18 Ocak 2010 Pazartesi

GAZİKOVAN



Pek çoğunuzun internet ya da başka kanallardan bu duygu yüklü anıyı duyduğunuz sanıyorum. Yine de sitemizde yayınlamaktan heyecan duyuyorum. Yalnız sabırla sonuna kadar okuduğunuzda farklı kaynaklarda farklı sonuçlara varıldığını göreceksiniz. Hangisinin daha doğru olduğu konusunu bir anlamda da tartışmaya değer görüyorum:


Dr. M. Galip Baysan'ın duyuma dayalı nakledişi;



Mart 1921, İnönü Ovası, insanın iflahını kesen buz gibi bozkır ayazında Ethem Çavuşun sırtı üşüyor, avuçları ise kızgın mermi kovanlarına çıplak elle dokunduğu için alev alev yanıyordu. Top atışı 18 saattir durmadan sürüyordu. Ethem Çavuş 75 mm.lik topu durmaksızın dolduruyor, her seferinde besmele çekip keşif kolundan bildirilen düşman mevzilerine kıyamet yağdırıyordu.
Sandıkta kalan sondan üçüncü mermiyi aldığında bir an duraksadı. Merminin üzerinde bir çaput sarılıydı. Çaputu sökerken avucuna kalem büyüklüğünde demir bir çubuk düştü. Çaputun ve çubuğun anlamını çözmeye çalışırken sarı metalden yapılmış mermi kovanına yazılmış yazıya gözü ilişti. Okumaya vakti yoktu. Mermiyi topa sürüp ateşledi. Demir çubuğu cebine, boş kovanı da bu sefer soğusun diye yere attı.
Akşam ezanı vaktinde çarpışma durulmuş, mevzileri ileri düşman hatlarına doğru ilerletme emri gelmişti. Batarya komutanı Ethem Çavuş ve arkadaşlarına dinlenme emri verdi. O, ilk iş olarak boş kovanı çıkarıp üzerindeki yazıyı okudu. Kovanın üzerinde “Karahisarlı Şevki Çavuş,4.Alay2.Tabur8.Batarya- 26 Rebiülahir 1339 İnönü” yazıyordu.


6–10 Ocak 1921 tarihindeki Birinci İnönü Muharebesinin en kızgın günlerinden birinde yazılmış bu not ve mermiyle gelen demir çubuk, İmalatı harbiye ( Savaş malzemeleri üretim) atölyelerinde çalışanlardan bir mesaj iletildiğini gösteriyordu. Boşalan kovanlar Ankara’daki atölyelere yollanır, oradan tekrar doldurulup cepheye gönderilirdi.
Üç saat sonra gecenin iyice çökmesiyle savaş tamamen durmuş, birlikler yeni mevzilere yerleşmişti. Ethem Çavuş cebindeki demir çubuğu çıkarıp bir köşeye oturdu. Ucu sivriltilmiş çubuk, bakır ustalarının “kalem” dedikleri metal üzerine desen oymaya yarayan keskin bir aletti. Eline yumruk büyüklüğünde bir taş alarak hafif tıklamalarla kendi künyesini kovana kazıdı. “Aksekili Ethem Çavuş 8.Alay3.Tabur1.batarya 20 Recep 1339 İnönü


5 gün sonra, Ankara’daki Atölyenin bir köşesinde cepheden gelen sandıkları açan kalfa, tezgâhlardan birinde harıl harıl çalışmakta olan ustasına seslendi. Sesinde eşi doğum yapmış bir adama bebeğini müjdeleyen ebenin heyecanı vardı. “Kamil Usta! Müjdemi isterim. Senin yavru cepheden dönmüş.”
Çalışanların hepsi sandıkların olduğu kısma koşarak kovanın üzerindeki yazıyı okumak için toplandılar. Tabii bu şeref Kamil Ustaya aitti. Yüksek sesle Ethem çavuşun notunu okudu. Atölyede bir bayram havası esmişti. Tüm çalışanlar Kamil ustayı yeni baba olmuş biri gibi kutluyor, hayır dualar ediyorlardı. Ustalar iş tezgâhlarının birinin başında toplandılar. Kamil usta kovanın ağzının ezilen yerlerini düzeltip özenle kapsülünü yeniledi. İçine barutu doldurduktan sonra yeni bir çekirdeği kovanın ağzına oturttu.
Mermi hazır olunca Ethem çavuşun kovanın içinde geri yolladığı çelik kalemi yeni bir çaputla (bez parçası ile) merminin üzerine sardı. Kundaklanmış mermiyi şefkatle tutarak yeni doldurulan cephane sandığına yatırdı. Çalışanlar hep bir ağızdan “Allah kavuştursun” deyip işlerinin başına döndüler. Kamil usta halen açık duran sandığa yatırdığı mermiye hüzünle bakıp “Selametle git aslanım. Allah muvaffak etsin. Çok bekletme bizi” dedi.
Kovan Birinci İnönü Muharebesi sırasında üzerindeki ilk notla Kamil ustanın eline geçtiğinde bu fikir doğmuştu. Karahisarlı Şevki çavuşun başlattığı bu geleneğin süreceğinden pek emin değildi ama denemeğe değerdi. Kalemi bunun için hazırlamış ve kovana bir bezle sarmıştı. İşte Aksekili Ethem çavuş ümitlerini boşa çıkarmamıştı. Cephede patlatılan bir merminin kovanı buradaki ustaların elinden geçtiğine göre bir aksilik olmazsa yeniden görüşebileceklerdi.


Eylül 1922- Ankara
Bir buçuk yıl içinde kovan 8 kere daha atölyeye uğradı. Üzerindeki mesajların sayısı da 8’e ulaşmıştı. Mesaj yazanların sekizi de başka Alay ve Taburlardan farklı kişilerdi. Kovan her keresinde atölyedekilere daha büyük bir coşku yaratıyor, İstiklal Savaşının her zorlu durağından Ankara’ya barut, kan ve zafer kokusu taşıyordu. Türk Ordusunun İzmir’e girdiği gün Ankara’da bayram havası eserken kovan yeniden gelmiş ama bu sefer tüm atölyeyi yasa boğmuştu. Kovanın içinde çelik kalemin yanı sıra bir mektup ile bir de bakır künye vardı. Kovanın üzerine yazılmış 9ncu notta “Karahisarlı Seyfi Çavuş4.Alay2.Tabur8 Batarya 12 Muharrem 1341 Banaz” yazılı idi. Atölyedekilere büyük bir merakla mektubu açıp okumaya başladılar.


Bismillahirrahmanirrahim:
Selamün aleyküm gayretperver ustalar. Allaha şükürler olsun ki mendebur düşman kaçıyor. Muzaffer Türk Ordusu beş gündür durup dinlenmeksizin kâfiri kovalıyor. Güzel İzmir’e kalplerimizdeki imanımız kadar yakınız artık. İki gün evvel Banaz’daki muharebede Bataryanın çavuşlarından Seyfi, kalleş düşmanın kurşunları ile şahadete ermiştir. Cenazesini sıhhiyecilere teslim etmeden önce mintanının içinde bu kovanı buldum. Malumunuzdur ki vefat eden askerin künyesi ailesine gönderilir. Lakin 5 gün önce Karahisarı ( Afyonkarahisarı) ele geçirdiğimizde Seyfi Çavuşun ailesinin düşman tarafından katledildiğini öğrendik. Bu kahraman Türk evladı kederini yüreğine gömüp, anacığını, babacığını defnedemeden (gömemeden) düşmanın peşine düştü. Üç gün sonra kendisi de hakkın rahmetine kavuştu. Kovandaki yazılardan anladığımız kadarı ile bu topçu askerlerin bir ailesi de sizler olmuşsunuz. Bu sebeple Seyfi çavuşun künyesini sizlere yolluyorum. Başınız sağ olsun. Hayır, dualarınızı bizlerden, Fatihalarınızı aziz şehitlerimizden esirgemeyiniz. Hakkın rahmeti üzerinize olsun.
Yüzbaşı Muhsin Talat 4.Alay2 Tabur 8.Batarya Komutanı 14 Muharrem 1341- Salihli


Mektup bittiğinde tüm personel ağlıyordu. Atölyeye bir ölüm sessizliği çökmüştü. Hiç tanımadıkları halde iki satır yazı ile kardeş oldukları Seyfi çavuşun ardından fatiha okuyup âmin dediler. Kamil usta yutkunarak tezgâhın başına oturdu, kovanı yeniledi ama bu sefer küçük bir perçinle Seyfi çavuşun künyesini kovanın dibine çaktı. Yine her zamanki merasimle mermiyi kundaklayıp sandığa yatırdı. Oysa o mermi bir daha düşman mevzilerine gönderilmeyecekti.


Ocak 1923- Ankara
Savaşın bitmesinin ardından Ankara’daki mühimmat deposunda sayım ve temizlik yapılıyordu. Sandıklar tek tek açılıyor, mermiler sayılıp yeniden sandıklanıyor, kayda geçirilip daha tertipli bir cephaneliğe gönderiliyordu. Görevli subaylardan biri olan Teğmen Hamdi Vasıf; Kamil ustanın hazırlayıp kundakladığı mermiyi buldu. Her halde kovanın hikâyesini biliyordu. Böyle bir anının belki de yıllarca sandıkların içinde kalmasına gönlü razı olmadı. Ciddi bir suç işliyor olmayı göze alıp mermiyi alıp evine götürdü. Niyeti ömrünün sonuna kadar mermiyi bir savaş anısı olarak saklamaktı.
29 Ekim 1923- Ankara
Teğmen Hamdi Vasıf Ankara kalesine çıkan dik sokakları koşarak tırmanıyordu. Soğuğa rağmen kan ter içinde kalmıştı. Yarım saat önce, 20.30 sıralarında Meclisten Cumhuriyetin ilan edildiği duyurulmuştu. Cumhuriyetin ilanı 101 pare top atışı ile karşılanıyordu. Atışlar başlamıştı ve teğmen Hamdi Vasıf’a göre Seyfi çavuşun mermisi bu şöleni kaçırmamalıydı. Hızını arttırdı, 70 ya da 80nci atış yapılırken topçuların yanına ulaşabildi. Batarya komutanı Yüzbaşı Muhsin Talat’ın yanına giderek sert bir asker selamı verdi.
Hamdi Vasıf Edirne! Bir maruzatım var komutanım.” Yüzbaşı sorar gözlerle genç subaya bakıyordu.
Evet, teğmenim sizi dinliyorum.”
Teğmen üniformasının içinden mermiyi çıkarıp yüzbaşıya uzattı.
101nci pareyi en çok bu mermi hak ediyor komutanım, müsaadenizle bu şerefi ondan esirgemeyelim. " Yüzbaşı Muhsin Talat gözlerine inanamamıştı. Sevinç gözyaşlarını tutamadı. O kadar heyecanlanmıştı ki neredeyse aralarındaki rütbe farkına bakmadan genç teğmenin ellerini öpecekti.
Mermiyi alıp çekirdeğini dikkatlice yerinden çıkardı, kovanın tepesine bir bez parçası tepip iyice sıkıştırdı. Şapkasını çıkarıp önünde durdukları kale surunun üzerine koydu, mermiyi şapkanın içine yatırdı, beklemeğe başladı.Toplar atışlarına devam ediyorlardı.82,83….97,98,99.
On dakika kadar sonra atışları sayan çavuş “ Yüzüncü atıldı Komutanım” tekmilini verdi. Bunun üzerine Yüzbaşı Muhsin Talat kovanı topun yatağına kendi elleri ile sürdü. Subaylar kılıçlarını çekip selam durumuna geçtiler, bunu gören çevredeki bütün askerler selam durdular ve komutan “ Ateeeş!” emrini verdi. O son top sesi Ankara’nın her duvarından yankılanıp bütün cihana dört yıllık İstiklal Savaşının bütün hikâyesini anlatıyor gibiydi. Savaş, Cumhuriyet, Demokrasi, Özgürlükler. Hiçbir şey kolay kazanılmamıştı.

Dr. M. Galip Baysan'ın anıları burada bitiyor...


Birçok kaynakta devamı aşağıdaki gibi;


Dört gün sonra kovan,Millet Bahçesinde bir tahta masanın üzerindeydi ve çevresinde 3 adam oturmuş sohbet ediyorlardı.Yüzbaşı Muhsin Talat,Teğmen Hamdi Vâsıf ve Kamil Usta o gün aralarında bir karar aldılar.Kovanı her yıl cumhuriyet bayramında değiş tokuş etmek üzere nöbetleşe saklayacaklardı.Kovanın nihai sahibi,içlerinde en son ölen kişi olacaktı.1936 yılında Kamil Ustanın ve 1942 yılında Muhsin Talat’ın vefaat etmesiyle kovan Hamdi Vâsıf Gazikovan’a kaldı.1934’teki soyadı kanununda bu üç adamda “Gazikovan” soyadını almışlar,kovanın aracılığıyla isim kardeşi olmuşlardı.Aralarındaki ülkü kardeşliği ise zaten yadsınamazdı.”Kovan”sözcüğü insanlarda “kovalayan”anlamını çağrıştırıyordu.Bu yüzden 3 adam da soyadlarının anlamını sorana sormayana,hikayeyi heves ve gururla anlatıyorlardı.

Temmuz 2005 İstanbul Gazikovan ailesinin evi
Alooo!İyidir kanki, yaa noolsun!Siz ne ayardasınız?Bizim valide sultan akşam akşam iş çıkardı başıma...Taşınıyoruz ya;bodrumdaki öteberiyi toplayacakmışım.Birsürü ıvır zıvır var.Bir hurdacı çağıralım dedim dinletemedim...Ya!Gelirim gelmesine de annem yaratık gibi dikilmiş başıma hareket çekiyor.Tamam baba.Araşırız.Byeee!”
Evin 20 yaşındaki oğlu Sertan telefonu kapatıp annesine ters bir bakış fırlattı;
Ne var yaa?Ne kaynaşıp duruyon?”
“Doğru konuş yırtarım ağzını.Bodrumu toplamadan hiçbir yere gidemezsin
.”
Tamam yaa!Toplayacağız işte”
“Hadi sallanma

Sertan karanlık ve nem kokan bodrumun ışığını yakıp ayaklarının dibinde yığılı karton kolilere sıkı bir tekme savurdu.Nereden başlayacağını bilmez bir halde kolilere bakarken bir tanesini sinirle tepetaklak etti.Koliden dökülenlerin en üstünde sedef kakmalı ahşap bir kutu gözüne çarptı.Kutuyu açıp içindeki kovanı çıkardı.Bir silah üstündeki Osmanlıca yazıları inceledikten sonra kutudaki meşin kaplı defteri eline aldı.Mürekkepli kalemle muntazam bir yazıyla doldurulmuş defteri okumaya koyuldu.Neyse ki defterdeki yazılar Latin alfabesiyle yazılmıştı;

Evlatlarım,torunlarım!

Bu kovan şanlı bir tarihin tezahürüdür.Üzerinde yazanları inayeti üzerlerinize olsun.Babanız,dedeniz,
Emekli Albay Hamdi Vâsıf Gazikovan. 29 Ekim 1953”


Hamdi Vâsıf ve eşinin 1956 yılında bir deniz kazasında ölmesi üzerine eşyaları ,acılı aileye yardım etmek isteyen konu komşu tarafından toparlanıp oğulları Şerif ve kızları Hamiyet’in evlerine götürülmüştü.İşe yarar eşyalar iki evde kullanılırken,kutuların çoğu yıllar boyu hiç açılmamış,bodrum katlarda neredeyse çürümeye terkedilmişti.Babasının kovan hakkındaki hikayesini defalarca dinlemiş olan Şerif Bey ,bir yığın eşyanın arasından kovanı bulup çıkarmaya üşenmiş,her aklına geldiğinde bir sonraki sefere demiş.Lakin kovan gün yüzüne çıkamadan Şerif Bey de Hakkın Rahmetine kavuştu.Ardında,hikayeyi önemsemeyecek kadar az bilen iki evlat bırakarak.Hamdi Vâsıf’ın bu en değerli mirasına 50 yıl sonra ilk dokunan,torununun çocuğu Sertan oldu.Genç adam loş ışıkta defterin sayfalarını hızlı hızlı çevirerek her sayfadan birkaç cümle okudu.Defterde yazılanlar çok da ilgisini çekmemişti.O sırada çalan cep telefonunu yanıtladı;
Alooo!...
Hadi yaa!Megafikir!...
...tamam moruk. Geliyorum.Bekleyin
Kızlardan kimler var?..
.Ufff! Kadroya bak!Pelin’e dokunanı yakarım bilmiş olun”


Elindeki kovanla defteri duvarın dibine doğru fırlatıp bir küfür savurdu
Ulan başlarım kovanına daaaa,defterine de!.”Söve saya merdivenden çıktı.Annesinin bağırtılarını kulak arkası ederek kapıyı çarpıp kendini sokağa attı.Alemlere akmaya gidiyordu.Bir hafta sonra hamallar Gazikovan ailesinin eşyalarını Sarıyer’deki yeni evlerine indirirken,Maltepe belediyesinin temizlik işçileri ise boş evin önündeki karton kutuları çöp arabasına yüklüyorlardı.
Aracın hidrolik presi tıslayarak kutuları hazneye sıkıştırırken yükselen çatırtılar,bir milletin kadirbilmezliğine yakılmış bir ağıt gibiydi.Çatırdayan kovanın,sedef kakmalı tabutu değildi tabii ki, Cumhuriyetin yitirilen ruhuydu.Mustafa Kemal’in tüm kötülükleri,cehaleti,geriliği ve aczi içine hapsedip kilitli bir şekilde milletine emanet ettiği Pandora kutusuydu.Çeyrek asır süren bir diriliş efsanesinin,yarım asır daha sonra gördüğü muameleye isyanıydı.Ve hatta,Sertan’ın yaşındayken Şehit olan Karahisarlı Seyfi Çavuşun kemikleriydi.


(Daha zayıf bir kaynağa göre gazi kovan şu anda anıtkabir müzesinde. Ancak maalesef detay bilgi bulamadım.)


Bu anı konusunda sayın Cengiz Önal, kendi sitesinde (http://cengizonal.blogspot.com/2009/10/degerli-dostlar-milli-mucadele-ve.html)

"Savaşın en yoğun olduğu dönemlerde, cephe hattına tam sekiz kez gidip-gelen ve her defasında da dolumu İmalat-ı Harbiye’de yapılan Gazi Kovan, yaptığım araştırmalar neticesinde, bugün, dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar BÜYÜKANIT Paşa’nın kişisel gayretleriyle hediye edildiği MKE Genel Müdürlüğü’nde bulunmakta ve Kurumun Genel Müdürlük katında sergilenmektedir." demektedir.


Bu bilginin doğru olmasını içten temenni ediyorum.

ONLARI UNUTMAYIN - 9

(Bu hikayeyi ilk okuduğumda gerçek olamayacak kadar gerçek (!) diye düşünmüştüm. Ancak daha sonra özellikle halen yaşayan akrabalarına ilişkin detaylara ulaşınca değerini kavradım. Uzun süredir özet olarak hazırladığım "onları unutmayın" dizisine girecek değerde bir hikaye olduğuna karar verdim. Çok kişi tarafından bilindiğini varsaymama rağmen yazmaya değer gördüm.)


Tarakçıoğlu Mehmet ve Menteşeoğlu Abdullah


İngilizler Hindistan'ı işgal eder, Hindistan Kralı Osmanlı'dan yardım ister. Yıllardır savaş içinde olan Osmanlı bu yardımı karşılıksız bırakmamakla birlikte 350 kişilik bir askeri birliği gemiyle Hindistan'a gönderir.
350 kişilik birlikten 20 kadarı hastalıktan yolda şehit olur, kalan 330 Osmanlı askeri Hindistan'a çıkarlar ve İngilizlerle savaşmaya başlarlar.
Mühimmat açısından kısıtlı olan Osmanlı askerleri birkaç günlük mücadeleden sonra teknolojik donanıma sahip İngiliz askerleri karşısında yenik düşerler. 40 kadarı esir alınır, diğerleri de savaşta şehit olur.
Savaş bittikten sonra bu 40 Osmanlı esir askeri İngilizler gemilerde çalıştırmaya başlarlar. Bu gemi bir seferinde Avustralya'ya uğrar. İki Osmanlı esiri bir yolunu bulup kaçarlar.
Bir süre sonra, adı Karadeniz diyarından Menteşeoğlu Abdullah olan, baba mesleği dondurmacılığa başlar. Karahisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet de kasaplık yapar.
Birinci Dünya Savaşı'nda Avustralya Çanakkale'ye asker çıkarır ve bizim iki Osmanlı askeri olayı duyarlar. Hemen buluşup durum değerlendirmesi yaparlar.
Biz Osmanlı askeriyiz ve Avustralya'da yaşıyoruz. Avustralya devleti Osmanlı'ya savaş açmış ve bizim ülkemizi işgale gitmiş. Bundan dolayı biz de Avustralya devletine savaş açalım derler. Alırlar kağıdı kalemi ve yazarlar:

Sayın Avustralya Başkanı Ekselans hazretleri;
Biz iki Osmanlı askeri, ülkenizde bulunuyoruz. Duyduk ki devletimiz Osmanlı'ya Avustralya devleti olarak savaş açmış ve Çanakkale'ye asker göndermişsiniz. Bundan dolayı iki Osmanlı askeri olarak biz de Avustralya devletine savaş açmış bulunmaktayız.
Bu bir Osmanlı fermanıdır.
Ekselansların bilgilerine duyurulur.
Karahisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet,
Karadeniz diyarından Menteşeoğlu Abdullah.”

İki Osmanlı askeri, Sidney'in 250 km. uzağında Karlıdağlar denilen bölgede önce, virajlarda tren raylarını sökerek 3 treni devirirler. Üçüncü tren kazasında askeri muhimmat bularak silahlanırlar. Aynı bölgede 8 karakol basarlar ve karakollardaki askerlerin tamamını vururlar. Ne olduğunu bir türlü çözemeyen Avustralya devletinin sonunda iki Osmanlı askerinin yazmış olduğu mektup akıllarına gelir ve mektubun atıldığı bölgeye 250 kadar asker gönderirler.
İki Osmanlı askeri aranmaya başlanır. Bir kaç gün sonunda sıcak çatışma olur ve Osmanlı askerleri bu Karlıdağlar da şehit edilir.
İki askerin mezarı şu an da Sidney'e 250 km. uzakta Karlı Dağlar'da. Avustralyalılar iki Osmanlı askeriyle savaştık demek zorlarına gittiği için bu askerlere Hindistan asıllı diyorlar.
Oysa Hindistan'da ne Karahisar diyarı, ne de Karadeniz diyarı diye bir bölge yok.

Konuda adı geçen Karadeniz diyarından Menteşoğlu Abdullah,Eski Samsunspor Kulüp Başkanı Hasbi MENTEŞOĞLU'nun büyük amcasıdır.
Diğer adı geçen, Karahisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet,Afyonkarahisar Tınaztepe Kasabasındandır, akrabaları, “Tarakçıoğlu” lakabıyla anılırlarken soyadı kanunu geldiğince ERTUNÇ soyadını almışlardır.
Tarakçığlu Mehmet, Rasik ERTUNÇ'un amcası olup, Rasik ERTUNÇ, 1999 yılında 93 yaşında vefat etmiştir.
Oğulları Süleyman ERTUNÇ, Ahmet ERTUNÇ, İbrahim ERTUNÇ, Mehmet ERTUNÇ, Mahmut ERTUNÇ, Necati ERTUNÇ olup halen Afyonkarahisar Tınaztepe kasabasında tarımla uğraşmaktadırlar.

14 Ocak 2010 Perşembe

ŞARKILARIMIZ RÜZGARA ÇIKMALIDIR

Bugün biraz gerilere gideceğim. 1979 yılında, yeni bir biçim ve isim verdiğimiz “İş Yaşamı” Dergisini çıkarırken, bir sayının arka kapağına uygun bir şiir bulmamı istediler. Epeyce araştırdıktan sonra günün koşullarına uygun aşağıdaki şiiri seçmiştim. O günlerin koşullarını yaşayanlar bilir. Ölüm-Yaşam-Kavga-İnanç-Umut-Direniş-Özgürlük-Gelecek güzel günlere özlem iç içe koyun koyunaydı.
Seçeceğim şiirde belki bunların hepsini kapsayacak denli güzel olmalıydı. Sonuçta dergimiz, arka kapağında bu şiirle çıktı. Şiirin fonunda da bir çalışanımızın çizdiği güzel bir desen vardı.
Dergimizin o sayısı çok beğenildi. İçeriğiyle en sevdiğimiz sayılardan biri oldu.
Şimdi bu şiir 31 yıl aradan sonra “tekrar rüzgara çıkmalıdır” diyorum.

(Direnen TEKEL ve İTFAİYE işçilerine en derin saygı ve sevgilerimle )

Şarkılarımız

Şarkılarımız
varoşlarda sokaklara çıkmalıdır.
Şarkılarımız
evlerimizin önünde durmalı
camlara vurmalı
kapıların ellerini sıkmalıdır,
sıkmalıdır
acıtana kadar,
kapılarbağlı kollarını açana kadar...

Biz anlamayız
tek ağzın türküsünü.
Her matem gecesi
her bayram günü,
şarkılarımız
bir gaz sandığını yere yıkarak
sandığın üstüne çıkarak
kocaman elleriyle tempo tutmalıdır.
Şarkılarımız
çam ormanlarında rüzgar gibi bize kendini
hep bir ağızdan okutmalıdır!!.

Şarkılarımız
ön safta en önde saldırmalıdır düşmana.
Bizden önce boyanmalıdır
şarkılarımızın yüzü kana..

Şarkılarımız
varoşlarda sokaklara çıkmalıdır!
Şarkılarımız
bir tek yüreğin
perdeleri inik
kapısı kilitli evinde oturamaz!.
Şarkılarımız
rüzgara çıkmalıdır...

Nazım Hikmet Ran

13 Ocak 2010 Çarşamba

ARAYİK DAĞ YÜRÜYÜŞÜ

Fuat hocamla birlikte sonunda, doğa yürüyüşlerine başlamaya karar verdik. Kısa bir süre önce tanıştığımız "Artıyaşam" grubunun internet sitesinden kendimizce bir yürüyüş seçip katılmaya karar verdik. Ancak ne bu konuda bir deneyimimiz var ve ne bunun epeyce malzeme gerektiren ciddi bir spor olduğunun farkındayız. Tek güvendiğimiz yılların sporcusu olarak kondüsyonumuz.
Grup, 3 rehber ve 7 katılımcı olarak 10 kişiden oluştu. Gördüğünüz gibi diğer tüm katılımcılar ciddi ve profesyoneller. "Arayik dağı" olarak nitelenen Eskişehir'in Sivrihisar ilçesini çepeçevre kuşatan dağ silsilesi. 10 Ocak 2010 günü turumuz 08'de Ankara'dan hareketle başladı. 10.00'u biraz geçe ulaştığımız T.Ş.O.F. Dinlenme tesislerinde yol hazırlıklarına başladık. Tam 10.30'da yola koyulduk. Yumuşak eğimli bir etekten tırmanışa başladık.
Kayalarda ilk zirvemizi yaptık. Doğada küçük bir tepeyi fethetme zevki içindyiz.
Arayik dağlarının yalnız, hırçın ve hayran olunası güzellikleri.
Neşeli yürüyüşümüze devam ediyoruz. Dağ silsilesi 300 metrelik iniş ve çıkışlarla devam ediyor. Gün içinde toplam kaç iniş çıkış yaptığımız sayamadım. Uzman rehberimiz Neşet bey, ilk defa çıktığını iddia etse de muhteşem bir performans ile inanılmaz yollardan bizi başarıyla dolaştırıyor.
Henüz 1-2. saatler içindeki grubumuz güçlü ve enerjik. Şimdilik oldukça hızlı ilerliyoruz.
Birkaç dakikalık nefes aldığımız molalarımızdan birindeyiz.
Bir başka tepenin zirvesinde mutlu ve biraz yorgun kısa bir dinlenme içindeyiz
Tepelerin fetihleri bitmiyor. Bu acaba kaçıncı tepe idi?
Akşam yavaş yavaş çöküyor. Dağlarda güneşin ışık oyunları müthiş. Ancak seyretmeye çok zamanımız yok. Zira turumuz bütün hızıyla sürüyor.
Her zirve bize dinlenme için 5'er dakikalık ikramiyeler veriyor. Bunlardan birinin keyfini yaşıyoruz. Sevgili rehberlerimiz toplam turun 12.000 metre olduğunu söyleselerde bunun doğru olmadığı kanaatı bizde uyanıyor.
Tepelere veda vakti geliyor. Artık inişteyiz. Saat 17.00'de Sivrihisar'ın içine iniyoruz. Ancak bizi şimdi de 45 dakikalık şehir içi geçişi bekliyor. Saat 18.00'e doğru aracımıza bindiğimizde tam 7 saati aşkın yürüyüşümüz sona eriyor.
Ancak önemli deneyimlerimiz var. Bu sporu yapacaksak ciddi malzeme hazırlığı ve stokunun gerektiğini öğreniyoruz. Artıyaşama bize bu güzel günü yaşattığı için teşekkür ediyoruz. (www.artiyasam.com) sizlere de bu güzel kapıyı açabilir. Kimbilir belki bir başka gezide sizinle de karşılaşabiliriz.












ATA'YA MEKTUP

Satır aralarında ve gazete köşelerinde kalamayacak bir mektup. Herkese ulaşması ve her sabah yeniden okunması dileğiyle;

Değerli Büyüğümüz, Liderimiz, Sevgili Atamız,

Bugün sen doğalı 128, Cumhuriyet kurulalı 86, seni kaybedeli 71 sene oldu.
Geçen senelerde çok çalıştık, hiç durmadık.Vatanımız güllük gülistanlık.Her köşesini demir ağlarla ördük.Çevremizdeki komşularımızla oluşturduğumuz barış çemberi devam ediyor.
Emperyalist güçler hala bize diş geçiremediler.Madenlerimizin hepsini bulduk, ekonomimize kazandırdık.Osmanlı bankasından aldığımız dersle milli bankalarımızı koruyoruz.Türk sermaye birikimi zorlukla oluştu, fabrikalar kurdu, onların yüzyıllık fırsatçı uluslararası sermaye önünde ezilmemesine dikkat ediyoruz.
Bilim adamlarımızın geliştirdiği yeni ürünlerle dünyanın her yerinde aranan mamulleri üretiyoruz. Bu yüzden işçilerimiz refah içinde ve mutlu.
O çok önem verdiğin eğitim sistemimiz süper, bırak okuma-yazma bilmeyen kalmamasını herkese fırsat eşitliği, kaliteli eğitim, uzmanlaşma en üst düzeyde.Toplumun eğitim düzeyi yüksek, boş zamanlarında herkesin elinde bir kitap!
Güzel sanatlar ve spor hayatımızın içinde, herkesin ilgilendiği bir uğraşısı var.Her şehirde tiyatrolarımız, sanat gruplarımız hem halkımızı devamlı eğitiyor, hem de sosyal ortamlar sağlıyorlar.
Hele kütüphanelerimizi görmeni isterdik.Çiftçimiz her zamanki gibi baş tacımız, köyde olmak eğitimsiz olmak anlamına gelmiyor. Kendi tarlalarımızda kendimize yeterli olmak için çok çalışıyoruz.
Milletimizin birliği, ortak dilimiz sayesinde pekişti. Devletin parası hepimizin ortak varlığı, yokluk günlerini unutmadık, çok titiz bir şekilde harcanıyor.Borçlarımızın hepsinden kurtulduk, hatta bazı ülkelere boyunduruk altına girmesin özgür kalabilsin diye borç bile verebiliyoruz.
Halkımızın maneviyatı sağlam, istediği gibi ibadetini yapıyor, kimsenin kulu değil, çünkü dininin kurallarını Türkçe öğreniyor, ibadetini Türkçe yapıyor. Bu konuda fırsat olmayınca, onları kandıracak ruhban sınıfı da kalmadı.
Kurduğun tarih kurumları sayesinde, kendi tarihimizi hem materyalist çıkarcı batı bakışından, hem islamik arap emperyalizminden, hem tek yanlı kindar Çin söylemlerinden kurtardık.

Değerli Atam,
Lütfen kızma, seninle eğlendiğimizi düşünme. Senin zaten gerçekleri bildiğini biliyoruz.Bütün bunları; 71 yıldır atılan o gösterişli, ağlak nutuklardan, samimiyetsiz törenlerden sıkılmışsındır, mektubun girişinde seni birazcık gülümsetebilirmiyiz diye yazdık. Çünkü senden hatıra kalan resimlerdeki o içten tebessüm sana çok yakışıyor.
Doğrusunu istersen, senin gibi liderler artık bu günlerde pek muteber sayılmıyor. Seni bekarlık partilerindeki dansözler gibi pastadan çıkarıyorlar.
Açık konuşmak, düşünmek, yorulmadan çalışmak değer kaybetti.Artık fikir tartışmaları bile farklılaştı, halkın kimin ne demek istediğini anlamasına imkan yok. Toplum mühendisliği öyle gelişti ki, artık tutarlılığa bile gerek kalmadı. Öyleki fikrin başlığı, sloganı ve içeriği tamamen farklı olabiliyor. Barış isteyerek savaş, birlik isteyerek ayrılık, eşitlik isteyerek sömürü, demokrasi isteyerek baskı kolayca yapılandırılabiliyor. Ama sen bunların olacağını zaten biliyordun.Bize nelerle karşılabileceğimizi açıkça söylemiştin.“Ey Türk Gençliği” diyen sesin hala kulaklarımızda.Gençken bu hitabeyi her okuyuşumuzda hepimiz içimizden “üzerimize düşeni yaparız elbet” demiştik.Şu anda kaçımızın hala aynı fikirde olduğunu tahmin etmek biraz zor.Neyse! Senin ideallerine inanan, seni putlaştırmamış, her olayı bilimin penceresinden değerlendiren bizler buradayız.Eskisi kadar çok değiliz. Senin gösterdiğin yolun değil de, senin yarattığın gücün etrafında toplananların hepsi yolda döküldü. Kimisi paranın gücüne, kimisi iktidar nimetlerine dayanamadı.Kimisi dünyada popüler olmayı, ülkesinde onuruyla yaşamaya yeğ tuttu.Kimisi korktu. Anlık rüşvetleri, çocuklarının geleceğine tercih etti.Kimisi hümanist kesildi. Tarihin neden tekerrür ettiğini unutup , ülkesine başkasının gözlükleriyle bakmaya başladı.Kimisi sivil toplum örgütçüsü oldu. Parayla fikir ithalatçılığı yaptı. Kimisi kendine iktidar alanı açmak için, bugüne kadar bu ülkeyi yüzlerce kere dolandırmış kişilerle işbirliği yapıp, onları idare edebileceğini sandı.Ama hepsinin vicdanı, 128 yıl önce doğan senin görüşlerinin, günümüzde de hala geçerli olmasını kaldıramadığından, bütün yapılanların senin görüşlerine uygun olduğunu anlatmak için neler uyduruyorlar neler, yaratıcılıkta sınır yok, keşke görebilseydin.
Artık yolumuza onlarsız devam ediyoruz. Bu anlattıklarımı sakın bir şikayet, veya bir çaresizlik ifadesi olarak düşünme.Sadece bize gerçekleri görmeyi, ona göre politikalar üretmeyi, kendine ve milletine güvenerek onurlu davranmayı sen öğrettin.Sen aramızdan ayrıldıktan sonra ulusal hedeflerimize konsantrasyonumuzu kaybettik, birbirimizle uğraştık, küçük kurnazlıklarla vakit kaybettik, düşmanlarımızın ülkemizin planlarına müdahil olmasına izin verdik. Kişisel çıkarlarını siyaset diye yutturanlarla, milleti için fedakarca çalışanları birbirinden iyi ayıramadık. Ağaları, şeyhleri, savaş zenginlerini, saltanat meraklılarını, din bezirganlarını yeniden hortlattık. Senin yönetimine diktatörlük diyenlerin, demokrasi diye diye nasıl kendi krallıklarını kurduklarını zamanında farkedemedik.
Ama artık daha tecrübeliyiz. Kolay kolay, gazete haberlerinin, kimin çektiği belli olmayan filmlerin, yalancı kahramanların tuzaklarına düşmüyoruz. Bütün hatalarımıza rağmen uğraşıyoruz, didiniyoruz, anlatıyoruz, uyandırmaya çalışıyoruz. Bizimle dalga geçiyorlar: Emperyalizm çağının bittiğini, dünyada bütün ülkelerin barış içinde, uygarlık yolunda yürüdüğünü artık bizi millet yapan, bu vatanda birarada tutan bu fikirleri bırakmamız gerektiğini söylüyorlar.
Üzülmüyoruz, yılmıyoruz, tekrar uğraşıyoruz, tekrar anlatıyoruz. Biz, daima burada olacağız.
Ama, seni özledik.Senin ufkunu özledik.Yol göstericiliğini, milletine her zaman güvenmeni, senin onurunu özledik.S
enin sarı saçını, mavi gözünü, dostluğunu özledik.
Vatanın için verdiğin emeği, yaptığın fedakarlığı,bizleri hep biraraya getirmeye çalışmanı özledik.
Her kelimeni dikkatle seçişini, kim olursa olsun karşındakine gösterdiğin saygıyı, sözlere yüklediğin anlamın derinliğini özledik.
Bağımsız karakterini, barışa hasretini, gerektiğinde çizmelerini çekip savaşa hazır olma kararlılığını özledik.Kendi kendini eğitmeni, okumadan, bilenlerle tartışmadan karar vermeyişini özledik.
“En hakiki mürşit ilimdir” diyen sesini,bilim adamlarına verdiğin desteği özledik.
Davet edilmeden hiçbir uluslararası kuruluşa yüz vermeyişini,dış seyahatlere gitmeden bütün kralların seni ziyarete gelişini, milletine uşak dedirtmeyen özgüvenini özledik.
Uzak görüşlülüğünü, çocuklara olan sevgini,gençliğe güvenini, geleceğe olan inancını özledik.
“Ne mutlu Türküm diyene” deyişini özledik.
Seni Özledik!
Senin inançlarını, yaptıklarını, her şeye rağmen, üniversitemizde yaşatıyoruz.Hedeflerimizi hiç değiştirmedik,Halkımızın refahı, Vatanımızın bütünlüğü, Vicdanımızın özgürlüğü, Birey olmanın özgüveni, Bilimin ışığı.Atam, hepimiz, öğrettiklerini, seni, unutmadık.

Sen rahat uyu!

En derin saygılarımızla ve en içten sevgilerimizle!10 Kasım 2009.

Pamukkale Üniversitesi Öğretim Üyeleri, Elemanları, Öğrencileri ve Memurları adınaProf.Dr.Fazıl Necdet ArdıçRektör

11 Ocak 2010 Pazartesi

BUNA NE DİYECEKSİNİZ?

Bugün, Kanada’dan Bayram Banahergünbayram isimli bir arkadaşım aradı. Hayretler içindeydi. Anlattıklarını dinleyince, inanın benim de tüylerim ürperdi. Doğru mu diye sordum, “ben duyduklarımı sana anlatıyorum, sonrası senin bileceğin şey” dedi. Ben de sizlerle paylaşmaya karar verdim. Bundan sonrasını, kaldıysa özgür basın takip etsin. Arzu ederlerse, Sayın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da izleyebilir, çünkü benzer durumlarda yargının ne yaptığını hepimiz biliyoruz.
Arkadaşım işi gereği Kanada’dan Amerika’ya gidiyor. Türkiye’den gelen bir iş adamı arkadaşı ile buluşuyorlar. Türkiye’den gelen arkadaşı;
Ben Hoca efendiyi ziyaret edeceğim, istersen beraber gidelim” diyor ve ısrarcı oluyor. Beraberce Hoca efendi’nin çiftliğine gidiyorlar. Orada Hoca efendinin, mükemmel İngilizce bilen adamlarından birinden duyduklarını da bana anlatıyor.
Bana anlatanları kendi üslubumla size takdim ediyorum;
Yer: Başbakanlık
Tarih: 24.Aralık.2009
Toplantıya Katılanlar; Sn. Başbakan, Sn. M. Ali Yalçındağ, Sn. Arzuhan Yalçındağ, Sn. Vuslat Doğan Sabancı ve bir danışman( Hoca efendiye durumu anlatan olabilir)
Toplantı süresi; 2 Saat 15 Dakika
Alınan Kararlar;
*Milliyet Gazetesi+ Vatan Gazetesi+ Star Televizyonu, belirlenen tutar ile, Ethem Sancak ve Akın İpek’e satılacak.
*Ertuğrul Özkök derhal görevi bırakacak, şimdilik havadan sudan yazacak, 6 ay sonra tamamen ayrılacak.
*Aydın Doğan, Holding yönetiminden ayrılacak.
* 6 ay sonra, yönetim profesyonellere devredilecek, (isimler beraberce belirlenecek), aile’den hiç kimse yönetimde kalmayacak.
*Doğan Holding’in yapacağı “ HALKA AÇILMAYA” Şubat ayında izin verilecek. Elde edilen paradan, Doğan Grubunun Ferit Şahenk’e olan 600 Milyon Dolar borcu ödenecek.
*Petrol Ofisindeki hisseleri, Avusturyalılara satılacak. Vergi Cezası, Petrol Ofisi’nin satış tutarına indirilecek ve satıştan alınan para doğrudan Maliye’ye verilecek.
Bana anlatılanlar böyle. Doğruluk derecesini bilmiyorum. Fakat bildiğim doğrular var;
24 Aralık 2009’da Başbakanlıkta bu toplantı yapıldı ve basına yansıdı. Başbakanlık tarafından tekzip edilmedi. Sadece Sn. Vuslat Doğan Sabancı’nın katılımı belirtilmemişti. Milliyet Gazetesi, Vatan Gazetesi, Star Televizyonu’nun satılacağı kesin, ön anlaşmalar imzalandı bile. Sn. Ertuğrul Özkök istifa etti. Sn. Aydın Doğan, patronu olduğu şirketinden ayrıldı.
Bunlar şu ana kadar gerçekleşenler. (Anayasa Madde 28- Basın hürdür. Devlet basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.)
Şimdi gelelim bu toplantının Devlet Gelenekleri yönüne ve Hukuksal boyutuna;
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın, Başbakanlıkta ve Başbakanlık Konutundaki tüm ziyaretleri kayıt altındadır. Sayın Başbakan, Maliye Bakanlığının milyarlarca lira ceza kestiği bir mükellefle neden beraber olmuştur ve ne konuşmuştur? Eğer 2 saat, 15 dakika kahve falı bakılmadı ise ne konuşuldu? Bunu kimse geçiştiremez. Başbakanlıkta konuşulan ve milletin parasını ilgilendiren her konu (Devlet Sırrı değilse) Millete anlatılmalıdır. T.C Başbakanı, Devletle parasal işi olan kişi ve gruplarla konuşuyor ve açıklama yapılmıyorsa bu YÜCE DİVANLIK bir suçtur.
Hatırlayalım; Sn. Mesut Yılmaz, Başbakanlığı sırasında, İşadamları ile görüşüp, Türkbank İhalesine fesat karıştırdığı iddiasıyla, Sn Başbakan’ın emri ve AKP’ nin oylarıyla YÜCE DİVANA sevk edilmişti. Üstelik bankanın ihale işleminin iptal emri de bizzat Sn. Yılmaz tarafından verilmişti. Yani gerçekleşmeyen bir ihale yüzünden, sadece bazı iş adamlarıyla konuştuğu için, Sn. Yılmaz, Sn Erdoğan tarafından suçlu sayılmıştı. Şu dakika itibarıyla Sn. Başbakan için Yüce Divanlık suç oluşmuştur. Bu toplantıda konuşulanlardan diğerleri önümüzdeki günlerde gerçekleşirse, suçun katmerlisi oluşacaktır.
Düşünebiliyor musunuz, ? Sn Başbakan hem Sn. Ferit Şahenk’in tahsilâtçısı konumuna düşecek, hem de “ Bana Türk demeyin, ben Arap’ım, Türk denirse utanırım” diyen kişi ile dünün matbaacısı, F.Gülen’in evladı gibi sevdiği, İpek çocuğunu bir kez daha gazete ve televizyon sahibi yapacak. .
Anadolu’nun Bayburt gibi bir yöresinden yetişmiş Sn. Aydın Doğan’a bir sorum olacak;
Ömer Seyfettin’in “DİYET” adlı hikâyesini hiç duydunuz mu? Sizin yerinize başka bir Anadolu çocuğu olsa, oraya yani R..T.Erdoğan beyin ayağına, kızları ve damadını üç kuruşluk mal için göndermezdi. Eğer haklıysa, gider o merdivenlerde gereğini yapardı. Bundan sonra malınız olsa ne olur, gazeteniz olsa ne olur? Size ancak M.Ali Birand ve Cengiz Çandar alkış tutar. Değdi mi Aydın Bey? Namuslarına ve meslek ahlâklarına tüm Türkiye’nin güvendiği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yüksek Yargı mensupları, ben hukukçu değilim, ama beni bu olay çok rahatsız etti. Sizler ne düşünüyorsunuz? Gece kafanızı yastığa koyduğunuzda rahatça uyuyabiliyor musunuz? Sağlık ve başarı dileklerimle,
05. Ocak. 2010
Rifat Serdaroğlu
Eski Sağlık ve Devlet Bakanı

8 Ocak 2010 Cuma

ÖLMEYE KARAR VERİRSENİZ...


Birgün Müslüman memleketlerinden birinde (Mısır'da) bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal'i görmeye gelmişti. Kendisine:
-"Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz?" diye sordu. Olabilecek şey değildi ama insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal:
-"Yarım milyonunuz bu uğurda ölür mü?" diye sordu.Adamcağız yüzüne bakakaldı.
-"Fakat Paşa Hazretleri yarım milyonumuzun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya..."
-"Benimle olmaz beyefendi hazretleri, yalnız benimle olmaz. Ne vakit halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse, o zaman gelip beni ararsınız."





7 Ocak 2010 Perşembe

OCAK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 1



KİTABIN ADI : Türkan
KİTABIN YAZARI : Ayşe Kulin
KİTABIN ÇEVİRMENİ : -
KİTABIN YAYINEVİ : Everest Yayınları
KİTABIN BASKI YILI : 2009
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 332
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 8/10 (Türkan Saylan’a veda biyografisi)
ÖNERİ : Türkan Saylan’ın ardından, bir anlamda sözlü miras niteliğindeki son konuşmalarını, özel mektuplarıyla zenginleştiren Kulin, güzel, akıcı, akılda kalıcı bir veda hazırlamış. Herkesin bu vedalaşmaya katılmasını öneririm.

5 Ocak 2010 Salı

ONLARI UNUTMAYIN - 8

15.000 MEHMET

BU UNUTULUR MU?
(Unuttuk Maalesef…)


Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kısmı da Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı'na hapsedildi.
Kampın tam adı, 'Seydibeşir Kuveysna Osmani Useray-ı Harbiye Kampı' idi. Bu kampta, 1918'de Filistin Cephesinde esir düşen 16. Tümen'in 48. Alayı'na bağlı Osmanlı Askerleri tutuluyordu.
12 Haziran 1920'ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, ağır hakaretler ve aşağılamaya maruz kaldılar.
İnsanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi…
Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kampların İngiliz komutanları, azılı Türk düşmanı haline gelmişlerdi.
Savaş bitmişti. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, İngilizlerin işine gelmiyordu. Çünkü, olası yeni bir savaşta, Bu askerlerin yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, İngilizlerin beyinlerine işlenmişti.
Çözüm toplu katliamdı…Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak; suya normalin çok üzerinde 'krizol' maddesi katılmıştı..
Karamanlı Yedek Subay Ahmet Altınay’ın günlüğünden;
"Mehmetçikler, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi yüzünden haşlanıyorlardı. Ancak İngiliz askerleri dipçik darbeleriyle askerlerimizin havuzdan dışarıya çıkmasına izin vermiyorlardı. Bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemeyen Mehmetçikler, İngiliz askerleri havaya ateş açınca mecbur kalıp kafalarını suya soktu... Başlarını kaldıran Mehmetçiklerin gözleri artık görmüyordu... Çünkü gözleri 'krizol' maddesi yüzünden yanmıştı... Ve 15 bin askerimiz kör olmuştu."
Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 000 (15 bin) askerimiz kör oldu. Bu vahşet, 25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM' de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref Beyler Bir önerge vererek, Mısır'da esirlerin krizol banyosuna sokularak, 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, Bunun faili olan İngiliz doktor, garnizon komutanı ve askerlerin cezalandırılması için, TBMM' nin teşebbüse geçmesini istediler.
Ancak, vatan müdafaasında olan devletin bin türlü derdi vardı. Ağır sorunlarla uğraşan TBMM' de bu hesap sorma işi unutuldu gitti.
Ama onlar unutmuyorlar…
Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna sunuyorlar. En üzücü olanı da malum birilerinin, Bu karalama kampanyalarına çanak tutması…
********
ERMELİLER SOYKIRIM YAPILDI DİYE DÜNYAYI AYAĞA KALDIRIYOR. BİZİM TARİHİMİZDEN HABERİMİZ YOK.!!!

4 Ocak 2010 Pazartesi

YENİLSEYDİK SORUMLU BEN OLACAKTIM


"Bir aralık konu İstiklâl Savaşı'na geldi. Dikkat ettim, Binbaşılar dahil her komutanın hangi birliğe komuta ettiğini, nerede bulunduğunu, -bir gün önce olmuş gibi- hatırlıyordu. O savaş ki araç, gereç, personel kıtlığı bugün güç tasavvur edilirdi. Tümenlere binbaşılar, Kolordulara yarbaylar komuta ediyordu! Fakat, bu kadro canını dişine takmış bir ekipti. var olmak ya da olmamak bu savaşın sonucuna bağlıydı. 30 Ağustos bu ruh haletinin eseriydi. Böyle bir dramı, hem yazarı, hem baş aktörünün ağzından dinlemek müstesna bir mutluluktu. O anılar Ata'yı coşturdukça coşturuyordu. Anlatmalarında abartma yoktu. Ama bu anlatış öylesine canlı, öylesine plastikti ki, hepimiz heyecandan heyecana sürükleniyorduk. Anlatışlarını şöyle bağladı:
- İşte büyük zafer böyle ortak bir eserdir. Şerefler de ortaktır. Bu alçakgönüllülük şaheseriyle konunun kapanacağını tahmin ediyorduk.
Bu arada Atatürk bir duraklama yaptı. Sonra içine dönük, adeta kendisiyle konuşur gibi ilave etti:
- Ama yenilseydik sorumluluk ortak olmayacak yalnız bana ait olacaktı.
Bu belagat karşısında gözyaşımı tutamadım. Tarihin, zaferleri kendine maleden, yenilgileri ise maiyetine yükleyen sahte kahramanlarını hatırladım. "
Ord. Prof. Sadi IRMAK
Kaynak: Sadi Irmak, Ord Prof. - Atatürk'ten Anılar, 1978

31 Aralık 2009 Perşembe

HUZURA, BARIŞA, SAĞLIĞA, MUTLULUĞA, UMUDA BİR AN ÖNCE ULAŞMAK DİLEĞİYLE,


SEVDİKLERİNİZLE BİRARADA TÜM DİLEKLERİNİZ 2010’DA GERÇEKLEŞSİN.




YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN

ARALIK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 5

KİTABIN ADI : Tanrı Yanılgısı
KİTABIN YAZARI : Richard Dawkins
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Tunç Tuncay Bilgin-Kalisto
KİTABIN YAYINEVİ : Kuzey Yayınları
KİTABIN BASKI YILI : 2009
KİTABIN BASKI SAYISI : 10. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 340
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 5/10 (Son yıllarda karşılaştığım en kötü tercümelerden. İnanılmaz hatalar var. İngilizce’nin Türkçe’ye adapte edilmesi ve cümle yapıları çok kötü. Maalesef okunması çok zor bir kitap haline gelmiş.
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 10/10 (Yaşayan en önde gelen bilim insanlarından Dawkins’in bir başka eserini okumak büyük keyif)
ÖNERİ : Dawkins, toplumda adeta tabu olan çok zor bir konuda keyifli bir tur atıyor. Dinlerin arkasındaki büyük boşluğu teşhir ediyor. Tercümesi yüzünden zor okunmakla birlikte türünün en güzel kitaplarından biri. Dine ters yönden bakabilmek yetisine sahip olabilenler için… Kitap kurtları kaçırmamalı.

30 Aralık 2009 Çarşamba

28 Aralık 2009 Pazartesi

GEÇİP GİDEN BİR YILIN ARDINDAN

İyi insanlarda öldü, kötülerde öldü yılın içinde, ama iyi ile kötünün savaşı devam ediyor. Demek ki tanrı henüz iyilerinde safında yer almadı.

Zenginler zengince yaşamaya devam etti, fakir gene fakir kaldı. Demek ki, “kimsesizlerin kimsesi” gereğini bu senede yapmadı.

Ülkemiz bu senede içinden ve dışından kemirilmeye devam edildi. Demek ki “Bir ulus kendi içindeki aptal ve muhteris olanlarla baş edebilir. Fakat içerisindeki satılmış ve hainlerle yaşayabilmesi olanaksızdır. Sınırları zorlayan düşman silah ve alemlerini açıkta taşıdığı için daha az tehlikelidir. Fakat bir hain, hain gibi görünmez, kurbanları ile aynı aksanda konuşur, onların çehresine bürünür ve onların argümanlarını kullanarak ulusun politik yapısına nüfuz eder, bütün kapılardan serbestçe geçer, sesi en üst düzey hükümet koridorlarında duyulur,ulusun ruhunu çürütür, politik yapıya her türlü hastalık bulaştırarak ulusun yaşam gücünü elinden alır. Bir katil daha az korkuludur.” diyen Marcus Tullius Cicero’dan beri 2000 yıldır bu sene de değişen hiçbir şey yok.

Namussuzlar yine vurup yıkmaya, yiyip içmeye, çalıp çırpmaya devam ettiler. Namuslular bu senede susmayı sürdürdüler.

“o, "yunusu biçaredir
bastan ayağa yaredir",
ağu içer su yerine
fakat bir kerre bir derd anlayan düşmesin önlerine
ve bir kerre vakt’erişip
"- gayrık yeter! " demesinler
bunu bir dediler mi,
"israfil surunu urur,
mahlukat yerinden durur",
toprağın nabzı başlar
onun nabızlarında atmağa
ne kendi nefsini korur,
ne düşmanı kayırır,
dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler abıhayat akıtmağa”
dedi Nazım baba yıllar önce. Ancak bu sene de gayrık yeter diyen
olmadı.

Ve umut! Hep umut, sol memenin altındaki cevahir sönmediği müddetçe iyi ve güzel geleceğe inanmak… Gelsin bakalım 2010…

ONLARI UNUTMAYIN - 7

MUSTAFA MUĞLALI PAŞA

Kıymeti bilinmeyen, sırf görevini yaptığı için cezalandırılan insanların başında Mustafa Muğlalı Paşa gelir. O'na millet olarak özür borçluyuz.
Vefatının üzerinden 58 yıl geçmesine rağmen Mustafa Muğlalı Paşa Türk Milleti ile sorunu olan malum çevrelerin hala bir numaralı boy hedeflerinden birisidir. Mustafa Muğlalı ne yapmıştır da, yarım asırdır Türkiye'nin ve Türklüğün düşmanlarının hedefi olmaya devam etmektedir.? 1882 yılında Muğla'da dünyaya gelen Mustafa Muğlalı, 1901 yılında Harp Okulunu, 1904 yılında Harp Akademisini bitirdi. Balkan savaşına katıldı. 1. dünya savaşı sırasında Adana Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanlığı yaptı. Bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatı'nın nüvesi olan Teşkilatı Mahsusa'da çalıştı, Onun devamı niteliğindeki Zabitan Grubu'nun kurucuları arasında yeraldı. Zabitin Grubu'nun bir müddet sonra adını değiştirdiği ve yine Muğlalı Mustafa Bey başkanlığında Yavuz Grubu olarak faaliyetini devam ettirdiği anlaşılmaktadır.
Kurtuluş savaşına Tümen komutanı olarak katılan Muğlalı Mustafa, 1922'de Albay 1927'de Tümgeneral oldu Soyadı Kanunu çıkınca, Muğlalı soyadını aldı.
23..Aralık.1930' da Menemen'de Devlete Karşı ayaklanıp Genç Asteğmen Kubilay'ı şehit eden yobazları yargılayan Harp Divanının başkanlığını yaptı. Bir kısım Medyanın Mustafa Muğlalı düşmanlığının temelinde, bu mahkemenin reisliğini yapması yatmaktadır.
1931-1939 yıllarında 1. Ordu komutanlığı, iki kez Yüksek Askeri Şura üyeliği ve 1943-1945 yılları arasında da 3. Ordu Komutanlığı yaptı. Mustafa Muğlalı'nın haksızlığa uğramasına, 20 yıl hapse mahkum edilmesine yol açan olaylar bu görevi sırasında cereyan etmişti.
1940'lı yıllar... İkinci Dünya Savaşı yılları, ülkede yokluk yaşanıyor.İngiliz, Fransız, Alman,Rus ve İran casusları ülkede cirit atıyor. Doğu Anadolu ülkenin diğer kesimlerine nazaran daha karışıktır. Yabancı ülkeler lehine casusluk iddiaları hergün ilgili makamlara ulaşıyor. Devlet bölgede sıkıyönetim uyguladığı halde hırsızlık, kaçakçılık, eşkıyalık, soygunculuk, ırza tecavüz eylemleri engellenemiyor, casus mu, hain mi, eşkıya mı olduğu belli olmayan bazı gruplar, bölgede güvenlik sağlamak için canla başla çalışan askerleri de pusuya düşürerek şehit ediyorlar ve kendilerine kucak açan Irak ile İran'a kaçıp bir süre saklandıktan sonra tekrar bölgeye dönüp eylemlerine devam ediyorlardı.
Bu çeteler, Türkiye'den büyük ve küçükbaş hayvanları çalıyor, o sıralarda fiilen Rusların kontrolunda olan İran'a götürüp satıyorlardı. Bu eşkıyalar Rus ve İran makamlarınca da korunuyordu.
Bu eşkıya genelde iki nüfus kağıdı taşıyordu. İran'da İran, Türkiye'de Türk vatandaşı gözüküyorlardı. Bölge halkı bu eylemlerden dolayı canlarından bezmişlerdi. İnsanlar kendilerini nasıl koruyacakları nı bilemedikleri için orduya ve askere sığınıyorlardı...
Bölgedeki karışıklıklar artınca Orgeneral Mustafa Muğlalı, çok deneyimli ve disiplinli bir asker olduğu için Üçüncü Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı'na getirilir. Hayatı savaşlarda geçmiş olan Muğlalı Paşa işi çok sıkı tutar, canilere karşı amansız bir mücadele başlatır ve birtakım tedbirler alır. Bu tedirlerler arasında; Siirt'teki gezici Jandarma Taburu'nun bu bölgeye kaydırılması, çobanların silahlandırılması , gezici ekipler kurulması da vardı. Ayrıca, Paşa, eşkıyanın sınır ötesine kaçmasını önlemek için de emrindeki birliklere Irak ve İran'a kaçan eşkiyayı takip ve "gerekirse vur" emri verir.
1943 yılında Van'ın Özalp İlçesi'nin sınır bölgesinde İran'a kaçmaya çalışan bir grup, güvenlik güçleri tarafından sıkıştırılır. Çatışma çıkar ve dur emrine uymayan kürt eşkıyalardan 33 tanesi öldürülür..
Bu olaydan sonra bölgede az da olsa sükun sağlanır. Bölge halkı Paşa'ya minnettar. Bölge huzur ve sükun içinde... İçişleri Bakanlığınca, bölgede sükun sağlandığı için, Valiliğe, Jandarma komutanlığına teşekkür yazıları yazılır.
20.Aralık.1943 tarihinde Van Cezaevinde yatan İsmail Özay isimli bir mahkum, TBMM'ne yazdığı dilekçesinde; bu 33 kişinin kaçmalarının sözkonusu olmadığını, bilerek katledildiklerini iddia eder, olaydan yaralı olarak kurtulup İran'da yaşayan kardeşinin affedilmesini ve olayın tahkikini talep eder.
Adalet Bakanlığının Genelkurmay Başkanlığından kanunun adli takibinin yapılmasını ilişkin talebine karşı, Mareşal Fevzi Çakmak'ın verdiği yanıt yiğitçedir, Türk'çedir: "Ordu komutanı o günkü şartların gereğini yapmıştır. Memleketin yüksek menfaati için gerekli tedbirleri almıştır. Görevini yerine getiren bir komutanı mahkemeye veremem. Böyle şey olamaz." Fevzi Çakmak'tan sonra Genel Kurmay Başkanı olan Kazım Orbay'da aynı tavrı sürdürür.
1945 yılında 2. Dünya Savaşı sona erer. Her şey normale dönüşür .
1946 seçimleri sırasında bu olayı kendi lehlerine oya tahvil etmek isteyen siyasetçiler bu olayı saptırırlar. Bir taşla birkaç kuş vurulacaktır. İkinci dünya savaşı sırasında yabancı ajanların kaşıdıkları Kürtçülük çıbanı yeniden kaşınarak olay oya tahvil edilecek, Atatürk'ün yakın bir silah arkadaşı zor durumda bırakılarak, şuur altlarındaki Atatürk düşmanlığına dayanan aşağılık duygusu tatmin edilecek, Menemen olaylarında yargılamayı yapan kahraman bir asker yargılanarak gerici çevrelere Menemen’in rövanşının alındığının mesajı verilecektir.
1946 seçimlerinden sonra Meclis'e giren Demokrat Parti milletvekilleri bu olayı yeniden Meclis gündemine getirirler. Öne sürülen iddia şudur: "Çatışma sırasında öldüğü iddia edilen 33 insan masumdu ve kurşuna dizildiler." Kıyamet kopar...
Muhalefet milletvekilleri bu olaydan Cumhurbaşkanı İnönü ile Milli Savunma Bakanı Ali Rıza Artunkal, İçişleri Bakanı Hilmi Uran'ı sorumlu tutarlar. İktidar ise Demokrat Parti'nin derdinin 33 masum vatandaşın öldürülmesi değil, İnönü iktidarını yıpratmak ve oy toplamak olduğunu söyler.
Aylarca süren tartışmalardan sonra bu olay hakkında Mecliste araştırma komisyonu kurulur. Araştırma komisyonu o yılların olağanüstü şartlarını, o olay sayesinde sağlanan huzur ortamını, 33 eşkiyanın ülkeye zararlarını, Mustafa Muğlalı'nın ülke sevgisini, hiç dikkate almaz. Kin ve intikam duyguları içerisinde hareket eder. Araştırma komisyonu hiçbir siyasiye, hiçbir bürokrata suç yüklemez. Tek suçlu Orgeneral Mustafa Muğlalı ile Necdet Bilgez ve Bilal Bali isimli yedek subaylardır.
Meclis Araştırma komisyonu kararından sonra dava açılır ve 1947 yılında emekli olan kahraman Mustafa Muğlalı Paşa yargı önüne çıkarılır..
Mahkeme, 1943 yılının şartlarına, o tarihte bölgede cereyan eden olayların vahametine, o ortamın düşünce ve gereklerine göre değil 1948 yılının normal şartlarının havasına göre yürür. Muğlalı Paşa, yargılama boyunca bir Türk komutanına yaraşır şekilde bütün sorumluluğu üzerine alır ve zamanın hükümetini hiçbir şekilde suçlamaz;
"-Bu subaylara emri ben verdim, onların suçu yoktur. Yaptıklarım suç ise tek suçlu benim" der. Hakimin "Ya emrinizi yerine getirmeseydiler" sorusuna "O zaman şakileri kendim vururdum." yanıtını verir.
33 şakinin yok edilmesi sırasında “oh” diyenler, Muğlalı Paşa'yı takdir edenler, alkışlayanlar, başka bir havanın, başka hesapların insanı olmuşlardır. Oy kaygısı her şeyin önüne geçmiştir. Mustafa Muğlalı Paşa, Atatürk'ün silah arkadaşı olmasına rağmen, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bu olay karşısında parmağını bile kıpırdatmaz. Ve mahkeme sonucu gerçekten çok hazindir:
Hayatını Türk Ordusuna ve Türkiye Cumhuriyetine adamış olan Mustafa Muğlalı Paşa "33 masum(!) insanı öldürmek suçundan" idam cezasına çarptırılır....
İŞTE REZALETİN PERDESİ
Daha sonra cezası 20 yıl hapse çevrilir. 33 tane eşkıyaya hak ettiği cezayı verdiği için ödüllendirmesi gereken Mustafa Muğlalı Paşa, politik yalakalığın, siyaset oyunlarının kurbanı olur. Türk yargısının siyasi kararlarından birisi olan bu yargılama sonucunda, tek mahkumiyet Mustafa Muğlalı içindir. Başka hiçbir kimse ceza almaz... Mahkeme, eşkıya artıklarının ifadelerini Türk Askerinin ifadesine tercih etmiştir.
Mahkeme sonrası Askeri Yargıtay bu kararı bozar. İkinci bir mahkeme dönemi başlar ama bu sırada kahraman Türk Ordusu'nun bir neferi olan, bütün ömrünü Türk Yurdu'nun bağımsızlığına adayan Mustafa Muğlalı Paşa bu durumu hazmedemez; bulunduğu cezaevinde kahrından 11 Aralık 1951 tarihinde, 70 yaşında vefat eder.

Türk gibi düşünen tek kurum olan Türk Silahlı Kuvvetleri, Mustafa Muğlalı Paşa'nın naaşını Devlet Mezarlığına naklettirdi ve kahraman Türk komutanlarının heykellerinin yer aldığı Genelkurmay bahçesindeki Ölmezler Yolu'na O'nun heykelini diktirdi.

Nur içinde yat Paşam...

25 Aralık 2009 Cuma

ARALIK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 4

KİTABIN ADI : Kayıp Sembol
KİTABIN YAZARI : Dan Brown
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Petek Demir
KİTABIN YAYINEVİ : Altın Kitaplar
KİTABIN BASKI YILI : 2009
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 527
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 7/10 (Konusu itibariyle edebi olmamakla birlikte günümüzün eğlenceli uzun hikayesi sayılabilir.)
ÖNERİ : Dan Brown’ın önceki kitaplarını okumuş olanlar için, benzer kalıplarda, 24 saatlik bir zaman diliminde oluşan başdöndürücü gelişmeler, geriye dönüşlerle desteklenmiş, sağlam kurgulu, tüm detayları ustaca kurgulanmış, merak dozunu sürekli üst düzeyde tutan bir güncel roman. Yazar hrıstiyan batının tarihini çok iyi bildiğini görsel bir biçimde kanıtlıyor. Washington DC üzerinde çok detaylı bir çalışma yapmış. Mason tarihini ve sembollerini bilenler için büyük bir seyirlik hazırlamış. Bu detayları bilmeyenler için sıkıcı bir roman sayılabilir. Ama biliyor iseniz çok zevkle okuyacağınıza eminim. Kitap neden mi bahsediyor? Eeee. Okursunuz artık.

23 Aralık 2009 Çarşamba

TÜRK OLMAK

Amerika'dan bir vatandaşımızın (Türkiye'nin ABD Seattle Fahri Konsolosu olan Sn. J.Ufuk Gökçen) 'Türk olmak nasıl bir duygudur?' konulu yazısı.

Aslında çok şeydir, Türk olmak.
Türk olmak, Osmanlı'nın borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi. Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.
Türk olmak Kıbrıs'ta, Hocalı'da, Anadolu'da ve Balkanlar'da soykırıma uğrayıp, karşılığında yapmadığın soykırımla suçlanmaktır.
Türk olmak faşist olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sahip çıktığında.
Türk olmak demokrat ve çağdaş olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sövdüğünde.
Türk olmak lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini ve derdini anlatamamaktır.
Avrupa'da hor görülmek Türk olmaktır, ataların bir çok asır önce Viyana'yı kuşattığı için ve hoş görülmemektir, tabii ki sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığın için.
Türk olmak Selanik'te Pontus Anıtı'nın, Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir.
Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir. Üç kıtadan dönüp, bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir. Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır, aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.
Arabaya koşulan ilk atın vatanında, ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, yazının bulunduğu, paranın icat edildiği her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta, kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir.
Türk olmak; Truva'dan bu yana, Sümer'den bu yana serpilerek gelse de, tarihten eski bu topraklarda, bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, bir haftalık hafıza ile yaşamaktır.
Doğu Roma'yı da Batı Roma'yı da yıkıp, yeni Roma olan AB'ye girmeye çalışmaktır Türk olmak.
Türk olmak, Mostar'da köprüdür, Kerkük'te kaledir, İstanbul'da Kızkulesi'dir, Anadolu'da buğdaydır, Çukurova'da pamuktur, Ege'de tütün, Karadeniz'de fındık, Trakya'da ayçiçeğidir. Türk olmak Çanakkale'de ölmektir. Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir, onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır.
Düşmanın ardından rahmet okumak, kanlısından helallik almaktır.
Sabahları odana rahmet dolsun diye, camı açmaktır. Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir. Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır. Yağmura rahmet, kara, bereket diye bakmaktır.
Türk olmak, harap bir ülkede, zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile, paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, yedi düvele meydan okumaktır.
Türk olmak askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, belki de dönmeyeceğini bilerek.
Türk olmak, annenin şehit oğlunun ardından 'Bir oğlum daha olsun, onu da vatan için göndereceğim.' demesidir. Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken 'Vatan sağ olsun!' demesidir.
Türk olmak 'Türk çayında radyasyon olmaz!' yalanları ile, 'Gusül abdesti alana AIDS bulaşmaz!' dolanları ile yaşamaktır.
Her hükümetin enkaz devraldığı, ama asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.
Türk olmak, ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. Aynı nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. Göz hakkına, diş kirasına saygıdır.
Türk olmak, evindeki bir kap aşın yarısını tanrı misafirine vermektir. Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.
Türk olmak, milli maçta ağlamaktır. Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a aşık olmaktır.
Türk olmak, aşkını ölesiye sevmektir. Aşkı için ölmektir, öldürmektir. Sevdiceğinin elini bir kez tutamadan, toprağa girmektir.
En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir. Eşkiyaya türkü yakmaktır, Türk olmak. Milletine sövmektir, ama başkasına sövdürmemektir, Türk olmak.
Türk olmak Yunus'u bilmektir, Aşık Veysel'i sevmektir. Mevlana'yı, Hacı Bektaş-ı Veli'yi ve Hoca Yesevi’yi tek bir satırını okumasa da yüreğinde taşımaktır.
Türk olmak, saz çaldığında, ney üflendiğinde, kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında, yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, bir de Yemen Türküsü'nde...
Hayatın sana verdiklerine 'Nasip', vermediklerine 'Kısmet' demektir. Her işin 'Hayırlısına' inanmaktır ve ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.
Türk olmak, Asya'da batılı, Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir.
Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaradılanı Yaradandan ötürü sevmektir.
Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir.
Türk olmak, mahalle maçı için aynı saatte, on kişi buluşamazken, milyon kişinin bir araya gelmesidir.
Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir. Türk olmak, buhran zamanında Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken, daha ağır buhranda sıraya girerek, sorumlusuna en ağır cezayı tek bir cam kırmadan sandıkta kesmektir.
Türk olmak en zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir.
Zor iştir Türk olmak. Türk olmak Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamdetmek, her çıkan başak için şükretmektir.
Türk olmak, medeniyetler mezarlığı Anadolu'da dik durabilmektir.

22 Aralık 2009 Salı

ZAMAN PARADOKSU

George Carlin Amerika'da 70 ve 80 li yılların bir komedyeni idi. Biraz ağzı bozuk olarak bilinirdi. 11 Eylül'den ve karısının ölümünden sonra şöyle yazmıştı. Tarih içinde zamanımızın paradoksunu şöyle sıralayabiliriz :
Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var; daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var. Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz; daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz.
Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz; daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var. Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz; daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var. Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var.
Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz, çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz, çok az okuyor çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz. Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık. Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.
Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik. Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık. Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var. Dış Uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik. Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık. Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik. Atoma hükmettik, ama önyargılarımıza edemedik.
Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz. Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz. Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik. Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar yapıyoruz, ama git gide daha az iletişim kuruyoruz. Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.

Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir. Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir. Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız. Öyle bir zaman ki teknoloji bu mektubu size getirebilir, siz bu içselliği ya paylaşmayı, ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz.

21 Aralık 2009 Pazartesi

ARALIK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 3

KİTABIN ADI : Türkler nasıl Müslüman oldular
KİTABIN YAZARI : Cloude Cahen
KİTABIN ÇEVİRMENİ : T.Andaç-N.Uğurlu
KİTABIN YAYINEVİ : Örgün Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI : 2008
KİTABIN BASKI SAYISI : 2. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 517
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 9/10 (Az sayıda dizgi hataları var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 10/10 (Konusu itibariyle özgün ve bilgilendirici)
ÖNERİ : Her ne kadar Türklerin islamiyete geçişi anlatır bir isme sahipse de kitap genel olarak islamiyetin ve arap tarihinin, ilk 500 yılının ayrıntılı bir derlemesini veriyor. Türklerden bahseden kısım yaklaşık son 100 sayfanın içinde. Ancak anlatım genel ifadelerin ötesine geçmiyor. Daha çok, Türklerin İslam tarihine girmeye başlaması ve yönlenmesinde aldığı rol yönüyle bir anlatıma sahip. Bu dar anlatım kitabın gerçek değerini ortadan kaldırmıyor. İslamiyetin ilk gelişimini, Sünni, Şii ayrışmasını, mezhepleri merak edenler için çok özgün bilgiler var. Tarafsız bir gözle yapılan anlatımı eseri çok anlamlı kılıyor. Meraklısına öneririm.

18 Aralık 2009 Cuma

ÖĞRET O'NA

Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretibilirsen O'na,kazanılanılan bir liranın, bulunan beş liradan daha değerli olduğunu öğret.
Kaybetmeyi öğret O'na ve hem de kazanmaktan neşe duymayı.
Kıskançlıktan uzaklara yönelt O'nu, eğer yapabilirsen.
Sessiz kahkahaların gizemini öğret O'na.
Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını...
Eğer yapabilirsen, O'na kitapların mucizelerini öğret.
Fakat O'na sessiz zamanlarda tanı, gökyüzündeki kuşların,güneşin altındaki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği..
Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret O'na...
O'na kendi fikirlerine inanmasını öğret.Herkes O'na yanlış olduğunu söylediğinde dahi...
Tüm insanları dinlemesini öğret O'na,Fakat tüm söylediklerini, gerçeğin eleğinden geçirmesini, ve sadece iyi olanları almasını da öğret.
Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini öğret O'na...
Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.
O'na kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını,fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.

Uğultulu bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret O'na.
Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa, dimdik dikilip savaşmasını öğret.

"Abraham Lincoln tarafından oğlunun öğretmenine yazılmış mektup."

17 Aralık 2009 Perşembe

RAKINAME

*Rakıyı güneş battıktan sonra, yavaş yavaş ve muhabbet eşliğinde içmeli...
*Rakıdan küçük küçük yudumlar alınır... Bülent Ersoy öyle içiyor diye bir dikişte bir duble rakıyı içmek makbul değildir...
*Buz gibi şişeden bardağa çevire çevire dökülür ve o nefis kokunun daha fazla yayılması sağlanır...
*Bardağa konulan rakının yarısı kadar su konması makbuldür...
*İlk yudumu aldıktan sonra ağızda bekletip, dişlerin arasından derin bir nefes alınırki akciğerler de nasibini alsın...
*Masada yaşça en büyük kişi rakı kadehini tokuşturmak için kaldırmadan rakı kadehleri masadan kalkmaz...
*Rakı sofrasında planlı, programlı ciddi işler konuşulmaz. Geyik muhabbeti yapılır, memleket kurtarılır, anılar tazelenir, dedikodu yapılır...
*Sigara küllüğüne zeytin çekirdeği, sıkılmış limon kabuğu konmaz...
*İçilen kahve fincanında, tabağında sigara söndürülmez...
*Rakı kadehine önce rakı, sonra su, daha sonra da (konmasa daha iyi olur ama) buz konur... *Bu sırayı bozarsanız, anason kadehin üzerine çıkar, rakının hem tadı hem keyfi kaçar... Rakıdan anlayanların, Antalya meyhanelerinde garsonluğa soyunanlara bunu anlatması gerekir... *İcmeye başlamadan önce aperatif birşeyler yenmelidir. Favori zeytinyağlılardır. Zeytinyağı, mide dolmaya başladıkça üste çıkarak, alkolün genzinize doğru gelmesini engeller...
*Rakıya buz koymak yanlıştır. Buz rakının içindeki suyla alkolü aynı oranda etkilemediği için daha seyrek olan alkol üste çıkar. İdeal karışım bozulmuş olur. En uygunu rakıya soğuk su koymaktır...
*Rakı sofrasında kadeh yalnızca bir defa tokuşturulur. Hadi bakalım hoşgeldiniz vs. falan diye...
*Bundan sonra kadeh tokuşturulmaz sadece kaldırılır...
*Masaya yeni birisi eklendiğinde ise tekrar kadeh tokuşturulabilir...
*Rakı şalgam suyuyla içilmez!... (taslağa dahil değil)
*Mezesiz rakı içilmez. Ben akşamcıyım, öyle bir kadehlik keyfim var diyorsanız gidin bira filan için...
*Şişe numarasının önemi yoktur. Zira ilk damıtılan rakı, 01 numaraya denk gelmez...
*Rakı masasına avuç içiyle ya da yumrukla vurulmaz...
*Bağıra çağıra, Böğüre öğüre konuşulmaz... Sakin olmak, efendi takılmak gerek...
Önce kendine gel, sonra meyhaneye Kalender ol da gir kalenderhaneye Bu yol kendini yenmişlerin yoludur Çiğsen başka bir yere git eğlenmeye
*Rakı bardağı boş beklemez... Evet masadan kalkarken bile dibinde biraz bırakılır...
*Usul, adap bilen en genç kişinin saki olması adettendir, büyüklere (ki büyüklük kavramı orada anlam bulur) sakilik yaptırılmaz... Ev sahibi olsa bile...
*Şişede kalan son rakı damlasına kadar eşit paylaştırılır, daha da içmek isteniyorsa bu paylaştırma ritüeline girilmeden yenisi sipariş edilir...
*Rakı sizi ne zaman sarhoş edeceğini zamanında söyleyen bir içkidir, bunu farkettiğiniz zaman yanınızdakilere söylemeli, ya da izin isteyip kalkıp gitmelisiniz, ama eğer sizin kalkmanız masayı dağıtacaksa ölseniz bile orayı terketmeyin... Çünkü rakı masasından tuvalete gitmek için bile zar zor kalkılır, hoş karşılanmaz...
*Rakı masasında bira, şarap gibi başka alkollü içecekler (masada sosyetik hanımefendiler olsa dahi) olmaz...
*Her nevi ızgara balık (çupra, levrek, istrongilos) uğurlu yemeği, hususi nihavend ve rast makamından sanat musikisi eserleri uğurlu nağmesi, akordeon, keman ve ud da uğurlu çalgısı olan rakının, uğurlu cl'si 70'dir...
*Rakı yanlız başına içilen bir içki değil, meze ile birlikte yavaş (sindire sindire) içilen bir içkidir...
*Mide ve beyne belirli bir etki yaptıktan sonra insan keyiflenir ve güzel sohbetlere yönelir... *Yani hem anlatır hem dinler... Böylece rakı sofrası en az iki kişinin katıldığı toplu bir eylem, karşılıklı konuşmalara dayandığı için demokratik bir forum, evrensel ve kişisel sorunların ortaya getirildiği, fikir alıp verilen, insanın kendisi ile yüksek sesle düşünerek hesaplaştığı bir tür psikolojik grup terapisi olmaktadır...
*Unutulmamalıdır ki rakı sofrası saygın bir cemiyettir.. . Buraya katılan hem bu meclise kabul edildiği için saygı gören bir kişiliğe sahip demektir hem de diğerlerine karşı saygılı olmak zorundadır...
*Herhangi bir marka rakı içilirken başka bir markayı övmemek önemlidir, aksi yapıldığında, o an yudumlanan nimete hakarette bulunulmaktadır, yanlıştır...
*En büyük mezesi muhabbettir. .. Muhabbet konusu "bi kız vardı, 5 yıl sevdim, yüzüme bile bakmadı" gibi duygusal ağırlıklı olabileceği gibi,"bu güneş niye hep doğudan doğuyo batıdan batıyo?" gibi yarı-felsefi konular da olabilir...
*Tam yağlı koyun peynirinin üzerine kırmızı toz biberle renklendirilmiş sarımsaklı zeytinyaği süslemesi... Turşu gibi ekşi mezelerde yine rakının kendine has tatlı nefasetini dengeler, damarlarınızı büzer, anasonla dost olur, buna misal olarak dağ lahanası turşusu verilebilir. ..

Yarasın

RAKINAME

içmesini bilene
zevk-u sefadır.
içmeyi bilmeyene
cevr-ü cefadır rakı.

bir münasip mikdarı muhabbet
anahtarı kaçırırsan
ayarı cana ezadır rakı.

ne dert kalır, ne keder,
içeni mes’ut eder.
içebilirsen eğer ruha ciladır rakı.

ham ervahsan yanaşma
arifsen ondan şaşma,
iç ama, haddi aşma
ferahfezadır rakı.

yarattığı ahengi,
ne saz verir ne çengi,
terbiyenin mihengi
dense sezadır rakı.

beyaz peynir, domates,
yanına bir kavun kes,
çiğ köfteyle ne enfes
bir iptiladır rakı.

biraz tuzlu leblebi,
kadehin billur leb’i,
dudakları öpmeli,
yoksa hebadır rakı.

ehli kemal olana zevkle
hem hal olana,
sohbette tad bulana,
yar- ı vefadır rakı.

misten ala kokusu,
ana sütü gibi su,
şu ki sözün doğrusu
müstesna madır rakı.

dost bezminde sohbette
neşe-i muhabbette
her manevi lezzete
bir vasıtadır rakı.

nükte, cinas anlayan
ahengi-i bezme uyan,
içip zırvalamayan,
işte onadır rakı.

eşek içince zırlar,
köpek içerse hırlar
kedi içse tırmalar,
insanlaradır rakı.

al kadehi eline,
dokun gönül teline,
muhabbet alemine,
bir merhabadır rakı.

adabı, erkanı var,
zamanı mekanı var,
kimin ki izanı var,
ona şifadır rakı.

gönül dargınlarına,
vefa kırgınlarına,
hayat yorgunlarına,
haza devadır rakı.

mirkelamoğlu der ki:
had bilmezsen eğer ki,
öyle rüsva eder ki,
başa beladır rakı.

- necip mirkelamoğlu -
(Alıntıdır. Derleyenin ağzına sağlık)

16 Aralık 2009 Çarşamba

MATEMATiK BU iŞTE:

Matematikçiler nelerle uğraşıyor.... manyak mı, ne bunlar yahu.

Önce hesap makinenizi hazır edin.
Cep telefonunuzun ilk 3 rakamını yazın, ( alan kodu kullanmayınız! )

Bu 3 basamaklı sayıyı 80 ile çarpın,
1 ekleyin,
sonucu 250 ile çarpın.
Cep telefonunuzun son 4 rakamından oluşan 4 haneli sayıyı ekleyin,
aynı 4 haneli sayıyı bir daha ekleyin,
250 çıkartın
ve 2 ye bölün...

VEEE, SAKIN ÇIĞLIK ATMAYIN

15 Aralık 2009 Salı

ARALIK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 2

KİTABIN ADI : Cumhuriyet (1. Cilt)
KİTABIN YAZARI : Turgut Özakman
KİTABIN ÇEVİRMENİ : -
KİTABIN YAYINEVİ : Bilgi Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI : 2009
KİTABIN BASKI SAYISI : 23. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 344
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 10/10 (Cumhuriyet ve yakın tarihimiz açısından çok önemli bir kitap)
ÖNERİ : Üçlemenin son bölümünde Cumhuriyet ve kuruluş anlatılıyor. Kanımca Türk insanının başucu kitabı olmalı. Ne zaman bunaldığınızda, sıkıldığınızda, umutsuzluğa düştüğünüzde yeniden okumalı ve Mustafa Kemal’in, inanılmaz direnç ve cesaretini, kararlılığını tekrar görüp yeni baştan inancınızı tazelemenizi sağlayacaktır. Ulusal kurtuluşumuz gibi, yıllar geçse de aynı tazeliğini koruyacak bir kitap. Her Türk evladı tarafından mutlaka okunması ve kitaplığınızda gururla bulundurulması gerekir.

14 Aralık 2009 Pazartesi

ERFELEK ŞELALELERİ (ERFELEK WATERFALLS) SİNOP - TÜRKİYE






















Sinop'a varmadan hemen önce Erfelek ilçesi'ne saptığınızda ilçenin çıkışından bir müddet sonra Erfelek Baraj'ına geliyorsunuz. Oldukça bozuk bir yol ile yaklaşık 5 kilometre kadar çevresini dolaşıyorsunuz. (Gittiğimiz tarihte yol yapım çalışmaları sürmekte idi. Tamamlanmış olması halinde çok güçlük çekmeden ulaşabilirsiniz) Küçük bir derenin yamacında tahta bir köprüden karşıya geçtiğinizde ilk ve en büyük şelaleye ulaşıyorsunuz. Hemen girişte salaş bir tesiste dinlenme şansınız var. İlk şelaleyi karşınıza aldığınızda soldan basamaklı ve hızla yükselen bir patikadan çıkarak, sürekli su sesini takibederek doğanın içinde 18. şelaleye kadar güzel bir yürüyüş rotası bulunmakta. Yolunuz üzerinde şaşırtıcı minik şelaleler, muhteşem bir doğa ve uygun spor malzemeleri ile gittiğinizde 1-2 saatlik bir yürüyüş sizi bekliyor. Rahat bir yürüyüş için yağışsız ve iyi bir havayı tercihiz ediniz. Haydi Türkiye'yi keşfe...



























10 Aralık 2009 Perşembe

ARALIK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 1

KİTABIN ADI : 6 Ay
KİTABIN YAZARI : Alev Coşkun
KİTABIN ÇEVİRMENİ : -
KİTABIN YAYINEVİ : Cumhuriyet Kitapları
KİTABIN BASKI YILI : 2009
KİTABIN BASKI SAYISI : 13. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 448
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 10/10 (Cumhuriyet ve yakın tarihimiz açısından çok önemli bir araştırma)
ÖNERİ : Mustafa Kemal’in, direniş savaşı hazırlıklarını gün gün araştıran, düşüncelerinin nasıl yoğunlaştığını gösteren bu eserin her Türk evladı tarafından mutlaka okunması ve kitaplığınızda gururla bulundurulması gerekir.

7 Aralık 2009 Pazartesi

DUBROVNİK

Geçtiğimiz Kurban Bayramında tatili Dubrovnik gezisi ile değerlendirdik. Önümüzdeki günlerde tatil için burayı seçeceklere deneyimlerimi aktararak bilgiledirme amacı ile pratik bilgiler vermek istiyorum.
Dubrovnik, Hırvatistan’ın en güney ucunda, Dalmaçya kıyılarında son ve en büyük illerinden birisi. Kış aylarında 40.000 civarında olan nüfusunun yaz aylarında 7-8 kat arttığı söyleniyor. Tipik bir balkan şehri. Dağ ile deniz arasındaki daracık kıyı şeridi boyunda kilometrelerce uzanan bir şehir.
Şehrin, yazın plaj ve deniz dışında kış turizmide Avrupa tur acentelerinin gözdesi olmasıyla önemi giderek artmakta. Gelelim pratik bilgilere;
· Hırvatistan’ın para birimi “Kuno”. 1 Euro= 7,25 Kuno. Yaklaşık 1 TL = 3.20 Kuno civarında.
· Şehir içinde pek çok “Change” bürosu var. Ancak çoğu komisyon alıyor. Para bozdururken komisyonsuz olanları seçmek gerekiyor.
· Şehir içi ulaşımda etkin olan otobüsler. 1 saatlik bilet 8 Kuno (Otobüs içinde alırsanız 10 Kuno) Günlük bilet 25 Kuno. Sabah 06 ile akşam 24 arası sürekli ulaşım var. Taksi çok az. Zorunlu olmadıkça kullanmanın gereği yok. Orta mesafe ücretleri yaklaşık 7-10 Euro civarında.
· Kredi kartı büyük mağazalarda geçiyor. Pek çok dükkan Euro kabul ediyor. Genellikle normal kurdan alıyorlar. Ama dikkat etmek gerekli.
· Şehir haritalarını çok yerde ücretsiz bulmak mümkün. Genellikle esnaf dil biliyor. Yardımcı oluyorlar.
· Şehrin en önemli görülecek mekanı “Stari Grad-Eski Şehir”. Etrafı çepeçevre surlarla çevrili 600-700 senelik eski şehir. 93 savaşında oldukça zarar görmiş, çatılar tümüyle yeniden onarılmış. Unesco “Dünya mirası” listesinde ve koruma altında. Kış sezonunda mekanlar genellikle kapalı. Mutlaka zaman ayrılıp sokak sokak gezilmesinde yarar var, çok zevk alacaksınız.
· Şehir surlarının iki kapısı var. “Pile” kapısı asıl önemli kapı ve şehir içindeki 1a,1b,2,4 ve 6 numaralı otobüslerin son durağı.



· Şehir surlarına 2 noktadan çıkılıp çepeçevre gezilebiliyor. Yaklaşık 2.000 metre uzunluğunda. Giriş 50 Kuno. Hızlı bir şekilde, fotoğrafta çekerek 75-80 dakikada dolaşılabiliyor. Zaman ayırıp mutlaka dolaşmanızı tavsiye ederim.
· “Kras” çikolatası önemli bir markaları. Tatmanızı tavsiye ederim.
· Stari Grad’da birçok yeme mekanı var. Ancak ara sokaklarda “Tac Mahal” küçük, sıcak bir Boşnak lokantası. Ev şarabını mutlaka tadın. Soğuk meze tabağı, “Burek” ve “Cevabi” çok lezzetli.
· Dubrovnik’te “Pizza” yemek isterseniz dikkatli olun. Aksine bir siparişiniz olmaz ise en büyük boy geliyor. Türkiye’deki lezzeti bulamıyorsunuz.
· Dubrovnik’te şehir dışı çevrede gezilecek çok yer var. Liman’dan “Elefiti” adalarına giden ada vapuru var. Üç adayı dolaşan güzergah ihmal edilmemesi gereken bir proğram.
· Türkiye’den giden turların ekstra proğramları kanımca pahalı. Bunun yerine oto kiralayarak yarı fiatına gezmeniz mümkün.
· Dubrovnik’ten Bosna Hersek sınırlarında kalan Mostar’a günübirlik gidip dönmek mümkün. Mesafe yaklaşık 200 km. Dubrovnik-Mostar karayolunda 3 kez sınırdan geçiyorsunuz. Sınırda ciddi bir kontrol yok. Ancak pasaportlarınızı yanınıza almanız gerekli.
· Mostar’da, ünlü köprüyü geçtikten sonra Türkiye Cumhuriyeti Konsolosluğunun hemen yakınında “Buregdzinica” adlı küçük bir börekçi dükkanını mutlaka bulup tüm “burek” çeşitlerini tadın.
· Yine Mostar’da köprünün ilk ayağında “Şadrvan”da değişik bir “cevabi” servisi var. İhmal etmeyin.
· Dubrovnik’in kuzeyinde “Korcula” adası turistik ve önemli bir ada. Hafta içi ada vapuru ve Pazar günleri arabalı vapur var. Adanın küçük “Stari Grad”ı görülmesi gereken bir mekan. Makro Polo’nun evi hoş bir sürpriz olarak karşınıza çıkıyor.
· Dubrovnik-Split karayolundan “Korcula” adasına saptıktan sonra tüm bölge bağlık ve şarap imalathaneleri ile dolu. Adaya giderken ya da dönerken bu imalathanelerde, şehrin yarı fiatına şarap satın almanız mümkün.
· Karayolundan “Korcula”ya saptığınızda “Mali Ston” isimli bir balıkçı kasabası var. Kasabada çok sayıda balık restoranı var. Başka birinde karar kılmaz iseniz, “Kapetanova Kuca” isimli restoranı şiddetle öneririm. Kendinize muhteşem bir deniz ürünleri sofrasını Türkiye fiatlarının yarısına donatabilirsiniz. Usta şef “Steipan”a Türkiye’den selam götürün.
· Evet Dubrovnik keşfedilecek yönleriyle sizleri bekliyor. Daha turistik ve ticari olmadan mutlaka gidin.

ONLARI UNUTMAYIN - 6

ŞEHİT ALBAY FETHİ BEY

Albay Fethi Bey (Üsküdarlı Fethi Bey veya Şehit Fethi Bey şeklinde de anılır; Şehit Fethi Bey lakabının Tayyareci Fethi Bey için de kullanıldığı unutulmamalıdır) 15 Mayıs 1919 günü İzmir'in Yunan ordusunca işgalinin başlamasıyla, Hasan Tahsin'in "ilk kurşun"unun sertleştirdiği bir ortamda, Sarıkışla'da esir alınan Türk askerleri arasında yer almış, Kordon'da ahalinin (özellikle Rum ahalinin) içinde Yunanlıların tüm zorlamalarına rağmen "Zito Venizelos" diye bağırmayı reddetmesi üzerine 22 süngü darbesi ile şehit edilmiş bir Türk askeridir.
İstanbul'da, Sirkeci'den Gülhane Parkı kapısına doğru gidilirken yolun sağa kıvrıldığı dönemeçte yer alan ve 1950'lerde yolun genişletilmesi için yıktırılan Salkımsöğüt Kadiri tekkesinin 19. Yüzyıl sonlarındaki şeyhi olan İzzî Efendi'nin oğlu olarak, Üsküdar'daki evlerinde 1877 yılında doğmuştur. Tam adı Süleyman Fethî'dir.
Askeri okula girmiş, başarılı bir öğrencilikten sonra 1896 yılında, sınıfının onuncusu olarak Harp Okulu'nu bitirmiştir. 1899'da kurmay subay oldu. Askerlik göreviyle Hicaz'da bulundu ve isyancılarla çatışmalara katıldı. Üstün başarılar gösterdi ve yaralandı. 1912'de Harbiye Nezareti'nde müşavir yardımcılığına atandı. 1914'te albaylığa yükseltildi. Birinci Dünya Savaşı'nda da üstün başarılar ve fedakârlıklarından ötürü nişanlar, madalyalar kazandı. Ancak aldığı yaralar yüzünden hastalandı. 1916 yılında tedavi için Almanya'ya Wiesbaden kaplıcalarına gönderildi.
Albay Fethi Bey tedavisinden sonra Türkiye'ye döndüğünde Mütareke dönemi başlamıştı. Dördüncü Kolordu'nun İzmir Askerlik Şubesi başkanlığına atandı.
15 Mayıs 1919 günü Yunan ordusunun İzmir'i işgal etmeye başladığı sırada, eşi Edibe Hanım'ın telkinlerine aldırmayarak Karantina semtindeki evinden çıkıp işine gitti. Sarıkışla'daki bürosunda iki Yunan subayı ve yanlarındaki erler tarafından tutuklandı. Zorla odasından çıkarılarak ve Yunan askerleri arasından yürütülerek Kordon'daki Pasaport mevkiine getirdiler. Pasaport'taki rıhtım boyunda esir diye getirilmiş başka Türk subayları da tek sıra olarak yanyana dizilmişlerdi ve başlarında Efzun denilen özel kılıkta giyimli Yunanlı erler de bulunmaktaydı. Yunan savaş gemileri limandaydı. Ayrıca işgalden sevinç duyan yerli Rumlar alanı doldurmuş, bayram havası yaşıyorlar, yapıların damlarına, çatılarına çıkmış, balkonları, terasları doldurmuş halde sevinç çığlıkları atıyorlardı.
Bir Yunan subayı, yanında bir Efzun eriyle, tek sıra dizilmiş olan Türk subaylarından biri önünde duruyor, onlara kollarını yana kaldırtıp indirterek "Zito Venizelos!" yani "Yaşasın Venizelos!" diye bağırmalarını söylüyordu. Kollarını yana kaldırtıp indirtmek özellikle aşağılamak, küçük düşürmek içindi. Bu arada yapıların damlarındaki, çatılarındaki, evlerin balkonlarındaki Rumlar, alanı dolduranlar, alay ederek kahkahalar savuruyorlardı.
Fethi Bey, Yunan subayının dediğini yapmadı. Subay buyruğunu birkaç kez yineledi, ancak Fethi Bey onu duymamış gibi davrandı. Subayın Fethi Bey'in omuzlarındaki albaylık apoletlerini sökmek istemesi üzerine, elini şiddetle iterek, "Onları sen takmadın ki sen sökesin!" diye bağırdı.
Bunun üzerine, Yunan subayının Efzun erine verdiği bir komutla, önce bir, sonra ikinci ve üçüncü bir kez, nihayet toplam yirmi iki kez süngülendi ve sonrasında yere yıkıldı. Eşi Edibe Hanım ve yakınları, İzmir'i işgal eden Yunan birliği komutanından, Albay Fethi Bey'i kendilerine vermelerini istediler. Ama Yunan komutanı, yaralı Türk albayını vermedi. Fethi Bey'in yakın dostu Ali Şefik Bey, İzmir'deki Fransız Başkonsolosluğuma başvurdu. Fransız Başkonsolosu'nun yardım ve aracılığıyla Fethi Bey Yunanlılar'ın elinden alınabildi ve İtalyan hastanesine yatırıldı. Aynı gece "Makamımı görüyorum!" diye inleyerek şehit oldu.
Şehit Üsküdarlı Albay Süleyman Fethi Bey'in naaşı, dostu Ali Şefik Bey'in Küçük Fettan Sokağı'ndaki evine getirilmiş, ertesi günkü cenaze töreni İzmir'in Türk halkı için bir gövde gösterisi olmuştur. İzmir'deki Mevlevi tekkesinin mezarlığına gömülmüş, süngü yaralarıyla delik deşik olmuş albay üniforması da sonradan askeri müzeye verilmiştir.

3 Aralık 2009 Perşembe

KASIM AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 4

KİTABIN ADI : Jangada
KİTABIN YAZARI : Jules Verne
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Ender Bedisel
KİTABIN YAYINEVİ : İthaki Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI : 2009
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 388
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL DEĞERİ : 8/10 (Yaklaşık 100 yıl önce yazıldığı göz önüne alınmalıdır)
ÖNERİ : Jules Verne dünyasına geç kalmayın