15 Haziran 2010 Salı

GEREDE AKTAŞ VADİSİ DOĞA YÜRÜYÜŞÜ

Geçtiğimiz Pazar günü, artık iki haftada bir düzenli hale getirdiğimiz doğa yürüyüşümüzde önceden belirlenen rota, Gerede Aktaş vadisi idi. Fuat hocam bir önceki yürüyüşü, önemli bir mazereti sebebiyle kaçırdığı için bu kez hazırlıklı ve istekliydi. Bizim için bu sene, yapılan yürüyüşlerin tüm rotaları yeni olduğu için yine güzel bir yürüyüş olacağını tahmin ediyorduk.
Sabah saat 08.00’de hareket öncesi buluştuğumuzda Kemal’in gelemeyeceğini öğrenince üzüldük. Mehdi de iş nedeniyle Ankara dışında olduğundan katılamadı. Değişik noktalardan aldığımız katılımcılarla birlikte 23 yürüyüşçü ve 2 rehber olarak gezimize başladık.
Bağımsız yürüyüş grubumuz üyelerinden Jale’nin uzun süre mücadelesini verdiği “sigarayı bırakma operasyonu”nun başarıya ulaştığını ve 23 gündür içmediğini öğrenmekle mutlu olduk. İleride 203. ve 2003. günleri de inşallah kutlayacağız. Tabii, bunun Jale’ye faturasını hemen çıkardık. Bir sonraki yürüyüşümüze patatesli ve ıspanaklı gözleme yemeyi garantiye aldık (!)
Molalarımızdan sonra E5 karayolu üzerinde Gerede’ye yaklaşık 25 kilometre kala bir orman yolu girişinde aracımızdan indik. Gerekli hazırlıklardan sonra saat 11.00’e yaklaşırken yürüyüşümüz başladı.
Önceden aldığımız bilgiye göre, yürüyüşümüz rotamız, Aktaş göleti boyunca sürekli yükselerek yaklaşık 1.800 metrelere kadar çıkacak, orman içinde, kah stabilize orman yolundan kah ağaçların arasından tırmanarak, orman gözetleme kulesinin bulunduğu tepeye kadar çıkış yapacak, sonra sürekli bir inişle Aktaş vadisi boyunca yürüyerek çıkış yolumuzdan inerek başlangıç noktasına dönecektik.
Yürüyüşümüzün ilk anlarından itibaren bizi değişik bir zorluğun beklediğini anladık. Her ne kadar Pazar günü hava güneşli ve açıksa da, günlerden beri yağan yağmurun güneş nedeniyle buharlaşmanın başlaması nedeniyle olağanüstü bir nem ortamında yürüyecektik.

Daha ilk metrelerde hemen hissetmeye başladığımız inanılmaz sıcak ve nem kısa zamanda su tüketimimizi beklentimizin üzerinde artırdı.
Deneyimli rehberimiz Gökhan, sık sık su molaları vererek dehidrasyona karşı bizleri sık sık uyardı. Bu nedenle çıkışımız belli bir ritimden yoksun oldu, oldukça yavaş şekilde tırmandık
Bağımsız yürüyüş grubu olarak ana gruptan koparak daha hızlı gitmeyi de hem güzergahı bilmediğimizden ve hem de Gökhan’ın grubu birlikte yürütme isteğinden dolayı gerçekleştiremedik.

İstediğimiz hızlı yürüyüş imkanı olmamasına karşın, hava koşullarının ağırlığı karşısında çok üzerinde durmadık.



Orman gözetleme kulesine yaklaştığımızda önümüdeki son patikada kalan 100 metrelik çıkışta, Fuat hoca ile biraz önden giderek kulenin terasına çıkan ilk grup içinde olduk. Yangın gözetleme kulesi, bakımsız ve perişan vaziyette idi. Kulenin odasında hiçbir malzemenin bulunmaması uzun bir süredir kullanılmadığını gösteriyordu. Ormanların bakım ve gözetlemesinin özelleştirilerek Allaha havale edildiğini tahmin ediyoruz.
Kuleye saat 13.30 dolaylarında ulaşınca çevredeki ağaçların altında bir saat kadar yemek ve dinlenme molası verdik. Sıcak nedeniyle daha çok meyve, şarap ve çaydan oluşan mönüyü tercik ettik. Katı yiyecek tüketimi sıcakta imkansız hale geliyor.

Saat 14.30’da civarında toparlanarak tamamiyle inişi içeren yolumuza koyulduk. Zaman zaman orman yolunu, zaman zamanda orman içi inişleri kapsayan rotamızda birkaç çeşmede su molası vererek saat 16.00 dolaylarında, çiçekler içindeki Aktaş vadisine indik
Vadide biraz vakit geçirmek istememize karşın rehberimiz Gökhan, "15-20 dakikaya kadar toplanan bulutların yağmur indirmesinin muhtemel olduğunu, biraz hızlı yürüyerek 45 dakika içinde başlangıç noktamıza dönelim" uyarısında bulununca, yürüyüşümüze devam ederek orman içinde sıkı bir iniş yürüyüşü yaparak 16.30 dolaylarında başlangıç noktamıza vardık.

Gökhan’ın sürpriz karpuz ziyafetinden sonra 17.00 de hareket ederek Kızılcahamam yöresel ürünler pazarına indik. Yarım saat kadar süren alışveriş sonrası geleneksel çay-çorba molamızı yaparak saat 20.00 dolaylarında Ankara’ya ulaştık.
Her şeye rağmen çok güzel bir rotada yürümenin, doğayla baş başa bir gün geçirmenin güzellikleri ve gelecek yürüyüşe ne zaman katılacağımızın sohbetleriyle hoş bir günü daha bitirmenin mutluluğunu yaşadık.











14 Haziran 2010 Pazartesi

ZELENE BERETKE

(SAYIN YAZARIN İZNİYLE)

ZELENE BERETKE

Bir Bosna Hersek Öyküsü


Belkıs Ceyla ÇETİNSOY


Her şey Mostar’da bir dükkandan beğenip satın aldığım koyu yeşil renkli bereyle başladı. Hani şu ikinci dünya savaşındaki Fransız sivil résistant grubunun taktıklarından, Latin Amerikalı Che’nin kafasındakine benzeyen şey. Bizim komandolar da kullanıyor. Aldığım bere kışlık kaşe kumaştan yapılmış ve üzerine Bosna Hersek bayrağına benzeyen bir amblem dikilmişti. Kenarlarına siyah renkli deriden ince bir biye geçirilmişti. Hemen bir heves kafama geçirip, Mostar sokaklarını gezmeye başladım. Bu coğrafyanın yaşlı erkekleri Bask Beresi olarak tabir edilen ortasında minik ibiği olan siyah bereler takıyordu çünkü. Fiyakalı şekilde yana yatırmayıp, genelde tepelerinde ortalıyorlardı.
Karşıdan gelen orta yaşlı bir çiftin bakışları kafama takıldı, gözlerinden puslu bulutlar geçer gibi oldu ve aniden toparlanıp yollarına devam ettiler. Kriva çupriya yani küçük eğri köprüye inen yol üzerinde, girdiğim bakırcı dükkanındaki beyfendi gülümseyerek karşıladı bizi ve bu bereyi takarak elde silah savaştığını söyledi. Boşnak kahve kültürü üzerine konuştuk, ilk hecedeki a harfini uzatarak kafa diye seslendiriyorlar. Hoşgeldin kahvesine dobro doşli kafa, muhabbet esnasında içilen kahveye razgovoruşa kafa, gitme vakti geldiğinde yapılan kahveye ise sikteruşa kafa dendiğini öğrendik. Altında Husein – Mostar damgası olan; tabliya, cezva, şeçerluk, ay yıldızlı filcanlar ve zarfom’dan müteşekkil bakır kafa takumunu alıp dükkandan çıkarken, biz üç hanıma birer 33’lük tespih hediye etti, bir de "allaha emanet olun "dedi.

Caddedeki yanmış yıkılmış bazı binalar hala tehlike arzettiğinden, önlerindeki kaldırımlar yaya trafiğine kapanmıştı. Yemyeşil orman dokusu arasından gürüldeyerek çağlayarak akan Neretva nehrine yakın ara sokaklara daldık. Mis gibi ıhlamur kokan sokakların kaldırım kafelerinde Sarajevska birasını içen, bir de bolca sigara tüttürenlerin bakışları bereye takılıyordu. Yanımdan geçenlerden kimisi dönüp tekrar bakma ihtiyacını duydu hatta.
Otele geldiğimizde lobide defile hazırlığı vardı, yüksek topuklu ayakkabılarla süper mini etek giymiş manken adaylarının yanında kendimizi cüce gibi hissettik. Bu memleket Gulliver’ın masal ülkesi adeta. Banyodaki aynaya bakmak için parmak ucunda yükselmek, havluyu almak için zıplamak gerekiyor. Saç kurutma makinesini o kadar yükseğe takmışlar ki; saçınızı kurutmak istediğinizde kablosu yetmiyor. Erkek resepsiyonistimiz bereli halime ilgi gösterdi ve çok yakıştığını belirtmeyi de ihmal etmedi.

Geceleyin tipik Osmanlı semti Kuyunciluk tarafını ziyaret ettiğimizde, sokaklardaki sarışın Roman çocukları hazırola geçip asker selamı vermeye başladılar. Bisikletle yanımızdan geçen bir genç, belki de bildiği tek Türkçe sözcükle “Arkadaş” diye seslendi. Elinde bastonu başında siyah beresiyle yaşlı bir amcam dondu kaldı bir an, maziye gitti ve yeniden döndü sanki. Yanlış bir şey mi yapıyordum acaba ? Bereyi çıkardım ve yakındaki lokumcu dükkanına daldım. Çoğu esnaf gibi tezgahın arkasında bir kadın vardı. Erkek nüfusunu savaşta kaybettikleri için, toplumun kadın - erkek oranı bozulmuş. Bereyi takarak dolaşmamın bir sakıncası olup olmadığını sordum. Beni aynanın karşısına götürdü, şeklini eliyle düzeltip taktıktan sonra yüzüne yayılan gülümsemeyle “Fantastik” dedi.

Mimar Hayrettin’in eseri olan ve zamana 500 sene meydan okuyup, 15 sene önce bombalarla yıkılıp tekrar inşa edilen estetik harikası Mostar Köprüsü’nün dibindeki kafeye oturduk. Püfür püfür esen yele karşı ballı çayımızı yudumlarken, yan masadaki delikanlı bira bardağını kaldırdı ve “Bosnian Rambo !” deyiverdi. Dükkanını kapatmak için kaldırımdaki sergiyi toplayan genç doğruldu, bir süre bize baktı ve gülümseyerek işine devam etti.

Ertesi gün filmlere konu olan ve II. Dünya Savaşı’nda Partizan’larca havaya uçurulan Neretva Köprüsü’nde verdiğimiz molada, yeşil bereyi bir süre başkalarına kaptırdım. Nazilerin tren katarları geçerken Tito’nun emriyle kendi köprülerini havaya uçurmuşlardı. Bereyi her takan, trenlerin önüne geçip hatıra fotoğrafı çektirmeye başladı.

Saraybosna’ya geldiğimizde ilk olarak tünele uğradık. Berenin hatırasına şahsıma bir kitap hediye edildi. Tünel ortamı, sergilenen savaş malzemeleri ve video görüntüleri dokunaklıydı. Silahlı kuvvetleri olmayan bir toplum, Avrupa’nın dördüncü büyük ordusuna yıllarca direnmişti. Roma döneminde aslanların önüne atılan mahkumlar misali savaş turizmine av olmuşlardı. Parayı veren turist, sniper olmuş o yıllarda. Teknolojinin desteğiyle yapılan bir nevi keskin nişancılık diyelim. Geçmişin bunca ağırlığını onurla taşıyıp, katliamları sessizliğe gömüp, barış içinde hep birlikte yaşamayı seçmişlerdi. Barış duygusu her şeye üstün gelmişti, affetmenin yüceliğine sığınmışlardı.

Onları tekrar savaş yıllarına götürmeye hakkımız yoktu. Bereyi başımdan usulca kaydırarak elime aldım, çantama koydum. Hevesimi soğuk Ankara günlerine saklamalıydım.

Sırpların paramiliter kuvvetleri Crvene Beretke yani Kırmızı Bereliler olarak adlandırılıyormuş. Düzenli Bosna Hersek Ordusu kurulmadan önce örgütlenerek mücadeleyi başlatan Boşnak sivil direnişçilerin adı ise; Zelene Beretke yani Yeşil Bereliler imiş. Üzerindeki amblemde ise, mavi zemini çaprazlamasına bölen sarı çizginin her iki tarafında üçer zambak figürü varmış. Çoğu Avrupa hanedanında olduğu gibi, tarihteki Bosna Ban’ları da zambak figürü kullanmış. Uğruna savaştıkları bu amblem Boşnak’lara bayrak olarak verilmemiş maalesef. Onun yerine, mavi sarı zeminde dokuz yıldızlı bayrağı uygun görmüş Avrupa’lı ara bulucular. Benim bilmeden Mostar’dan neşeyle satın alıp, Saraybosna’da hüzünle bavuluma koyduğum bere; işte bu bere imiş meğerse. Saraybosna’yı ikiye bölen Miljaka nehrine paralel bir seyir izleyerek Başçarşı’ya çıkan bir caddenin adı da Zelenih Beretki zaten.

Savaş yıllarından vatanseverlerin bir şarkısını dinlemek isterseniz, size Zelene Beretke’yi tavsiye ederim :
http://www.youtube.com/watch?v=wTLO4fQWIoQ&feature=related

09.06.2010

11 Haziran 2010 Cuma

İSPANYOL MERDİVENLERİ

Pek çok kişinin bildiği “İspanyol Merdivenleri” Roma’nın en meşhur yerlerinden biridir. Hatta buradaki yabancı turist sayısı her zaman İtalyanlardan fazladır. Sadece bu merdivenlere oturmak için Roma’ya gelenler olduğu dahi söyleniyor.

16. yüzyılda hacıların Vatikan'a kolayca ulaşmalarını sağlamak için kurulan meydan ve çevresindeki sokaklarda 18. yüzyıl boyunca aristokrat ingilizlerin ikamet ettiği otellerle çevriliydi. Günümüzde İspanyol Meydanı ile Via del Corso arasında kalan dar sokaklar kentin en şık ve pahalı mağazalarına ev sahipliği yapıyor. Meydan asıl ününü Francesco De Sanctis'in 1726'da yaptığı "İspanyol Merdivenleri" adıyla bilinen saksılar içinde rengârenk çiçeklerle süslü merdivenlere borçludur.
(Barcaccia Çeşmesi)
Meydanın ortasında Barcaccia (Eski Tekne) Çeşmesi bulunuyor. Buranın hemen ilerisinde. Bakire Meryem heykelini taşıyan bir Roma sütunu Colonna del'Immacolata bulunuyor.

Bu sütunu takip ettiğinizde Via di Propaganda Caddesi'nin üzerindeki Palazzo di Progaganda Fide'yi görürsünüz. Bu sarayın karşısında Sant'Andrea delle Fratte Kilisesi bulunuyor. Bu kilise asıl ününü yine usta Bernini'ye borçludur. Ustanın kilise için yaptığı melekleri mutlaka görmek gerekir. Bu kilise 17. yüzyılda yeniden inşa edilmiştir.
(Arkada görünen Bakire Meryem heykelini taşıyan bir Roma sütunu Colonna del'Immacolata)
İspanyol merdivenlerinin tepesini süsleyen Trinita dei Monti Kilisesi'nin ön tarafındaki platformdan sabah saatlerinde Roma'yı tepeden izleyebilirsiniz. Özellikle günbatımını seyretmek için ideal bir yerdir.
(Arkada görünen Trinita dei Monti Kilisesi)

Meydanın hemen güneyinde uzanan Via Condotti Armani, Valentino, Versace gibi ünlü moda mağazaları bulunuyor. Yine bu sokağın başında 240 yıllık ünlü Caffe Greco var. Bu kahve 1760'ta Yunanlılar tarafından açıldı. Keats, Byron ve Goethe gibi yazarların da yolu bir zamanlar bu kahveye düşmüştür.
(Tam karşıdaki sokak Via del Corso'ya açılan Via Condotti caddesi)






10 Haziran 2010 Perşembe

ONLARI UNUTMAYIN – 16

Bitlis Defterdarı'nın Hanımı

Kurtuluş savaşımız var olma mücadelesidir. Bu savaşı, yılların savaş yorgunu ulusumuz, gücünün tükendiği son noktada son bir kez silkinerek sonlandırdı. “Onları unutmayın dizisi” büyük çoğunluğu, bu var olma mücadelemizin, bir anlamda adsız kahramanlarına bir saygı duruşu niteliğindedir.
Amacım unutulmalarını önlemek, biz yaşayan torunlarının, vatan topraklarında sonsuz uykularında olan atalarımızın bize emanet ettiği bu topraklarda rahatça ve özgürce soluk alırken onları hatırlaması, yad etmesi, bilenlerin, kendi inancında dualarını göndermeleri içindir.
Bu kahramanlarımız arasında kadınlarımızın da erkekleriyle omuz omuza mücadele ettikleri, kanlarını döktükleri, şehit ya da gazi olduklarını bilmem söylememe gerek var mı? Tarihin tozlu sayfalarından tüm bu aziz varlıklarımızı çıkarıp gün yüzüne ve göz önüne getirmeyi hedeflediğimden beri araştırmalarımı elden geldiğince yürütüyorum.
Aralarında biri var ki ne yazık ki bize adı dahi miras kalmadı. Hemen hiçbir kaynakta yazılmış iki satır cümle dışında bir açıklama dahi yok. “Bitlis Defterdarı’nın hanımı” adı altında verilen bilgi;

“Maraş’ta Fransızlarla savaş 21 Ocak 1920′de başlamış, bu yılın 12 Şubat’ında Fransızların geri çekilmesiyle sona ermiş, Maraş düşman işgalinden kurtulmuştur.
Maraş’ta düşmana karşı verilen mücadelede en fazla yararlılık gösterenler arasında Bitlis Defterdarı’nın Hanımı da bulunmaktadır. Bitlis Defterdarı’nın Hanımı, Maraş’ın Kayabaşı Mahallesinde düşmanın hazırladığı mazgala yaklaşarak sekiz düşmanı öldürmüş, daha sonrasında da erkek elbisesi giyerek milis kuvvetlerine katılmıştır
.”

Hakkındaki tüm bilgi bundan ibaret. Başkaca en ufak bir bilgi dahi yok. Bu bilginin bilinen tek kaynağı ise Mustafa Kemal’in bir telgrafı;

Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal imzasıyla, Maraş’ın Kayabaşı mahallesinde oturan Bitlis defterdarının eşi hanımın saldırgan düşmana karşı gösterdiği olağanüstü kahramanlığı bildiren 3 Şubat 1920 tarihli telgraf:

“Sivas Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti Heyet-i Riyasetine

Maraş’ın Kayabaşı mahallesinde sakin Bitlis defterdarının haremi Hanım İslamların hûn-ı masûmunun nâ-hak yere akıtılmasından ve birçok hânmânların söndürülmesinden galeyana gelerek hanesinden açtığı mazgaldan dindaşlarımızı imha için islâm mahallâtına saldıran düşmanlara ateş açarak akşama kadar sekiz düşmanı telefe muvaffak olduğu ve akşam üzeri erkek elbisesiyle ve kemal-i cür’etle muhafaza-ı ırz ve can kaygusu ile silâha sarılmış bulunan mücahidîn-i islâmiye sunûfuna iltihakla bilfiil müsademâta iştirak eylemekte bulunduğu bildirilmiştir.
3 Şubat 336
Heyet-i Temsiliye namına
Mustafa Kemal”

Kayda geçen tek yazılı metin bu. Ne Maraş savunmasına ait belgelerde ve ne de başkaca hiçbir kitap, anı ya da kaynakta ek bir bilgi yok. Sadece Güngör Gençay’ın “Senem Ayşe” (ki bu kahraman kadını da ileride yazacağım) adlı çalışmasında, Senem Ayşe’nin Bitlis Defterdarı’nın hanımı olması ihtimalinin kuvvetli olduğu konusunda bir yorumu var. Ancak, Senem Ayşe’nin kimlik bilgilerinin bilinir olması ve eşinin Bitlis Defterdarı olduğu konusunda hiçbir onaylayıcı belge olmaması karşısında bu eşlemeye katılmadığımı ifade etmeliyim.

İsmini dahi not edemediğimiz bu aziz kadın hakkında ne diyebiliriz başkaca? Ruhu şad olsun, nur içinde yatsın…

9 Haziran 2010 Çarşamba

“BÜYÜTÜLECEK BİR ŞEY YOK!..” (1)

(SAYIN YAZARIN İZNİYLE)


“BÜYÜTÜLECEK BİR ŞEY YOK!..”(1)

AV.CEMİL CAN

“Otoriteye baş kaldırmamak lazım!..”
Fetullah Gülen ‘Hoca Efendi’

“Otoriteye karşı geldiler, İsrail ile anlaşmalıydılar, yanlış yaptılar, İHH’yi ilk kez duydum” diyen Fetullah Gülen “Hoca Efendi” ile taraftarları, 120 ülkedeki fakir çocuklara Türkçe eğitim yapan okullar açmışlar; sonra da sanki ülkemizdeki okuma-yazma sorunu çözülmüş gibi Türkçe Olimpiyatları düzenleyip, 72 milyon yoksul insanın karşısına geçip, yaptıkları iş ile övünüyorlar. İHH İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere karşı yaptığı ‘ablukanın delinmesi’ için “show” niteliğinde bir eylem yapıyor; 9 masum insanın ölümüne neden oluyorlar; sonra da utanmadan sıkılmadan 72 milyon insanın kendilerine inanmasını isteyip, bu yolda ölen “şehitler”in arkasından yürümelerini bekliyorlar!.. Türkiye’nin Başbakanı, başta ABD olmak üzere, pek çok ülkenin ‘terör örgütü’ kabul ettiği Hamas’ı “terör örgütü olarak kabul etmiyorum” diyebiliyor!..

AKP’lilerin hiç mi kusuru yok; ak sütten çıkmış ak kaşık gibi mi bu ‘mübarekler’!.. Yandaş gazetelerin, bu oyunu sezen yurtsever yazarları hedef gösterme ahlaksızlığına hükümet kanadından ses çıkartan yok… Cumhuriyet Savcılıkları bu haberlerden ‘haberdar olmadığından’ re’sen hareket edemiyorlar. AKP’nin şefleri, kendilerine yapılan en küçük bir eleştiriye dayanamazlar. Biraz muhalefet eden basının başına maliye müfettişleri ile vergi denetmenlerini üşüştürürler… Daha önce aynı şekilde hedef gösterilip öldürülmelerine neden oldukları aydınların, ‘niyazi’ muamelesine tabi tutulmasından hiç rahatsızlık duymayan bu yandaş kesimler, Filistinlilerin hakları söz konusu olduğunda ‘nazar değmesin’ pek duyarlı oluyorlar!..

İsrail yönetimine Tevrat’taki öğütleri hatırlatan Recep Bey’e, şimdi de Kılıçdaroğlu aynı kutsal kitaptan 8 ve 9’uncu emirlerini hatırlatıyor. “Çalmayacaksın” ve “yalan söylemeyeceksin” şeklindeki bu öğütler, birer emir olarak aslında Kuran’da da vardır. Aynı şekilde bu tür eylemler yasalarımızda da suç sayılmışlar. Kuran’da ‘zina’ da suç sayılmış olmakla birlikte, AB’ye girmek uğruna onu suç olmaktan çıkarmışlar; dini ‘savunmakla’ kendini görevli sayanlar, bu hususu niçin hiç sorgulamazlar, onu da anlayabilmiş değilim. Sanırım AKP’liler bu nedenledir ki, seçim zamanı gelmeden Kuran’a pek yanaşmak istemiyorlar! Belki de abdestli değillerdir, kim bilir! Öğütlerin Tevrat’tan verilmesi biraz da bu nedenle olsa gerekir!?..

Uluslararası ilişkilerde diplomasiyi ve diplomatik teamülü devreden çıkartan bir hükümetin, referans olarak Tevrat’ı ve dini değerleri göstermesinde şaşılacak ne vardır?..

Türkiye’de insan hakları ihlalleri yok mu?.. Bu ihlalleri yapanlar Filistin’de insan hakları savunuculuğuna soyunanlar ile onların destekçileri değiller mi?.. 3 yıldır Silivri’de ne için yattığını bilmeyen yazarlar insan değil mi? Onların hakları ihlal edilmiyor mu? Dünya çapında ünlü profesörleri hastane ranzalarına ‘kelepçeleyen’ kimlerdir?... Rektörlerin insan hakları ihlal edilmiyor mu?.. Komutanları ‘şamar oğlanına’ çeviren bu hükümet değil mi? Onların hakları ihlal edilmedi mi? Ordu komutanlarını, başsavcıları, emniyet müdürlerini sürüm sürüm süründürenler kimlerdir? Onların haklarını kim savunacak?.. Hadi çiftçi köylüdür ondan vazgeçtik. Tarım ve hayvancılık öldürülmüş o da önemli değil! Sanayici kan ağlıyormuş kimin umurunda!.. Başbakanın söylediğine göre işsizlik %14’lere ulaşmış. Açlık sınırının altında milyonlarca insan varmış geçin bunları Allah aşkına! İmam Hatiplere gelin!?..

Bunların varsa yoksa bütün dertleri Diyanet’teki personel açığı. Duyduğumuza göre 5000 personel açığı varmış. 8 yılda bu kadarcık açığı nasıl dolduramamışlar diye merak mı ettiniz? Merakınız içinizde kalmasın. Açıklayalım bari. Aksi halde, AKP’nin hizmetlerini kıskanan, ‘kronik’ bir muhalif olarak nitelendirilebilirsiniz beni. Diyanet’te kadro açığı son derece normaldir! Şimdi anlatacağım yöntem bir tür ‘hile-i şeriyye’(2) ve bilinçli bir tercihtir. Aslında bu duruma ‘kanuna karşı hile’ denir. Bu yöntemle, sadece Diyanet İşleri’nde değil, bütün kamu kurumlarına alınacak personel için “İmam Hatipli olmak koşulu’ fiilen hayata geçirilmiştir. Dinleyin: Kamu kurumlarından herhangi bir şekilde (emekli, ihraç vb.) ayrılan personelin yerine, yeni personel alınmıyor. Personel ihtiyacı ‘yatay geçişle’ Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan karşılanıyor. Böylece Diyanet İşlerinde her zaman personel açığı bulunuyor. Açığı kapatmak için alınacak olan yeni personel de doğal olarak İmam-Hatip mezunu oluyor. Çünkü Diyanet’te Hukuk, Siyasal Bilgiler ya da Tıp fakültelerinden mezun personele ihtiyaç olmaz. Bu yoldan bütün imam hatipliler, kamu kurumlarına dolduruluyor. Hepsi de yönetici olarak, camide imam da cemaati yönetmiyor mu? Bunda ne var?! Bu nedenle hangi kuruma giderseniz gidip yönetim kademesinde imamlar var… Hükümetin tek başarılı olduğu konu bu kadrolaşmalardır!.. Hakkını teslim etmek gerekir…

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş ve görevlerini yeniden düzenleyen kanun tasarısı, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edilmiş. Genel kuruldan geçeceğine kesin gözüyle bakılabilir artık. Kabul edilen bir maddeye göre, 2010 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Yasası’nda yer alan sınırlamalara tabi olmaksızın, yıl içinde boş kadrolara açıktan 5 bin atama yapılabilecek… Vaktinde çocuklarını İmam Hatip Liselerine göndermeyenler dizlerini döver mi dövmez mi, onu bilemem!..

AKP’nin en fanatik savunucularından tanıdığım birkaç kişinin, İmam Hatip’li olmayan çocukları da bu nedenle işe yerleştirilemiyor… Öyle olmasaydı polis içinde “F Tipi” bir yapılanmadan söz edilir miydi?.. Emniyet Genel Müdür Yardımcılarından Emin Aslan’ın bile bunlardan korktuğu belli; onlardan söz ederken “malum yapılanma” diyor ve kendisine de ‘tuzak’ kuranların onlar olduğunu söylüyor!..

AKP iktidarında 2006 yılından bu yana Sağlık, Dışişleri ve gençlikten sorumlu Devlet Bakanlığı hariç, tüm bakanlıklara toplam 404 bin 161 personel ve sözleşmeli personel alındı. Aynı dönemde kamu idarelerindeki toplam memur ve sözleşmeli sayısındaki artışın 217 bin 663 kişide kalması, hükümetin sadece 404 bin kişilik kadrolaşmaya gitmekle kalmayıp, devletin mevcut kadrolarını da kendi kadrolarına dönüştürdüğünü ortaya koyuyor!..

Kadro şişkinliği nedeniyle “verimli” olmayan Kamu İktisadi Kuruluşları ile yine aynı nedenle hantallaşan devletin, bu yükünü özelleştirmeler ile azaltalım derken, yöntem AKP’nin elinde bir kadrolaşmanın aracı haline dönüştürüldü… Hükümete “AKP’lilerin Hükümeti” diyenler bu nedenle hiç de haksız değil!..
Dilerseniz birkaç satır da devletin yaptığı yardımlara ayıralım:
Erdoğan hükümeti, 2009 yılında devlet eliyle ‘yandaş vatandaş’lar yarattı ve bunlara 438 milyon TL’lik gıda, kömür ve barınma yardımı yaptı. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü’nün faaliyet raporuna göre; sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarına aktarılan para, 2009 yılında 378 milyon 953 bin 256 TL’ye ulaştı. İktidarın son üç yılda dağıttığı (gıda, kömür ve barınma) yardımlarının devlete maliyeti 851 milyon 616 bin 463 TL’ye dayandı. Başbakan 9,3 milyar liralık zarar yarattı.(3) AKP il ve ilçe yöneticileri kendi yandaşlarının payına düşen miktarı adil(!) bir şekilde dağıttı. Bundan kimsenin kuşkusu yok. Sorun AKP’ye yakın olmayanların payı. Onları inşallah Gazze’deki Müslüman kardeşlerimize ‘insani yardım’ olarak gönderdiler, yoksa iki elimiz yakalarında kalır!.. İsrail askerlerinin gemide bulduğu milyon dolarları Erdoğan’ın bağırıp çağırmasından sonra, büyük olasılıkla geri verildiler de, sanırım Gazze’ye henüz ulaştıramadılar!..

Emperyalizmin “kalaşnikov tüfeği” PKK, sınırlarımız içinde her gün patlatılıyor! İsrail’in Mavi Marmara gemisine saldırdığı gün, İskenderun’da Deniz Kuvvetleri personeline namluları çevirmişler. Mehmetçikler, “AKP Show” arasında ebedi yolculuklarına uğurlanmışlar. “Şehit olan gemidekiler”, Mehmetçikler için ‘niyazi oldular’(!) diyenler var. Anadolu kan ağlıyor kime ne!.. Türkiye içinde bir şey yapamayacağını anlayan hükümet, bütün gücüyle türbinlere yönelmiş, Başbakan bağırıp çağırıyor… Varsa yoksa Gazze!... “Seçmene Selam” !..

Amigo mu istiyorsunuz? Bizde istediğin kadar…

İlk günlerde Erdoğan’ın sesi, Atlantik’in öte yakasından duyulacak kadar ‘gür’ çıkıyordu: “İsrail bölgedeki tek “dostunu” kaybediyor!” diyerek, Obama’ya sitem ediyordu… Obama “ölenlere üzüldüğünü” söyledikten sonra, “soruşturmanın İsrail tarafından yürütüleceğini” ilan etmesi, bize “oturun oturduğunuz yerde, yaptığınız show yeter!” anlamına geliyordu… Barzani bile İsrail’in saldırısına ‘saldırı’ demeyip, ‘üzücü olay’ demekle yetindi… ABD’nin ve Barzani’nin bu tavrına karşı hükümetten ‘tıs’ yok!.. İsrail’in güvenlik çıkarlarını korumasının ‘mutlak hakkı’ olduğunu söyleyen ABD Başkan yardımcısı Joseph Biden:” Büyütülecek bir durum yok!” diyerek, ölenlerin “şehit” bile olmayacağına vurgu yaparak, yeni bir “şehit mi, niyazi mi?” tartışmasını başlattı!.. Fetullah Hoca’nın fetvası da ‘niyazi’ yönünde olunca, ilk çark eden Bülent Arınç, son sözü meslektaşı Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’a vererek durumu biraz kurtarmıştı. Bu aşamada elbette vakıfların araya girmesi söz konusu olamaz, ancak herkes haddini bilirse işler tıkırında yürüyebilirdi!..

Allah’tan Saadet Partisi’nde aklı başında bir genel başkanı var. Kurtulmuş, olayda “hükümetin ihmali var” diyerek gerçeğin altını bir kez daha çizdi… Saadet Partisi’nin aklı başında Genel Başkanı Numan Kurtulmuş bakın ne demiş: “İsrail’in nükleer silahı var mı, yok mu” tartışmasında Türkiye çekimser kaldı. Aleyhte oy kullanamadı. Bundan daha ağırı 27-28 Mayıs’ta OECD’nin üyeliğini veto etmedik. Türkiye veto etseydi İsrail üye olamayacaktı… Hükümet, bu durumu “İsrail’i yanımıza aldık ki, kontrol edelim” cümlesiyle açıklamaya çalışmış. Davos’tan sonra, İsrail’le ‘Anadolu Kartalı’ tatbikatı iptal edilmişti. Meğer, bu iptalden sonra 4 askeri tatbikat anlaşması daha yapılmış!..

Bir tatbikatı iptal edip yerine 4 tatbikat için anlaşma yapmak da neyin nesiydi? Bu ‘tribüne oynamak’ halktan gerçeği gizlemek değil midir?

Bu olaylar sırasında hükümetin karşısında Silahlı Kuvvetlerden emekli bir paşa olsaydı, ne yapacaklarını çok iyi bilirlerdi; ama ABD olunca ‘duymazdan gelmek’ kulağa iyi geliyordu!..

Eylemi organize ederek hükümeti peşinden sürükleyen İHH Yardım Vakfı’nın sözcüleri, TV ekranlarında “gemiye ilk inen İsrail askerlerinin silahlarını alıp denize attık” diyerek, olayların bu hale gelmesinde fitili ateşleyenlerin kendilerini olduğunu itiraf ettiler!.. Bu fırsattan yararlanarak, benzer eylemleri sürdürecekleri ‘müjdesini’ de verdiler… (4) Ben de size müjdeliyorum; müjdemi isterim!..

Sanki bu beylerin tek derdi, hükümeti köşeye sıkıştırmaktı!..

“TBMM, Türk hükümetinden İsrail ile siyasi, askeri ve ekonomik ilişkilerimizi gözden geçirmesini ve gerekli etkin önlemleri almasını beklemektedir” cümlesine AKP Grup Başkanvekili Kılıç, itiraz edip iki gün direndi… Sonunda muhalefetin ısrarları karşısında dayanamadı; karar oybirliği ile geçti…(5) İki gün direnmenin sebebi neydi, bu necip millet bunu da çok merak ediyor. AKP kanadından bu soruya hala yanıt gelmedi, geleceği de şüpheli!..

Dikkat ettiyseniz eğer, İsrail’in Mavi Marmara gemisine saldırmasından sonra hükümet, dış kamuoyundan çok içeriye dönük mesajlar vermeye başladı. Sabah akşam, aralıksız bu faaliyetlerine devam ediyor. Mümkün olsa, seçimlere kadar bu olayla idare edecekler!..

ABD basınında, yardım filosunu organize eden İHH’nın terör örgütleriyle bağlantılı bir örgüt olduğu iddia edildi.(6) Gerek İHH ve gerekse hükümet, bu haberi yalanlayamadı. Sakın böyle bir durumda iddianın kanıtlanabileceğinden korkmuş olmasınlar!..

“İkinci Ergenekon Davası”nda savunma yapan Levent Ersöz: Balbay ile Jandarma Genel Komutanlığının emriyle iki kez görüştüğünü ve bunu kayda aldığının doğru olduğunu, kayıttaki cümlelerin değiştirildiğini” ifade etti… Ersöz, Balbay’ın olduğu iddia edilen notlar için de “gerçekdışı” ifadesini kullandı!.. Bunu da satır aralarında bir yere sıkıştıralım...

Türkiye’nin resmi yardım kuruluşu Kızılay’dır. Kızılay’ı ‘by-pass’ ederek terör örgütleri ile ilişkili olduğu ileri sürülen bir İslamcı vakfın peşine Türkiye’yi takmak hangi aklın karıdır? İsrail’in elini bu kadar güçlendiren bir eylem, bugüne kadar yapılmış değildir. AKP’lilerin ve yandaş basının “diplomatik zafer kazandık” söylemi palavradan ibarettir… Kendi fikrini referans alan böyle bir hükümetin, bu dünyada bir eşi daha görülmemiştir.

DİPNOTLAR:
(1) ABD Başkan yardımcısı Joseph Biden
(2) Hile-i şeriyye: Tam olarak, "şeriata uygun hile" anlamındadır. Çağdaş hukukta “hukuku dolanmak” kavramı ile de benzeşim kurulabilir. Örneğin emekli sandığı kız çocuklarına vefat etmiş babalarının emekli maaşlarından maaş bağlanır. Bu maaş kızların evlenmeleri halinde kesilir, boşandıklarında ya da eşleri öldüğünde tekrar bağlanır. Babası yaşarken evlenmiş bir hanım efendi düşünelim. Babası vefat ettiğinde kocası ile anlaşıp mahkeme kararı ile boşanırsa, kendisine maaş bağlanacaktır. İşte kocası ile anlaşıp boşanır ama, birlikte yaşamaya da devam ederler. Haliyle hukuk dolanılmış olur.Garip bir Türkiye gerçeğidir bu durum.
Şeri hukukta ise hile-i şeriyye en çok hülle olayında yapılmıştır. Şeriata göre eşini talak-i selase ile (üçlü boşanma) boşayan kişi, eşi başka biri ile evlenip boşanmadıkça onunla tekrar evlenemez. İşte hile-i şeriyye burada devreye girer. Hülleci ile kadın usulen evlenir, sonra hülleci kadını boşar ve eski kocası ile evlenir kadın. Bu tür işlere bizimkiler ‘şeriatın incelikleri’ de derler… (Ekşi Sözlük)
(3) 06.06.2010 tarihli Cumhuriyet Gazetesi,
(4) 03.06.2010 CNN Sabah Haberleri
(5) 03.06.2010 Cumhuriyet Gazetesi)
(6)Bugünlerde ‘kutsal kitap’ gibi yere göğe kondurulamayan Amerika’nın Washington Post gazetesindeki bir makalede:” İHH’nın Hamas’a maddi destek sağlamak için kurulmuş ve ABD tarafından 2008’de terör örgütü listesine alındığı “İyilik Birliği” koalisyonunun bir parçası olduğunu” belirtilmiş… (İngilizce bilenler aşağıdaki bağlantısı verilen makaleyi okuyabilirler)
http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2010/06/02/AR2010060203561.html



8 Haziran 2010 Salı

BİR HUKUKÇU YORUMU

"Uluslararası Hukuk çok şey diyor ama biz doktrine de fazla girmeden biraz şeytanın avukatlığını yapalım;
1) Deniz hukukunda genel kural açık denizlerin serbestliğidir. Temel bir belge niteliğinde Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre genel olarak 3 tip gemi görüyoruz. Savaş gemisi – Kamu hizmetine tahsis edilmiş devlet gemisi – Ticari gemi (Kapsamı geniş). Devlet/Savaş gemileri açık denizde dokunulmazlık sahibidir.
Geri kalan "sivil gemiler" için diyelim, seyrüsefer serbestisi söz konusu. Ancak şunu da sorgulayalım, Açık denizlerin serbestliği ilkesinin temeli, sömürgeci devletlerin rahatça ticaret yapabilmesine dayanır. Devletlerin ortak menfaati nedeniyle bu uluslararası hukuk kuralı kutsallaşmıştır. Meğer ki bir devlet için yaşamsal çıkarlar orataya çıksın. Ancak tabii ki Mavi Marmara seyrüsefer serbestisinden yararlanacaktır.
Bu çerçeve dışında düşünüldüğünde ise bu gemi nasıl bir gemidir? İnsani yardım gemisi deniliyor.. Bu hakkı ona kim vermiştir? BM Barış gücü ve Kızıl haç örgütü devletlerden yetki almak için ve onlar tarafından tanınabilmek için boşuna mı uğraşmaktadır?
Buna göre söz gelimi herkes ellini kolunu sallayıp ben insani hareket için geliyorum diyerek istediği örgüte istediği yerde yardıma gidebilir mi? Mesela Türkiye böyle bir taleple karşılaşsa ne yapar?
2) BM Deniz hukuku sözleşmesi 110. madde, savaş gemilerinin Açık denizdeki yabancı gemileri ziyaret hakkını düzenler. Buna göre, Sözleşme'nin 110 (d) bendi “Geminin tabiiyetsiz olduğundan şüpheleniliyorsa barış zamanında dahi gemiye ziyaret hakkı doğar" demektedir… 92. madde 2. bend der ki; “İki veya daha fazla devletin bayrağı altında seyreden ve bunları işine geldiği gibi kullanan bir gemi, bu tabiiyetlerden hiç birini diğer devletlere karşı ileri süremez ve tabiiyetsiz bir gemi gibi işlem görür”.

Mavi Marmara Komor bandıralı tescilli ama görüntülere göre Türk bayrağı çekmiş bir gemidir. Bu hileli durum bile İsrail savaş gemisi mürettebatının gemiye çıkması için haklı bir sebep yaratabilir.
Vessel Name Flag Type System
MAVI MARMARA THE UNION OF COMOR PASSENGER/CRUISE INMARSAT C SYSTEMNumbers: 461695211 [Inmarsat C Text / Data]461695210 [Inmarsat C Text / Data]Showing matching number(s) 1-2 of 2Geminin sicili için bknz. http://www.ship.gr/inmarsat/index.htm
3) Kaldı ki, Uluslararası hukukta en temel ayrımlardan biri savaş hukuku-barış hukuku ayrımıdır. Haklı veya haksız, Gazze bölgesi şu an için fiilen İsrail Devleti’nin kontrolünde bir savaş bölgesidir. Bu bağlamda her ne kadar yazılı bir hukuk kuralı olmasa da devletlerin uygulamaları çerçevesinde, savaş bölgesine yönelen ve açıkça rotasını buraya kıran bir gemiye açık denizde de (uluslararası sular) olsa, savaşan taraflar müdahalede bulunabilmektedir. Evet önleyici bir müdahale ve açık denizde ancak Mavi Marmara açıkça nereye gideceğini de beyan ediyor...
O halde, Gazze’ye yönelen ve açıkça rotasını buraya kıran bir gemiye açık denizde de (uluslararası sular) olsa, İsrail devleti savaş hukuku kuralları çerçevesinde müdahale edebilir. Bugün aynı olay Türkiye'nin başına gelse diye ne olur diye mahallemizin manavına sordum, "Taşlarız hocam tabii ki gemiyi" dedi..
4) Açık Denizlerde Bayrak Devletinin Yargı Yetkisinden bahsederiz. Mavi Marmara ise, Komor Cumhuriyeti Bayraklı bir Komor gemisidir. Bu gemiye videolarda gördüğümüz Türk bayrağı çekilmiş resimler yanıltmasın. Türkiye’nin bu gemi üzerinde yargı yetkisi yoktur. Ancak olan olaylarda kendi vatandaşına karşı suç işlendiği iddiası ile Türk Ceza Kanunu’na göre sorumluların şahsı hakkında Türk mahkemelerinde yargılamaya gidilebilir. Sorumlular (israil askerleri ve komuta edenler) Türkiye’ye gelmediği sürece de böylesi bir ceza yargılaması somut bir sonuç ifade etmez. Diğer yandan, devletler hukuku bağlamında devletlerin egemenlik amacı ile yaptığı fiillerden ötürü hiçbir devlet yabancı bir mahkemede yargılanamaz. Bu bağlamda İsrail Devleti hiçbir surette Türk mahkemelerinde yargılanamaz. İsrail askeri egemenlik amacı ile hareket etmiştir.Uluslararası Adalet Divanı'na gitmek meselesi ise her iki devletin rızası ile kullanılabilecek bir seçenektir, şikayet mercii değildir.
5) Savaş hukukunda sivilleri öldürmek kesinlikle yasaktır diye bir hüküm yoktur. Savaş hukukuna göre kural, sivillere en az zararı vermek yükümlülüğüdür. Mesela savaş hukuku kurallarını düzenleyen 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerine Ek ve Uluslararası Silahlı Çatışmaların Kurbanlarına İlişkin Protokol 57. madde 2. fıkra “sivil halktan ölümlerin, sivillerde yaralanmaların ve sivil karakterdeki objelerde hasarların vuku bulmasının engellenmesi ya da her halükarda en aza indirilmesi" der...Bu durumda İsrail eğer o gemiye torpil atarak batırsaydı kesinlikle orantısız güçten bahsedilebilirdi.Fakat buradaki olayda orantısız güç meselesi dahi belirsizdir. (Herhangi bir soruşturmada, görüntülerdeki demir çubuklarla silahlı askere saldırmak onları denize atmak fiilleri de meşru müdafaa açısından bu aşamada değerlendirilmeye alınır)
6) İHH denilen örgüt milli görüşçüdür. Kayıp Trilyon davası ile yakın ilişkileri iddia edilmektedir. İyice araştırılmalı.. Altından bir Deniz Feneri çıkacağı kesindir.
Diğer yandan FKÖ ve HAMAS da farklı örgütlerdir. FKÖ “ben laik bir Filistin devleti kuracağım” diyor. Bugün Gazze'de tecrit edilen Hamas ise “ben şeriat devleti kuracağım” diyor. Ayrıca Türkiye’nin de altına imza koyduğu belgelere göre Hamas bir terör örgütüdür.Şimdi soralım;
A)Türkiye, İsrail-Filistin meselesinin kaçıncı kişisi?
B)Deniz Gezmiş'in zamanında mücadelesine katıldığı Filistin bu mevcut Filistin midir?
C)Türkiye Cumhuriyeti Devleti kimin yanındadır?
D)Son 3 yıllık olaylar zincirinde, Profesörlere, Askerlere, Parti Liderine, Gazetecilere, karşı kimler somut tertip içine girdi?
E) Başkanlık rejiminden, Anayasa değişiklik paketlerine, "Padişahlığa" kimler soyunuyor?
F)Türkiye “İran” yapılmak isteniyor iddiası altında, Türkiye’yi dini tabanlı bir uluslararası çatışmaya götüren ve içerde DİNCİ (İSLAMCI-FAŞİST) BİR DABEYE ZEMİN hazırlayan bu senaryoyu kimler kaleme aldı?
Reşat Volkan Günel
Marmara ÜniversitesiHukuk Fakültesi
Uluslararası Hukuk Anabilim Dalı
Öğretim Elemanı

7 Haziran 2010 Pazartesi

HAZİRAN AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 2


KİTABIN ADI : Ricardo Reis’in öldüğü yıl
KİTABIN YAZARI : Jose Saramago
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Saadet Özen
KİTABIN YAYINEVİ : Can Yayınları
KİTABIN BASKI YILI : 2005
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 406 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 10/10
ÖNERİ : Edebiyat dünyasının en renkli, en özgün yazarlarından biri hiç kuşkusuz, Portekizli şair Fernando Pessoa’dır.
Portekiz dilinde adı kişi anlamına gelen “Pessoa”, tek kişilik bir şair hayatı ile yetinmeyerek, heteronym denilen, her birini özel bir biyografi, hayat felsefesi, inanç, politik görüş, estetik bakış ile donattığı yetmişi aşkın kişi yaratmış, ve arkasında bir sandık dolusu eser bırakmıştır.
Pessoa’nın kendi deyimi “heteronym” çoklu kimlik anlamına gelmekte. Heteronym kavramını pseudonym (müstear ad, takma ad. mahlas) ayıran fark psudonym yazarın arkasına gizlendiği bir kişi olmasına karşın Pessoa'ya özgü bir terim olan heteronym’de yazarın kendine şaşırtıcı, dört başı mamur yaşamlar yaratmış olmasıdır..
Fernando Pessoa kendinden bağımsız olarak hareket eden kendi yetenekleri, kendilerine özgü dünya görüşleri ve kendilerine ait edebi tarzları ile Alberto Caeiro, Alvaro de Campos, Ricardo Reis ve bir de yarıheteronym dediği düzyazışiir ile yazan Bernardo Soares isimli şairi şiir dünyasına katmıştır. Birbirlerinden bağımsız tarzda eserler veren bu şairler Pessoa’nın aracılığı olmadan birbirleri ile yarışır, zıtlaşır, tartışmalara girerler. Pessoa Bir keresinde Alvaro de Campos ile Alberto Caeiro kavgaya tutuşunca gerçek gözyaşarı döktüğünü söyler.
Jose Saramago, 80’li yıllardaki bu romanında Pessoa’nın bu yaratısına bir saygı duruşu niteliğindeki bu muhteşem romanında Ricardo Reis’in, Pessoa’nın ölümünü duyunca, yıllardır yaşadığı Brezilya’yı terk ederek Portekiz’e gelmesiyle romanı başlatır.
Pessoa, arkadaşı ve dostu Ricardo Reis’i öte dünyadan görmeye gelir ve 9 ay süreyle ölümlü dünyaya gelip gitme izni aldığını söyler. İkili değişik zaman ve mekanlarda farklı sohbetlere girişirler.
1935 yılı Avrupa’nın sancılı yıllarıdır. Pek çok gelişen olay uzaktan uzağa Portekiz’i etkiler. Romanın arka planında bu süreç akılalmaz güzellikte anlatılır durur.
Saramago’nun en etkileyeci romanları arasında “Körlük” ve “Lizbon Kuşatması Tarihi”’nden sonra üçüncü sıraya koymaktan çekinmeyeceğim bir roman.
Peki, dokuz ayın sonunda Pessoa, Ricardo Reis’i görmeye geldiğinde ne mi olur? Eee o zaman kitabı alıp okuyacaksın sevgili okur!

4 Haziran 2010 Cuma

LEZZET DURAĞI GÜRCİSTAN

Gürcü mutfağının dünyaca meşhur olduğunu bilmeyen yoktur. Son yaptığımız Gürcistan gezimizde kenarından biraz dolaşıp öğrenmeye çalıştım.
Hemen belirtmeliyim ki üç günlük gezide bu mutfağın inceliklerini kavramaya imkan yok. Turistik restoranlarda yapılanların gerçek Gürcü mutfağını ne kadar yansıttığını da bilmeye olanak yok.Tifliste gittiğimiz restoranda meze çeşitleri olarak sunulan örneklerden yola çıkarsak neler sayabilirim. Bir türlü fasulyeli meze var. Daha çok barbunyaya benziyor. Üzerinde dilimlenmiş kuru soğanla servis yapıyorlar.
Taze yeşilliklerden roka ve maydonoz ve turpu ayırt edebildim. Ancak daha küçük yapraklı bilmediğim bir ot vardı. Peynirleri tuzsuz ve lezzetli. Ekmek olarak ince uzun pideler getirildi. Ancak sıcak ve taze değildi. Kırmızı havyar vardı. Tadı fena değildi. Rus salatası bildiğimiz tadında. Patlıcan kızartması da tanıdık mezelerdendi. Külah biçiminde yufkalar içinde ikram edilen peynirli bir meze de fena değildi.

Haçapuri daha önce de bahsettiğim gibi, ekmek ve peynir kelimelerinden oluşan bir isim. Bu peynirli börek neredeyse en meşhur yiyecek her sofrada ikram ediliyor. Sıcak servis yapılıyor. Oldukça güzel. Peyniri özel olarak tuzsuz yapılıyormuş

Etli yemekleri ana sıcak olarak gulaş biçiminde ve sebzeli olarak servis yapılıyor. Patates de eklenebiliyor. Ancak aşırı derece kişniş konulduğu için bu bahara alışık olmadığımdan yemekte zorlandım.
(Haçapuri)
Bir de yine çok meşhur Kinkali denen yemekleri var. Bir tür iri mantı biçiminde. Yine içindeki kıyması kişnişli olduğundan sevemedim
(Kinkali)
Borjomi
bir tür soda. Gürcistan’da çok meşhur ve bol. Tadı oldukça güzel. Tatmanızı tavsiye ederim.
Yemekte içki olarak şarap tercih ediliyor. Gürcistan’da 500’e yakın üzüm türü var deniyor. “Teliani” “Mukuzani” tanınmış şarap üzümleri ve markaları. Gittiğinizde bol bol içmenizi öneririm. Vodka da tercih edilen bir içecek ancak bol marka olmasına rağmen kısa tatilimizde tatma şansı bulamadım.
Farklı lezzetler ve damak tadları Gürcistan'da sizleri bekliyor.


3 Haziran 2010 Perşembe

HAZİRAN AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 1


KİTABIN ADI : Kürtçülük (1787-1923)
KİTABIN YAZARI : Bilal N. şimşir
KİTABIN ÇEVİRMENİ : -
KİTABIN YAYINEVİ : Bilgi Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI : 2007
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 532 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 10/10
ÖNERİ : Ülkemizin yıllardır en yakıcı sorunlarından birisi Kürt kalkışmacılığı ve terörüdür. Osmanlı Devleti’nin son yüzyılından itibaren, emperyalizmin, böl ve yönet stratejisi gereği yoktan var ettiği Kürt sorunu, aynen Ermeni sorunu gibi eşzamanlı olarak yaklaşık 2 yüzyıldır, Türk’ü yok etme politikası olarak ince ince kaşınarak yara haline getirilmiş olup halen kangren noktasındadır.
“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunamayacağı” inancında olan her Türk evladının, Ermeni sorunu gibi, Kürt sorununun da derinini bilmesi gerekir.
Ülkemizin ve ulusumuzun son yıllarda yetiştirdiği en değerli evlatlarından olan Sayın Bilal N. Şimşir, kendini adadığı vatanı ve ulusu için yıllardır canını dişine takmış vaziyette eser üzerine eser yayınlıyor. Büyük araştırma yeteneği, derin dil bilgisi ve yabancı kaynaklara hakimiyeti olağanüstü eserler vermesine yol açıyor.
Kürt sorununu işleyen bu ilk kitabında 1787-1923 arasında İngiliz emperyalizminin başını çektiği Türk düşmanlarını, bizzat İngiliz gizli servis yazılı kaynaklarından gerçek yüzleriyle ortaya çıkarıyor.
Tamamen belgeye dayalı kolay okunan ve çok akıcı bu eserin, sayın yazarın diğer tüm eserleri gibi mutlaka okunmalı ve evlatlarımıza verilecek en değerli miras olarak saklanmalıdır.
Dr. Bilâl N. Şimşir, Büyükelçi, tarihçi ve araştırmacı yazar. 1933 yılında Bulgaristan'da doğdu. 1957 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'hin diplomasi şubesinden mezun oldu. Aynı fakültenin Diplomasi Tarihi Kürsüsü'nde iki buçuk yıl kadar asistan olarak görev yaptı.
27 Mayıs 1960 öncesinin tedirginliği içinde, Mart 1960'ta akademik kariyerinden ayrılarak Dışişleri Bakanlığı'na geçti. Paris, Şam, Lahey Büyükelçiliklerinde başkâtip ve müsteşar, Londra'da maiyette Başkonsolos; merkezde şube müdürü, daire başkanı, genel müdür yardımcısı ve iki dönem genel müdür olarak görev yaptı.
Büyükelçi olarak Arnavutluk'ta, Çin'de, Avustralya'da ve Güney Pasifik ülkelerinde Türkiye'yi temsil etti.
Dr. Şimşir, Sovyetler Birliği'nin ve eski Yugoslavya'nın dağılması süreçlerinin yaşandığı 1990'lı yıllarda, Dışişleri Bakanlığı'nda beş yıl boyunca bu bölgelerden de sorumlu siyasî işler genel müdürüydü. Yeni bağımsızlığına kavuşan ülkeler hakkında izlenecek Türk dış politikasının oluşmasında ve uygulanmasında aktif görev üstlendi. Örneğin yeni Türk cumhuriyetlerinin ilk önce Türkiye tarafından tanınmasında ve oralarda en önce Türkiye Büyükelçiliklerinin açılmasında etkin rol oynadı.
Dışişleri Bakanlığı kadrosunda 38 yıl, devlet hizmetinde fiilen 41 küsur yıl hizmet verdikten sonra 1998'de emekli oldu ve Ankara'ya yerleşti. Şimşir, üniversitelerde ders vermek, bazı kuruluşlara danışmanlık yapmak gibi çeşitli cazip iş tekliflerini, emeklilik yıllarını bilimsel çalışmalara hasretmek istediğini bildirerek teşekkürle geri çevirdi. Halen bilimsel çalışmaların, kitap ve makale yayınlarını sürdürmektedir.
Dr. Şimşir, 1976 yılında Türk Tarih Kurumu asli üyeliğine, daha sonra da Türk Dil Kurumu üyeliğine seçildi. Atatürk tarafından kurulmuş olan bu kurumların 1980'lerde statülerinin değiştirilmesi ve bir kişinin her iki kuruma birden üye olamayacağı kuralının getirilmesi üzerine Şimşir'in Türk Dil Kurumu üyeliği sona erdiyse de Türk Tarih Kurumu üyeliği o tarihten sonra da devam etti. İngiliz, Fransız, Amerikan ve Osmanlı-Türk arşivlerinde derin araştırmalar yapmış, on binlerce belge toplamış olan Şimşir, kendi imkânlarıyla bir mikrofilm arşiv sistemi kurmuş ve gezginci mesleğine rağmen bilimsel çalışmalarına ara vermeksizin devam edebilmiş ve çok yoğun yayın yapmış bir tarihçi ve yazardır. Bugüne kadar 71 cilt kitap ve 200 kadar bilimsel makale yayımlamıştır. Kendisinin İngiltere, Hollanda, Pakistan ve Macaristan'da da dört kitabı yayımlanmıştır. Şimşir, Atatürk üzerine en fazla eser vermiş olan tarihçilerden biridir: Atatürk konusunda altı ciltlik (tamamı 8 ciltlik) İngiliz Belgelerinde Atatürk ve dört ciltlik Atatürk ve Yabana Devlet Başkanları gibi birçok büyük esere imza atmıştır.
Yakın Dönem Türk Tarihi, Ege sorunu, Millî Mücadele Tarihi, Ermeni sorunu, Bulgaristan ve Bulgaristan'da Türk Azınlığı sorunu, Lozan Konferansı, Atatürk ve Atatürk İlkeleri, İnkılap Tarihi, Türk Diploması Tarihi alanlarında yaptığı yayınlar, Dr. Şimşir'e Türkiye'de ve Türkiye dışında haklı bir ün kazandırmıştır. Çeşitli yabancı diller bilen Şimşir'in eserlerinin bir bölümü yabancı dillerdedir, dünya kitaplıklarında ve dünya kataloglarında yer almaktadır. Örneğin Amerikan Kongre Kitaplığı'nda Dr. Şimşir'in 45 cilt kadar eseri bulunmaktadır.
Ermeni sorunu üzerine de Şimşir'in derin araştırmaları ve 16 cilt kitabı vardır. Bunların 10 cildi Türk Tarih Kurumu yayınıdır; dördü Bilgi Yayınları arasında, ikisi de diğer yayınevlerinden çıkmıştır. Şimşir'in son kitaplarından biri, Ermeni teröristler tarafından şehit edilen Türk diplomatları hakkındadır ve Şehit Diplomatlarımız adını taşımaktadır. İki ciltlik olan bu eser, Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer'in takdirlerine mazhar olmuştur.
Sayın Cumhurbaşkanımız, şehitlerimizi anmak için 28 Mayıs 2001 günü Ankara Palas'ta düzenlenen törende Şimşir'in bu kitabından alıntılar yapma lütfunda bulunmuş ve şunları söylemiştir:
"... Ulusumuz, yitirdiği değerli evlatlarının acısını yüreğine gömmüştür. Emekli Büyükelçi Sayın Bilâl Şimşir, "Şehit Diplomatlarımız" adlı yapıtında, 'Gözyaşlarımızı içimize akıtarak görev başına döndük. İyice bilenmiş, çelikleşmiş ve bir kat daha güçlenmiş olarak şehitlerimizin bıraktığı yerden işe devam ettik, kendimizi yoğun çalışma temposuna bıraktık. Ama işe dalınca şehitlerimizi hiç unutmadık" diyor.
Sayın Cumhurbaşkanının bu sözleri, Şimşir'in çalışmalarının en yüksek düzeyde takdir ve manevi teşvik niteliğindedir. Bu gibi yüksek moral teşviklerden de kuvvet alan Şimşir, yoğun çalışmalarına devam etmekte, yeni eserler üzerinde çalışmaktadır.
Balkanlar ve Türklük üzerine de bir düzine kadar eseri bulunan Şimşir, Tiran Büyükelçiliği'ne ilişkin anılarını da Türk-Arnavut İlişkileri: Büyükelçilik Anıları adlı kitabında toplamıştır. Şimşir'in, AB, AKP ve KIBRIS isimli kitabı, Aralık 2003 tarihinde Bilgi Yayınevi tarafından yayımlanmış, en çok satılan kitaplar arasına girmiş ve 10 gün içinde kitabın ikinci baskısı yapılmıştır. Kıbrıs konusunda yazılmış önemli eserler arasında olan bu kitap, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş'ın yüksek takdirlerine mazhar olmuştur.
Aktif diplomatik göreviyle birlikte yoğun akademik çalışmalarını büyük başarıyla yürütmüş olan Bilâl N. Şimşir, yurt içinde ve dışında pek çok bilimsel ve diplomatik toplantılara katılmış, bilimsel bildiriler, siyasî raporlarla katkılarda bulunmuş, bu çalışmalarından dolayı takdirnameler, payeler, plaketler ile ödüllendirilmiştir. Halen yoğun çalışmalarını aralıksız sürdürmekte olan Dr. Şimşir'in kitapları Türk Tarih Kurumu'nda, Bilgi Yayınevi'nde ve ASAM'da basılmaktadır. Birkaç kitabı da basım için yayınevinde sıra beklemektedir.

2 Haziran 2010 Çarşamba

MÜJDE !!!


Müjdeler olsun, "Her tarikata bir medrese (pardon üniversite) kampanyamız başarıyla sonuçlanmıştır. Şimdilik kur'a da, aşağıda adları çıkan başvuru sahiplerine anahtarları teslim edilecektir.
Hala sırasını bekleyenler üzülmesinler, bizi izlemeye devam edin...

YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TEŞKİLATI KANUNUNDA
DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN

Kanun No. 5981 Kabul Tarihi: 15/4/2010

MADDE 1 – 28/3/1983 tarihli ve 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununa aşağıdaki ek maddeler eklenmiştir.
"Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi
EK MADDE 119 – İstanbul'da Fatih Sultan Mehmet Han, Sinan Ağa Bin Abdurrahman, Nurbanu Valide Sultan, Hatice Sultan ve Hacı Abdülaziz Ağa Mazbut Vakıfları adına Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulmuştur.
Bu Üniversite, Rektörlüğe bağlı olarak;
a) Mühendislik-Mimarlı k Fakültesinden,
b) Edebiyat Fakültesinden,
c) Güzel Sanatlar Fakültesinden,
ç) Güzel Sanatlar Meslek Yüksekokulundan,
d) Mühendislik ve Fen Bilimleri Enstitüsünden,
e) Sosyal Bilimler Enstitüsünden,
f) Güzel Sanatlar Enstitüsünden,
g) Medeniyetler İttifakı Enstitüsünden,
oluşur.
İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi
EK MADDE 120 – İstanbul'da Türkiye Diyanet Vakfı tarafından 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulmuştur.
Bu Üniversite, Rektörlüğe bağlı olarak;
a) Edebiyat Fakültesinden,
b) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinden,
c) Eğitim Fakültesinden,
ç) Sağlık Bilimleri Fakültesinden,
d) Yabancı Diller Yüksekokulundan,
e) Sosyal Bilimler Enstitüsünden,
f) Sağlık Bilimleri Enstitüsünden,
oluşur.
Süleyman Şah Üniversitesi
EK MADDE 121 – İstanbul'da Sistem Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip Süleyman Şah Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulmuştur.
Bu Üniversite, Rektörlüğe bağlı olarak;
a) İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesinden,
b) Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesinden,
c) İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesinden,
ç) Fen Bilimleri Enstitüsünden,
d) Sosyal Bilimler Enstitüsünden,
oluşur.
Canik Başarı Üniversitesi
EK MADDE 122 – Samsun'da Başarı Eğitim Kültür ve Sağlık Vakfı ile Tanrıverdi Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Vakfı tarafından müştereken 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip Canik Başarı Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulmuştur.
Bu Üniversite, Rektörlüğe bağlı olarak;
a) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinden,
b) Mimarlık ve Mühendislik Fakültesinden,
c) Fen-Edebiyat Fakültesinden,
ç) Eğitim Fakültesinden,
d) Fen Bilimleri Enstitüsünden,
e) Sosyal Bilimler Enstitüsünden,
oluşur.
İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi
EK MADDE 123 – İstanbul'da İlim Yayma Vakfı tarafından 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulmuştur.
Bu Üniversite, Rektörlüğe bağlı olarak;
a) İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesinden,
b) Eğitim Fakültesinden,
c) İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesinden,
ç) Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesinden,
d) Yabancı Diller Yüksekokulundan,
e) Sosyal Bilimler Enstitüsünden
f) Fen Bilimleri Enstitüsünden,
oluşur.
Bezm-i Alem Vakıf Üniversitesi
EK MADDE 124 – İstanbul'da Bezm-i Alem Valide Sultan, Silahtar Abdullah Ağa ve Abdülhamit Sani mazbut vakıfları adına Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip Bezm-i Alem Vakıf Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulmuştur.
Bu Üniversite, Rektörlüğe bağlı olarak;
a) Tıp Fakültesinden,
b) Diş Hekimliği Fakültesinden,
c) Eczacılık Fakültesinden,
ç) Sağlık Bilimleri Fakültesinden,
d) Eğitim Fakültesinden,
e) Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulundan,
f) Sağlık Bilimleri Enstitüsünden,
g) Adli Bilimler Enstitüsünden,
ğ) Eğitim Bilimleri Enstitüsünden,
oluşur."
GEÇİCİ MADDE 1 – Bezm-i Alem Valide Sultan Vakıf Gureba Hastanesi faaliyetlerini, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren en geç altıncı ayın sonuna kadar bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önceki statüsü ile devam ettirir.
Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce Vakıflar Genel Müdürlüğünün kadrosunda olup söz konusu Hastanede çalışan personelin statüsü, en geç birinci fıkradaki sürenin sonuna kadar korunur. Bunlardan;
a) Akademik unvana sahip olanlar ile tıpta uzmanlık öğrenimi görenlerin, talepleri halinde birinci fıkrada belirtilen sürenin sonuna kadar ilgili mevzuat hükümlerine göre söz konusu Üniversiteye ataması yapılabilir.
b) Tıpta uzmanlık öğrencisi olmayan ve akademik unvana sahip bulunmayan diğer personel, talepleri halinde birinci fıkrada belirtilen sürenin sonuna kadar, söz konusu Üniversite ile 4857 sayılı İş Kanunu hükümlerine göre sözleşme imzalayarak istihdam edilebilir.
c) Sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri ile yardımcı hizmetler sınıfındaki personel, söz konusu Üniversitede istihdam edilmek istemedikleri ya da ataması yapılarak veya sözleşme imzalanarak anılan Üniversitede istihdam edilmedikleri takdirde, kazanılmış hak aylık derecelerine uygun olarak Sağlık Bakanlığına, diğer personel ise Vakıflar Genel Müdürlüğünce merkez ve taşra teşkilatında ihtiyaç bulunan birimlere naklen atanırlar.
Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (I) sayılı cetvelin Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait bölümünde yer alan ve söz konusu Hastaneye tahsis edilmiş kadrolarda bulunan personelden, söz konusu Üniversitede çalışmak isteyenlere ait kadrolar ile boş bulunan kadrolar ve Baştabip, Baştabip Yardımcısı, Klinik Şefi, Klinik Şef Yardımcısı, Hastane Müdürü, Hastane Müdür Yardımcısı, Sivil Savunma Uzmanı ve Saymanlık Müdürü kadroları, birinci fıkrada belirtilen sürenin sonunda iptal edilerek kadro cetvellerinden çıkarılmış sayılır. Bu tarihten itibaren, ikinci fıkranın (a) ve (b) bentleri saklı kalmak kaydıyla, bu fıkrada unvanları sayılan personel, en geç bir ay içinde kazanılmış hak aylık derecelerine uygun kadrolara atanmak üzere; dolu kadrolarda bulunan sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri ile yardımcı hizmetler sınıfındaki personel ise bulundukları kadroları ile birlikte Sağlık Bakanlığına devredilir. Devredilen kadrolar 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (I) sayılı cetvelin Sağlık Bakanlığına ait bölümüne eklenmiş sayılır.
Üçüncü fıkrada unvanları sayılan personel, kadrolarının iptal edildiği tarih ile atama işlemleri yapılıncaya kadar geçen sürede durumlarına uygun işlerde görevlendirilirler. Bu süre içerisinde ilgililer, 5737 sayılı Vakıflar Kanununun 67 nci maddesinin son fıkrasında öngörülen fazla çalışma ücreti ve 5737 sayılı Kanunun 72 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan ödeme ile nöbet ücreti hariç olmak üzere, eski kadrolarına bağlı olarak en son ayda almakta oldukları aylık, ek gösterge, her türlü zam ve tazminatlarıyla diğer mali haklarından ve görevlendirildikleri yerlerdeki fiilen görev yaptıkları emsali kadroya ilişkin döner sermaye ödemesinden yararlanır. Bu personelin Vakıflar Genel Müdürlüğündeki önceki kadrolarına bağlı olarak, 5737 sayılı Kanunun 67 nci maddesinin son fıkrasında öngörülen fazla çalışma ücreti ve 5737 sayılı Kanunun 72 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan ödeme ile nöbet ücreti hariç olmak üzere, en son ayda almakta oldukları aylık, ek gösterge, her türlü zam ve tazminatlar ile diğer mali hakları toplam net tutarının, atandıkları yeni kadroların, nöbet ücreti ve döner sermayeden yapılan ek ödeme hariç olmak üzere, aylık, ek gösterge, her türlü zam ve tazminatlar ile diğer her türlü mali hakları toplam net tutarından fazla olması halinde, aradaki fark tutarı, atandıkları kadrolarda kaldıkları sürece, farklılık giderilinceye kadar herhangi bir vergi ve kesintiye tabi tutulmaksızın ayrıca tazminat olarak ödenir.
Bu maddenin uygulanmasında ortaya çıkabilecek tereddütleri gidermeye ve uygulama esaslarını belirlemeye Başbakanlık yetkilidir.
MADDE 2 – Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
MADDE 3 – Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
22/4/2010
VATANA
VE MİLLETE HAYIRLI OLSUN EFENDİM..

1 Haziran 2010 Salı

GEREDE URUMŞA YAYLASI VE KEÇİKALESİ DOĞA YÜRÜYÜŞÜ

Bu hafta yapacağımız doğa yürüyüşü öncesi, Fuat hocam, önemli bir toplantısı olduğunu söyleyerek gelemeyeceğini bildirince, başladığımızdan beri ikilimiz ilk kez ayrılmış oldu. Bir sonraki yürüyüşün iki hafta sonra yapılacak olması nedeniyle bu kez tek başıma katılmaya karar verdim. Zaten yürüyüş dostlarımızın çoğalması nedeniyle yalnız kalmayacağım muhakkaktı.
Saat 08.00’de 34 katılımcı ve 2 rehberimizle başlayan yolculuğumuzda Gerede Esentepe piknik alanında saat 11.00’e doğru yürüyüşümüze başlayacağımız noktaya seyahatimiz esnasında 2 hoş sürprizle karşılaştım.
Bardakçılar yürüyüşümüzden beri gezilerimize katılmayan, eski mahalle koşumuz Refika ile tekrar bu yürüyüşte bir araya geldiğimiz gibi, çok uzun süredir iş nedeniyle telefonlaştığımız ancak tanışma fırsatını bir türlü bulamadığımız Binnaz hanımla da karşılaşmak ve tanışmak ilginç ve güzel oldu.

Esentepe spor tesislerinin hemen arkasından başlayan yürüyüşümüz kısa süre sonra dağa doğru, dar bir patikadan tırmanmaya dönüştü.
Yaz nedeniyle yeni yürümeye başlayan katılımcıların yer alması ve grubun oldukça kalabalık olması sebebiyle tırmanmanın yavaş geliştiğini görünce, geçen yürüyüşte temellerini attığımız küçük “Bağımsız Yürüyüş Grubu”muzun bugünkü yürüyüşte yer alan üyeleri, Mehdi, Esin, Burak ve ben öne geçerek hızlı bir tırmanmaya geçtik. Ana grubun yaklaşık 500 metre ilerisinde yürüyerek patikanın önce dere yatağına ve sonra da orman içi yola kavuşan kısmına kadar sıkı bir yürüyüş yaptık.


Rotanın tamamını bilmediğimiz için aykırı grubumuz kopamadı. Yine bir süre orman içinde yol alarak ilk yaylamız olan “Hacıveli” yaylasına ulaştık. Pazar günü olması nedeniyle yayla evlerinin tek tük yerleşimcileri vardı.



Esentepe kayak teleferik tesislerinin altından bir süre orman içinde yol aldıktan sonra yine güneşten sakınarak orman içinde öğle yemeği molasına girdik.

Saat 12.40 dolaylarında açık büfe yemeğimizden sonra dinlenmiş olarak 13.30 civarında ikinci yaylamız olan “Urumşa” yaylasına doğru yola koyulduk.

Doğa bu sene sık sık aldığı yağışlar nedeniyle coşmuş vaziyette. Ormanda her yer çiçeklerle kaplı. Urumşa yaylasına kadar çiçek resimleri çekmekten yorulmuş olarak yaylanın hemen kenarındaki küçük bir gölet kıyısında kısa bir mola verdik.

Mola sonrası son hedefimiz olan “Keçikalesi”ne ulaşmak için orman içinden derin bir dere yatağını aşarak orman yoluna çıktık.

Yaklaşık 2 kilometre kadar orman içi yol üzerinde yine hızlı yürüyüş ekibimizin içinde olduğu 8 sekiz kişilik bir öncü grup olarak 16.30 sıralarında grubun yaklaşık 20 dakika kadar önünde keçi kalesine ulaştık.

Gerede’ye tepeden bakan Keçikalesinden muhteşem bir manzara eşliğinde yarım saat kadar dinlendik.

Saat 17.00 dolaylarında kısmen geldiğimiz orman yolundan geçerek sabah tırmanış yaptığımız dere yatağı ve patikaya ulaşarak yine grubun önünde hızlı bir inişle Esentepe piknik alanına saat 17.50 civarında ulaştık.

Gerçekten çok güzel bir güzergahta hızlı, kısmen yorucu fakat muhteşem bir yürüyüşü tamamladığımızda bir arkadaşımızın, “Bir günümüzü harcadık ama acaba ne kadar ömür kazandık?” sözü yürüyüşümüzün gerçek tadını vurguluyordu.
18.30 civarında başlayan dönüş yolculuğumuz saat 21.00 sıralarında tatlı bir yorgunluk, neşeli bir gün, güzel arkadaşlık bağları ile Ankara’da son buldu. Nice keyifli yürüyüşlere diyelim ve çıkalım kerevetine…
Not: Bağımsız Yürüyüş Grubumuzun çıkış manifestosu, başkanımız Esin tarafından hazırlanarak grup üyelerine gönderilmiş. Çok hoş ve güzel bir tanıtım olmuş. (Merak edenler bizi arasın)