızda “araçta yer yok” denilince, “eyvah program bozuluyor” derken, bazı kayıtların iptal olması imdadımıza yetişince geçtiğimiz Pazar günü yürüyüş için engelimiz kalmadı.

Çantamız geceden hazırdı. Ama sabah eklenecek yiyecek malzemesi ve sıcak su termosu hazırlanması sabahın yapılacak işleri arasında idi. Aracı bekleme noktasına geldiğimizde Ankara’da hafiften başlayan yağmur, geçen yürüyüşün sulu ortamını hatırlattı. Yürüyüş arkadaşımız Burak’ın yanı sıra, uzun süredir ayrı düştüğümüz Niyazi ve Tatlar Yürüyüşünden Zafer’in katılmış olması, kar sevenleri bir araya getirmişti.

Kızılcahamam’da verdiğimiz mola çıkışına kadar devam eden yağmur, Gerede sırtlarında yerini kar yağışına bırakmıştı. E5 kenarında başlangıç noktasında saat 10.30 civarında başlayan yürüyüşümüz 16 katılımcı ve 2 rehberimizle, sakin bir tırmanışla bir süre devam etti.

Programa göre 1280 metrelerden 1580 metreye kadar çıkıp döneceğimizden, sabah kısmında tırmanışı bitirmek önemliydi. Yol yükseldikçe karın yerdeki kalınlığı artmaya devam etti.

İnce ince yağan kar su ve dinlenme molalarımızı nispeten kısa ve ayakta geçirmemize yol açtı. Zaman zaman orman içinde zaman zaman da orman yollarında tırmanışlarla yükselmeye devam ettik. Öğle saatlerinde “Gavur Evi” tepesinde yürüyüşümüzün zirvesini yaptık. Esinti fazla olduğundan bir miktar iniş yaparak kış sebebiyle terk edilmiş bir evler kümesine ulaştık. Bir evin avlusunda öğle yemeği molası verdik. 40-45 dakikalık dinlenme ve sıcak çaylar oldukça zindeleştirdiğinden 14’e doğru yürüyüşümüzün ikinci kısmı başladı. Yağan karın durması panço ve yağmurlukları kullanmaktan kurtardığından yürüyüşümüz daha rahat oldu.

Doğanın sessiz ve dingin ortamında hiçbir şey düşünmeden sadece dikkati yola vererek yapılan yürüyüşümüz keyif ve huzur doluydu. Saat 17’ye doğru bitirdiğimiz,  yaklaşık 11 kilometre civarında tutan yürüyüşümüz ortamına göre oldukça iyi ve başarılıydı.




Çay ve çorba molamızdan sonra 19 civarında ulaştığımız Ankara’da elbet kardan eser yoktu. Günümüzü, ortam dışında tamamen farklı bir doğada geçirmek ve üzerimizdeki tatlı yorgunlukla, zinde bir şekilde haftaya başlamak ise tercimizin ne kadar doğru olduğunu ortaya koyuyordu.

9 Ocak 2012 Pazartesi

MANDROGİ

Volga gezimizde Kiji adasından ayrıldıktan sonra ve Saint Petersburg’a varışımızdan önceki son durağımız Mandrogi.  Mandrogi’nin kurulduğu Podporozhsky bölgesi, Onega ve Ladoga göllerini bir araya getiren Svir nehri üzerindeki Leningrad bölgesine bağlıdır. Kasabada Rusya’nın geleneksel özelliklerini yansıtan ahşaptan yapılmış evler hâkim.

Mandrogi, tamamen turistik amaçla yapılmış bir yerleşim. Rus kır ve köy mimarisinin bolca sergilendiği, evlerin, otellerin ve satış mağazalarının tamamen ağaçtan inşa edildiği, tur gemilerinin gezme ve hediyelik eşya alışverişine olanak sağlayan bir durak

Burada herhangi bir tarihi nokta bulunmuyor. Sadece zaman zaman Putin’in konaklamak için geldiği söylenen bir villa ilgi odağı.
 (Putin'a ait olduğu söylenen villa)
Mandrogi’de gece konaklamalı oteller de mevcut. Daha çok, ahşap evlerde hediyelik eşya dükkanları var. Alışveriş için gezerken, bunların yapımını da canlı olarak görmeniz mümkün. Fiyatlar genellikle şehre göre biraz pahalı. Ancak çok fazla çeşitte hediyelik bulunca şeçme şansınız artıyor.

 Mandrogi’de ilginizi çekerse bir de Votka müzesi bulunuyor.











Turların yaklaşık 2-3 saat ayırdığı Mandrogi’den sonra son durağımız Saint Petersburg’a doğru yol alıyoruz.

6 Ocak 2012 Cuma

FRANSA'NIN MERHAMETİ !

Fransa, yıl 1776,
Abbeville şehrinde,çocuk denecek yaşta bir genç "dine saygısızlık etmekle" suçlanıyor. Suç unsuru ise; din adamları geçerken şapkasını çıkarmadığı ve meryemanayla dalga geçen şarkıları söylediği söylentisi. Evet sadece söylenti .
Fransa nın 1776 yılındaki kanunlarında, kiliseyi eleştirmek söylentide (yani dedikodu)olsa bile kesinlikle ölüm cezası vardı. Hem de ölümlerden ölüm beğen cezaları !
Chevalier La Barre adındaki bu genç, söylenti gereği hemen tutuklandı. Fransa'da, kanunlarının gereği kiliseyi eleştirme suçu işleyenlere,(buraya dikkat) ön soruşturma da önce dili ve sağ eli kesiliyor,sonra papazların huzurunda yargılanarak(dili kesilen kişi nasıl kendini savunuyorsa)suçu sabitlenip direğe bağlanarak diri diri yakılıyor.

Ünlü Fransız yazar Voltaire; suçlanan genci kurtarmak için büyük bir kamuoyu oluşturdu ve Chevalier La Barre isimli gencin davası Fransız Parlamentosuna taşındı. Karşı taraf yani Kilise ise gencin kesinlikle "Kilise eleştirme" kanunu gereği yargılanmasını istiyordu. Kilise'nin dayatmasının nedeni, eğer bu İlahi(!) Kanun delinirse ve bu genç yaşarsa dine karşı şüphelerin oluşmasına yol açacak, Hıristiyanlık büyük bir tehlikeye girecektir !
Fakat, Fransız Parlamentosu tarihinde ilk defa çok büyük bir merhamet(!) göstererek (ki bakınız nasıl bir merhamet) davayı görüşmeyi kabul etti.
Ve Fransız Parlamentosundan çıkan karar Fransızlar tarafından büyük bir memnunlukla karşılandı (!) Fransızlar sokaklarda dans ettiler.
Fransızları sokaklarda dans ettiren, Fransa Parlamentosu kararı;"Chevalier La Perre yargılanırken dili ve sağ eli kesilmeyecek ve direğe bağlanıp canlı canlı yakılmak yerine, doğrudan başı kesilecektir. Dilinin ve sağ elinin kesilmesi yerine de suçunu itiraf etmesi için işkence yapılacaktır." Ne merhametli karar değil mi?
Fransız Parlamentosu'nun,bu büyük merhamet(!) içeren kararı, Kilise tarafından şiddetle protesto edildi çünkü parlamento Dini korumamış ve bundan sonra Dine saldırılar olacaktır (!) Hıristiyanlık tehlikeye girecektir !
Kilise'ye karşı şarkı söylediğinin duyulduğu iddia edilen suçlu genç Chevalier La Perre; bu çok merhametli (!) karar gereği önce günlerce işkenceden geçirildi, nihayet suçunu itiraf etti (!) ve 1 Temmuz 1776 da başı kesilerek cezası infaz edildi.Ancak daha cezası bitmedi,nasıl mı?
Fransız Parlamentosu; gencin başının kesilmesinden sonrada merhametini sürdürdü ve büyük bir insan hakları uygulamasını (!) başlatarak, gencin başı kesik cesedinin Voltaire'in "Felsefe Sözlüğü"nün bir kopyasıyla yakılmasına izin verdi (!) Fransız aydınları,Parlamento'nun bu muhteşem(!) insan hakları içeren kararını imzaladıkları bildiriyle tasdik ettiler. 1776 yılında bu bildiriyi tasdik eden Fransız Aydınları 1789 Fransız Devrimi'ni (ki birileri bu katliama Aydınlanma derler) yapan ve kanunlaştıranlardır !
İşte o Fransızların torunlarının, 12.Ekim 2006 tarihinde tekrar "ermeni soykırım yalanı" için toplanacak olan merhametli (!) Fransız Parlamentosu’nun tarihi böyle "büyük insanlık örneği" kararlarla doludur.
Türk Milleti'nin Ecdadını; "sen Ermenilere soykırım yaptın" diye böyle iğrenç hayasız iftiralarla katillikle suçlayarak asıl alçak katilleri koruyan Avrupalıların, 1776 yılında Kilise'ye karşı şarkı söyledi diye ölümlerden ölüm beğen kanunları varken; 1776 yılında Türk İmparatorluğun da ; tüm dinlere mensup insanlar özgürlük içinde yaşıyorlar ve benim dinimden olacaksın diye değil cezalandırılmak, daha iyi ibadetlerini yapsınlar diye "Katoliklere, Protestanlara, Ortodokslara, Yahudilere, Baptistlere ve diğer" her türlü kolaylık gösteriliyordu.
İşte Türkiye'nin merhameti, işte Fransa'nın merhameti !
Bu ezeli Türk düşmanları Haçlıların kinleri nefretleri genetiktir! Bu "insan hakları" koruyuculuğu maskeleriyle, dünyayı kan göllerine çevirenlerin asla kendilerinden olmayanlara karşı merhametleri yoktur!
Ama şimdi birileri onların en büyük müttefikleri! Hem de güya "insan hakları" adına ciyak ciyaklar ! Sen merhametli (!) Avrupalının dostu; TÜRK'ün beşyüz, altıyüzyıl önceki tarihini barbarlıkla suçluyorsun da, Avrupalının 230 yıl önceki tarihini niye görmüyorsun?

Kör gözünüze,kara vicdanınıza yuh olsun!

9 Ekim 2006
Gülsev Eyüboğlu İrhan

(Kaynak: Önce Vatan)


4 Ocak 2012 Çarşamba

ONLARI UNUTMAYIN - 27

 
GAZİ BİNBAŞI AYŞE (ALTINTAŞ)

Gazeteci Hasan Tahsin’in attığı ilk kurşun, Kuvayi Milliye’yi, kurtuluş ruhunu ateşlemişti. İzmir’de 15 Mayıs 1919’da gözyaşıyla başlayan bu hüzünlü öykü, yine İzmir’de tarih 9 Eylül 1922’yken zaferle sonuçlanacaktı. Ulu Önder’in kurtuluş ordularının temelini oluşturan Kuvayi Milliye hareketinde eli silah tutan herkes vardı. Kadınlar da ön sıralardaydı. İzmirli Gazi Ayşe Altıntaş gibi...
Daha sonraları Binbaşı Ayşe olarak da anılacaktı.


Gazi Ayşe Altıntaş, 1314 Selanik doğumludur. Küçük yaşta iken evlendiği Eşi 1912-1913 Balkan Savaşında Şehit düşünce; O'nun acısını ve yetim kalan iki oğlunu bağrına basarak, göç yollarına düştü. Birkaç duraklamadan sonra, Ege Denizi'nin karşı kıyısında, Selanik'in ikiz kardeşi olan İzmir'e yerleşti. Ancak, Yunan mezalimi burada da peşlerini bırakmadı.

İzmir’deki işgal bekleyişi onu çok incitmişti, hazırlıklıydı. Pek bilinmez ama tarihçilere göre Kemeraltı girişinde Hasan Tahsin’le birlikte ilk karşı koyanlar arasında o da yer almıştı. 15 Mayıs 1919 günü İzmir'i işgal eden Yunan Ordusu'nun kıyımına uğrayan 2000'den fazla vatandaşımızın masum kanları, şiddetli yağmurun sularıyla Körfez'e aktı.  Milislerin komutanıydı, sayıca yetersiz olmaları o gün ellerini kollarını bağlamıştı. Fakat her şey henüz bitmemişti, bir gün mutlaka geri dönülecekti...

Gazi Ayşe, İzmir’den çekilirken, Balkan Savaşı’nda kaybettiği eşinden yadigar ziynet eşyalarını bile silah almak için satacaktı.


Bu barbarlığa karşı Ayşe Hanım, İzmir'in köylerini dolaşarak topladığı gönüllülerle, atlı bir Süvari Milis Müfrezesi kurdu. İki oğlunu da yanına alarak, Akıncı Müfrezeler Komutanı Demirci Kaymakamı İbrahim Ethem Beyin emrine girdi. Düşmanın Batı Anadolu'daki ilerlemesini durdurmak için, Aydın ve Demirci/Akhisar Cephesinde yürütülen gerilla (çete) savaşlarına katıldı. Büyük Oğlu, Demirci bölgesindeki çatışmalarda Şehit düştü.

Ayşe Hanım ve Müfrezesi, 1921 yılı başlarındaki İnönü Savaşlarında görev aldı. Diğer Oğlunu da orada kaybedince, ana yüreği yanıp kavruldu. Fakat, yılmadı. Müfrezesiyle birlikte,13 Eylül 1921'de zaferle sonuçlanan, Sakarya Meydan Savaşına katıldı. Bu savaşta kasığından yaralanmasına rağmen, Milli Mücadele'yi daha büyük bir azim ve kararlılıkla sürdürdü. Tedavisinin ardından cepheye döndü ve Kahraman Müfrezesinin başına geçerek, 26 Ağustos 1922 sabahı başlatılan Büyük Taarruzda görev aldı. İzmir'in kurtuluşuna kadar, Kahraman Ordumuzu destekleyen diğer milis güçleri ile birlikte, Gazi Ayşe Hanım'ın Müfrezesi de sayısız yararlıklar göstererek destanlar yazdı.
Son kurşunu da attı

Ve 9 Eylül 1922’de, burnunda tüten İzmir’e elinde silah koştu. Son işgalcilerin peşinden giderken, bacağından vuruldu. O acı bile istiklal sevincini yaşamasını engelleyemedi. İlk kurşunu attığı İzmir’de son kurşunu da atmış, tüm dünyaya zafer ilan edilmişti. Gazi Ayşe, bu büyük destanın bilinmeyen kahramanlarındandı. Hem işgal hem de kurtuluş gününde en ön sıralardaydı.

Binbaşı Ayşe, bizzat kendi macerasını şöyle anlatmaktadır:

“…Büyük harpte Kafkas Cephesi’nde yaralanarak ölen kocamın ve tüm vatan evlatlarının intikamını almaya and içmiştim. Allah, bu fırsatı 15 Mayıs (1)335–(1919)’da bana verdi. İzmir’i Yunanlılar işgal ettiği sırada ilk mukâvemetimiz sona erip şehre Yunanlılar hâkim olunca Aydın’a gittim. Orada faaliyete geçerek bir Kuva–yı Milliye birliği teşkil edip, bilâhare Nuri Çetesi’ne katıldım. Aydın muharebelerini yaptıktan sonra Koçarlı’ya çekildik. Bu sûretle, bilfiil atıldığım İstiklal Mücadelesi’ne başından sonuna kadar iştirak ettim.

İlk defa Sakarya’da sol kasığımdan piyâde mermisi ile yaralandım. Seyyar hastanede tedaviden sonra tekrar müfrezeme iltihak ettim. Büyük Taarruz’da Mürsel Paşa Fırkası’na iltihak ettik. Ve Ahır Dağları’ndan düşman gerilerine akmağa memur edildik. İzmir’e ilk giden birlikler arasında ben de vardım. Ancak, bu arada misketle sol bacağım kırıldı.”…

Binbaşı Ayşe; ayağında çizmesi,başında kalpak ve subay kılığında gezdi.Askerden her zaman büyük saygı gördü.

Zafer'den sonra uzunca bir süre İzmir'de oturdu. 1934 yılında Soyadı Kanunu kabul edilince, ALTINTAŞ soyadını aldı.

Gazi Ayşe Altıntaş, Büyük Zafer'den sonra, uzunca bir süre İzmir'de oturdu. Ancak, bu döneme ait sağlıklı bilgiye sahip değiliz. İzmir'de iken sol yanına felç indi ve sol gözü görmez oldu.1942 yılında Ankara'ya taşındı ve T.C.Merkez Bankasında Müstahdem (Odacı) olarak çalışmaya başladı. Gazi Ayşe Hanım, ömrünün son dönemini Ankara'da yaşadı. Ne var ki, O'nun Milli Mücadeleyi kazanan cesur yüreği, yaşam savaşına yenik düştü. 27 Ocak 1949 günü "kalp yetmezliği" tanısıyla kaldırıldığı Ankara Numune Hastanesinde, Hakkın Rahmetine kavuştu. Ankara'da hangi mezarlığa defnedildiği konusunda, yeterli bilgiye sahip değiliz.


ATATÜRK'ün 21 Mart 1923 tarihinde yaptığı konuşmada, Türk kadınının Millî Mücadele’deki hizmetlerini anlatan şu sözleriyle hikayemizi bitirelim:

“Dünyanın hiç bir yerinde hiç bir milletinde Anadolu köylü kadınının fevkinde kadın mesâisi zikretmek imkânı yoktur ve dünyada hiç bir milletin kadını ‘Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım. Milletimi halâsa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar hizmet gördüm’ diyemez... Belki erkeklerimiz memleketi istilâ eden düşmana karşı süngüleriyle düşmanın süngülerine göğüslerini germekle düşman karşısında isbât-ı vücut ettiler. Fakat erkeklerimizin teşkil ettiği ordunun hayat menba’larını kadınlarımız işletmiştir... Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren, mahsulâtı pazara götürerek paraya kaideden, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla, yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephenin harp malzemesini taşıyan hep onlar, hep o ulvî, o fedakâr, o ilâhî Anadolu kadınları olmuştur. Binaenaleyh hepimiz bu büyük ruhlu ve duygulu kadınlarımızı şükran ve minnetle ebediyyen taziz ve takdis edelim.”





3 Ocak 2012 Salı

KASIM AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 1

 
KİTABIN ADI
Ortaçağda Felsefe
Patristik Başlangıçtan XIV. Yüzyılın Sonlarına Kadar
(La Philosophie au Moyen Age
Des Origines Patristiques a la fin XIV. Siecle)
KİTABIN YAZARI
Etienne Gilson
KİTABIN ÇEVİRMENİ
Ayşe Meral
KİTABIN YAYINEVİ
Kabalcı Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI
2007
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI
737  sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 


YORUM:
Açıkçası, bugüne kadar Batı Uygarlığının kökenlerine ilişkin okuduğum en yetkin kitap.
Genellikle, içi boş bir şekilde günlük konuşmalarda sarfettiğimiz “Çağdaş Batı Uygarlığı” sözcüğünün, antik kökenlerine inen, batının, mitsel bir İsa hikayesini nasıl yüzyıllar içerisinde bir tek tanrılı din haline getirmesinin öyküsü bu kitapta yer alıyor. 14. Yüzyılda laik bilim insanlarının din olayını ele alması ve toplumu dönüştürdüğü kalıptan çıkarıp modern bir toplum haline getirmesinin ön hikayesi tüm detayları ile bu kitapta.
2. yüzyılda kilise babaları ile başlayan, Hıristiyanlığı bir din haline getirme, felsefesini oluşturma tarihi tek tek din tarihinde ismen yer alan kişilerin günümüze kalan kitaplarının detayları yorumları kitabın konusu.
Ne yazık ki herkes alsın okusun diyemeyeceğim ağırlıkta bir kitap. Felsefe meraklıları ile konuya hakim olanların büyük bir zevkle okuyabileceği bir kitap. Onun ötesi sadece kendine güvenenlere…
Cesaret edenlere kolay gelsin.
“Her türlü Batı düşüncesi için ortaçağı inkâr etmek kendini inkâr etmektir. XIII. yüzyılın yanı başımızda olduğunu söylemek bile yetmez: O bizim içimizdedir, nasıl ki bir insan geçmişini unutarak yaşadıklarından kopamazsa, biz de tarihimizi inkâr ederek ondan kurtulamayız. Batı düşüncesine yeni bir biçim kazandıran ortaçağ, pek çoğumuzun sandığı gibi gerçekten de karanlık ve "geri" bir dönem değildir. Aksine, Platon ve Aristoteles ile doruk noktasına ulaşan antikçağ felsefesini, çağdaşı İslam medeniyetini ve Yahudi düşüncesini felsefesine katmayı başlıca hedefi haline getirecek kadar "aydın"dı.Ortaçağ felsefesi tarihini, içinden çıktığı teolojik köklerden soyutlayarak ele almak belki de tarihsel gerçekliğe ihanet etmektir. Bu döneme nüfuz etmek, her şeyden önce teologların kaleme aldıkları metinlere yani bugün ortaçağ felsefesi olarak adlandırdığımız büyük felsefenin yeşerdiği satırların içinde kaybolmakla mümkün olacaktır. Sorbonne'da Ortaçağ felsefesi dersleri vermiş, Académie Française üyesi Étienne Gilson (1884-1978) akıl ile imanı, felsefe ile teolojiyi uzlaştırmaya çalıştı. Altı yüzden fazla yayımlanmış eseri bulunan Gilson, bu son derece kapsamlı çalışmasıyla Batı düşüncesinin beslendiği damarları, ayrıntılı bir düşünürler, eserler ve inançlar külliyatı oluşturacak biçimde bizlere sunuyor. Eser bu anlamda söz konusu iki disiplini kusursuz biçimde bir araya getirerek modern insan için tüm çağların en gizemlisine ışık tutuyor.” (Alıntı)

Étienne Gilson (13 Haziran 1884, Paris ( 7. arrondissement ) - 19 Eylül 1978, Auxerre ) , Fransız Thomistic filozof ve felsefe tarihçisi
Yayınlar
 

  • La Liberté chez Descartes et la Théologie, Alcan, 1913.

  • Le thomisme, introduction au système de saint Thomas, Vrin, 1919. Chapter from English translation on Faith & Reason.

  • Études de philosophie médiévale, Université de Strasbourg, 1921.

  • La philosophie au moyen-âge, vol.I : De Scot Erigène à saint Bonaventure, Payot, 1922.

  • La philosophie au moyen-âge, vol.II : De saint Thomas d’Aquin à Guillaume d’Occam, Payot, 1922.

  • La philosophie de saint Bonaventure, Vrin, 1924.

  • René Descartes. Discours de la méthode, texte et commentaire, Vrin, 1925.

  • Saint Thomas d’Aquin, Gabalda, 1925.

  • Introduction à l’étude de Saint Augustin, Vrin, 1929.

  • Études sur le rôle de la pensée médiévale dans la formation du système cartésien, Vrin, 1930.

  • L’esprit de la philosophie médiévale, Vrin, 1932.

  • Les Idées et les Lettres, Vrin, 1932.

  • Pour un ordre catholique, Desclée de Brouwer, 1934.

  • La théologie mystique de saint Bernard, Vrin, 1934.

  • Le réalisme méthodique, Téqui, 1935.

  • Christianisme et philosophie, Vrin, 1936.

  • The Unity of Philosophical Experience, Scribner's, 1937.

  • Héloïse et Abélard, Vrin, 1938.

  • Dante et philosophie, Vrin, 1939.

  • Réalisme thomiste et critique de la connaissance, Vrin, 1939.

  • Théologie et histoire de la spiritualité, Vrin, 1943.

  • Notre démocratie, S.E.R.P., 1947.

  • L’être et l’essence, Vrin, 1948.

  • Saint Bernard, textes choisis et présentés, Plon, 1949.

  • L’École des Muses, Vrin, 1951.

  • Jean Duns Scot, introduction à ses positions fondamentales, Vrin, 1952.

  • Les métamorphoses de la cité de Dieu, Vrin, 1952.

  • Peinture et réalité, Vrin, 1958.

  • Le Philosophe et la Théologie, Fayard, 1960.

  • Introduction à la philosophie chrétienne, Vrin, 1960.

  • La paix de la sagesse, Aquinas, 1960.

  • Trois leçons sur le problème de l’existence de Dieu, Divinitas, 1961.

  • L’être et Dieu, Revue thomiste, 1962.

  • Introduction aux arts du Beau, Vrin, 1963.

  • Matières et formes, Vrin, 1965.

  • Les tribulations de Sophie, Vrin, 1967.

  • La société de masse et sa culture, Vrin, 1967.

  • Hommage à Bergson, Vrin, 1967.

  • Linguistique et philosophie, Vrin, 1969.

  • D’Aristote à Darwin et retour, Vrin, 1971.

  • Dante et Béatrice, études dantesques, Vrin, 1974.

  • Saint Thomas moraliste, Vrin, 1974.

  • L'athéisme difficile, Vrin, 1979



    • 2 Ocak 2012 Pazartesi

      BLOGUMDA GEÇEN YIL

      Geçen her yılın ardından genellikle bir muhasebe yapılır. Gelenler, gidenler ya da kayıplar kazanımlar hesaplanır.
      Ben de blogla ilgili bir özet çıkarayım dedim.
      Blogda 2011 yılında 175 yazı yayınladım. Bazıları bana ait özgün seyahat notları ve fotoğraflar. Elbette içinde yürüyüşler de var. Ayrıca yıl içinde kitap tanıtımlarım devam etti. Ancak zaman yokluğundan Kasım ve Aralık ayında okuduğum kitapların tanıtımını yapamadım. Bu yıl devam edeceğim. Bazı yazarların önemli bulduğum makalelerini yazdım. Bana izin veren dostların hepsine teşekkürler. Yine bazı eski anonim ya da kaynağını belirleyemediğim yazılara da yer verdim. İsimlerini yazamadıklarım beni bağışlasınlar lütfen.
      Bloğumun 2011’de önemli bir yükseliş grafiği yakaladığını takip ettiğim istatistiklerden gördüm. Mart ayında birlikte yaşadığımız blog kapatma olayında hepimiz gibi benim blogumda önemli hasar gördü. Mart ayını sadece 4.688 sayfa görünümü ile kapattım. Ancak Eylül ayından itibaren oluşan ani yükselişten doğrusu çok memnun oldum. Kasım ayındaki 9.535 sayfa görünümü Aralık ayında tavan yaptı ve bu ay 15.848 sayfa görünümü ile mütevazi kişisel rekorum kırıldı. Ayrıca ay içinde günlük ferdi giriş rekoru 277 ve günlük sayfa giriş rekoru da 490 olarak kırıldı.

      Yine 2011 yılında bloguma 50 dosttan 156 yorum geldi. (İsimsiz yorumları dahil etmedim) Ancak bir anlamda her yorumcunun yazısını özgür fikir beyanı olarak kabul ettiğim için blogdan hiçbir yorumu (hakaret ve küfür içermediği için) kaldırmadım. Ancak ismini yazmayan yorumculara bundan sonra karşı yorum yazmama ilke kararı aldım.
      Gelen 156 yorumda birinci sırada 16 yorumla Esin (Esmir),  ikinci sırada 12 yorumla Özgür Ceren Can (Çevrimdışı) ve üçüncü sırada  10 yorumla Aysema (Dilek) başta geldiler. Kendilerine sonsuz teşekkürler. Bu ay içinde kendilerine küçük bir sürprizim olacak!
      Diğer yorumcu dostlarıma da müteşekkirim. Yorumları ile destek oldular, bilgi kattılar, fikir ürettiler. 50 yorumcumda sağ olun var olun. 2012’de de destek ve katkılarınızı bekliyorum.
      Yine yıl içinde 2. Blogum olan “Sözler”e başladım. Özel bir tanıtım yapmadım. Kendi okuyucunu kendi kazansın istiyorum. Keşfeden ve izlemeye alan blog dostlarıma teşekkür ediyorum.

      Tüm dostlarım! İyi varsınız, sayfalarıma gelen, yorum bırakan ya da bırakmayan herkesi saygı ve sevgi ile kucaklıyorum. Artan katkınız bloğumun bu yıl en büyük moral kaynağı olacak!