9 Mart 2010 Salı

BARDAKÇILAR YANIK KÖYÜ DOĞA YÜRÜYÜŞÜ

Pazar günü yürüyüşümüze başlarken, o gün olağanüstü gelişmeler olacağına dair hiçbir emare yoktu. Bir gün önce katılmayı düşündüğümüz “Artıyaşam-Bardakçılar Yanık köyü doğa yürüyüşü” için kayıt olurken Serap hanımla şakalaşmıştık. Kendisine, “-Fuat hocam, sıkı bir yürüyüş istiyor, eğer gezi kısa kesilecekse gelmeyelim” diye takılmış, Serap hanımda cevabında “-Aman hocam, merak etmeyin size uygun sıkı bir yürüyüş” cevabı almıştım.
Münibüsümüzle, sabah 08.00’de başlayan yolculuğumuzda, yoldan aldığımız arkadaşlarımızla beraber 18 katılımcı ve 2 rehberimizle birlikte Kızılcahamam çıkışında tüm gezginlerin yakından bildiği, nefis yemeklerin sürekli bulunduğu “Mevlana Restoran”da ilk molamızı verdik.
Saat 10.30 dolaylarında yürüyüşümüze başlayacağımız, yayla evler arkasındaki düzlükte son hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra, Çamlıdere’nin muhteşem ormanlarına daldık.

(Kısa bir soluklanma anında ayaküstü dinlenmedeyiz)
(Karşıya geçişte ekibin bir kısmı dereden geçti)
(Ekibin kalan kısmıda geçiş için bu doğal köprüyü kullandı)
Rotamız fazla eğimli olmayan orman içi yürüyüşünde birkaç saat devam ettikten sonra saat 13.00 civarında güzel bir şelalenin altında durduk. Ancak zeminin fazla elverişli olmaması üzerine bu kez yanından tırmanarak şelalenin dökülmeye başladığı noktaya çıktık. Mükemmel bir orman manzarası eşliğinde neşeli bir yemek molası verdik.
Yarım saati biraz geçen molanın sonrasında henüz tepeye ulaşamadığımız için uzunca ve zorlu bir tırmanıştan sonra, yayla evlerinin bulunduğu geniş bir düzlüğe ulaştığımızda saat 14.30 dolaylarındaydı
Orman içi yolunun başlangıcında yaylada bulunan köylüler, "yolun bozuk olduğunu bu nedenle bizi bekleyen aracımızın bu yolu çıkmasının mümkün olmadığını" ifade edince, rotamızda zorunlu bir değişiklik yaparak orman içinden ve başka bir patikadan köye ulaşmayı hedefledik. Yumuşak inişli bir rotadan sonra, “Karagöl” tabir edilen küçük bir göle ulaştık. Mola vermeksizin, havanında kararmaya başlaması endişesiyle yola devam ettik.


Geldiğimiz noktada uzun bir tepeler silsilesinin arasında bir çayın açtığı vadi uzanmaktaydı. Dik bir yamaçtan inişe geçtik. Önceki yağışlar neticesi toprak çok yumuşak ve sürekli akan taşların oluşturduğu taş akıntısında iniş zorlu ve kaymaya çok müsaitti. Bu zorlu inişte 45 dakika kadar zaman kaybedince grupta hafif bir sıkıntı baş gösterdi. İniş sırasında gruptan, ayağına çevik 5 arkadaş arayı açarak gözden kayboldu. Rehberlerimiz henüz oldukça uzakta görünen köye ancak vadi içindeki suyu izleyerek gidebileceğimizi, bu nedenle kalan 15 kişilik grubun hiç kopmadan birlikte devamına karar verip kısa bir süre yaşanan paniğin önüne geçtiler. Ellerindeki GPRS cihazlarıyla yaklaşık rotamız ve mesafemiz belli olmasına rağmen önümüzdeki en büyük zorluk havanın hızla kararmasıydı.
Çok kısa bir sürede elimizdeki küçük aydınlatıcılar dışında doğa ve karanlıkla baş başa kaldık. Bu aşamada, yaşanan panik tamamen bitmiş ve yolumuz itibariyle dıştan bir yardımın gelmesinin 3-5 saatten önce mümkün olmadığı ortaya çıkmıştı. Bu aşamada grubumuz tamamen birbirine kilitlendi.
Rehberimiz İlker sürekli önde yol alarak, geçilmesi en mümkün rotayı tesbit ediyor, sonra grubumuz kopmadan ve en arkada kalanın gruba yetişmesi için azami dikkati sarfederek yol almaya devam ediyordu.
Bu anlarda insanın dayanışmasının güzelliği ve her bireyin günlük hayatta kullanmağı gücünün son noktalarını nasıl kullanmaya başladığı ortaya çıktı.
Bir insanın gücünün gerçek sınırlarını keşfe başladığı anları yaşıyorduk. Bir gün önce söylense, “-imkansız” diyeceğiniz bir sınama ortamı ve karanlık içindeydik.
Bir saat kadar sonra önden giden 5 arkadaşımızın köye vardığı ve bizi bekleyen aracımızla birlikte orman yolunun başlangıç noktasına ulaştıkları haberi bize büyük bir özgüven ve canlanma getirdi.
15 kişilik grubumuz tek vücut halinde sadece bitirmeye odaklı yürüyüşümüz gecenin içinde kararlılık içinde sürdürürken izlediğimiz çayı defalarca geçerek en uygun rotada yola devam ettik.
GPRS cihazının kalan mesafeyi 300 metrenin altında gösterdiği noktada, bizi bekleyen arkadaşlarımızın ışık işaretlerini ve çaldıkları kornayı duyduk. Grubumuz birleştiğinde saat 21.00 olmuş ve 15 kişilik grubumuzun kesintisiz 7 saati aşan yürüyüşü sona ermişti.
Bugün, bir gezginin belki de hiç yaşamayacağı veya başına gelmeyeceği bir günü yaşamıştık. Dayanışma duygusunu, insanın gücünün gerçek sınırlarını hissetmiştik. Bu zorlu yürüyüşte rehberimiz İlker’in çabaları takdire değerdi. Tülin ve Refika’nın yardımseverliği ve katkıları çok güzeldi. Önden giderek bir anlamda grubun buluşma noktasına varması için çabalayan arkadaşlarımız Kemal, Esin ve Fuat hocanın katkıları unutulmazdı. Burada diğer rehberimiz CAN ERGÜN’e ise ayrı bir parantez açmak isterim. Koşulsuz desteği, sessiz, ancak sınırsız yardımı için kendisine şahsen müteşekkirim. Burada adları geçmeyen diğer grup arkadaşlarımın tamamı da kanımca ortaya muhteşem birlik ve dayanışma katkıları koydular. Bir yürüyüş ancak böyle güzel ve unutulmaz bitirilebilirdi. Bir başka yürüyüşte hepsiyle tekrar birlikte olmak üzere, o unutulmaz anları birlikte yaşayan herkese sonsuz teşekkürler.









8 Mart 2010 Pazartesi

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ TÜM KADINLARIMIZA KUTLU OLSUN

Sabahın erken saatlarinde yaşadığımız deprem nedeniyle acılıyız. Türk ulusunun başı sağ olsun. Fazla sevinçli ve neşeli davranma lüksümüz bulunmamakta. Ancak 8 Mart Dünya Kadınlar gününü kutlamadan geçme olasılığı yok. Dün yaptığımız uzun ve çok maceralı yürüyüşümüz nedeniyle fiziksel ve zihinsel bir yorgunluk içindeyim. (Hafta içinde bu unutulmaz yürüyüşü yazacağım) He ne kadar sevgili "Ebruli" aşağıdaki şiiri benden önce kullanmışsa da takrar etmeden edemiyorum.

KADIN...
Kimi der ki kadın
uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın
yeşil bir harman yerinde
dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir.
boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran
Kimi der ki çocuk doğuran
Ne o ne bu ne döşek ne köçek ne ayal ne vebal
O benim kollarım bacaklarım başım
Yavrum annem karım kızkardeşim
hayat arkadaşımdır.
Nazım Hikmet RAN

5 Mart 2010 Cuma

BEN KİTAP OKUYORUM YA SİZ?

Uzun süredir tekrar değinemediğim kitap konusuna hazır bu hafta kitap tanıtımlarına girmişken devam edeyim dedim. Pek çok kişiye ilginç gelebilecek kitap okuma yöntemleri geliştirdim.
Çevremde ve ailemde dahi garipsendiğini hemen belirtmeliyim ki, günlük kitap okumalarımda, aynı süreçte birden fazla kitabı okuyorum. Bu nasıl oluyor derseniz şöyle açıklayayım. Genellikle konuları ve kapsamları birbirinden farklı birkaç kitabı aynı anda okumaya başlıyorum. Örneğin şu anda geceleri aynı anda okuduğum kitap sayısı 3. Bu nasıl oluyor derseniz, Özellikle başlarken aynı kitabı uzun süre tek başına okumayı devam ettiremiyorum. Herkesin başına gelebileceği gibi belli bir süre sonra yoğunlaşmada sorun yaşamaya başlıyorum. Örneğin süre bir saati geçtiğinde genellikle zihinsel dağılma yaşıyorum. Bu durumda eğer kitap okumaya ayırdığım süre daha bitmemişse okuduğum kitabı bırakıp 2. kitabı, kaldığım yerden okumaya devam ediyorum. Bu değişim süreleri yorgunluk durumlarıma göre yarım saat ile 1 saat arasında değişmekte. Elbette bunun istisnaları çok. Bazen bir kitaba belli aşamadan sonra çok fazla yoğunlaşıp bitirinceye kadar sadece ona devam ediyorum. Genellikle sonuna yaklaştığım kitaplarda ya da konusunu çok sevdiğim kitaplarda bunu yapıyorum.
Kitap okuma saatlerim genellikle akşam yemeğinden sonra gece saat 23.00’a kadar olan süre. TV’de hiçbir diziyi izlemediğim için, eğer bir filme ya da maça takılmazsam geceleri yaklaşık 3-3,5 saati kitaplara ayırıyorum.
Bunun dışında bir de sabah seansım var. Sabah uyanışım yaklaşık 06.00 civarıdır. Hafta içi kahvaltı başlangıç saatim olan 07.00’ye kadar olan sürenin asgari 45 dakikası yine kitaba ayrılmıştır. Gece için çok ağır bulduğum ve yoğunlaşma güçlüğü çektiğim kitapları sabahları okurum. Sabah okuduğum bu kitap ayrıdır ve mutfak masasında beni bekler.
Geceleri sırayla okuduğum kitaplarımın yanında ayrıca düzenli okuduğum dergilerim vardır. Atlas dergisini ilk çıktığı 1993 yılından beri düzenli takip ederim. (Tüm sayıları elimdedir.) ayrıca taraftarı olduğum Galatasaray dergisini de her ay düzenli okurum. Ayrıca Cumhuriyet Gazetesi’nin Pazartesi eki olan Strateji dergisini de (artık vermiyor) biriktirdiğim sıra ile okumaya devam ediyorum.
Seyahatlarda mutlaka yanımda kolay okunur 1 veya 2 kitap vardır. Bulabildiğim tüm boş vakitlerde birkaç sayfa da olsa okumaktan zevk alırım.
Zaman zaman ayda 3.800 sayfaya kadar çıkan okumalarım halen aylık 2000-2500 sayfa arasında devam ediyor.
(şükran sana)

4 Mart 2010 Perşembe

MART AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 2



KİTABIN ADI : Canım Sevgilim İnes
KİTABIN YAZARI : İsabel Allende
KİTABIN ÇEVİRMENİ : İnci Kut
KİTABIN YAYINEVİ : Can Yayınları
KİTABIN BASKI YILI : 2009
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 385
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 10/10

ÖNERİ : İsabel Allende, dünya edebiyatında yaşan efsanelerimden ikincisidir. (İlkinin Jose Saramago olduğunu, önceki kitap tanıtımlarından hatırlarsınız) Allende yaklaşık 30 yıllık edebiyat yaşamında verdiği eserlerin tamamına yakını Türkçe’ye kazandırıldı. Can Yayınları neredeyse tamamını yayınladı. İlk romanı “Ruhlar Evi” kanımca başyapıtı niteliğinde bir kitap. Sonraki kitapları benzer çizgide ve neredeyse (yazdığı birkaç çocuk serüven romanı da dahil olmak üzere) yapıtlarının tümünde üst düzey bir seviye tutturmakta ve hala çok nitelikli romanları yayınlıyor.
Latin Amerika’nın 1 numaralı yazarı olduğu iddiasındayım. “Canım Sevgilim İnes” romanında, tamamen gerçek kişilerin romanlaştırılmış serüvenleriyle yazar, ülkesi Şili’nin tarihini yazıyor. “Yazıyor” kelimesinin ne kadar eksik bir ifade taşıdığını romanı okuyunca anlıyorsunuz. Roman yazmanın ötesinde gerçek denilecek kadar canlı ve sanki film gibi bir yandan da romanı ve olayları yaşıyorsunuz. (Yazar, romanını, kitabın sonunda 4 yıllık bir araştırma ve düşünme devresi sonunda meydana getirdiğini belirtiyor) “Ruhlar Evi” “Eva Luna” “Paula” kitaplarıyla çoktan “NOBEL” kazanması gerektiğini düşündüğüm, (kimler kazanmadı ki) İsabel Allende’ye artık bu ödülün çok zaman geçmeden verilmesi gerektiği kanaatimi siz de paylaşacaksınız zannederim.
(Çevirmen İnci Kut'u da mükemmel çeviriden ötürü ayakta alkışlıyorum)

2 Mart 2010 Salı

BODRUM TURGUT REİS

Her ne kadar şu günlerden yazı hatırlatacak derecede güzel ve sıcak günler yaşıyorsak ta, yazın güzelliği bir başka. Deniz, sıcak ve güneş... Bu üçü birarada oldumu keyfe diyecek olmaz. Yaza hazırlanmak için Bodrum Turgut Reis'e bir bakmaya ne dersiniz?














1 Mart 2010 Pazartesi

MART AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 1


KİTABIN ADI : Hitit Kralı IV. Tudhaliya
KİTABIN YAZARI : İlknur Taş
KİTABIN ÇEVİRMENİ : -
KİTABIN YAYINEVİ : Arkeoloji ve Sanat Yayınları
KİTABIN BASKI YILI : 2008
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 338
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 10/10
ÖNERİ : Arkeoloji ve tarih meraklıları için ilginç kitaplardan birisi. Hitit Kralı IV. Tudhaliya, Hitit İmparatorluğu’nun son yükseliş ve refah döneminin kralıdır. MÖ 1250-1220 arası krallık yaptığı döneme ait ilginç siyasi yazışma tabletlerinden esinlenen yazar, dönemin çok ilginç siyasi olaylarını mercek altına alıyor. Çağın üç büyük devleti Hitit, Mısır ve Asur arasına sıkışan, bugünkü Suriye Lübnan topraklarında bulunan Ugarit, Kargamış gibi vasal küçük krallıkların krallarıyla IV. Tudhaliya’nın yazışmaları, siyasi, ekonomik ültimatomlar, taht kavgaları ve hatta çok ilginç bir kraliyet boşanmasına ilişkin belgeler dönemin siyasi atmosferini yansıtıyor. IV. Tudhaliya’nın ölümünden çok değil, 30 sene sonra büyük Hitit krallığının tarihe karışması da dönemin ne kadar bölge coğrafyasının hassas ve ilginç gelişmelere sahne olduğunu ortaya koymakta. Kitabın sonunda döneme ait tabletlerin birebir okunuşlarını ve tercümelerini de veren kitap, tarihçilere hoşça vakit geçirtmeye aday.
Çorum Yazılıkaya'da IV. Tudhaliya'ya ait stel.

26 Şubat 2010 Cuma

MUSTAFA KEMAL'İN ORDUMUZA SON SESLENİŞİ



"Zaferleri ve mazisi insanlık tarihiyle başlayan her zaman zaferle beraber medeniyet nurları taşıyan kahraman Türk ordusu!

Memleketini, en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmışsan, Cumhuriyet'in bugünkü feyizli devrinde de askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtalarıyla mücehhez olduğun halde, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.

Bugün, Cumhuriyet'in 15. yılını mütemadiyen artan büyük bir refah ve kudret içinde idrak eden büyük Türk milletinin huzurunda kahraman ordu, sana kalbî şükranlarımı beyan ve ifade ederken, büyük ulusumuzun iftihar hislerine de tercüman oluyorum.

Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini dahilî ve haricî her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an ifaya hazır ve âmade olduğuna, benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır. Büyük ulusumuzun orduya bahşettiği en son sistem fabrikalar ve silahlarla bir kat daha kuvvetlenerek büyük bir feragat-i nefs ve istihkâr-ı hayatla her türlü vazifeyi ifaya müheyya olduğunuza eminim. Bu kanaatle kara, deniz, hava ordularımızın kahraman ve tecrübeli komutanları ile subay ve eratını selamlar ve takdirlerimi bütün ulusun muvacehesinde beyan ederim.

Cumhuriyet Bayramı'nın 15. yıldönümü hakkınızda kutlu olsun..."

29 Ekim 1938
Mustafa Kemal ATATÜRK


25 Şubat 2010 Perşembe

ONLARI UNUTMAYIN - 12

Karayılan ( 1888 - 24 Mayıs 1920 )
Asıl adı Mehmet olan Karayılan; Gaziantep’in 40 km. kuzeyinde Kahramanmaraş ili Pazarcık ilçesi Höcüklü köyü Elifler mezrasında 1888 yılında doğmuştur. Karayılan, hayvan sürüleri bulunan ve çevresine göre zengin sayılan bir köylü ailesine mensuptu. Karayılan’ın babası 1904 yılında Ermeni eşkıyaları tarafından obasına yapılan baskın sırasında şehit edilmiştir. Bu tarihte Karayılan 16 yaşındaydı.
Genç yaşta yalnız kalan Karayılan, kendi kendine okuma-yazmayı öğrenmiş, bir süre köy imamlığı yapmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nda Rus Cephesinde savaşmış, çeşitli yararlıklar göstermiş ve çavuşluğa terfi ettirilmiştir. Bu savaşta ayağından yaralanarak Malatya Hastanesi’nde tedavi edilen Karayılan, daha sonra köyüne dönmüştür. Hükümet kuvvetleriyle birlikte eşkıya Bozan Ağa’yı vurmuş, avanesini dağıtmıştır
Antep savaşı şiddetlenince çetesiyle Karabıyıklı’da düşmana ilk ve kesin darbeyi indiren Karayılan, Kuvâ-yi Milliye safına katılmıştır. Daha sonra Dülük köyüne gelerek şehri kuşatan Fransız çemberini yarmış ve Antep’e girmiştir. Karargah olarak önce Bekirbey sonra Karagöz camisini kullanmıştır. Şehir içi ve şehir dışı savaşlarına katılmıştır. Kendisine Şıhın Dağı’ndaki ( Sarımsak Tepe ) Fransızları püskürtmesi emri verilen Karayılan, bu çarpışmada ( 24 Mayıs 1920 tarihinde ) şehit düşmüştür.
Bu olayla birlikte Karayılan ismi, Antep Halkını temsil eden kahramanlardan biri olmuştur.
KIZININ AĞZINDAN KARAYILAN'IN GERÇEK HİKAYESİ
Kurtuluş Savaşı yıllarında yaşanan Gaziantep Savunması, bugün din, dil, etnik farklar yüzünden birbirini yiyen insanlara yaklaşık 90 yıl önceden çok güzel bir cevap veriyor. Bu cevabı verenler vatan ve özgürlük tutkusundan başka doğru bilmeyen, Türkler'in, Ermeniler'in ve Kürtler'in yaşadığı bir bölgenin çocuklarıydı. Bütün yokluklar ve imkânsızlıklar içinde hiçbir yerden yardım almadan Birinci Dünya Savaşı galibi Fransız ordusuna karşı eşi benzeri az görünen bir şehir savaşı verdiler. Fransız ordusuyla, şehirlerini geri almak için 11 ay bütün gücüyle savaşan, o günlerin deyimiyle Ayıntap (Antep) halkı sadece kendi şehirlerini değil, dilden dile yayılan kahramanlıklarıyla da tüm Güneydoğu Anadolu'yu bir istiladan kurtarmış oldu. Gaziantep Savunması'nda hayatını kaybeden 6317 sivilden ilk akla gelense daha çok "Karayılan" lakaplı Mehmet oldu.
Mehmet'in 88 yaşındakı kızı Selvi Sevimli'nin ağzından Karayılan'ın gerçek hikayesi: (Kahramanmaraş'ın Pazarcık İlçesi Höcüklü Köyü Elifli mezrasında yaşıyor)
"Babam Mehmet Birinci Dünya Harbi'nde Rus Cephesi'nde savaşmış, adı batası Sarıkamış'tan sağ gelmiş. Ayağından yaralanmış. O zaman Erzurum hastanesine taşımışlar, sonra da Malatya'ya hastaneye getirmişler. İyileşince de 'Savaş bitti, git evine' demişler. Geri dönünce babamı aşiretin başına geçirmişler. Karayılan için 'çoban idi', 'ırgat idi' derler ama babam Kabalar aşireti reisidir. Ayıntap'a düşman geldiğini duyunca bütün malını satıp silah almış."
Selvi kadının anlattığına göre Karayılan hayvan sürüleri bulunan ve etrafına göre zengin sayılan bir ailenin çocuğuymuş. Bahar ve yaz aylarında Adıyaman ve Maraş yaylalarında kışın ise Antep'in 45 km kadar kuzeyinde konaklayan bir aşiretin reisiymiş. Ermeni eşkiyasının babasını öldürdüğünde 16 yaşında bir delikanlıymış. Yaylalarda sürülerini otlatırken, bir çok eşkiyayla karşılaşmış. Bu durum onun az zamanda usta bir silahşor olarak yetişmesine sağlamış. Savaştan geldikten sonra düşman kuvvetlerinin Antepe girdiğini gören Karayılan bütün varını bu yolda harcamaktan çekinmemiş.
Selvi kadın şöyle devam ediyor: "O zaman hükümet zayıf idi. Bize hükümet bakamadı. Babam baktı. Koyunlarımızı satarmış, öküzleri satarmış, sana diyeyim ekinimizi çubuğumuzu satarmış, katır yükleriyle silah satıp Fransız'a karşı çeteleri silahla donatmış. Malını satmasına ailesinden karşı çıkanlar olmuş. "Sen aklını mı yitirdin? Bu kadar hayvanı, malı satıp sen nereye gidiyorsun" diyen anasına Karayılan, 'Ana Rus'un, Ermeni'nin yaptıklarını görseydin, şimdi sen de durmaz giderdin" dermiş."
Bana yardım etmek için geldiler buralara. "Sana aylık bağlayacağız" dediler ama istemedim. Etme dedim bana yardım. Allah'a şükür benim yardıma ihtiyacım yok.

Karayılan Hikayesi (Antep Destanı)

BİRİNCİ BAP
YIL 1918-1919

Ateşi ve ihaneti gördük
ve yanan gözlerimizle durduk
bu dünyanın üzerinde.
İstanbul 918 Teşrinlerinde,
İzmir 919 Mayısında
ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar;
Mayıs ortalarından
Haziran ortalarına kadar
yani tütün kırma mevsimi,
yani, arpalar biçilip
buğdaya başlanırken
yuvarlandılar.

Adana,
Antep,
Urfa,
Maraş: düşmüş dövüşüyordu...

Ateşi ve ihaneti gördük,
Ve kanlı bankerler pazarında
Memleketi Alman’a satanlar,
Yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar
düştüler can kaygusuna
ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından
karanlığa karışarak basıp gittiler.
Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet,
en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat,
dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat,
iki kat soyulmamak için.

Ateşi ve ihaneti gördük,
Murat nehri, Canik dağları ve Fırat,
Yeşilırmak, Kızılırmak,
Gültepe, Tilbeşar ovası,
gördü uzun dişli İngiliz’i.
Ve Aksu’yla Köpsu,
Karagöl’le Söğüt gölü
ve gümüş basamaklı türbesinde yatan
büyük, aşık ölü,
şapkası horoz tüylü İtalyan’ı gördü.
Ve Çukurova,
kıyasıya düzlük,
uçurumlar, yamaçlar, dağlar kıyasıya
ve Seyhan ve Ceyhan
ve kara gözlü Yürük kızı,
gördü mavi üniformalı Fransız’ı.
Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte.
Eşraf ve ayan ve mütehayyizanın çoğu
ve ağalar:
Bağdasar ağadan
Kellesi Büyük Mehmet Ağaya kadar,
düşmanla birlik oldular.
Ve inekleri, koyunları, keçileri sürüp, götürüp,
gelinlerin ırzına geçip,
çocukları öldürüp
ve istiklali yakıp yıktıkça düşman,
dağa çıktı mavzerini, nacağını, çiftesini kapan
ve çığ gibi çoğaldı çeteler
ve köylülerden paşalar görüldü,
kara donlu köylülerden.
Ve bizim tarafa geçenler oldu
Tunuslu ve Hindli kölelerden.
Ve Türkistanlı Hacı Ahmet,
Kısık gözleri,
seyrek sakalı,
hafif makineli tüfeğiyle
dağlarda bir başına dolaştı.
Ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşam üstü
Ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin,
ne zaman sıkışsa bizimkiler,
peyda oluverdi, yerden biter gibi o
ve ateş etti
ve düşmanı dağıttı
ve kayboldu dağlarda yine.

Ateşi ve ihaneti gördük,
Dayandık,
dayandık her yanda,
dayandık İzmir’de Aydın’da,
Adana’da dayandık, dayandık Urfa’da, Maraş’ta, Antep’te.

Antep’liler silahşor olur,
uçan turnayı gözünden
kaçan tavşanı art ayağından vururlar v
e Arap kısrağının üstünde
taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.
Antep sıcak,
Antep çetin yerdir.

Antep’liler silahşor olur,
Antep’liler yiğit kişilerdir.
Karayılan
Karayılan olmazdan önce
Antep köylüklerinde ırgattı,
Belki rahatsızdı, belki rahattı,
bunu düşünmeye vakit bırakmıyordular,
yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi v
e korkaktı bir tarla sıçanı kadar.
Yiğitlik atla, silahla olur,
Onun atı, silahı, toprağı yoktu.
Boynu yine böyle çöp gibi ince
Ve böyle kocaman kafalıydı
Karayılan
Karayılan olmazdan önce.
Düşman Antep’e girince
Antepliler onu
Korkusunu saklayan
Bir fıstık ağacından
alıp indirdiler.
Altına bir at çekip
eline bir mavzer v
erdiler.
Antep çetin yerdir.
Kırmızı kayalarda
Yeşil kertenkeleler.
Sıcak bulutlar dolaşır havada
İleri geri.

Düşman tutmuştu tepeleri,
düşmanın topu vardı.
Antepliler düz ovada
Sıkışmışlardı
Düşman şarapnel döküyordu,
toprağı kökünden söküyordu.
Düşman tutmuştu tepeleri.
Akan: Antep’in kanıydı.
Düz ovada bir gül fidanıydı
Karayılan’ın
Karayılan olmazdan önceki siperi..
Bu fidan öyle küçük,
Korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun,
namluya tek fişek sürmeden
yatıyordu yüzükoyun.

Antep sıcak,
Antep çetin yerdir.
Antep’liler silahşor olur.
Antepliler yiğit kişilerdir.
Fakat düşmanın topu vardı.
Ve ne çare, kader
düz ovayı Antepliler
düşmana bırakacaklardı.
“Karayılan” olmazdan önce
umrunda değildi Karayılan’ın
kıyamete dek düşmana verseler Antep’i
Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar. Y
aşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,
korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.
Siperi bir gül fidanıydı onun,
gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzü koyun
ak bir taşın ardından
kara bir yılan
çıkardı kafasını.

Derisi ışıl ışıl,
gözleri ateşten al,
dili çataldı.
Birden bir kurşun gelip
kafasını aldı.
Hayvan devrildi kaldı.

Karayılan
Karayılan olmazdan önce
kara yılanın encamını görünce
haykırdı avaz avaz
ömrünün ilk düşüncesini:
“İbret al deli gönlüm,
demir sandıkta saklansan bulur seni,
ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.”

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
Bir tarla sıçanı kadar korkak olan, f
ırlayıp atlayınca ileri
bir dehşet aldı Anteplileri,
seğirttiler peşince,
Düşmanı tepelerde yediler.
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
Bir tarla sıçanı kadar korkak olana:
KARAYILAN dediler.

“Karayılan der ki: Harbe oturak,
Kilis yollarından kelle getirek,
nerde düşman varsa orda bitirek,
vurun ha yiğitler namus günüdür...”
Ve biz bunu böylece duyduk
ve çetesinin başında yıllarca namı yürüyen
Karayılan’ı
ve Anteplileri
ve Antep’i
aynen duyup işittiğimiz gibi
destanımızın birinci babına koyduk.

Nazım Hikmet Ran

24 Şubat 2010 Çarşamba

ABANT SİNEKLİ YAYLASI YÜRÜYÜŞÜ

Geçen hafta sonu yapacağımız yürüyüşün güzergahını seçmekte epey tereddüt yaşadık. Her ne kadar Ankara'ya yakın rotalarda yürüyüş yapan gruplar varsa da "Artıyaşam" grubunun bu kez daha farklı bir uygulama ile oldukça uzak bir yürüyüş seçmesine rağmen "Abant Sinekli Yaylası Yürüyüş"üne katılmaya karar verdik. Bizi düşündüren gidiş geliş mesafesinin çokluğu idi. Yaklaşık 3 saatlik gidiş ve bir o kadar da dönüş yolu gözümüzde büyüse de hareket saatinin 07.00'de olacak şekilde 1 saat erkene alınmasıyla sorun çözüldü.
Nisbeten şehir dışında oturduğum için aracımı, Fuat hocanın evine bırakmak için saat 05.00'de kalkıp son hazırlıkları tamamlayıp yola çıktığımda saat 06.00'yı geçiyordu. Hafta sonu tatillerinde sabah uykusunu seven doktorum ben geldiğimde yeni kalkmıştı. Aracımızın kalkış yeri Kızılay'a tam zamanında ulaştık.
Abant, yer olarak üç değişik iklimin kesişim yerinde olan çok ilginç bir bölge. Gidenlerinizin bileceği gibi Abant ormanları, Karadeniz bölgesinin en batı ucunu başlatan orman grubudur. Aynı zamanda kuzeyden Marmara bölgesinin ve güney doğusundan İçanadolu bölgesinin iklim tesirlerine de açıktır.
Her ne kadar şu günler, kış mevsimi sayılıyorsa da aşırı sıcak giden kış sebebiyle hava gündüzleri 6-8 C civarında olduğundan inanılmaz hava olayları yaşanan bir üçgen olan Abant'ta neredeyse tüm hava olaylarını yaşadık.
Otobandan çıktıktan hemen sonra girdiğimiz Abant yolunda yaklaşık 15 kilometre kadar sonra orman yolu girişinde araçtan indik. Saat yaklaşık 10 civarında olup son hazırlıklarımızı yapıyoruz. Resimde görünen köpek tam bu noktada grubumuzu karşıladı. Tüm yürüyüşümüz süresinde önümüzde yanımızda yol alarak inişe kadar bizimle geldi. Elbette karşılığını yemek molasında fazlasıyla aldı.
Güzel orman ve ağaçları muhteşem görünüşleriyle bizleri bekliyor.
Baharın müjdecileri yol kenarında ve merhaba diyor.
Yürüyüşümüzün hemen ilk 50 metresinde yağmur başladı. Tüm çıkışımız süresince bazen yağmur ve bazen dolu olarak hep devam etti. İlk birkaç yüz metrelik yükselişten sonra yerde kar görünmeye başladı. Ancak hızlı bir erime sürecinde olduğu için oldukça sulu vaziyette.
İlk yaylamız olan Sinekli Yaylasına ulaşıyoruz. Dolu yağışı henüz sona erdi. Ormanın çıkışında yayla evlerinin hemen öncesinde açıklığa ulaşıyoruz.
Kısa bir soluklanma molasından sonra daha yüksekte bulunan Sakarca yaylasına doğru orman içinden tırmanışa geçtik. Manzara o kadar güzel ki bu sırada yürüyüşümüz hızlı ve yoğun fotoğraf çekimleri sebebiyle oldukça yavaşladı. Grup oldukça dağınık vaziyette.
Fuat hocam, bu gezide benden çok bahsetmezsen küserim dediği için bu kez yazıda ona ayrı bir yer ayırıyorum. Çok keyif aldığı gezideki duygularını ,bu resmide oldukça iyi yansıtıyor. Dağa da gitsen doktorun yanında olacak canım.
İnce yağmur altında kapalı ve sisli bir atmosferde grubumuz Sakarca yaylasının ilk evlerine ulaşıyor.
Saat 13.00 ve inanılmaz bir hava değişimi ile hava yükseliyor,.Yağmur dindi. Yemek molamız yaylanın banklarında oldukça keyifli başladı.
Bir ara güneş de açarak yemeğimize ayrı bir keyif katıyor. Gezinin bu dinlenme anında rehberlerimizin bilgilendirme amaçlı anlattığı "Hipotermi" bilgileri bizleri ilginç tartışmalara sürüklüyor. Özellikle vücut ısısı düşerek hipotermiye giren kazazedenin hayata nasıl döndürüleceğine ilişkin ayrıntılar neşeli kahkahaları beraberinde getiriyor.
Deneyimli rehberimiz Ercan Aslan bizlere sucuk ziyafeti çekmek için ocağın başına oturuyor. Ancak kendisine, söz verdiği ancak yanına almadığı peynirleri, kendisine yolda zorla aldırmamıza rağmen pişen peynirler masaya ulaşmadan ocak başında tüketildiği için maalesef tadamadık.


Yemek sonunda doğanın bize verdiği süre doluyor ve gök gürlemeye başlıyor. Grubumuz hemen toparlanarak, artık iniş olan rotamıza başlamadan topluca bir anı fotoğrafı için biraraya geliyor. Elbette köpek rehberimiz önümüzde neşeyle koşturuyor.
İniş yolculuğumuzda yağmur ve doluyla, sırasıyla mücadele ederken yolumuzun, eriyen kar sularının meydana getirdiği dere tarafından kesildiğini farkediyoruz. Dere boyunca yaklaşık 100 metre gittikten sonra herkesin emniyetle geçebileceği bir nokta tesbit ediyoruz.
Dere geçişimiz, rotamızın tek zorlu kısmı. Ancak herhangi bir aksilik yaşamadan geçişimizi tamamlayıp yolumuza devam ediyoruz.
Saat 15.30 dolaylarında inişimiz tamamlayıp Abant-Bolu yoluna iniyoruz. Son hava olayı, incecik bir kar yağışı bizi karşılıyor.
Islak kıyafet değişimini tamamlayıp, sıcak soba eşliğinde çaylarımız içerken yürüyüşün son değerlendirmelerini yapıyoruz. Yüzlerde yorgunluğa rağmen mutluluk var.
Bu güzel pazar günü gezisini, aracımızla Abant gölünün etrafında bir tur atarak tamamlıyor ve zorlu bir haftaya başlamak için enerji ve moral depolamış olarak Ankara'ya dönüyoruz.
Yeni rotalarda yeni mutluluklar, gelecek haftalarda bizi beklemeye devam edecek.










23 Şubat 2010 Salı

BİR TÜKETİCİ MASALI

Bugün sizlere bir sıradan tüketicinin yel değirmenlerine karşı mücadelesinden söz edeceğim.
Bazı gereklerden ötürü, TC Ziraat Bankası’nın bir şubesinde naçizane bir vadesiz hesabım var. Geçen yıl içerisinde her üç ayda bir hesaptan, bilgim ve muvafakatım dışında 9 TL para çekildi. Yani yıl içinde toplam 36 TL parama, banka tarafından “işlem ücreti” adı altında el kondu.
Bu yılın başında şubeye bir işlem için gittiğimde hesabımdan izinsiz alınan bu “paranın hesabıma iadesini” talep ettim. Gişenin arkasında oturan bir şef, “Genel Müdürlüğü’nün feşmekan sayılı yönergesine göre, filan tarihinden sonra sözleşme imzalatılan vadesiz hesap sahiplerine itiraz üzerine işlem ücreti iadesi yapılmadığını, filan tarihten önce hesabı olanlara ise iade edildiğini” hırçın ve mezzosoprano bir tonla görüşünü beyan etti.
Hesap bilgilerime bakın” dedim. Baktılar, “siz filan tarihten sonra hesap sözleşmesi imzaladığınız için size iade yapamayız” dediler.
O halde ‘yazılı’ olarak itiraz edeceğim, bana bir alındı imzası verirmisiniz?” dedim. Düşündüler, bir yerlere telefon ettiler, sonra “bizim bu işlemle ilgili bir sorumluluğumuz yok siz, ‘Genel Müdürlüğe’ başvuracaksınız” dediler.
Oturdum, bir itiraz yazısı döşendim. Tüketici haklarından, haksız şarttan bahsettim ve “paramı iade edin” dedim. Taahhütlü mektupla 2,5 TL masraf ödeyerek ‘Genel Müdürlüğe’ gönderdim.
Çok geçmedi, 15 gün kadar sonra ‘Genel Müdürlük’ten antetli bir kağıtla ve altında iki afili imza ile bir cevap yazısı çıkageldi. Bir takım açıklamalardan sonra, “…bankanın aldığı ve internet sitesinden yapılan duyurular gereğince vadesiz hesabımdaki paranın filan miktarın altında kalan azıcık bir para olduğundan bu paranın kesildiğini ve bu işlemin normal bir işlem olduğunu…iadenin söz konusu olamayacağını” yazmışlar. (Kıssadan hisse: Paranız az ise daha da azaltırlar, merak etmeyin)
Baktım banka hiç aldırış etmiyor, bu sefer İlçe Tüketici Hakları Hakem Heyeti’ne dilekçe yazdım. “Banka paramı vermiyor, iade edilmesinin sağlanmasını, ayrıca mektup masrafım 2,5 TL ile Hakem heyetini yazışma masrafı 6 TL lik pul parasının da bankadan alınmasını” talep ettim ve beklemeye geçtim.
Aradan bir 15 gün daha geçti. Telefonum çaldığında, hattın öbür ucunda saygılı bir hanımefendi, şubeden arıyor. “Efendim, başvurunuzdan sonra, kayıtlarımıza tekrar baktık, sizin sözleşmeniz filan tarihten sonra yenilenmemiş dolayısıyla sizden kesilen ücretin iadesi yolundaki iradesini ‘Genel Müdürlüğümüz’ bize iletti, bu sebeple 36 TL’nizi hesabınıza geçiyoruz. Lütfen şikayetinizi geri çekmenizi rica ediyoruz.” “Eee peki yaptığım 8,5 TL masraf ne olacak hanfendi” dedim. “Vallahi o konuda bize bir talimat verilmedi”, “o zaman şikayetimi geri almamı benden beklemeyin” deyince “siz yarın şubemize gelene kadar bir çözüm üretelim o zaman bakalım bir formül bulabilecekmiyiz” dedi nazik bayan. Neyse efendim, ertesi günü bankaya gittiğimde 36 TL + 8,5 TL’min kuzu kuzu hesabıma geri döndüğünü gördüm.
Peki, bu kadar işi uzatmaya, bir müşteriyi bankadan soğutmaya, onca işinin arasında bir müşteriye eşeğini kaybettirip sonra, aratmaya zorlamaya ne lüzum vardı Sayın ‘Genel Müdürlük?’
(2. kıssadan hisse: Bebeği önce ağlatacaksın sonra meme vereceksin(!)

22 Şubat 2010 Pazartesi

DOĞA YÜRÜYÜŞÜ

Doğa’da insan oluştuğunda yalnızdır, zayıftır ve çaresizdir. İlk insansılar (= Australopithecus) korunma ve doğada sağ kalma aşamasında leş yer, diğer hayvanların artıklarıyla beslenir.
İnsanı diğer tüm canlılardan ayıran zeka devreye girdiğinde insan doğasındaki zayıflığı kapatır, doğayı kendi amacına göre dönüştürmeye başlar. En basit zeka ürünleri, zayıf vücudunu doğanın etkilerinden koruyacak giysi ve açlığını yatıştırmak için başka canlıları öldürecek olan kesici ve delici aletlerdir.
. Doğanın önemsemediği ancak insanın süreç içinde hesapladığı, böldüğü ve yaşantısını sınıflayıp sınırladığı “zaman”, insanı giderek doğanın egemeni yapmaya başlar. Çağdaş toplum ise artık insanın kendi yarattığı sınırlı bir toplum olmuş, giderek doğadan kopmaya başlamıştır.
Günümüzde insan, atalarının doğadaki yaşam savaşını unutmuştur. Doğaya yabancılaşmıştır. Çağdaş bir ortalama insanı doğaya bıraktığınızda birkaç günden daha fazla yaşayamayacağından emin olabilirsiniz.
Ancak çağdaş insan olarak, yine doğa ile bütünleşmenin yollarını arayabilirsiniz. Şehir, kasaba gibi toplum birimlerinde yaşayan insanın doğaya dönebilmesi yollarından birisi doğa yürüyüşleridir. Günlük yaşam koşturmanızda verebileceğiniz bu “es” size inanın çok şey kazandıracaktır.
Doğaya uyum, doğa ile iç içe geçirilebilecek bir gün size büyük bir yaşam enerjisi sağlayacaktır. Dilerseniz herhangi bir öncelik-sonralık ayrımı yapmadan, kazanabileceklerinizi alt alta sıralayalım;
- Günlük yaşam koşturmasını ve streslerini geride bırakarak kafanızı boşaltabilirsiniz,
- Gündelik yaşantınızda belki de bulamadığınız spor yapma imkanını elde edersiniz, günlük hayatta hiç kullanmadığınız ya da çok az kullandığınız bazı kaslarınızı harekete geçirirsiniz,
- Belki de hiç tanımadığınız ve ilk kez bir araya geldiğiniz insanlarla bir gününüzü paylaşır, yeni dostluklar edinirsiniz,
- Grubunuzla, zamanınızı, yemeğinizi, malzemelerinizi paylaşırsınız,
- Doğada yaşam için asgari hayatta kalma bilgilerini edinirsiniz, (Örneğin yön bulma, ilk yardım, tepeye nasıl çıkılır, inişte nelere dikkat edilir, nasıl düşülür vs.)
- Daha önce hiç tanımadığınız insanlarla ortak bir amaç için birlikte hareket etmeyi öğrenir, önyargılardan kurtulursunuz,
- Doğayı ve insanı tanımayı öğrenirsiniz,
- Doğada zamanın hiç önemli olmadığını, doğanın hiçbir şey için acelesi olmadığını, suyun akmaya devam edeceğini, rüzgarın esmeye, yağmurun, karın, dolunun yağmaya devam edeceğini, doğada yaşam kadar ölümün ve yok olmanın da normal ve sıradan olduğunu öğrenirsiniz,
- Doğada zamanın çok önemli olduğunu, bir insanın ya da hayvanın sağlığı için, değil saatlerin, dakikanın dahi çok önemli olabileceğini öğrenirsiniz.
Kısacası sizlere doğa yürüyüşüne başlamayı öneririm. Zaman içinde bunun bağımlılık yaratacağını insanın bu bağımlılıktan kolay kolay kurtulamayacağını da hatırlatırım. Ama insanın böyle güzel bağımlılıklara ihtiyacı olmadığını iddia edebilirmisiniz?
Bir gün sizinle de bir doğa yürüyüşünde birlikte olmak dileğiyle…