14 Nisan 2011 Perşembe

KARAY TÜRKLERİ (KARAİM-KARAİLER)

(TARİHİMİZE YÖNELİK GÜZEL VE FAYDALI BİR ÇALIŞMA. KONUYA İLGİ DUYANLARIN YARARLANMASI DİLEĞİYLE)

Kırkısani ve Leon Neoy'a göre Karayların ilk filizlendiği yer; İran, Ermenistan ve Kafkasya bölgesidir. Karayların cemaat kurdukları üç bölgeden birincisi, IX. yüzyılda doğu cemaati; Bağdat, İsfehan ve Nihavend cemaatları, ikincisi, güney cemaati; Mısır cemaati,üçüncüsü Kuzey cemaati; Şam ve daha sonra İzmit cemaatidir. VIII.y.y.da Anan ben David, Sadosit akımları düzenlemiş ve yeni bir dinîn ve dünya görüşünün kural ve yasalarını birleştirmiştir. Ancak Karailiğin kökeni doğal olarak VIII. yy. da oluşmamıştı. Anan ben David. Ebu Hanife ile cezaevinde birlikte tutsak olarak kalmıştı. Bu tanışma Anan ben David'in Ebu Hanife'den etkilenmesine ve İslamın mahiyeti ve prensiplerini öğrenmesine yol açmıştır. Karailikteki, İslamiyet'e ve Hıristiyanlığa açık oluş, bu dönemde başlamıştır.



M.A. Kaşgarlı'ya göre "Bugün Kırım Karaim Ayinleri dinlendiğinde; Yahudilik, Hıristiyanlık ve genellikle İslamiyetin karışımı, dünyaya açık ileri bir dinle, adeta dördüncü semavi dinle karşılaşılır. Hatta Yahudiliğin ünlü kelime-i Şehadeti, Selam İsrael, Tanrı birdir, bizim Tanrımızdır şeklinde iken, Kırım Karaylarında, Selam Sema Ülgen Gök Tanrı Tanrı Hepimizindir. şekline dönüşmüştür. Bilindiği gibi, Ülgen; Türklerin Gök Tanrı inancındaki yegane Tanrı'dır.


Hazar Türk Karailiğinin temel inançları, bir kaç noktada toplanır. Bunlar, Evrenin cismani olmayan Tek Tanrı tarafından yaratılmış olması, Tanrı'nın güzelliği, ebediliği ve O'nun güzellik ve iyilik simgesi oluşudur.



Kırım Karaylar'ının Ülgen olarak tanımladıkları Tanrı,ve O'nun yasasını; Musa Peygamber tarafından beşeriyete bildirmiş, fakat yalnız Musa Peygamber'le yetinmeyerek Hz. İsa, Hz. Muhammed ve diğer peygamberler vasıtası ile de bu yasayı bütün insanlara ulaştırmaya devam etmiştir, şeklinde tanımlarlar.


Ülgen'in etimolojisi bizi şu tahlile götürüyor: Çince "ili" Allah demektir. "Ken", kelimesi genç; günç, kenz, kens, şekilleriyle "en kıymetli şey" anlamına gelmektedir. Buna göre Ülgen "Allah Hazinesi" anlamına gelir. Ayrıca "Ken", her yeri kaplamış, kuşatmış anlamına da gelmektedir. Buna göre de "her yerde hazır (ve nazır) olan ili" anlamına gelir ki, bize göre Ülgen bu olabilir.


Peringer'e göre, Karaylar'ın dili Tatarca veya daha çok Türk-Kıpçakça'dır.Karayların Kenasa ve okullarında bu dil kullanılırdı. Polonya'daki Karay Türleri, Kuman Hazar Türkleri'nin bakiyesidirler. Hazar Karaileri ile Kuman Karaileri iki ayrı Türk lehçesi kullanmalarına rağmen, inanç bakımından ortaklıkları, hemen kaynaşmalarını sağlamıştır. Karay Türkleri'nin Dili, Kıpçak ve Hazar Türklerinin dilinin karışmasından meydana gelmiştir.


Arkaik Hazar Türkçesi ile konuşan Karay Türkleri'nde "K" sesi "H" ile "K" arasında bir sestir. Bu özellik Doğu Anadolu'da birçok Kırmanç aşiretinde vardır.



Karay Türkçesi'ne; Yeh-Kün, Yeh-Baksün, Seher, Ayaz, Firyat, Pirlik, Hasta, Vakt, Zeval, Kuvvet, Akıl, Sır, Din, Ummat, İnayet, Kenesa, Kurban gibi kelimelerin Anadolu Türkçesi'nde ve Kırmanç aşiretlerinde de yaşamaktadır.


Karaim Türkleri'nin gün isimleri; Şabat-Kün (Cumartesi) Yeh-Kün (Pazar), Yeh Bas-kün (Pazartesi), Orta-Kün (Salı) Kan-Kün (Çarşamba), Kiçleyne-Kün (Perşembe), Eyne- Kün (Cuma) olarak kulanılmaktadır.Gehinom, Şabat kün gibi kelimeler Karay Türkçesine İbranice'den geçmiştir. Hazar coğrafyasının Kafkas bölgesi Türklerinden sadece Karaçay, Malkar diyalektinde rastlanılan bazı kelimeler şunlardır. Bazlik-Huzur, Berne-Hediye, Borla-Üzüm, Boşatmak-Bağışlamak, Yüz-Silit, Kertme-Armut, Oraç-Ada. Yaygın Karay şahıs isimlerinden bazıları şunlardır: Tomalay, Akbike, Aytulu, Manok, Beylik, Hnke, Altınkız, Severgelin, Biana, Tombul, Yalpacık, Sağdakçı, Çapak. Doğu Anadolu'da içinde "ay" bulunan Gülay, Aydemir, Ayla, Ayhan, Akbike'nin ayrıca, Aybike, Günbike, Kızbike, Gülbike, Bey, Beyler, Özbeyler, Beytimur, Han, Hanlar, Hancı, Hasan-han ve Altunkız gibi isimlerin yanısıra Altun, Altunay, Günaltun..........gibi şahıs ve aile isimlerine çok rastlanır.


Kırım Karay Türkleri'nde

Erkek isimleri: Toktar, Toktamış (Duran Durmuş anlamında ailenin son çocuğuna verilen isim)
Kadın isimleri: Aytoli (Dolunay), Akbike (Beyaz prenses), Bike, Buke (Prenses) Arzu, Nazlı, Sultan, Simit (Susam anlamında)
Aile adları: Kalmuk, Komen (Koman),
Hayvan isimlerinden esinlenen soyadları: Börü (Kurt), Bata (Dev), Calbörü (Kurşun renkte kurt),bozkurt, Çegırke (Çekirge), Ferik (Horoz), Karga, horoz, Kırgı (Alt-maca) Toklı, Tokluğ, (Bir yaşında kuzu),
Soyadı olarak kullanılan yer adları: Kaleli, Kefeli, (Kaftal) Korsu (Kersonlu),
Meslek adlarından gelen soyadları: Çavuş (Usta), Kalfa, Kapcu, Koycu (Çoban), Saatçi,
Fiziki görünüşe uygun soyadları: Alyanak, Karakaş, Şişman:
Ahlaki meziyetleri sergileyen soyadları: Kocak (Cesur), Oynak (hafif neşeli)
Yemek isimlerinden alınan soyadları: Katlama (Katmerli börek), Katık (yoğurt), Pesmet (Kurabiye), Tursu;
Renkleri konu alan soyadları: Pempek (Pembe), Sarık (Sarı)dır.


Hazarlar'ın eski dinlerinin Şamanizm olduğu iddiaları doğru değildir. Esasen Şamanizm bir din değildir. Türkler bu inanç yapısını din olarak kabul etmediler. Hikmet Tanyu,Gök Tanrı dinînin Hz. İbrahim'den gelen hanifilik inancına benzeyen bir inanç olduğunu belirtmektedir.65 Hz. İbrahim'in Türk dinî hayatındaki yerine tasavvuf kayıtlarında da rastlanmaktadır. Vani Mehmet Efendi'nin Araisu'I-Kur'an isimli eserinde, Zü'I Karneyn'in Oğuz Han olarak tefsir edildiği kaydedilmektedir.



Ş.Kuzgun, Tanyu, Ögel, Zajaczkowski, Artamanov ve Kafesoğlu'na atıf yaparak, Hazar Türkleri'nin eskiden beri Tek Tanrı'ya inandıklarını, Gök Tanrı, Ulu Tanrı'ya iman ettiklerini belirtiyor.


İbn Kesir, Zü'l Karneyn'in Hz. İbrahim (a.s.) zamanında yaşadığını, O'na İnandığını, Kabe'nin yapımında O'na yardım ettiğini belirttikten sonra Zül Karneyn'in aslen himyer'li bir melik olduğunu belirtiyor.


İbn Saad'ın rivayetine göre, Hz. İbrahim (a.s.) oğullarından bir kısmına, Allah'ın isimlerinden bir isim öğretip, Horasan taraflarına doğru göndermiştir. Onlar gittikleri yerin ahalisine Allah'ın adını öğretmişler, Hazarlar'ın Meliki, Hz. İbrahim'in soyundan gelen bu çocuklarla karşılaşmış ve bu çocuklar ona Allah'ın emirlerini öğretmişler ve bu Melik'e "Hakan" adını vermişlerdir.


Ş.Kuzgun'a göre Hanifilik inancı, Türklere ve Hazarlara, Zü'I Karneyn kanalı ile gelmiş olabileceği gibi, bizzat Hz. İbrahim'in çocukları ve onların soyu vasıtasıyla da gelmiş olabilir


(Kaynak: Kemal Şimşek)

13 Nisan 2011 Çarşamba

DEMEK Kİ İNSAN OLMAK BAŞKA BİR ŞEY

Japonlar ne Hıristiyan, ne Musevi ne de Müslüman. Ama bütün dünyaya ders verdiler, Demek ki insan olmak, adam olmak başka bir şey.
Buyurun birlikte okuyalım.
İnternette yaygın biçimde dolaşan aşağıdaki metin Japonya deneyimine ilişkin dikkate değer noktaları dile getirdiği için, Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu’nun önerisiyle İngilizceden çevrilmiştir.

 JAPONYA'DAN ÖĞRENİLMESİ GEREKEN 10 ŞEY

Çeviren: Erkan Altınsoy (Afette Rehber Çevirmen)
1. AĞIRBAŞLILIK
Hiçbir dövünme ya da aşırı hareketlerle ızdırap ifade etme görüntüsü yok. Üzüntünün kendisi yüceltildi.
2. ONUR
Su ve yiyecek kuyruklarındaki disiplin. Hiçbir kaba söz ya da sert el kol hareketi yok. Sakinlikleri takdire ve övgüye değer.


 3. YETENEK

Örneğin, inanılmaz mimarlar. Binalar sallandı ama yıkılmadı.
4. ERDEM (Bencil olmama)
İnsanlar sadece o anda ihtiyaçları olan şeyleri satın aldılar, herkes bir şeyler alabilsin diye.
5. DÜZEN
Hiçbir dükkân yağmalama yok. Yollarda korna çalmak, sollamak yok. Sadece anlayışlı tavırlar.
6. FEDAKÂRLIK
Elli çalışan deniz suyu pompalamak için nükleer reaktörlerin içinde kaldı. Bunların yaptıklarının karşılığı nasıl ödenebilir?


 7. DUYARLILIK

Lokantalar fiyatlarında indirim yaptı. Korunmayan bir bankamatiğe hiç kimse saldırmadı. Güçlüler zayıflara baktı.
8. EĞİTİM
Yaşlılar ve çocuklar dâhil herkes ne yapacağını tam olarak biliyordu. Aynen de yaptılar.
9. MEDYA
Bültenlerde kendilerini mükemmel bir şekilde dizginlediler. Aptalca konuşan muhabirler/spikerler yoktu. Sadece sakin bir şekilde yapılan habercilik. En önemlisi de, DURUMDAN FAYDALANARAK KOLAY YOLDAN KENDİNE PAY ÇIKARMAYA ÇALIŞAN POLİTİKACILAR YOKTU


10. VİCDAN

Bir mağazada elektrikler kesildiğinde, insanlar aldıkları şeyleri tekrar raflarına koydular ve sessiz bir şekilde çıktılar.


Ülkeleri dev bir afete uğramış durumdaki Japon vatandaşlarından dünyanın alacağı çok dersler var
(Paylaşım için Burhan Bursalıoğlu hocama teşekkürler)

12 Nisan 2011 Salı

ŞIKLAR KARIŞTIRILMAMIŞ, SADECE KAYDIRILMIŞ!

(Ekşisözlükteki gençlerden birisi oturmuş çalışmış ve üniversite sınavındaki şifre hikayesi hakkında şunları hazırlamış...)
Az önce ftp'den dağıttıkları pdf dosyalarından grup olarak indirdim ve cnnturk'te rastgele alındığı söylenen cevapların gerçek olup olmadığını görmek için şıkları inceledim... gerçekten dairesel moda uygun olarak her soru için sadece 5 şık mı vardı yoksa şıkların yerleri değişikmiydi görmek istiyordum... çünkü cevapların şıkları rastgele karıştırıldıysa dairesel mod ile çözülemezdi açıkçası ben de buna pek ihtimal vermiyordum... ayarladıkları kişilere sadece dairesel mod ile çözülebilecek şifreler dağıtılmıştı diye düşünüyordum... ancak az önce indirdiğim tüm test kitapçıklarında durum değişmiyordu sadece sıralamanın yeri "kaydırılmıştı" basına verilenden tek farkı kaydırılmış olmasıydı ve her şekilde çözülüyordu...
Gerçekten inanamıyordum sadece kaydırarak çözülebiliyorlardı hem de milyonlarca farklı kitapçıkta aynı basit yöntemle çözülebiliyor... size hangi kitapçığın geldiği zerre kadar önemli değil... öyle 4 faktoriyel 5 faktoriyel değişik şık falan yok sadece 5 değişik farklı şık var... diğer kitapçıklara da baktım onlarda da durum aynı sadece 5 farklı kaydırılmış dizilim var ve hepsi de şansınız varsa ilk denemede en kötü ihtimal alt alta 5 kere yazdığınızda sizi doğru cevaba götürüyor...
Her pdf dosyasında 103 test kitapçığı var ve hepsinde sonuç aynı http://pastehtml.com/view/1dxk3cs.html adresindeki basit programcıkla çözüleceği gibi şıklar altlarına sıralı dizildiğinde ilk tek eşleşende de görülebiliyor.. hangi şıkta verilirse verilsin doğru cevap 1006
baktığım test kitapçığının adını, o kitapçıkta kaçıncı soru olduğunu ve şıkların dizilimini yan yana aşağıda veriyorum... sadece 5 farklı alternatif dizilim olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz ve hepsi aynı yöntemle rahatlıkla çözülebiliyor...


 soruyu da yazalım:

2011-2010+2009-2008+...+3-2+1 işleminin sonucu kaçtır?
şimdi süper karışık cevaplar geliyor:
kitapçık............soruno........şıklar
11244.21604.......soru.04.......a)1006 b)1002 c)1004 d)1008 e)1000
11277.98071.......soru.03.......a)1008 b)1000 c)1006 d)1002 e)1004
11221.41620.......soru.03.......a)1004 b)1008 c)1000 d)1006 e)1002
11219.60235.......soru.03.......a)1000 b)1006 c)1002 d)1004 e)1008
11183.25042.......soru.04.......a)1006 b)1002 c)1004 d)1008 e)1000
11242.03362.......soru.02.......a)1002 b)1004 c)1008 d)1000 e)1006
11240.91091.......soru.01.......a)1002 b)1004 c)1008 d)1000 e)1006
11190.68873.......soru.02.......a)1004 b)1008 c)1000 d)1006 e)1002
11179.32440.......soru.03.......a)1000 b)1006 c)1002 d)1004 e)1008
11235.67362.......soru.01.......a)1008 b)1000 c)1006 d)1002 e)1004
11167.36815.......soru.03.......a)1008 b)1000 c)1006 d)1002 e)1004
11190.34493.......soru.03.......a)1002 b)1004 c)1008 d)1000 e)1006
11239.69771.......soru.01.......a)1002 b)1004 c)1008 d)1000 e)1006
11214.19471.......soru.01.......a)1002 b)1004 c)1008 d)1000 e)1006
11265.39413.......soru.01.......a)1000 b)1006 c)1002 d)1004 e)1008
11224.24040.......soru.03.......a)1006 b)1002 c)1004 d)1008 e)1000
11269.59931.......soru.02.......a)1006 b)1002 c)1004 d)1008 e)1000
11169.48860.......soru.02.......a)1008 b)1000 c)1006 d)1002 e)1004
11253.53431.......soru.02.......a)1004 b)1008 c)1000 d)1006 e)1002
11222.87224.......soru.01.......a)1000 b)1006 c)1002 d)1004 e)1008


göreceğiniz gibi öyle 80-100 vs. değil sadece 5 farklı görünen ama tek bir dairesel dizilim var:


 a)1000 b)1006 c)1002 d)1004 e)1008

   .........a)1006 b)1002 c)1004 d)1008 e)1000
      ..................a)1002 b)1004 c)1008 d)1000 e)1006
          ..........................a)1004 b)1008 c)1000 d)1006 e)1002
              ...................................a)1008 b)1000 c)1006 d)1002 e)1004
sadece "kaydırılmışlar" "karıştırılmamışlar" aynı iskambil kağıtlarıyla yapılan ilüzyon numaralarında olduğu gibi...
baktığım diğer soru ve cevaplarda da durum değişmiyor her kitapçıkta sadece cevaplar kaydırılmış, karıştırılmamış dolayısıyla çembersel mod sistemi ile rahatlıkla çözülebiliyor... başka sorusu olan var mı bilmiyorum ama adamlar hala ayakta durabiliyorsa ve bu basit ilüzyon görülemiyorsa biz ne kadar kral çıplak desek nafile...
çözümü hala merak edip okumayan varsa diye bir kere daha hatırlatalım...
kural 1) sayılar küçükten büyüğe dizilirler ve soru kağıdındaki orjinal sıralama ile karşılaştırılırlar. sadece 1 cevap kesişiyorsa o şık kesin doğru cevaptır. bu mod demektir.
kural 2) iki ya da daha fazla çakışan cevap varsa cevapta bize verilen sıralamayı sağa doğru kaydırırız... sondaki cevap en başa geçer... böyle böyle bir çakışan çıkıncaya kadar ilerlersiniz. bu da çembersel mod demektir.
kural 3) eğer sayılar zaten küçükten büyüğe sıralı şekilde gelirse zaten beş cevap birden çakışıyor demektir... bu durumda ise doğru cevap en küçük sayıdır...
örneğin:
11190.68873 soru.02
a)1004 b)1008 c)1000 d)1006 e)1002
a)1000 b)1002 c)1004 d)1006 e)1008..........sadece tek çakışan cevap var doğru cevap d)1006 bu öğrencimiz şanslı ilk denemesinde bulabilirdi!
11183.25042 soru.04
a)1006 b)1002 c)1004 d)1008 e)1000
a)1000 b)1002 c)1004 d)1006 e)1008........2 çakışan var 1002 ve1004, kaydıracağız
a)1008 b)1000 c)1002 d)1004 e)1006..........hiç çakışan yok yine kaydıracağız
a)1006 b)1008 c)1000 d)1002 e)1004..........sadece 1006 çakışıyor doğru cevap a) 1006 bu da şanslı sadece 3 denemede bulabildi!
11235.67362 soru.01
a)1008 b)1000 c)1006 d)1002 e)1004
a)1000 b)1002 c)1004 d)1006 e)1008..........hiç çakışan yok, kaydıracağız
a)1008 b)1000 c)1002 d)1004 e)1006..........2 çakışan var 1008 ve 1000 yine kaydıracağız
a)1006 b)1008 c)1000 d)1002 e)1004..........2 çakışan var 1002 ve 1004 yine kaydıracağız
a)1004 b)1006 c)1008 d)1000 e)1002..........hiç çakışan yok yine kaydıracağız
a)1002 b)1004 c)1006 d)1008 e)1000..........sadece 1006 çakışıyor doğru cevap c) 1006, bu ise bahtsız bedevi

Neyse ki diğer sorularda kolayları da gelecek sisteme güveniyor ve başarıyı hedefliyor... çıkıp ulu orta evet benim vicdanım elvermiyor artık bunca insanın kul hakkını ödeyecek cesaretim yok.. bana bu zorla yaptırıldı diye yüzbinlerce insanın hakkını yiyerek ahir hayatımda direk cehenneme gitmek istemiyorum diyecek mi? hayır!! sadece sınav iptalini izleyecek ve bir sonraki sınavda ona sunulan bir sonraki yönteme bel bağlayacak... sınav iptali gerçekleşmezse de g..üyle gülecek tüm eleyip geçtiklerine, salak gibi dershanelere para saçıp günde 1000 soru çözen gerizekalılara. ailelerine de acıyacak içten içe... boğaziçi'nden odtü'den itü'den kendi aralarında yaptıkları geyiklere malzeme olacağız hepsi o... ama kral çırılçıplak!!!



editörün notu: sizden ricam bu entry ve emek harcanmış benzer yazıları anlayıp başka ortamlarda paylaşmanız.. şukela falan vermeyin, zamanın ötesine gönderin, cehennemin dibine gönderin ama insanlara iletin... sözlüğü forum havasına sokmak istemiyorum ama 10-15 tane mesajdan sonra belki daha önce yazılmış diğerlerine olduğu gibi binlerce mesaj arasında yok olup gidecek... internette yayınlanan diğer test kitapçıklarını indirin ve cevap şıklarındaki kaydırılmış ama katiyen karıştırılmamış örnekleri benim yaptığım gibi gösterin... böyle kitlesel bir hilenin göz göre göre işlemesine izin vermeyin... sadece bu yazıyı refere etmeyin.. inceleyin anlayın farklı örneklerle her forumda dile getirin...
Kaynak: İlhan Vardar (Vatan ve Emek cephesi)

11 Nisan 2011 Pazartesi

ONLARI UNUTMAYIN - 23

KABAKÇI SALİH EFE

Kütahya ili Tavşanlı ilçesi Çamalan (eski adı Alabarda) köyündendir. 1890 yılında dünyaya gelmiş 1923 yılında da öldürülmüştür.Kabakçı,alçak boylu,kara bıyıklı ve çok cesur birisidir.
Kabakçı Salih Efe, Milli Mücadele döneminde Tavşanlı,Dağardı,Orhaneli,Harmancık,Keles,Emet ve çevresinde faaliyet göstermiştir.Kabakçı,hem Yunanlılarla hem de yerli eşkıya çeteleriyle mücadele etmiş,yöresine çok büyük faydası dokunmuş bir halk kahramanıdır. Millî Mücadele yıllarını ve İstiklâl Harbini öncesi ve sonrasıyla bilmeden Kabakçı Salih Efe, Yağdığınlı Halil Efe, Gedizli İbrahim Efe gibi vatanperver efeleri tam olarak anlayamayız. Devlet düzeninin ve otoritesinin bozulduğu bir dönemde yerli eşkıya ve çetelerden sonra Yunan işgaline uğrayan Tavşanlı ve çevresinde faaliyet göstermiş olan Kabakçı, Tavşanlı ve hatta Kütahya’nın Millî Mücadele Tarihinde bahsedilebilecek üç-beş önemli şahsiyetinden biridir. Yunan askerlerinin de en çok nefret ettiği kimsedir.Hatta Yunanlılar,köylerde tarla kenarlarına ekilen kabakları dahi (Kabak isminden dolayı) süngülemişlerdir.
Kabakçı’nın dedeleri, Osmanlı döneminde doğudan sürgün yoluyla gelirler.Önce Simav’ın Güney köyü’ne daha sonra da Tavşanlı’nın Alabarda köyüne gelip çobanlık yapmaya başlarlar.Çok fakir bir ailenin çocuğu olan Kabakçı,gençliğinde çobanlık yapar ve Harmancık’ın Kozluca köyündeki krom madeninde çalışmaya başlar.Alabardalı Selam Ağa da çalışkan olan Kabakçı’yı kızıyla evlendirerek iç güveyliğine alır. Askerlik çağına gelen Kabakçı, köyünden Yörük Mustafa ile birlikte Çanakkale’ye askere gider. Kabakçı’nın Çanakkale’de askerde olduğu yıllarda Dağardı bölgesinde Alagöz, Koca Ahmet, Arnavut Ali ve Yörük Hüseyin eşkiyalık yapmakta ve ortalığı kasıp kavurmaktadırlar. Çetelerin ve eşkiyaların baş gösterdiği, devlet düzeninin bozulduğu böyle bir zamanda Kabakçı da askerliğini tamamlayamadan askerden gelir.Tavşanlı’da jandarma kumandanı olan Hurşit Bey,önce Kabakçı ve Yörük Mustafa’yı asker kaçağı olduklarından dolayı dama attırır, fakat daha sonra da halka zulmeden eşkiyalara karşı ve özellikle azılı bir eşkiya olan Alagöz’ü yakalayabilmek için Kabakçı ve Yörük Mustafa’dan yardım ister. Onları damdan çıkarırır. Her ikisi de dağa çıkarak Alagöz’e yanaşırlar.Bu arada Alagöz, Dereli’de Şerife adında bir kadının verdiği zehirli gözleme sonucunda ölür. Alagöz’ün ölmesiyle Kabakçı,askerliğinin geri kalan kısmını tamamlamak üzere Tavşanlı’da jandarma yapılır.


Kabakçı’nın Tavşanlı’da jandarma olduğu bir dönemde Tavşanlı, Yunan işgaline uğrar.

Tavşanlı’yı işgal eden ve Tazılı Kumandan olarak bilinen Yunan kumandan Binbaşı Zamanist, çevredeki eşkıya ve çetelere karşı Kabakçı’dan yararlanmak ister.Kabakçı’da Yunanlılarla iyi geçinmeye başlar. Kabakçı,etrafında topladığı efelerle çetesini kurup bir yandan da gizliden gizliye çevrede çapulculuk yapıp erzak ve iaşe toplayan Yunan Müfrezelerini imha etmeye başlar. Kabakçı’nın çetesinde Alabardalı Kara Ahmet ve Kara Mehmet, Şapçılı Şükrü Efe, Harmancık Akalan’dan Canip Efe, Kıranışıklar köyünden Sadettin Efe, Madanlardan Mehmed Ali ve Köprücekli Kel Ali bulunmaktadır.
Yunan komutanı Binbaşı Zamanist, Çukurköy muhtarından kadın ister. Muhtar da Kabakçı’ya haber verir.Gece yarısı Kabakçı, Çukurköy’e gelir ve Yunan kumandanı ile kavga eder. Dışarıdan nöbetçiler içeri girmeye başlayınca da Kabakçı evin arka tarafındaki pencereden aşağıya atlayıp yalınayak kaçar. Bu hadiseden sonra Yunan Kumandanı Zamanist, Kabakçı’nın öldürülmesini ister.İşte bu kavga, Kabakçı’nın Yunanlılarla mücadelesinin başlangıcı olur.
İlk yıllarda Kabakçı,Yunanlılarla iyi geçinerek yöresini Yunan zulmünden korur.
Gebeler’den Kara Bilal, askerde iken hanımına Kabakçı’nın adamlarından biri göz koyup alır. Kara Bilal askerden döndüğünde Kabakçı ile araları bozulur. Kara Bilal çeteciliğe başlar. Kabakçı’yı ortadan kaldırmak için de Yunanlılardan yardım alır. Fakat Kabakçı, Gebeler’de ani bir baskınla Kara Bilal Çetesini ortadan kaldırır.
Kabakçı bu arada Yunanlılardan herhangi bir zarar gelmemesi için ailesini önce Hereke’deki Sefer Ağa’ya yollar. Sefer Ağa Yunanlılardan çekinir. Bu sefer Kabakçı’nın ailesini Yörük Veli kabul eder. Ailesi Yörük kıyafetiyle dağlarda gezmeye başlar.
İşte bu dönemde Kabakçı ve çetesi, 12 Eylül 1337/Miladi 1921 tarihinde Orhaneli’nin Ağaçhisar köyünde, soygun yapamaya gelen Çerkez Ethem’e bağlı Kuvay-ı seyyare gurubuna 80 küsür efeyle (Keles Mıntıka Kumandanı Firuz Bey’in ifadesine göre 300 kişiyle) baskın yapar. 8 Saat süren çatışma sonucunda esir edilenler Tavşanlı’ya Yunan Kumandanlığına yollanır. Bu olaydan sonra Kabakçı’nın Çerkez Ethem’le ve dolayısıyla Çerkezlerle arası açılır.


Kabakçı,Tazılı Kumandan Binbaşı Zamanist’i Tavşanlı’nın Eşen köyünde çatışma sonucunda öldürür. Bunun üzerine Yunanlılar,(Eşen’de, Derbendli Eyüp’ün attığı bomba sonucunda kumandanın öldürüldüğünün söylenmesi üzerine) Derbent köyü’nde ihtiyar ve çocukları camiye doldurup ateşe verirler. Temmuz 1922 de Derbent köyünde büyük bir katliam yapılır. Kabakçı’nın oğlu olan Talip,1997 yılında kendisiyle yapılan bir röportajında; Zamanist’in, Derbentli Eyüp’ün attığı bomba sonucunda yaralandığını,onu asıl vurup öldürenin Madanlarlı Mehmet Ali olduğunu ifade etmiştir.

Kabakçı ve adamları Çaltılı’da dinlenirlerken, Sülyeli Akbaş Halil Çetesinden baskın yer. Çıkan çatışmada Sülyelilerden Akbaş Halil,Kabakçı’nın adamlarında da Yörük Mustafa vurulur.
Emet’te ise halk, ayaklanarak 40 Yunan askerini efe ve çetelerin de desteğiyle imha eder. Bu olay üzerine Yunanlılar,bir tabur askeri Emet üzerine gönderir. Halk dağlara kaçışır. Kabakçı 150 kişilik bir ekibi ve çevreden katılanların da desteğiyle Büyük Taarruz Hareketi öncesinde 24 Nisan 1922 tarihinde Emet’e giden yola pusu kurar. Cevizdere denilen boğazda bir tabur Yunan askerini imha eder. Bir tek Yunan askeri sağ kurtulur.
Kabakçı’nın Kuvay-ı Milliye’ye İstihbarat çalışması yapması: İstiklâl Harbinde Kuvay-ı Milliyecilerin Bursa’dan Ankara’ya büyük bir gizlilik içinde gönderdikleri haberler, Tavşanlı’da Kabakçı ve adamları tarafından Kütahya’ya ulaştırılmıştır. Bu konuda Yılmaz Akkılıç, Kurtuluş Savaşında Bursa adlı eserinin 428.sayfasında o günleri yaşayan Mehmet Şimşirlioğlu’na dayanarak şunları yazar;
 “Anadolu’nun Bursa’ya dönük gözü kulağı Uludağ yöresi idi. Bağlantı, dağ köylerinin yurtsever köylüleri ve çeteler aracılığıyla sağlanıyordu. Maksem’de bir muhallebici Mustafa Dayı vardı. Onun çok hizmetleri vardır. Ankara’nın kapısının anahtarı onda idi. O mektupları veya haberleri toplar, bize dağdakilere verir, biz de alır elden ele Tavşanlı’ya gönderirdik. Dağdan odun taşıyanlar, Mustafa Dayı’nın ilk adamlarıydı. Onlar bize getirirlerdi. Bizden daha içerlerde, Keles taraflarında falan (Kabakçı’nın adamları olan) Sadettin Efe, Canip Efe vardı” (Yılmaz Akkılıç Kurtuluş Savaşında Bursa.Sayfa428) m
Kabakçı’nın Cevizdere Savaşı’na katılması: Demirci Kaymakamı İbrahim Edhem Akıncı’nın 21 Mayıs 1338(1922) tarihinde Müfreze kumandanlarına gönderdiği raporda aynen şunlar yazılıdır;
“Müfreze Kumandanlarına. Numara 25. Madde 5- Emet’te Kabakçı düşman aleyhine kalkarak Emetlilerle beraber külliyetli düşman imha etmişler ise de maatteessüf Emet ve birkaç köy yanmıştır.” (İbrahim Ethem Akıncı.Demirci Akıncıları.II.Baskı.TTK.Ankara 1989.Sayfa 239)
Genelkurmayın yayınlamış olduğu Türk İstiklâl Harbi adlı eserde şu bilgiler verilir;
 “Bu tarihlerde-Mart 1922 sonunda-7’nci Tümenden on silahlı erle Emet bölgesine gelmiş bulunan Yüzbaşı Reşit ve Teğmen Şakir,Türk Kuvvetlerinin ileride girişeceği genel bir taarruzda Yunan Ordusunun gerilerine saldırmak amacı ile gönüllü toplamağa başladılar. Bu bölgedeki çetelerden Kabakçı ve Arif Çavuş gibi kimselerden yardım gördüler. Erneköy, Emet ve Harmancık dolaylarında halka silah ve cephane dağıttılar. İlk çarpışma 24 Nisan’da Emet yakınlarında başlamış oldu. Bundan sonra Kadıköy’de toplanan silahlı halk ile Yayındal’daki Kabakçı müfrezesi bu yörede bulunan 35 kişilik bir Yunan takip müfrezesiyle çarpışarak kayıp verdirdiler” (Türk İstiklal Harbi.II.Cilt,Batı Cephesi.6 ncı Kısım.Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi Resmi Yayınları.Seri No:1Ankara 1967.Sayfa 192)
Kabakçı’nın Türk Ordusuyla birlikte Yunanlılara Karşı Savaşması:
Kuvay-ı Milliyeci Demirci Akıncıları reisi ve Demirci Kaymakamı İbrahim Edhem eserinde, 4 Eylül 1992 tarihli raporunun 4.maddesinde ;
“Demirci’den kaçan düşmanın Yenihan civarında Nizamiye Süvarileri ve Kabakçı Efe tarafından bozguna uğratıldığını” belirtmiştir.(İbrahim Ethem Akıncı. Demirci Akıncıları.II.Baskı.Türk Tarih Kurumu.Ankara 1989.Sayfa 358)


 Bursa’nın Düşman İşgalinden Kurtuluşunda Kabakçı Efe:

Kurtuluş Savaşında Bursa adlı eserinde Yılmaz Akkılıç şöyle yazar;
“O günleri yaşayanlardan Abdürrahim Yücelik şöyle anlatıyordu: Bursa 10 Eylül Pazar gününü 11 Eylül 1338(1922) pazartesi gününe bağlayan gece kurtuldu istiladan.Işıklar semtinden Püskülsüz İsmail çetesi,Pınarbaşı semtinden Kabakçı çetesi şehre girdiler.İnegöl istikametinden gelen 3.Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa ve emrindeki askeri birlikler 11 Eylül pazartesi sabahı Bursa’ya girdiler” (Yılmaz Akkılıç.Kurtuluş Savaşında Bursa.Sayfa 466)
Milli Mücadeleden sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulur.Devlet tarafından yerli çetelere ve efelere "af" çıkartılır.Kabakçı’nın öldürülmesinden 1 ay önce af çıkmasına rağmen Kabakçı bu aftan haberdar edilmez.Kütahya jandarma kumandanı tarafından, Kabakçı’ya "hizmetlerinden dolayı askeri rütbe ve nişan verilmek üzere" Ankara’ya çağırıldığı söylenir.
"Ağaçhisar’da soygun yapan bir Çerkez Çetesini yaptığı baskınla dağıtıp kalanlarını da Tavşanlı’daki Yunanlılara teslim etmesinden dolayı" Kabakçı’ya kin güden ve intikam almak isteyen Kütahya’daki Çerkez Jandarma Komutanı,1923 yılında 33 yaşında olan Kabakçı’yı Köprüören’de öldürtür.
(Burada bir parantez açıp o güne ilişkin bir anlatıyı nakledelim;
Kabakçı efe Kütahya Valiliği’nden gelen bu çağrının hayır mı şer mi ? olduğunu anlayabilmek için hanımına ahıra gidip atının hangi ayakla eşindiğini öğrenmesini söylemiştir. Efenin çok güzel küheylan bir atı varmış. Efe eğer at sağ ayağıyla toprağı kazmaya çalışırsa hayır sol ayağıyla kazmaya çalışırsa şer olarak düşünürmüş. Efenin hanımı ahıra gidip üstün körü bakarak atın sağ ayağıyla eşindiğini söyleyince efe bu haberi hayra yormuştur. (Halbuki at sol ayağıyla eşinmiştir.) Bunun üzerine efe merkeze gitmek üzere hazırlık yapmış ve yola çıkmıştır. Nitekim askeri bir jeep vasıtasıyla jandarmalar efeyi Tavşanlı’dan Kütahya’ya doğru götürmüşler aynı yol üzerinde kızılca ören mevkii ne geldiklerinde efe küçük su dökmek için arabadan inip ormana doğru yöneldiği sırada jandarmalar efe kaçıyor diyerek silahlarını ateşlemişler ve oracıkta efeyi vurmuşlardır)
Efenin cesedi Köprüören’e gömülür.Yıllar sonra Tavşanlı-Kütahya yolu yapılırken cesedi çıkarılıp Kütahya’ya nakledilir.Aradan yıllar geçmesine rağmen cesedinin çürümemiş olduğu görülür.


Kabakçı’nın ölümünden sonra Kabakçı’nın oğulları Talip ve Mehmet, babalarının Milli Mücadele döneminde yaşadığı bir olay nedeniyle Kütahya’da mahkemeye çağırılırlar. Mahkeme sonucunda da Kabakçı suçsuz bulunur ve oğulları da beraat eder.Olay şudur; Atatürk tarafından görevlendirildiği belirtilen İnegöl’ün Edebey köyü’nden İzzet Bey’le birlikte Cevizdere Savaşına katılıp yaralanan bir Kuvay-ı Milliye askeri, Kabakçı tarafından tedavisinin yapılması amacıyla Gökçedağ nahiye müdürüne teslim edilir. Nahiye müdürü de bu yaralı askeri Yunanlılara teslim eder. Yunanlılar da bu askerimizi şehit ederler.İşte yaşanan bu olay nedeniyle Cumhuriyetin ilk yıllarında Kabakçı ve dolayısıyla ailesi Kütahya’ya mahkemeye çağrılır. 1923 yılında ölmüş olan Kabakçı’nın hanımı ve çocukları Kütahya’ya birkaç kez mahkemeye giderler. Sonunda Kabakçı’nın suçsuz olduğu hükmü verilir.

Sonuç:
Gerçek bir tarihsel kişilik olan Kabakçı Salih Efe Milli Mücadele döneminde ve Bursa ile Kütahya illeri sınırlarında yaşamıştır. O, devlet otoritesinin tamamen kaybolduğu yıllarda çevresine topladığı kızanları ile belirli bir otoritenin sahibi de olmuştur. Bu otorite Tavşanlı yöresinin Kurtuluş mücadelesi ile çoğu zaman yan yana, omuz omuza birlikte de olmuştur. Elbette bir asker kaçağı olarak da nitelendirildiği için yine kimi zaman da devleti temsil eden yerel otoritelerle çatışmaya da girmiştir. O nedenledir ki, yazılı kaynaklar ondan “eşkıya” ya da “asker kaçağı” tanımlaması ile söz etmektedirler. Bu resmi nitelemenin aksine halk vicdanının ona lâyık gördüğü sıfat ise olumlu çağrışımları da beraberinde getiren “efe” sanıdır. Bu iki farklı değerlendirme tarzı, geniş halk yığınlarının yanlış yorumlara gittiği noktasına ulaşırsa, yine halk tarafından oluşturulmuş sağduyu anlayışının yok sayılması anlamına gelir ki bu asla doğru olamaz. İşte bu nedenledir ki, resmi belgelere yine resmi sıfatı olan kişiler tarafından aktarılmış bulunan bu tarz tarihsel değerlendirmelerin halkın algılamasından çıkan sonuçlarla beslenmesinde zorunluluk bulunmaktadır .

Kaynaklar:
1- Ömer Faruk DİNÇEL Araştırmacı-Tarihçi http://www.omerfarukdincel.com/viewpage.php?page_id=54,
2- “Tarihsel Gerçekliğin Algılanması Bağlamında Olay Kahramanı Kabakçı Salih Efe" Prof. Dr. Mustafa CEMİLOĞLU

8 Nisan 2011 Cuma

TÜBİTAK'TAN DÖRT SORU

Aşağıdaki test, 4 basit sorundan ibaret. Düşünmeden hemen cevap vermek gerekiyor. Lütfen kendinizi aşağıdaki cevaplara bakmadan deneyin. Bakalım dört soruyu da cevaplandırabilecekmisiniz? Kolay gelsin

Soru 1: Bir koşuya katılıyorsun, İkinci adamı solluyorsun. Hangi sıralamada yer alırsın?
Cevap: Birinci sıraya çıkarım dediysen yanlış !


Soru 2: Bu koşuda sonuncuyu sollarsan hangi sıralamaya çıkarsın ?
Cevap : Sondan ikinci dediysen yine yanlış !


Not tutma ve hesap makinesi kullanmadan, ezberden hemen cevap vermeniz gerektiğini de unutmayın!
Soru 3:
1000 al
40 ekle
1000 daha ekle
30 ekle
1000 daha ekle
Artı 20
Artı 1000
Ve artı 10
Toplam ne çıkıyor ?
Cevap:
5000 ??? Yine yanlış !!!


Soru 4:
Aylin''in Babasının 5 kızı var :
1. Çaça
2. Çeçe
3. Çiçi
4. Çoço
5. ????
Soru: Beşincinin adı ne?
İyi düşünün haaa..
Cevap: Çüçü???
Yanlıııııııışşş

Cevaplar:

1. sorunun cevabı: İkinciyi sollarsan onun yerini alırsın, yani ikinci olursun.
2. sorunun cevabı: Biraz düşünün arkadaşlar ! Sonuncuyu nasıl sollarsınız ? Sen onun arkasındaysan o sonuncu olamaz değil mi ? Cevabı mümkün değil !!
3. sorunun cevabı: 4100. Aynı hesabı iyi bir hesap makinesiyle tekrar yapın…
4. sorunun cevaı: Aylin, Aylin!!!

6 Nisan 2011 Çarşamba

ANLAYANA...

(Bazen bir küçük dörtlük yazmayı istediğin sayfaların yerini alacak kadar her şeyi apaçık anlatıverir.
Ömer Hayyam üstad, yüzyılların ötesinden bugüne nasıl da ışık tutuyor.
Anlayana değil mi?)
Niceleri geldi, neler istediler

Sonunda dünyayı bırakıp gittiler
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?
O gidenler de hep senin gibiydiler

5 Nisan 2011 Salı

AKYARMA-AKTAŞ2 VADİSİ DOĞA YÜRÜYÜŞÜ

Geçtiğimiz pazarı, yine bir süredir özel nedenlerle gerçekleştiremediğimiz doğa yürüyüşüne ayırdık. Baharın gelmekte oluşu ve gün geçtikçe canlanan doğayı yerinde yaşamak için bu haftanın rotası olan "Akyarma-Aktaş2 vadisi" yürüyüşüne kayıt yaptırdık.
 Sabah 8.00'de başlangıç noktasında buluştuğumuzda sürprizlerden bir tanesi, yeni bir rehber Yücel beyle yürüyecek olmamız ve ikinci hususta gelen 23 katılımcının büyük bir kısmının ilk defa yürüyüşe katılan doğa severler olmasıydı. Güzergah, daha önce benzer rotalar yaptığımız Gerede ormanları olmakla birlikte, kendimizi biraz eski saydığımızdan, katılımcıların yürüyüş dengesinin bulunamayacağı kuşkusu üzerimizde idi. Nitekim rehberimiz Yücel bey, genel bilgiler anlatırken belli malzeme eksiklikleri ortaya çıktı. bu da gezimizin bir başka açıdan da zorlu geçeceğinin işaretiydi. Saat 10.30 dolaylarında e-5 kıyısında başlangıç yapacağımız noktaya geldiğimizde, rota hızını ve güzergahın boyutunu Yücek beyin, grubun durumuna göre ayarlayacağı noktasında toplanınca yürüyüşün oldukça yavaş olacağı ortaya çıktı.
 Doğa, mevsim dönüşümü sebebiyle henüz uyanmamakla birlikte yer yer açan Ankara çiğdemleri başlangıcın müjdesini veriyorlardı. Oldukça eğimsiz bir rotada yavaşça yükseldikçe belli noktalarda henüz erimeyen karlar ortaya çıktı. Hava oldukça kapalı ve yükseldikçe hafifçe çiseleyen bir yağmur altında, çok molalı olarak yaklaşık 13 dolaylarına kadar tırmanmayı sürdürdük.
 Grubun fotoğraf severlerinin çokça yakalayacağı güzel fotoğraf ortamları vardı.
(fotoğraf ÇİĞDEM AVCI)

 Yaklaşık 13.45'e kadar süren öğle yemeği molamız ormanlık ve oldukça sulak bir bölgede, ağaç altlarında oldu. Kısa molada hem dinlenmek ve hem de görüşemediğimiz dostlarımızla sohbet olanağını değerlendirdik.
(Fotoğraf SERKAN ŞİMŞEK)
 Yemek sonrası başlayan yürüyüşümüz, biraz da yeni katılımcıları fazla zorlamamak için orman içi yollardan devam etti.

(Fotoğraf SERKAN ŞİMŞEK)

(Fotoğraf SERKAN ŞİMŞEK)
 Isının sıfırın üstüne olduğu için yer yer eriyen karlar dereler halinde orman içinde akarken bazen küçük gölcükler oluşturuyor bu da geçişlerimizi zaman zaman zorlaştırıyordu.
 Yağan karın pek çok yerde ağırlığı çekemeyerek kırılan ağaçlar yollara düşerek engeller yaratıyor. Bazen arasından ve bazen de üzerinden atlayarak geçmek durumunda kaldık.
Yolun sonuna doğru, fazla efor sarfetmeyince, rehberimizin teklifiyle bir grubumuz biraz terleyebilmek için yukarı vadiye ve yaylalara giden yola saparak hızlı bir yürüyüşle bir yarım daire çizerek yükseldikten sonra Türkler yaylasında tekrar inişe geçerek diğer gudrbun yaklaşık yarım saat sonrasında bitiş noktasına ulaştığımızda saat henüz 15.30'du. Ancak yeni başlayan grubun fazla zorlanmaması için kısa kesilen bu rota, ki yaklaşık 10-11 kilometre civarında idi, bizi fazla tatmin etmedi.
Saat 18.30 sıralarında Ankara'ya dönüşümüzde, daha sonraki yürüyüşlerimizde, daha dengeli yürüyüş rota ve gruplarına bakma fikrimizi hayata geçirmeye karar verdik.

4 Nisan 2011 Pazartesi

TUNUS'TA BALIK YEMEK

Tunus gezimizde gerçekleştirmeyi istediğimiz bir niyetimiz güzel bir balık ziyafetiydi. Tunus'un bir Akdeniz ülkesi olması ve ülkenin iki yanında baştan aşağı denizkıyısı olduğu için balıkçılığın olduğunu ve gerçek deniz ürünlerine ulaşabileceğimizi düşünüyorduk. Gezimizin son günü, bir anlamda da çizdiğimiz rotaları tamamlamanın keyfi ile Cap bon'da bu isteğimiz gerçekleştirme fırsatını bulduk. Tam kıyıda tek başına duran deniz restoranı aslında çevrede rekabetin olmaması sebebiyle bize fazla seçenek bırakmıyordu. Ancak bir kerede pazarlık etme şansımıza güvenerek rehberimizin Kamel'in yardımıyla restoran sahibiyle pazarlığa giriştik. Önce kilo hesabı üzerinden sonra da seçtiğimiz balıkların tümü üzerinden yaptığımız pazarlıkla, 2,5 kiloluk bir mersin balığına 165 DT isteyen restoran sahibi, yanına eklediğimiz iki azman çipura ilavesiyle tamamını 135 DT üzerinden servis yapmayı kabul etti.

 Aslında Tunus'da meze kültürü zayıf. Türkiye ve Suriye'nin üzerine kaliteli bir meze sofrasına henüz rastlamadım. Masaya ilk gelenler vasat bir yeşil zeytin tabağı, havuç turşusu ve bir acılı ezme tabağıydı. Acısı fena değildi ancak çok daha acılarını, Tunus Medina çarşısında bulmak mümkün.
 Bir söğüş salata tabağı. Turp, domates patates kızartması soğan.
 Haşlanmış patatesli bir başka salata. soğan maydonoz biraz domates ilavesiyle.
 Dubrovnik'te de rastladığım gibi, balık masasına haşlanmış sebze tabağının meze olarak getirilmesini Tunus'ta da gördüm. Ancak sadece haşlanmış ıspanak tabağı geldi. Dubrovnik'te ıspanak, patates, kereviz gibi çok daha çeşitlemeli bir tabağa göre bu biraz daha sade idi.
 Mezeler ve beyaz şarap ile bir süre oyalandıktan sonra balığın gelmesine yakın, balık çorbası geldi. Tadı fena değildi.
Ve uzun süren pazarlıklarımızın ürünü iki büyük çipura ve mersin balığından oluşan ana mönümüz. 7 kişilik masamızı rahatlıkla doyurdu.
İki şişelik beyaz şarap ilavesiyle sonuçlanan ziyafetimizin toplam faturası 180 DT idi. Ayrıya 10-15 DT'lik bahşişimizin eklenmesiyle balık yemeğimizi kişi başına 30 TL civarında bitirmenin keyfi ve muhteşem doygunluğuyla güzel bir anımızı geride bıraktık.

1 Nisan 2011 Cuma

MART AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 6

 KİTABIN ADI:  Ulustan Devlete – Bir uzun yola döşenen taşlar BADE HARAB 2

KİTABIN YAZARI : Erol Toy
KİTABIN ÇEVİRMENİ -
KİTABIN YAYINEVİ:  Cumhuriyet Kitapları
KİTABIN BASKI YILI : 2010
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 417 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ:  10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 10/10

YORUM: Üçlemenin 2. kitabında birbirinden farklı zamanlarda gelişen ancak örgüde birleşen hikayeler devam ediyor,
- İbni Bibi, Canibe (Selen Ece)’yi nikahlı eş alıyor. İkilinin birbirine olan aşkları artarak devam ediyor.
- Selçuk bey, Oğuz’a han olunca, Ulu kam Tutak Bab’ın desteğiyle tüm boyları Kurultay’a toplayarak, tüm Oğuz’un ortak bir dini benimsemesini istiyor. Tüm din temsilcileri dinlendikten sonra ortak irade ve oybirliği ile İslamiyet seçiliyor. Selçuk han bekle ve gör siyasetiyle, Ahmet Yesevi adına alan Tutak Bab’ın desteğiyle tüm Oğuz boylarını bir arada tutuyor.
- Tutak Bab’ın yeğeni, Maun Bab’ın gönlü Çulpan’a düşüyor ve eş alıyor.
- Abaka İlhan, Bizans’la ilişkileri geliştirmek için eşi Ulukiye Hatun’u (Prenses Maria) babası imparatora gönderiyor. Kervan başı İbni Bibi’nin talebiyle Canibe’de kafileye katılıyor, konuştuğu rum diliyle Ulukiye Hatun’un yol boyu dert ortağı oluyor. İbni Bibi’nin görevi, Bizans’tan sonra Balkanlara uzayacak. Yolda, vaktiyle Mevlana Hazretlerinin dergahında can arkadaşı olan papaz Yani’yle karşılaşıyor. Ondan Haçlılar ve Bizans üzerine çok değerli bir el yazması alıyor.
- Oğlu Mikail’in savaşta yitiren Selçuk Han, tüm sevgisini öksüz kalan Çağrı ve Tuğrul’a yöneltip onları yetiştiriyor.
- Maun Bab dergahında yetişen Sinan Abdal, ulu kamdan Anadolu’ya gitme ve atının çatladığı yerde kendi dergahını kurma ödevini alıyor. Anadolu’da bir dağ başında dergahını yapmaya başlıyor.
…. Gerisini ve romanın tüm keyfini yaşamak için elbette bu kitabı alacaksınız. İyi okumalar. (Türk’ün tarihini bilmeye ihtiyacı var. Atatürk, Türk, Öğün,.. derken kastettiği tarihimizi bilmek ve gelecek kuşaklara öğretmek zorundayız. Haydi okumaya!)

30 Mart 2011 Çarşamba

ANKARALI VE 50+ YAŞINDA OLMAK

(Aşağıda, yaşı 50'nin üzerinde olan ve gençliğinden beri Ankara'da yaşayanlar için küçük bir test var. Bakalım anılarınızdan bunların ne kadarını hatırlayabileceksiniz. Gençler için belki de hiçbir şey ifade etmeyen bu anılar, 50+ yaşındaki Ankaralıların hafızalarından hiç silinmeyecek kah hüzünlendirici kah gülümsetici nice anıyı ortaya dökeceğini tahmin ediyorum)

ANKARALI VE 50+ YAŞINDA OLMAK


* Milli Kütüphane önünden kalkan ODTU otobüsünü kaçırınca okula gitme imkanınız kalmayıp, o gün ilk dersi kaçırmak zorunda kalmışsanız,
* Bahçelievler' le ODTU arasında hiçbir konut (bir tane dışında) olmadığını hatırlıyorsanız,
* Tatilden Ankara'ya dönerken koca beyaz radar topu gördüğünüz anda "Ankara'ya geldik sayılır" deyip bir keyif sigarası yakmışsanız (tabii sigara içiyorsanız)


 * Pazar günleri 10 matinesine Ulus Sineması'na veya Büyük Sinema'ya gidip, Goralı'da goralı veya Sandviç'te sosisli yemişseniz,

* Gölbaşı sinemasının yanındaki meyhanede 25 kuruşa afyonlu beyaz şarap içip kendinizi bir şey olmuş gibi görmüşseniz,


* Piknik'de Arjantin bira içip sosis tavanın tadına varmış, soğuk jambonlu sandviçin ne olduğunu orada görmüş ve o acı hardalın her şeye ne kadar da yakıştığını düşünmüşseniz,

* Kuğulu Park'ın içinden henüz yol geçmediğini hatırlıyorsanız,
* Meram Pastanesi'nde keyfini çıkara çıkara peşmelba yemişseniz,
* Cinnah caddesinin başındaki STOP kafeteryada atıştırırken jukebox'ta 25 kuruşa istediğiniz şarkıyı dinlemişseniz,


 * Gazanfer, Modern, APPLE, MET gibi diskolara gitmişseniz,

* Okulu kırdığınızda Trakya Pastanesi'ne takılmışsanız ve zaman zaman Halit hoca tarafından orada da basılmışsanız,
* ARI sineması açıldığında bayram etmişseniz,
* Şişman'da Maraş dondurması yemişseniz,
* Kar yağdığı zaman 4. caddenin tepesinden, duran veya hareket halindeki hiçbir arabayla karşılaşmaksızın, merdiven üstünde İsrail Evleri'ne kadar kaymışsanız,


* Renkli Sinema'ya duvardan atlayıp girmeye çalışırken en az bir kere yakalanmışsanız,

* Köşk Pastanesi'nde koko ve badem ezmesi yemişseniz,
* Mini Golfte golf oynamışsanız,
* Ful'den döner almışsanız,
* Ara sokaklara basket potası dikip, basket oynayabilmişseniz,
* Java motosikletlerle Ankara'yı dolaşan Atmacalar'dan haberiniz varsa,
* Kocabeyoğlu Pasajı olağan uğrak yerlerinizden biri olmuşsa,
* Botanik Parkı'nda sevgilinizle el ele dolaşmışsanız,
* Hergele Meydanı'ndaki dükkanlardan 2. el Wrangler-Lee pantolonlar alıp, sağa sola hava atmışsanız,
* Sheraton Oteli'nin yerinde Kavaklıdere Şarapları'nın üzüm bağı olduğunu biliyorsanız,
* Bahçelievler- Cebeci ve Kızılay-Çankaya hatlarında çalışan station dolmuslara binmişliğiniz varsa,
* Bahçelievler ve GOP'da gerçekten bahçeli evler olduğunu biliyorsanız,
* MESA Koru Sitesi'nde oturmaya başlayan dostlarınıza "Yuh be...o kadar yol gidilip gelinir mi?" demişseniz,

* Siz bir Ankara’lısınız demektir
ve muhtemelen yaşınız da 50'yi devirmiştir.

29 Mart 2011 Salı

MART AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 5

KİTABIN ADI:  Dörtlükler

KİTABIN YAZARI : Ömer Hayyam
KİTABIN ÇEVİRMENİ:  Şaban Morgül
KİTABIN YAYINEVİ : Athena Yayınları
KİTABIN BASKI YILI:  2010
KİTABIN BASKI SAYISI:  2. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 160 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ:  10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ:  10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ:  10/10
YORUM: Ömer Hayyam’ı sanırım sizlere tanıtmama gerek yok.
Yüzyılların ötesinden seslenen bu büyük bilgin, deyişleriyle bugün dahi aramızda. Pek çok dörtlüğü ve rubaisi, bugünkü olaylara dahi yorum yapabilen, engin yüküyle keyifle okunabiliyor.
Ancak pek çoğumuz onu belki bir şair olarak tanıyor. Fakat aşağıdaki yaşam özetinden de anlaşılacağı gibi gerçekte kendisi döneminin sayılı Matematik bilginlerindendir. Pek çok eserinin zaman içerisinde kaybedilmiş olduğu sanılıyor.
Ona ait oldu bilinen eserlerinin listesi ekte.
Yorulduysanız, keyifsizseniz, biraz kafa dinlemek istiyorsanız gelin Hayyam’ın şiir dünyasına dalın.
İnanın zevk alacaksınız...

Gıyaseddin Eb'ul Feth Ömer İbni İbrahim'el Hayyam veya Ömer Hayyam (Farsça: عمر خیام)(d. 18 Mayıs 1048 - ö. 4 Aralık 1131) İranlı şair, filozof, matematikçi ve astronom.

Hayyam Nişaburludur. Yaşadığı dönemin ünlü veziri Nizamül-Mülk ve Hasan Sabbah ile aynı medresede zamanın ünlü alimi Muvaffakeddin Abdüllatif ibn el Lübad'dan eğitim görmüş ve hayatı boyunca her ikisi ile de ilişkisini kesmemiştir. Bazı kaynaklar; Hasan Sabbah'ın Rey kentinden olduğu Nizamül-Mülk'ün de yaşça Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah'tan büyük olduğunu ve böylece aynı medresede eğitim görmediklerini belirtmektedir. Yine de Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ve Nizamül-Mülk'ün ilişki içinde olduklarını inkar etmemektedir. (Kaynak: Semerkant-Amin Maalouf Amin Maalouf'un bu kitabında Hasan Sabbah ve Nizamül-Mülk ile Ömer Hayyam'ın ilişkisini ve hikâyelerini kurgulamış olabileceği de düşünülmelidir. Hayyam'ın kendi dilinden yazılı böyle bir açıklaması yoktur.)
Birçok bilim adamınca Batıni, Mutezile anlayışlarına dâhil görülür. Evreni anlamak için, içinde yetiştiği İslam kültüründeki hakim anlayıştan ayrılmış, kendi içinde yaptığı akıl yürütmeleri eşine az rastlanır bir edebi başarı ile dörtlükler halinde dışa aktarmıştır.
Çadırcı anlamına gelen "Hayyam" takma adını babasının çadırcılık yapmasından almıştır. Ayrıca İstanbul'un Beyoğlu ilçesinde bir semte adını da vermiştir. Tarlabaşı bulvarında Sakızağacı ışıklardan başlayıp, Tepebaşı'na kadar inen caddenin adıdır. Hayyam aynı zamanda çok iyi bir matematikçiydi. Binom Açılımını ilk kullanan bilim adamıdır. Hayyam, genelde şiirlerindeki eğlence düşkünlüğünün belirgin olmasından dolayı Rubâileri ile ünlenmiştir.
Geçmişte yaşamış birçok ünlünün aksine Ömer Hayyam'ın doğum tarihi günü gününe bilinmektedir. Bunun sebebi, Ömer Hayyam'ın birçok konuda olduğu gibi takvim konusunda da uzman olması ve kendi doğum tarihini araştırıp tam olarak bulmasıdır.
Rubailerinde, dünya, var oluş, Allah, devlet ve toplumsal örgütlenme biçimleri gibi hayata ve insana ilişkin konularda özgürce ve sınır tanımaz bir şekilde akıl yürüttüğü görülmektedir. Akıl yürütürken ne içinde yaşadığı toplumun ne de daha öncesi zamanlarda yaşamış toplumların kabul ettiği hiçbir kurala bağlı kalmamış, kendinden önce yaşayanların insan aklına koymuş olduğu sınırları kabullenmemiş, bir anlamda dünyayı, insanı, var oluşu kendi aklıyla baştan tanımlamış; bu nedenle de çağını aşarak "evrenselliğe" ulaşmıştır. Ancak unutmamak gerekir ki Hayyam'ın yaşadığı dönem, kendisi gibi çağları aşan ve tarihin gördüğü en büyük düşünürlerden birini yaratacak sosyo-kültürel altyapıya sahipti. Kendi tarihinin belki de en aydınlık dönemlerini yaşayan İslam dünyasında felsefenin hak ettiği ilgiyi gördüğü, Selçuklu saraylarında ise sentez bir Orta Doğu kültürü (Türk-Hint-Arap-Çin-Bizans) oluşmaya başladığı bir dönemde yaşayan düşünür, böylece nispeten yansız ve bilimsel bir öğrenim görmüş, Müslüman fakat felsefeyi günah saymayan bir toplum içinde özgürce felsefe ile ilgilenebilmiştir.
Hayyam, aynı zamanda dünya bilim tarihi için de önemli bir yerdedir. Dünyanın ilk rasathanesini kurmuştur. Günümüzde kullanılan Miladi ve Hicri Takvimlerden çok daha hassas olan Celali Takvimi'ni hazırlamıştır. Okullarda Pascal Üçgeni olarak öğretilen matematik kavramı aslında Ömer Hayyam tarafından oluşturulmuştur. Matematik, astronomi konularında dünyanın önde gelen bilim adamlarındandır. Birçok bilimsel çalışması olduğu bilinmektedir.
Yaşadığı dönemi takip eden yıllar boyunca, İslam dünyasında düşünce ve aklı reddeden bir yapının oluşması, İslam coğrafyasında siyasi iktidar mücadelesi, toplumsal sınıflar arasındaki mücadelelerde iktidarların geniş halk kitleleri üzerinde otoritelerini koruyabilmek adına dini kullanması neticesinde adeta "yobazlığın" iktidara oturtulması; Ömer Hayyam gibi insan aklına ışık tutmaya çalışmış birçok düşünürün "sapkın" ilan edilmesine, genel anlamda toplumsal eğitim seviyesinin düşmesi nedeniyle de Ömer Hayyam'ın şarap ve zevk düşkünü olarak anlaşılmasına sebep olmuştur. Bu nedenle Ömer Hayyam tüm zamanlarda iktidara muhalif olanlar için bir ilham kaynağı olagelmiştir.
Pek çok Rubai ünü sebebiyle Hayyam'ınkilerine karıştırılmıştır, bilinen kadarıyla Rûbailerinin sayısı 158'dir. Fakat kendisine mal edilenler binin üzerindedir.
Ayrıca Ömer Hayyam için tarihteki ilk bilinen savaş karşıtı eylemci yakıştırması da yapılmaktadır.
Rubailerinin Türkçeye çevirisi farklı birçok çevirmen tarafından yapılmışsa da rubaileri Türk halkına sevdiren çeviri Sabahattin Eyüboğlu tarafından yapılmıştır.

Eserleri
Hayyam'ın eserlerinden 18 tanesinin adı bilinmektedir, çeşitli bilim dallarında birçok eser yazmıştır.
1. Ziyc-i Melikşahi. (Astronomi ve takvime dair, Melikşah'a ithaf edilmiştir)
2. Kitabün fi'l Burhan ül Sıhhat-ı Turuk ül Hind. (Geometriye dair)
3. Risaletün fi Berahin İl Cebr ve Mukabele. (Cebir ve denklemlere dair)
4. Müşkilat'ül Hisab. (Aritmetiğe dair)
5. İlm-i Külliyat (Genel prensiplere dair)
6. Newruzname (Takvim ve yılbaşı tespitine dair)
7. Risaletün fil İhtiyal li Marifet. (Altın ve gümüşten yapılmış bir cisimde altın ve gümüş miktarının bilinmesine dair. Almanya Gotha kütüphanesinde bir nüshası mevcuttur.)
8. Risaletün fi Şerhi ma Eşkele min Musaderat(Öklid'in bir probleminin çözülmesi metoduna dair, Hollanda Leiden kütüphanesinde bir nüshası vardır. F. Woepcke fransızcaya çevirmiştir.)
9. Risaletün fi Vücud (Felsefede ontoloji bahsine dair. Britanya kütüphanesinde bir nüshası mevcuttur.)
10. Muhtasarun fi't Tabiiyat (Fizik İlmine dair)
11. Risaletün fi'l Kevn vet Teklif (Felsefeye dair)
12. Levazim'ül Emkine (Meskûn yerlerin iklimi ve hava değişikliklerine dair)
13. Fil Cevab Selaseti Mesâil ve fi Keşfil Hicab (Üç meseleye cevap ve alemde zıtlığın zorunlu olduğuna dair)
14. Mizan'ül Hikem (Pırlantalı eşyaların taşlarını çıkarmadan kıymetini bulmanın yöntemine dair)
15. Abdurrahman'el Neseviye Cevab (Hak Teâlâ'nın alemleri yaratmasının ve insanları ibadetle yükümlü kılmasının hikmetine dair)
16. Nizamülmülk (Arkadaşı olan vezirin biyografisi)
17. Eş'arı bil Arabiyye (Arabça rûbaileri)
18. Fil Mutayat (İlim prensipleri)

Kaynak: Wikipedi

28 Mart 2011 Pazartesi

GALİBA "HACK"LENDİM

Galiba "hack"lendim.
Cuma gününden beri bana ait olan merkibilgehan@hotmail.com adresime giremiyorum. Her seferinde şifre yanlış hatası veriyor. Açılmış ve açılmamış pek çok iletimi kaybetmiş durumdayım.
Bunun ötesinde, adres listem ulaşılamaz durumda. Tüm dostların adresini yitirmiş durumdayım. İnsanın başına gelince anlaşılıyor. Yedeklemesi olmayınca sudan çıkmış balığa dönmüş durumdayım.
Acil olarak bilgehanmerki@yahoo.com ve bilgehanmerki@hotmail.com adreslerini edinmiş durumdayım.
Bu yazıyı okuyacak tüm dostların bu adreslere bilgi mesajı göndermelerini rica ediyorum. Rehberime en kısa zamanda ulaşmak istiyorum.

24 Mart 2011 Perşembe

MART AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 4

KİTABIN ADI : Oblomov

KİTABIN YAZARI : İvan Gonçarov
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Orhan Akıcı
KİTABIN YAYINEVİ : Athena Yayınları
KİTABIN BASKI YILI : 2010
KİTABIN BASKI SAYISI : 2. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 602 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 9/10 (Çok az dizgi hataları var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 10/10

YORUM: “Rus edebiyatının hiçbir kahramanı, ne Raskolnikov (Suç ve Ceza)ne Mişkin (Budala), ne de Prens Amdrey (Savaş ve Barış), eski Rus insanını, hatta bütün Doğuluları Oblomov kadar açıklıkla, en özlü yanıyla temsil etmez. Doğu, belki de ilk defa olarak Gonçarov'un bu büyük eserinde kendi kendini tanımaya, Batı'dan farkını anlamaya başlamıştır. Oblomov, çiftliği, köleleri olan bir derebeyidir. Köylülerin hazırlayacağı ekmeği yemek için büyütülmüştür. Bu yüzden, ekmeğini kendi kazanan insanlar arasında ne yapacağını şaşırır, böyle bir hayata hazır olmayan iradesi söner, ölüme benzeyen uyuşukluğa gömülür. Ancak Gonçarov, büyük romancılarda görülen 'dram karşısında gülümseme'' sini hiç eksik etmez; okurunu da gülümsetmeyi başarır. Gonçarov'un bu dev yapıtını okuduktan sonra ''Oblomovluk''un bize, hiç de yabancı olmadığını farkedecek, iş hayatına karışmış olanlar arasında bile, pek çok Oblomov'un bulunduğunu göreceksiniz.” (Athena Yayınları kitap tanıtımından alıntı)
Oblomov, 1970 li yılların kült kitaplarından idi. 1970 gençlerinin dönemsel kitap okuma tutkusu geçen kırk senede bir daha tekrarlanmadı. O yıllarda bir türlü fırsat bulup okuyamadığım bu kitabı sonunda okudum. Türkiye’de neredeyse bu kitabı yayınlamayan yayınevi yok gibi.
Okuduğunuzda göreceğiniz gibi “Oblomov”luk bir tip ve karakterdir. Onun benzerleri her zaman ve her ülkede bulunabilir. Belki de bildiğiniz, yanınızda olan birisi dahi olabilir. Gonçarov, Oblomov’u o derece iyi tahlil etmiş ve romanda işlemişki, adeta gerçek bir fotoğraf veriyor size.
Her zaman dünya klasikleri arasında yer bulan bu kitap, aydın Türk insanının ve gencinin okuması zorunlu kitaplardan biridir.
Unutmayın, okuyacağınız her kitapla, etrafımıza çöken karanlığı yırtabilmek için daha çok silahımız olacak…

İvan Aleksandroviç Gonçarov (Rusça: Ива́н Алекса́ндрович Гончаро́в) (18 Haziran 1812–15 Eylül 1891) Rus yazardır. En ünlü eseri 1859 yılında basılmış Oblomov'dur. Simbirsk, şimdiki adıyla Ulaynovsk'ta doğmuştur. Babası zengin bir tahıl tüccarıdır. Moskova Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra 30 yıl boyunca devlet memurlğu yapmıştır.

Fyodor Dostoyevski tarafından kayda değer, itibarlı bir yazar olarak tanımlanmıştır. Anton Chekhov kendisinden başarılı bir yazar olarak söz eder. Hiç evlenmemiştir ve 1891 yılında St. Petersburg kentinde ölmüştür.
Kaynak: Wikipedi