11 Mayıs 2011 Çarşamba

ABDÜLMECİT

"Abdülmecit' in hayaliydi. Atalarımızın hayalini inşaallah biz gerçekleştirmiş olacağız."
Bu sözler; İstanbul boğazına tüp geçit yapımı temel atma töreninde Türkiye Cumhuriyetinin başbakanının sarfettiği sözler.

Geldik böylece Abdülmecit'e!...
Fransa Legion d' honeur nişanı...
Haçlı şövalyesi diz bağı nişanı (garter haçlı şovalyesi nişanı) sahibi Abdülmecit.
Özellikle İngiliz Windsor kalesinde Saint George Kilisesi Chapel' inde haçlı hizmetkarlarının isimleri arasına asılı duran şövalye ünvanlı Abdülmecit (aynı nişan Abdülaziz içinde geçerli)
Yadsınamaz, Osmanlının atasıdır o.
Benim atam mı peki?
Burada reddetme hakkımı kullanıyorum; benim atam asla değil, sadece yaşadığım yerlerin yöneticisi o.
Hoş, nasıl yönettiği belli!
Dayamış mabadını Avrupaya, gelen oymuş giden oymuş!
Daha 38 yaşındayken öldüğünde, geleceğimizi peşkeş çekmediği bir malzeme kalmamış.
İslahat fermanı ile yabancıların mal mülk edinmelerinin yolunu açarak geri dönülmez felaketlerin altına imzasını atmış.
Ve bu padişah, boğazı alttan delip geçmek için hayal kurmuş ama gerçekleştirememiş!
Vayy ki vayy!
Nasıl hayal kurmuş acaba?...
Sanırım Topkapı sarayında dalarken hayale, çekerken içkiyi (genç yaşından itibaren en iyi içki içen halife olarak bilinir), bi koşu gelip kendisini neşelendiren zevceleri yanındayken:
"Senin için deleceğim bu boğazı sevgilim" dediğinde, zevcesi sormuştur mutlaka:
"Neresini deleceksin hünkarım?"
"Altını deleceğim"!
Bunu duyan zevceler ise: "Sarhoştur ne yapsa yeridir" diye içlerinden söylenselerde:
"Yaraşır hünkarıma, siz delmeyeceksinizde kim delecek?" demişlerdir mutlaka!...
Acaba, "Sevgilim" gibi harika bir kelimeyi kimin için kullandığını biliyor muydu Abdülmecit?


16 Yaşında Tahta geçip, 38 yaşında veremden ölmüş bir hünkarın zevcelerine bakalım, pardon sevgililerine:

Servet-sezâ.
Şevk-efzâ.
Hoş-yâr.
Tir-î müjgân.
Verd-î cenân.
Gül-cemâl.
Rahîme perestû.
Gülistu.
Dûzd-î dil.
Bezmârâ.
Mâhitâb.
Nâlân-ı dil.
Ceylân-yâr.
Ayşe ser-fîrâz.
Nergizu.
Nâvek-misâl.
Nesrin.
Şayeste.
Nükhet-seza.
Yıldız.
Sâf-derûn.
Hüsn-i cenân.
Ve otuz sekiz çocuk; 18' i erkek, 18' i kız...
Toplam 22 yıl hükümdarlık ve halifelik, 22 eş ve 38 çocuk.
Çocuklarının padişah olanları; 5. Murad, Abdülhamit, Mehmet Reşat, Vahdettin.
Çok verimli, bir o kadar da üretmesini bilmiş çiftçi!
Tohumunu atmış tarlaya boy boy ürün!
Bu arada, ihmal etmemiş; "şu boğazı alttan deleceğim" demiş!
Delmiş ama neyi?
Mal meydanda!...
Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı "Atamız" diyince..
"Atamın" hayaliydi diyince..
Ata olarak bu çıktı karşıma!


2. Mahmut' tan olma, Bezm-î Âlem Vâlide Sultandan doğma Abdülmecit' i "ata" olarak kabul edenlere sözüm yok.

Vâlide' sinin Gürcü olmasına da sözüm yok.
Sözüm; tarihi asla bilmeden konuşanların, daha ne kadar benim aklımla alay edecekleri noktasınadır.
Benim Atam, Türkiye Cumhuriyetini kurandır.
Tarihini bilen ve ona göre yaşayandır.
Kütüphanesinde en az okuduğu 2000 kitap olandır.
Haçlı nişanı almamak için savaşandır.
Savaşıp haçlıyı perişan edendir.
İnsanlarının özgürce dinini yaşaması için hayatını hiçe sayıp onlara bayrak ve vatan verendir.
Hem padişah, hem halife olupta "haçlı nişanı" takan değildir o.
O; yirminci yüzyılın lideri, Musatafa Kemal Atatürk' tür.
Cumhuriyet çocuklarının ATA' sı olur kendileri.

Anlatabildim mi acaba?...

Musa Kâzım Çağlayan

10 Mayıs 2011 Salı

SÖZÜN BİTTİĞİ YER

Aşağıdaki fotoğraf nereye geldiğimizin belgesi. dikkatle bakalım ve yorumlayalım. Gerçek yoruma ihtiyaç bırakmayacak derecede ortada, her şey çok açık.
                                                   Not: Colemerg=Hakkari (Çölemerik)

9 Mayıs 2011 Pazartesi

SİNOP

Daha önce birkaç sefer, son kez iki sene kadar önce gittiğim Sinop'a geçen hafta sonu tekrar gittik. Sinop'u bilmeyenler için söylenebilecek tek şey sanırım mutlaka gidin demek olacak.Özellikle biz, büyükşehir insanı için tam bir cennet. Sessizliği, dinginliği, insanlarının temizliği ve sosyal yönden medeniliği beni sürekli olarak bu kente çekiyor.Elbette çekenlerin arasında zaman zaman canımızın çektiği rakı-balık muhabbetinin en iyi yapılabildiği mekanlardan biri olması da etken. Geçen hafta sonu cuma öğleden sonra yola çıkarak Safranbolu üzerinden akşam saatlaerinde Sinop'a ulaştık. Daha önceki gidişimizde çok beğendiğimiz, güleryüzlü ve candan hizmeti nedeniyle Reis Otel'i tercih ettik. Hemen marinada olması da tercih edilebilir bir başka yönü.
Şehirde daha önce Arkeoloji Müzesini ve Tarihi Cezaevi'nin gezdiğimiz için bu kez onları atladık. Ancak ilk kez gelecekler için her ikisini de mutlaka öneririm. Geçen gelişimizde çok kısa dolaşabildiğimiz Akliman ve Hamsilos'a bu kez çok daha fazla zaman ayırdık. Önümüzdeki günlerde bunları daha detaylı yazacağım. Bu kez ilk kez gittiğimiz Sarıkum gölü ve doğal alanı da büyüleyiciydi. Hemen hemen hiç tanıtımı yapılmayan bu güzelliği de önümüzdeki günlerde anlatacağım.
Sinop'ta rakı-balık için önerebileceğim en önemli mekan, marinada dubalar üzerinden yer alan "Saray Restaurant". Barbun, mezgit ve çarpan (iskorpit balığı) tatmadan Sinop'tan dönerseniz mutlaka eksik bir şeyler bırakmış olacaksınız.
Bu güzel ve bozulmamış kentte zaman geçirmek dinlendirici ve oldukça rahatlatıcı. Sinop mantısı da, mutlaka duyduğunuz ve kentte kesinlikle tatma fırsatı bulabileceğiniz bir başka lezzet. Sahil yolunda "Teyzenin yeri" bu lezzet için önereceğim mekan. Cevizli ve tereyağ soslu mantı, yiyenleri kendine hayran bırakacak cinsten.
Ciddi oranda suç sayısının azlığı ve insana saygıyı hissedebileceğiniz şehirde günün her saatinde rahatlıkla gezip dolaşabileceğinizi hatırlatayım.
Açılan üniversite bölümleriyle şehirde ciddi bir öğrenci potansiyeli var. Öğrencilerin varlığı şehire canlılık kazandırıyor. Gittiğinizde mutlaka aradığınız bazı şeyleri bulacağınız Sinop sizi de mutlaka etkileyecek

5 Mayıs 2011 Perşembe

MAYIS AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 1

 KİTABIN ADI : Kira Kiralina (Kyra Kyralina)

KİTABIN YAZARI : Panait İstrati
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Bertan Onaran
KİTABIN YAYINEVİ : T. İş Bankası Kültür Yayınları
KİTABIN BASKI YILI : 2011
KİTABIN BASKI SAYISI:  1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 132 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ:  10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ:  10/10

YORUM: Kitabın kahramanı Stavro (Dagomir)’in yaşadığı serüvenler kitabın konusu. Çok sevdiği annesi ve kız kardeşi Kira ile eğlenceli ve keyifli yaşamı, babasının ve ağabeyinin evi basıp annesini döverek yaralaması ve evden kaçmaları ile bozulur.
Önce annesini, sonra çok sevdiği Kira’yı yitiren Stavro, onları aramak için yollara düşer. 19 yy. Osmanlı coğrafyasında geçen soluk kesici serüvenler kitabı bir çırpıda bitirmenizi sağlıyor.
Kitap, İstrati’nin 1923’de kaleme aldığı ilk kitabı. Türkçe’ye çevrilen diğer kitaplarında olduğu gibi insan temel öge. Kitabın  arka planında, o çağda bile imrenilen ve coğrafyasında hala etkili Osmanlı yaşamı, mekanlar, dil canlı biçimde kullanılıyor.
Hala İstrati’yi tanımadıysanız seveceğinizden eminim.


Panait Istrati, (d. 1884 - ö. 1935) Romen yazar. Balkanların Maksim Gorki'si olarak anılır.

Romanya'nın bir liman kenti olan İbrail'de doğan yazar, gençliğini, aralarında İstanbul'un da olduğu pek çok Osmanlı kentinde geçirdi. Babası Yunanlıdır. Mısır'ı, Lübnan'ı, Suriye'yi gezdi. Bu dönemde, bulduğu bir sözlük sayesinde Fransızca öğrendi. 1921 yılında, Fransa'nın Nice kentine giderken, yalnızlığı dolayısıyla ihtihar girişiminde bulundu. O sırada üzerinde Romain Rolland'a yazılmış fakat henüz göndermemiş olduğu bir mektup bulunuyordu.
İlk romanı Kira Kiralina (Yaşar Nabi Nayır tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir) 1923 yılında Romain Rolland'ın yazdığı önsözüyle birlikte basılmıştır. Panait Istrati tüm eserlerini anadili olan Rumence değil, Fransızca olarak yazmıştır. Türkçe'ye de çevrilmiş önemli eserleri arasında, Arkadaş (Mihail), Akdeniz, Sokak Kızı (Nerantsula), Angel Dayı, Kodin, Baragan'ın Devedikenleri, Uşak ve Sünger Avcıları gelir.
Gençlik yıllarında devrimci hareketlerin etkisine kapılmış olan Istrati, 1929'da Komünist Partinin daveti üzerine Sovyetler Birliği'ni gezdikten sonra umutsuzluğa kapılmış ve politik mücadelenin dünyada bir şeyleri değiştirmek için yetersiz olduğu fikrini edinmiştir. Pek çok romanında da politikadan, politik mücadeleden çok insanı insan yapan değerler üzerinde durması bu yüzdendir. Panait Istrati romanlarının çoğunda yaptığı yolculukları anlatır. Fakat gezdiği ülkeler değil, tanıdığı insanlar ön plandadır. Istrati'nin eserlerinde gerçek bir insan sevgisi hissedilir. Bu karşılıksız ve koşulsuz sevginin hikâyesindeki kahramanların başına getirdiği belalar kadar, onlara yaptığı katkı da nesnel bir biçimde anlatılır.
Panait Istrati'nin şaheseri olarak Arkadaş (Mihail) adlı kitabı gösterilebilir. Bu kitapta, Panait Istrati'nin pek çok başka romanındaki başkahramanı da olan Adrian Zografi ile Mihail'in arkadaşlığı anlatılır. Bu arkadaşlık, ideal bir sevgi görüşünü simgelemek için kullanılmıştır. Istrati birçok başka eserinde de arkadaşlık temasını kullanmıştır. Hatta bu eserlerin çoğunda büyük, efsanevi aşklar bile arkadaşlıklar uğruna feda edilmişlerdir.
Kaynak: Vikipedi

4 Mayıs 2011 Çarşamba

EĞİRDİR GÖLÜ DE YOK OLUYOR

Yenilenebilir Enerji Kanununda yapılan ve yürürlüğe konmak istenilen değişiklikler “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu ile Koruma Alanı statüsündeki ormanlar, dağlar, nehirlerin”, hidroelektrik santraller ve mermer ocaklarıyla talan edilmesi olgusu, günden güne yurdun dört bir yanındaki doğa facialarıyla gerçekleşmeye devam ediyor. Dağların delik deşik edilerek mermer çıkarılması, içme suyu kaynaklarının korunmayıp, çöplük olarak kullanılarak kirletilmesi halinde, artık ne bu tabiattan ne de insan yaşamının sağlıklı akışından söz edebilmek mümkün olacaktır. Hidroelektrik santralleriyle suları, ait olduğu tüm canlılardan çalınan, madenlerle dağları delik deşik edilen, kimyasal ilaçlarla toprağı zehirlenen, termik santrallerle havası kirletilen, GDO'lu ürünlerle sağlığımızı ve nükleer santrallerle de geleceğimizi tehdit eden güncel ve yakıcı sorunların başında.
Aslında biz insanlar doğayı yok etmiyoruz. Sadece doğanın bize tanıdığı yaşam olanaklarını azaltarak kendi sonumuzu hazırlıyoruz. Doğa sabırlıdır. Ne kadar bozarsak bozalım, kirletirsek kirletelim, kendi sonsuz zaman döngüsü içerisinde bozulan her şeyi yeniden onarır. Ancak bu yeniden oluşuma biz insanın yaşam süresi yeterli olmayacak. Doğayı azgınca kullanıp tüketerek kendi sonumuzu hazırlıyoruz. Doğanın yeniden kurulması döngüsüne yaşam süremiz yetmeyeceğinden gelecek nesillerimizin da yaşam olanaklarını daralttığımızın hatta yokettiğimizin ayırdında dahi değiliz.
 Bu yazıdaki fotoğraflar, Anadolu'nun dört bir yanından Ankara'ya doğru devam eden 'Büyük Anadolu Yürüyüşü'nün Batı Akdeniz Kervanı yolcularının, 12 Nisan'da Antalya'dan başladıkları yürüyüşlerinin 21. gününde 266 kilometre yol katederek Isparta'nın Eğirdir ilçesine ulaştıklarında Eğiridir Gölünde çekildiler.
Bir çok yerleşim yerine içme suyu kaynaklığı eden verimli yörelerden, Türkiye'nin ikinci büyük tatlı su gölü, birinci sınıf sulak alanlarından Eğirdir Gölü kenarına, hayvan leşleri, kimyasal atıklar ve şehir yaşamının çöplerinin dökülmesi ve bu atıkları temizlemek yerine üzerinin hafriyatla kapatılması içme suyunun da  kirlenmesine sebep olmakta.
Unutmayalım doğayı yok etmiyor, doğadaki yaşam alanımızı yok ediyoruz. Ayılalım artık, ses verelim. Sesimizi yükseltmezsek tümden konuşamayacak hale geleceğiz.

3 Mayıs 2011 Salı

NİSAN AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 3

 KİTABIN ADI : HURUFİLİK - İlk elden kaynaklarla doğuşundan itibaren

KİTABIN YAZARI : Fatih Usluer
KİTABIN ÇEVİRMENİ:  -
KİTABIN YAYINEVİ : Kabalcı Yayınları
KİTABIN BASKI YILI : 2009
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 576 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 10/10

YORUM: Fazlullah tarafından XIV. yüzyılda İran’ında kurulmuş, izleri XVII. yüzyıla kadar, 250-300 sene kadar, Anadolu, Otadoğu ve Balkanlar’da takip edilebilen mistik ve felsefi bir akım olan Hurufiliğin tüm felsefesi harfler üzerine kurulmuştur. Kuran’ın 28 ve 32 harfi üzerine geliştirilen yorumların etkileyiciliği açısından Hurufilik İslam dünyasında geliştirdiği farklı konum ve bakış açısı yönünden,kanımca tüm tartışmaların, karalamaların aksine dünya kültür tarihine katkısı bakımından ayrıcalıklı ve eşsiz bir konumdadır.
Hurufilik düşüncesinde, harfler Allah’ın ezeli ve ebedi kelamı olarak ondan ayrı düşünülemez. Hurufiler harflerin varlığını varlıkta müşahede ederek aslında varlıkta Allah’ın varlığını müşahede etmişlerdir. Dolayısıyla harfler araştırılması gereken ilahi bir zuhur olarak karşımıza çıkmaktadır.
Daha önce bu denli yetkin bir araştırma ve gözlem yapılmaması, din araştırmacıları dışında kalan okuyucu ve amatör tarihçileri bu bilgilerden yoksun bırakmıştı. Yazar Fatih Usluer, çok yetkin bir çalışma örneği ile ortaya çıkıyor. Aşağıdaki bazı ana başlıklar kitabın cevap verdiği bellibaşlı konular;
- Fazlullah Mehdi mi, Mesih mi, yoksa Allah mıdır?
- Hurufiler öteki dünyaya inanırlar mı?
- Fazlullah Hz. Muhammed ve Hz. İsa‘ya göre nasıl konumlandırılır?
- Hurufilik bir din midir, İslamın bir kolu mudur?
- Hurufiler Hıristiyanlıktan mı etkilenmişlerdir?
Fatih Usluer’in bu çalışması bu tür soruları yanıtlayarak Hurufiliği saran giz perdesini aralıyor. Bu konuda, araştırmacılarımızın daha birçok değerli araştırmaya imza atacaklarına inanıyorum. Kitabı, tarih, İslamiyet üzerine merakı olan herkese öneriyorum.



Kişisel Web Sayfası : http://fusluer.etu.edu.tr

İdari Görevler : » İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü - Öğretim Üyesi
Akademik Geçmiş : Doktora: Ecole Pratique des Hautes Etudes-Sorbonne Paris
Yüksek Lisans: Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (Paris Sosyal Bilimler Akademisi), Asie Mineure et Interieure
Lisans: Boğaziçi Üniversitesi - Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
Araştırma Alanları: Klasik Türk Edebiyatı, Tasavvuf Edebiyatı, Arapça, Farsça, Osmanlıca, İslam Felsefesi, İslam Tarihi, İslami Doktrinler, Kültür Tarihi.

27 Nisan 2011 Çarşamba

PEKİ SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?

22 Nisan 2011 günü açıklanan CHP Seçim Bildirgesi'nde ABD ve NATO bölümleri:
Sayfa 126:


"Türkiye'de artış gösteren Amerikan karşıtlığını dengelemek için Türkiye ile ABD arasında öğrenci, işadamı, yerel yöneticilerin değişimi, ortak kültürel ve sanatsal etkinlikler etkinlikler düzenlenmesi gibi toplumsal güven artırıcı önlemleri hayata geçireceğiz."


"ABD ile stratejik ve askeri ilişkilerle sınırlı olmayan, dengelenmiş, ekonomik ve kültürel etkileşime açık yeni ve çağdaş bir ortaklık tesis edeceğiz."


 CHP, ABD ile olan mevcut ilişki düzeyini yeterli görmeyerek daha da genişletmek istemektedir.

"İttifaklar" bölümünde:


"Türkiye'nin üyesi olduğu uluslararası kuruluşlara sadece kendi ulusal sorunlarımızda değil, bu kuruluşların etki alanına giren tüm konularda etkin katkılarda bulunacağız"


"Etkin bir üyesi olduğumuz NATO ile ilişkilerimizi güçlendirerek sürdüreceğiz. NATO'nun caydırıcı bir güç olarak barış ve istikrarın korunmasına ilişkin görevini etkili bir şekilde yerine getirmesini günümüz koşullarında NATO'nun konumunun uluslararası barış ve güvenliği koruma yönüne daha fazla ağırlık vererek yeniden belirlenmesini destekleyeceğiz"


Görüldüğü gibi, NATO'nun diğer ülkelere saldırmasını öngören yeni stratejisini desteklemektedir. ( CHP, Libya tezkeresine onay vererek bu konumunu pratikte de göstermiştir.)


CHP, Altı Ok yerine NATO okunu kuvvetlice programına yerleştirmiş oldu.


CHP Milletvekili Şahin Mengü:
"CHP Seçim Bildirgesinde Amerikan karşıtlığını dengelemek için yapılacakların yer alması garip bir durum. CHP tarihinde böyle bir durum olmadı"


 Bu partinin kurucusu Mustafa Kemal ne diyor?


• Efendiler! Avrupa'nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!

• İstiklali tam, bizim bugün deruhte ettigimiz vazifenin ruhu aslısıdır. Bu vazife bütün millete ve tarihe karsı deruhte edilmiştir. Bu vazifeyi derihte ederken, kabiliyeti tatbikiyesi hakkında şüphe yok ki çok düşündük. Fakat netice olarak hasal ettiğimiz kanaat ve iman, bunda muvaffak olabileceğimize dairdir. Biz böyle bir ise başlamış adamlarız… Biz yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz... İstiklali tam denildiği zaman tabiki siyasi, mali iktisadi adli, askeri, her hususta istiklali tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklalden mahrumiyet millet ve memleketin hakiki manasıyla bütün istiklalin mahrumiyeti demektir.


 • Millî egemenlik uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun.



* Temel ilke Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz. Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahrumiyeti, beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağı dereceye düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez. Halbuki Türk'ün haysiyet ve izzetinefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Bundan ötürü, ya bağımsızlık ya ölüm! (Nutuk, 1919, I, S. 13)


• Yabancılardan insaf ve iyilik dilenmek gibi bir ilke yoktur. Türk ulusu, Türk ilinin gelecek çocukları bunu bir an olsun akıllarından çıkarmamalıdır.



• Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahrumiyeti beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir.

PEKİ SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?

26 Nisan 2011 Salı

AFORİZMALAR

(Zamanın, tecrübenin imbiğinden geçmiş bazı sözler doğruluğunu, anlatmak istediğini hiçbir zaman yitirmez. Her an canlıdır, can alıcı noktalara vurmaya devam eder. İşte onlardan bir seçki…)

- Ne kadar yaşlı olursanız olun, bir daha olamayacağınız kadar gençsiniz...
- Yeni arkadaşlar edinin, ama eskilerini de kaybetmeyin!
- Birisinin en iyi arkadaşı olun!
- Her savaşı kazanmak zorunda değilsiniz...
- Bağışlamayı öğrenin ve bunu alışkanlık edinin.
- İyimser olmak her şeyden memnun olmak anlamına gelmez!


- Kimin doğru olduğunu değil, neyin doğru olduğunu saptamak için tartışın.

- Bir dostluğu asla çantada keklik sanmayın...
- Yaşamda önemli olan dönüm noktaları değil, yaşanılası anılardır...


 - Yarın, geri kalan ömrünüzün ilk günüdür.

- Yaşamda denetleyebileceğiniz şeyleri denetleyin; denetleyemediklerinizi de kabul edin.
- Zaman değerli bir şeydir; hayır demekten çekinmeyin.
- Gelecek heyecanla, geçmiş nostalji ile anılırken, yaşadığımız anın koşuşturma ile akıp gitmesine izin vermeyin...
- Hayat, yenilen kazıkların bileşkesidir.
- Varlığın ile yokluğun arasında fark olsun...


- Dünyayı daha iyi bir yer yapabilmek için hiçbir zaman çok yaşlı değilsiniz.

- Nasıl ve ne zaman öleceğinize siz karar veremezsiniz, ama nasıl yaşayacağınız kendi elinizdedir...
- Size saklanılması için verilen sırları saklayın!
- Cansız alem değişime, canlı alem gelişime uğrar...

25 Nisan 2011 Pazartesi

NİSAN AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 2

 KİTABIN ADI : Korkak Abdul’den Coni Türk’e GELİBOLU 1915

KİTABIN YAZARI:  Erol Mütercimler
KİTABIN ÇEVİRMENİ -
KİTABIN YAYINEVİ : Alfa Yayınları
KİTABIN BASKI YILI : 2005
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 672 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ:  9/10 (Dizgi hataları var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 10/10

YORUM: Erol hocanın kitabın önsözünden belirttiği gibi, aslında Çanakkale savaşının 100. yılına hazırladığı bu kitap yayınevinin isteği üzerine 95. yıl anısına çıkarılmış.
Kitap, Çanakkale savaşının tüm yönleriyle ele alıyor, pek çok gerçeği ortaya koyduğu gibi bir çok masal ve hurafenin asılsızlığı sergiliyor.
Kitap bir savaş güncesi gibi yazılmamış. 18 Mart deniz savaşından sonra belli başlı muharebeleri ayrıntısı ile ele alınmış. Önemli bir özelliği savaşın aynı anlarını hem Türk tarafının ve hem de İngiliz tarafının anlatımlarından, karşılaştırarak anlatmış. Aradaki bazı farklara da işaret etmiş.
Kitap, Mustafa Kemal gibi bir dehanın, savaşın seyrini ne denli çevirebildiğini hem 25 Nisan çıkarma gününde ve hem de Ağustos ayı Conkbayırı muharebelerinde gösterdiği inanılmaz öngörü, taktik ve stratejiyi detayıyla anlatıyor.
Kitapta Mustafa Kemal’in Çanakkale savaşları sırasında yazdığı bir savaş raporundaki inanılmaz kehanetini, kitabı okuyarak bulmayı da size bırakıyorum.
“Çanakkale Savaşları, Türkiye Cumhuriyeti’nin önsözüdür” söyleminin dahi, biz Türk gençleri olarak bu savaşı tüm detayları bilmemizin zorunlu olduğunu göstermesi kadar, tüm savaş tarihlerinin "Çanakkale 1915" olan Anzac’lardan çok daha fazla Ata’larımıza sahip çıkmamızı da gerektirmiyor mu?

22 Nisan 2011 Cuma

PSİKOPATLAR NİÇİN ÇOĞALIYOR?

32 yaşındaki oğlu için gelen anne şikayet ediyor:
"Doğru dürüst okumadı ama okul bitti. Şimdi de iş beğenmiyor. Bulduğumuz işlere 'yorucu, bana yakışmaz, bu paraya çalışılır mı' gibi gerekçelerle gitmiyor. Bütün gün evde. 'Onu getir, bunu al' şeklinde emirler veriyor. Yapmak istemediğimizde 'Beni doğurdunuz, yapmak zorundasınız, çocuğunuz değil miyim?' diyor. Direnirsek üstümüze yürümeye başlıyor. Artık korkuyoruz. Ne yapabiliriz?"
Bir başka anne benzer şeyleri henüz 16 yaşındaki oğlu için anlatıyor. Her sabah özel şoförün okula götürdüğü, haftalık harcaması asgari ücretten fazla olan, kredi kartı ile istediğini alabilen ve bunların az olduğunu, okulu nasılsa bitireceğini, babasının işinin onu beklediğini ve bu nedenle gençliğini çalışarak geçirmesinin anlamsız olduğunu söyleyen, sabahlara kadar barlarda gezen, kızdığı zaman kendisine küfür eden, el kaldıran bir çocuk.
Bir baba, 14 yaşındaki çocuğunun kendisini yaraladığını ağlayarak anlatıyor ve benzer bir öyküyü aktarıyor. Hepsinin son cümlesi benzer: "Doğduğundan beri bir dediğini iki etmedik, koruduk, sevdik. Hiçbir şeyini eksik bırakmadık. Niçin böyle oldu?"


 'Öğrencinin Jaguar marka arabası olur mu?' tartışmaları bu konuyu ele almamı zorunlu hale getirdi. Yazmadan önce tartışmaları bir kez daha gözden geçirdim. Tartışılan konu: O öğrencinin Cumhurbaşkanı'na gitmesiymiş. Oysa tartışılması gereken konu: Çocukların kaç yaşında, nelere sahip olmalarının daha doğru olduğu olmalıydı. Çünkü özel üniversitelerin park yerlerine girdiğiniz zaman göreceğiniz araba markaları, tartışılan Jaguar'dan ucuz olmayacaktır. Aslında üniversitelere gitmeye ve arabalara bakmaya bile gerek yok. Sokaklardaki, kafelerdeki gençlere, hatta genç bile sayılamayacak küçük çocuklara bakın. Sadece kıyafetlerine değil, ellerindeki cep telefonlarına, taşıdıkları çantalara ve en önemlisi konuşmalarına bir bakın. Ailesi varlıklı olan çocuk ve gencin bunlara hakkı var mı? Herhalde vardır. Zaten tartışılması gereken de bu değil. Tartışılması gereken; çocuklara ve gençlere zamanı gelmeden alınanların ve izin verilen davranışların, onların gelişimine ve topluma nasıl zarar vereceği olmalıdır. Çevreye ve kendine zarar verici davranışların olması, herkesin kendisine borçlu olduğunu düşünen ve bu nedenle isteklerinin hemen ve eksiksiz yerine getirilmesini isteyen, yapılmadığı zaman saldırganlaşan, emek sarf etmeyen, sorumluluklarını yerine getirmeyen kişileri 18 yaşın altındalarsa 'davranım bozukluğu'yla, üstünde ise 'antisosyal kişilik bozukluğu'yla tanımlıyoruz. Yaygın olarak bilinen adı ile bu kişilere 'psikopat' diyoruz. Son yıllarda bu sorunla ilgili başvurular giderek artıyor. Bu artışın en büyük nedeni; çocuk yetiştirme biçimimizdir.



SORUMSUZ VE DOYUMSUZ ÇOCUK


Doğduğundan beri bir dediği iki edilmeyen, her istediğine kavuşan, isteğinin yaşı ile uyumlu olup olmadığına bakılmayan, emek sarf etmeden, değerini bilmeden alınanları, yapılanları hak görerek yetişen bir çocuğun; sorumluluk sahibi, doyumlu, çalışarak kazanmanın erdemine inanan, bir şeyleri elde etmek için emek sarf etmesi gerektiğini bilerek çalışan bir birey olmasını beklemek mümkün mü? Avrupalı ve Amerikalı aileleri 'çocuklarına bakmıyorlar, yazları çalışmalarını istiyorlar' diye kötüleyenlerin düşüncelerini gözden geçirmelerinde yarar var. Çocuklarımızı sevmekle onları doğru yetiştirmek arasındaki farkı anlamamıza yardımcı olur, diye daha önce de yayımladığım, 'Geleceğin Psikopatlarını Yetiştirme Yolları'nı tekrar yayımlıyorum:


- Daha küçükken çocuğa istediği her şeyi vermeye başlayın! Bu şekilde o, herkesin onun geçimini sağlamak zorunda olduğuna inanacaktır.

- Kötü sözler söylediği zaman gülün! Böylece o kendisinin akıllı olduğuna inanacaktır.
- Ona düşünmeyi ve beynini kullanmayı hiç öğretmeyin! 21 yaşına gelince kendi kararlarını, kendisi versin diye bekleyin!
- Yerde bıraktığı her şeyi kaldırın; kitaplarını, ayakkabılarını, kıyafetlerini... Onun için her şeyi siz yapın ki o, bütün sorumluluklarını başkalarına yüklemeye alışsın!
- Onun gözünün önünde sık sık kavga edin ki aile bir gün parçalanırsa çok fazla üzülmesin.
- Ona istediği kadar harçlık verin ki hiçbir zaman kendi parasını kazanmanın ne olduğunu öğrenmesin.
- Yiyecek, giyecek ve konforla ilgili bütün arzularını yerine getirin ki, istediklerine ulaşmak için çalışmak gerektiğini öğrenmesin.
- Komşulara, öğretmenlere, polislere karşı daima onun tarafını tutun ki, onların hepsine karşı peşin hükümleri oluşsun.
- Bütün bunları ve benzerlerini yaparak yetiştirdiğiniz çocuğunuz bir gün suç islerse, kendisinden özür dileyin! Ama onu felaket dolu bir hayata hazırladığınız için kendinize teşekkür etmeyi ihmal etmeyin!!
(Bu belge, ABD Houston Polis Müdürlüğü tarafından hazırlandı ve kentteki tüm evlere ve okullara dağıtıldı.)

Prof. Dr. Bengi Semerci

(Paylaşım için Sayın Gülay Ogansoy'a teşekkürler)

21 Nisan 2011 Perşembe

GÜL BABA TÜRBESİ - BUDAPEŞTE

Gül Baba (asıl adı Cafer; ö. 01.09 1541) bir Bektaşi Babası, derviş ve şair olmaktadır. Doğum yeri Amasya'nın Merzifon ilçesidir.
(Gülbaba türbesine giden sokak içi)
 Osmanlı Kanuni Sultan Süleyman'ı etkileyen ve Avrupa'da taaruzlara katılan bir önemli Bektaşi Babasıdır. Hayatı Evliya Çelebi tarafından yazılı kaynaklara geçirildi. Gül Baba'nın Budapeşte’de türbesi ve heykeli bulunuyor. Başından gülü, elinden ise tahta kılıcı eksik olmazmış. Şiir okurken ve katıldığı savaşlarda başının üstünde bir gül taşıdığı için Gül Baba diye anıldığı rivayeti nesilden nesile iletilir.
(Türbenin hemen girişinde yer alan Gülbaba heykeli)
 1481' de II. Bayezid döneminde Galata' nın üstlerine, Perşembe Pazarı' nın Voyvoda Konağı' nın yukarılarına düşen bölge, sık ağaçlarla kaplı ve avlanmaya müsait bir bölgedir. Sultan II. Bayezid mevsim kış olmasına rağmen bu bölgede avlanırken, bir av dönüşünde, günlerini, yetiştirdiği gül fidanları arasında ibadetle geçiren Gül Baba' ya rastlar. Gül Baba' nın kendisine sarı ve kırmızı güller sunmasından memnun olan Sultan, kendisinden dileğini sorar. Adını yetiştirdiği güllerden alan Gül Baba, bahçesinin ilerisindeki tepeyi göstererek, "Bu tepeye, mekteb-i irfan tesis ile, orada okuyup yazanları hizmet-i hümayununda istihdam eyle, vakti gelince devletine lazım olur" der. Sonuçta devlete görevli yetiştirmek amacını güden Galata Sarayı kurulmuş olur.
 Sayısız savaşa katıldıktan sonra, 1526 yıllında Kanuni’nin daveti üzerine Gül Baba, Budin seferine katılıyor 1531 yılında Budin'e gelmis ve 10 yıl burada yaşamıştır. 1 Eylül 1541 yılında vefat etmistir . 2 Eylül tarihinde 200 bin kişinin cenaze namazına katıldığına ilişkin bilgileri Evliya Çelebi tarafından sözlü gelenekden yazılı kaynaklara dökülür.Yalnız Türkler tarafindan değil ayni zaman Macarlar tarafindanda çok sevilen ve halen Macaristanda Gül Baba adıyla yaşatılan efsanevi bir kişiliktir Aynı isimle bir macar filmi de mevcuttur.Evliya Çelebi, elinde büyük bir tahta kılıçla savaşlara katılan Gül Baba'ya bu lâkabın verilmesine, daima bir gül taşımasının sebep olduğunu da belirtmiştir.
(Bahçe içinde türbenin dıştan görünüşü)
Gülbaba Budapeşte'nin bir yüksek tepesine gömülür ve tepeye "Gültepe" adı verilir((Macarca. Rózsadomb) . Türbesinin yanına yaptırılan Gülbaba Bektaşi Tekkesi, 1686 yılında yıkıldı. Bir diğer kaynağa göre Gül Baba' nın iki mezarı daha vardır. Bunlardan bir tanesi, Galatasaray Lisesi' nin arka bahçesindedir ve sembol mezardır. Asıl mezar ise Boğazkesen' den Tophane' ye inen yolun sağında bulunan Gülbaba sokağındaki caminin avlusundadır. Mezar I. Abdülhamit zamanında onarılmış ve başına kitabeli bir taş dikilmiştir.
(Türbe bahçesinin terasından Budapeşte'nin genel görünüşü)
Ordu sefere çıktığında, Osmanlı ordusunda yer alan Yeniçeriler döneminde, askerlerin ruhlarını güçlendirmek için dervişler, saz ozanları de sefere katılıyor, mola zamanlarında dualar okunuyor, destanlar söyleniyordu. Dervişler, saz ozanları gerektiğinde silâhlanıp savaşa da katılıyorlardı. Gül Baba, savaşlara katılan dervişlerden biriydi. Hacı Bektaş Veli Yeniçeriler için pir olatak kabul ediliyor ve dolaysıyla Yeniçeriler Bektaşi dervişlerine derin şekilde saygı gösteriyorlardı.
(Giriş merdivenlerinin hemen önünde hediyelik eşya alışveriş standları- Türbe sağda kalıyor)
Eserleri:
Miftah'ül Gayb (şiir ve düzyazılar)
Güldeste (şiir ve düzyazılar)


(Türbe bahçesinde bulunan çinili çeşme)
 Danimarkalı Andersen tarafından 1841 yılında Gül Baba'nın efsanevî hayatı kaleme alınmıştır.
(Giriş ve standlar tarafından türbenin görünüşü ve giriş kapısı)
Macar komponist ve besteci Jenő Huszka [ˈjɛnøː ˈhuskɒ] 1905 yıllında Budapeştede Gül Baba senfoni opera eseri yaratmıştır.
(Türbe duvarında bulunan kitabe)
 Macaristanda 2006 yılında Türkler tarafından Gül Baba vakfı kurulmuştur.
(Gülbabanın sandukası)
Macar Ressam Franz Eisenhut tarafından 1886 yılında Gül Baba adlı eserini ortaya koymuştur.
(Kaynak: wikipedi. Fotoğraflar gezimizden)

19 Nisan 2011 Salı

SOLİTİN

(Ankara Hıfsızsıhha Gıda Denetim Bölüm Başkan Yrd.Gönül Özdeğer ve iki asistanı SOLİTİN adlı kimyasal ile ilgili çalışmaları ve yayınları dolayısı ile ölüm tehditleri aldıklarını açıkladılar ve savcılığa suç duyurusunda bulundular.)

SOLİTİN aslında gıdalarda hiç bulunmaması gereken tamamen kimyasal bir ajan hatta basit olarak melaminimsi bir plastik,sütlere,yoğurt ve ayranlara ve sütün girdiği her çeşit besine katılıyor çünkü bu molekül su ile inanılmaz şekilde bağlanarak kıvam arttırıyor,bu hem imalat procesleri açısından zaman kazandırıyor,hem gıda doğallığını kaybettiğinden son kullanma tarihini uzatıyor ve firmaların stoklu çalışmasını sağlıyor,hem maliyeti inanılmaz düşürerek firmaların rekabet gücünü arttırıyor.

Çocuklarınıza beş kuruşa,yirmi kuruşa,elli kuruşa gofret,çikolata ve süt ürünleri alabilmemiz,evlerimize çeşit çeşit peynir,yoğurt,hazır sütlü tatlı vs girebilmesi hep bu yüzden.


 SOLİTİN bir tricalcid bileşiği yani doğada en bol ve bedava bulabileceğiniz türden,tebeşir gibi,alçı taşı gibi,oysa bu bileşik böbreklerden atılırken renal tubuluslardaki glomerüllerde birikiyor ve filtrasyonu yani böbreklerin kanı süzmesini engelliyor,ve sonuç böbrek yetmezliğine kadar uzanan böbrek rahatsızlıkları serum üre ve kraetinin düzeylerinde artış ve bunun getirdiği devamlı yorgunluk hali, hafıza ve konsantrasyon bozuklukları ve hatta ciddi mental bozukluklar. Almanya Solingen üniversitesi Pskyatri bölümünce 2009 da 21.Europe Pscyhatry Society'e sunulan bildirgede Şizofreni ve SOLİTİN kullanımı arasında ilişkiler olması muhtemel olduğu,Özellikle Paranoid Şizofreni vakalarında kanda tricalciophospate bileşiklerinin normalden 16 kat yüksek olduğu belirtilmesine rağmen bildirge nedense Kongrede sunum için kabul edilmedi.



Üretici firmalar SOLİTİN'i hiç bir şekilde ürün etiketlerinde bildirmiyor, aldığımız ürünlerde SOLİTİN olup olmadığını yine de bir kaç basit deney ile anlayabiliriz,eğer bu yönde bir şüphe oluşursa derhal bulunduğunuz il Hıfsızsıhha Md.ile ilişkiye geçerek şüpheli gıdanın test edilmesini talep ediniz,bu şekilde binlerce hatta yüzbinlerce insanın sağlığını kurtarabilirsiniz,çevrenize baktığınızda ne kadar çok dializ merkezi ve böbrek hastası olduğunu siz de görüyorsunuz bu artışın sebebi bazı ahlaksız firmaların kar hırsından başka bir şey değil.

***Aldığınız sıvı ürünler (süt,ayran,çikolatalı süt vs) için şu yolu izleyebilirsiniz :bir metal'i (çatal,kaşık vs) el yakacak düzeyde ısıtın ve test etmek istediğiniz sıvıya batırarak çalkalama hareketi yapın,metali çıkardığınızda birbirinden ayrılmış öbekler halinde beyaz topaklar görürseniz o üründe SOLİTİN var demektir.


***Peynir vs türü ürünlerde ise :üründen bir parça alarak sirkeli suya koyunuz eğer sirkeli suyun üzerinde kalan beyazımsı bir tabaka görürseniz o üründe SOLİTİN var demektir.


Çikolata,gofret türü ürünlerde ise :ürünü elinizle basitçe kırın, eğer kırığın her iki tarafında süt beyazı noktalar varsa o üründe de SOLİTİN vardır.

Sağlığımız için,geleceğimiz için,çocuklarımız ve sevdiklerimiz için bu bilgileri bütün çevremize yayalım ve toplumsal olarak tepkimizi ortaya koyarak AB Normlarında olmayan bu maddeyi içeren ürünleri almayalım aldırmayalım. Çevremizi olabildiğince haberdar edelim.

Kaynak: Dr. Aytekin Ertuğrul (Vatan ve Emek cephesi)

18 Nisan 2011 Pazartesi

“Golf Dünyası: Bazı istatistikler”

*Kıyı Yaşamı isimli derginin Ocak/Şubat 2004 yayınında kıyı doğal yaşamı (deniz kuşları, su kaplumbağası veya diğer fauna) ile ilgili fotoğraf adedi: 1
*Aynı yayında golf sahalarını gösteren fotoğraf adedi: 61


 *Birleşmiş Milletlerde yaşayan 4.7 milyar insan için gerekli olan günlük en az su miktarı: 9.25 milyar litre

* Dünyadaki tüm golf sahalarının sulanması için gerekli olan günlük su miktarı: 9.25 milyar litre
* 2. Dünya Savaşı’ndan önce Japonya’daki toplam golf sahası adedi: 23
* 2004 yılında işleyen veya açılmak üzere olan toplam golf sahası adedi: 3.030
* Golf sahalarında bir dönüm için kullanılan yıllık tarım ilacı miktarı: 9 kg.
* Tarım için kullanılan bir dönümlük alanda yıllık tarım ilacı miktarı: 2.35 kg.
* Tayland’da 60 bin köylünün günlük ortalama su tüketimi 6.500 metreküp
* Tayland’daki bir golf sahasının ortalama günlük su tüketimi: 6.500 metreküp


* Bir zamanlar nehir sularının taşmasıyla sulanan, ancak günümüzde nehir sularının sadece yüzde 0.1’ini alabilen Kolorado Nehri etrafındaki toplam sulak alan: 150 bin dönüm

* Las Vegas’ta bulunan 60’dan fazla golf sahasının sulanması için Kolorado Nehri’nden çekilen 56 cm derinlikteki suyun kaplayacağı toplam alan 150 bin dönüm..”


Hepsinin kaynakları var; acaba ülkemizde açılan ve açılacak golf sahaları için ne kadar su tüketiliyor?

Hayrettin Karaca

Kaynak. Orhan Bursalı (Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi)

15 Nisan 2011 Cuma

NİSAN AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 1

 KİTABIN ADI:  İlk Kırılma – Kahramanlara Ağıt BADE HARAB 3

KİTABIN YAZARI:  Erol Toy
KİTABIN ÇEVİRMENİ -
KİTABIN YAYINEVİ : Cumhuriyet Kitapları
KİTABIN BASKI YILI . 2010
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI:  378 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 10/10

YORUM: Üçlemenin son kitabında birbirinden farklı zamanlarda gelişen ancak örgüde birleşen hikayeler devam ediyor,
- İbni Bibi, Papaz Yani ile söyleşisinde geçmişe dönüyor Anadolu erenlerinin dergahlarındaki anlatımlarla Selçuklu’nun hikayesini anlatmaya devam ediyor.
- Alpaslan’ın tahta çıkışı ve Nizamülmülk’ün Oğuz töresini çiğnemesi ile nizam bozulmaya başlıyor.
- Oğuz beyleri, yurt olarak seçtikleri Anadolu’yu bölge bölge aralarında paylaşıyor ve fethe başlıyorlar.
- Sinan Bab, dergahını tamamlıyor ve çoban kızı Meryem’e gönlü düşüyor. Ancak Çaka beyin dergaha gelmesiyle öncü olarak yola çıkıyor. Haçlı seferine katılan ancak esir düşünce Müslüman olup Çaka bey’e katılan papaz haçlı seferlerini ve Bizans ile çekişmeleri anlatıyor.
- Selçuklu sultanlarının gittikçe safahata düşmesi ve artan savaş ve çelişkiler Bab’ları zorunlu bir toplantıya itiyor. Yapılan görüşme sonucunda Erenlerinin bir kısmının katılmasına bir kısmının da uzak durup boylara sahip çıkmasına karar verilerek İshak Bab ve İlyas Bab’ın önderlöiğinde isyan bayrağı açılıyor.
Üçleme, Babek isyanından başlattığı anlatımını İshak Baba isyanı ile noktalıyor….
Okumanızı tamamladığınızda pek çok konudaki düşüncelerinizin değişeceğine eminim. Değerli yazar Erol Toy, bu üç ciltlik romanıyla tarihin böylede öğretilebileceğini göstererek tarihten uzak duran sevmeyen pek çok kişiye tarihi sevdirecektir.
(Not: romanın anlatıcı kahramanı İbni Bibi’nin gerçek bir şahıs olabileceğini tahmin edermisiniz? Google’dan bir arayın derim.)