4 Ekim 2010 Pazartesi

KILIÇDAROĞLU İLKESİZ (Mİ?)

KILIÇDAROĞLU İLKESİZ (Mİ?)

CHP Genel Başkanı Sy.Kılıçdaroğlu’nun 27.9.2010 günü Star TV’de Uğur Dündar ile söyleşisi zihnimizde “acaba ilkesiz mi” olduğu sorusunu uyandırmıştır.12 Eylül 2010 günü halk oylamasında Anayasa Paketine hayır denmesi gerektiğini “yalın kılıç” savunan sy.Kılıçdaroğlu, nasıl oluyor da, değişen o Anayasa’nın TBMM’inde yeniden hem de bir hafta içinde hazırlanması amacıyla “uzlaşma” çağrısında bulunabiliyor?

Halk oylamasıyla yürürlüğe giren bu yeni Anayasa, hukuku siyasal erke bağımlı duruma sokmuş ve kuvvetler ayrılığı ilkesini ortadan kaldırmıştır. Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Anayasa Mahkemesi, siyasal iktidara yani AKP iktidarına bağımlı hale getirilmiştir. TBMM’inde yeniden hazırlanacak Anayasa değişikliği bu durumu düzeltecek, yeniden kuvvetler ayırımı ilkesini öngörecek ve hukukun bağımsızlığını güvence altına alabilecek mi? Yani, referandum iptal edilmiş
olacak mı? Bu soruların olumlu yanıtı söz konusu olmayacağına göre, Referandumda “Hayır” bu kez , sy. Kılıçdaroğlu tarafından “Evet”e dönüştürülmüş mü olacaktır. Anayasa paketini temel alan uyum yasaları AKP’ tarafınfan hazırlanmakya iken!

CHP ve onun genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Referandum ile değişikliğe uğrayan ve kuvvetler ayırımını ilkesini yok eden bu Anayasa değişikliğine TBMM’inde de karşı çıkmalıdır. Tersine, o değişikliği “olup bitti” kabul ederek yeni bir Anayasa hazırlanması için AKP ile uzlaşma yolları araması yanlıştır, bağılanamaz hatadır. Neden? Çünkü, Referandumla değişime uğrayan bu aksak Anayasa’nın özellikle Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunu siyasal iktidardan bağımsız duruma indirgemek artık olanaklı değildir. Sy.Kılıçdaroğlu, TBMM’inde de “Hayır” demeyi sürdürmelidir. Anayasa Mahkemesi’nin yapısı, “Çankaya-Hükümet” ekseninde oluşacaktır. İki daireye bölünecek. Ve demokrasinin gereği imiş gibi herkes Anayasa Mahkemesine başvuracak ve bu Yüce Mahkeme, dava dosyaları arasında “İlçe Mahkemeleri”ne dönüşecek. HSYK’da Adalet Bakanı ve Müsteşarı hala yetkinliğini ve egemenliğini sürdürecek siyasal iktidarın uygun bulmadığı bir konu gündeme giremeyecek.

Sormak gerekir: Sy. Kılıçdaroğlu, hukuku paketleyen Anayasa Paketi’ne neden hayır denmesi gerektiğini bilmeden mi “Hayır” denmesini istiyordu? Referandumda “Hayır” dediği Anayasa,
TBMM’inde “Evet” diyeceği biçimde değişebilecek mi? Hayır değişmeyecek. AKP ve onu yöneten Başbakan R.T.Erdoğan, Referandumda aldığı sonuçtan geri döner mi? Anayasa Paketi, yalnız hukuku paketlemiyor, Mustafa Kemal’in Cumhuriyetini de paketlemeyi amaçlıyor.

27.9.2010 günlü Star TV’de Uğur Dündar’ın “ AKP ile koalisyona girebileceğiniz söylentisine karşı ne düşünüyorsunuz” sorusuna da verdiği yanıt CHP’nin geleneğiyle ve ilkeleriyle bağdaşmıyordu. Demirel’in “Demokrasilerde çare tükenmez” sözüne sığınarak verdiği yanıt, kendisinin meydanlarda “yalın kılıç” kükreyerek R.T.Erdoğan ve sorumlu Hükümet üyelerini Yüce Divan’a
göndereceği vaadini nasıl gerçekleştirecek ve kendisiyle birlikte CHP’yi AKP’nin suç ve sorumluluk ortağı durumuna sokmuş olmayacak m?

Uzlaşma kavramının her zaman tek yanlı işlediğini unutmuş görünüyor sy.Kılıçdaroğlu. Kendisi CHP ile birlikte AKP ile uyuşabilir, fakat, AKP, asla uyuşmaya yanaşmaz. Uyuşursa kendisini yadsımış olur. AKP’nin ilke, yöntem ve karar ve uygulamalarına karşı çıkabilir, eleştirebilirsiniz ve fakat asla bir milim döndüremezsiniz. Onlardaki bu tutarlılığı ve disiplini sy.Kılıçdaroğlu fark etmemiş görünüyor. Keşke CHP de benzer tutarlığını gösterebilse.

Bir siyasal parti, kendisinin ilkelerine gerçek anlamda sahip çıkıyorsa, o ilkelerden “iktidar” uğruna ödün vermemelidir. İlkelerden ödün vermek oportunizm’dir. Türkiye, içerden ve dışardan ihanet çemberiyle kuşatılmıştır. Etnik bölünme sürecini yaşamaya başlamış, iç şavaşın eşiğine sürüklenmiştir. Ulusal geliri kadar dış borç yükünü geri ödeyemez durumdadır. Coğrafyasına sahip çıkmanın sorunlarını yaşama sürecine itilmiştir. Ilımlı Islam devleti cüppesini sırtına giymek üzeredir. Reel ekonomisi çökertilmiştir. Bütçesi sürekli açık veren, ürettiğinden daha çoğunu tüketen toplum ve devlet yapısı, tam bağımsızlığını koruyamaz düzeylere tırmanmıştır. Bu durumun son sorumlusu AKP’dir. O partiyle Kılıçdaroğlu ve genel başkanı olduğu CHP nasıl uzlaşacak? Böylesi bir uzlaşma ülkeye hangi felaket getirecek, Kılıçdaroğlu farkında değil mi? CHP’nin ilkeleri ona taban tabana zıt ilkelerle uzlaşabilecek kadar sanal, yapay, eğreti mi? Bir siyasal partinin ilkeleri ve programı , halkın çıkarlarından yana, o çıkarları korumaya yönelik, ulusa geleceğin aydınlığını sağlayacaksa, “uzlaşma” denilen oportunizme açılamaz, açılmamalıdır.

Saygılarımla.
Dr.Ali Nejat Ölçen
4.(XV) ve 5.(XVI) Dönem İstanbul milletvekili, araştırmacı yazar.
Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHAK) kurucu üyesidir.


Kaynak: aydinlik-gelecek-hareketi@googlegroups.com

1 Ekim 2010 Cuma

MASAL GİBİ: GİRİT TARİHİNDEN BİR KESİT

Dostum Erden Özdil, ilginç bir incelemeyi benimle paylaştı. Günümüzdeki olaylarla o kadar yakından ilgili ki, Türk aydınının ve insanının yakından bilmesi gereken olaylar. Ancak yıllardır, sadece “Red Kit” okuyan cumhurbaşkanları ve kitap okumayıp, danışmanlarından özetlerini alıp okuyan devlet erkanımızla bu günlere geldik. Acı olaylardan geçiyoruz. Bilgilenmek ve ders almak dileğiyle;


“Tarih tekerrürden ibarettir derler
Hiç ders alınsaydı, tekerrür eder miydi tarih?”
Mehmet Akif



MASAL GİBİ: GİRİT TARİHİNDEN BİR KESİT

YIL: 1909
İttihat ve Terakki üyesi Edirne mebusu Haşim Bey, ağustos ayında Girit’te Rumlar tarafından hunharca öldürülen Osman Efendi (Koraşaki) ile Hüseyin Ağa (Subaşaki) adlı iki Türkün naaşlarını kartpostal yaptırıp devlet erkânına gönderdi.

Mesajı açıktı: Girit elden gidiyor!
Osmanlı Devleti ise, dört büyük ülkeye güvenip, açılım yaparak sorunu çözeceğini umuyordu. Oysa Girit’te daha önce kaç kez açılım yapmıştı...Kafa karışıklığı yaratmamak için biraz daha baştan alalım...

Arap kökenli Kazancakis
Osmanlı ordusu, Akdeniz’in en büyük adalarından olan Girit’i 1645-1669 yılları arasında Venediklilerden aldı. Adanın Müslümanlaştırılması konusunda farklı bir metot uyguladı: Balkanlarda şenlendirme adıyla yaptığı zorunlu iskânı bu kez adada uygulamadı.
Fakat zorunlu olmasa da Girit, Türk göçü aldı. Bu arada Osmanlı, Kapıkulu askerinin evlenme yasağını kaldırdı. Bunlar Rum kızlarıyla evlendi. Bazı Rumların da din değiştirmesiyle Girit nüfusunda Müslüman sayısı kısa sürede çoğaldı.
Anımsatmalıyız ki: İhtida eden (eski dininden dönen) Rumların bir bölümü, 823-963 yılları arasında adaya egemen olan Müslüman Araplar idi. Bizans’ın zoruyla Hıristiyan olmuşlardı.
Bu gerçeği saklamayanlardan biri de, Giritli ünlü yazar Nikos Kazancakis (1883-1957) idi. “El Greco’ya Mektuplar” adlı eserinde Arap soyundan (Abadyotlardan) geldiğini iftiharla yazdı. Dünyaca ünlü ressam El Greco da (1541-1614) Giritliydi. Neyse konumuza dönelim...1700’lü yıllarda ada nüfusunda Rumlar ve Türkler sayıca hemen hemen eşitti. Adanın dili Rumca, Arapça, Türkçe karışımı olan, yerel halkın Giritçe dediği dildi. Bu dil Rumcaya yakındı. Bunun sebebi, Osmanlı idaresinin Türkçeye gerekli özeni göstermemesiydi. İlginçtir; Girit’te Türk dilinin unutulmamasını sağlayan Horasan kökenli Bektaşi tekke ve zaviyeleriydi.

Et ve tırnak gibi
Türk ve Rumlar arasında yıllar içinde akrabalık sayısı arttı. Et ve tırnak gibi oldular. Ancak ne zaman Osmanlı ekonomisinde duraklama ve gerileme dönemi başladı; Girit’te isyanlar patlak verdi. Bunda, Ortodoksların hamiliğine soyunan Rusya’nın payı büyüktü.
1768de Çariçe Katerina’nın kışkırtmasıyla, ticari filoya sahip zengin tüccar Yanis Daskoloyanis liderliğinde Rumlar (Sfakyalılar) ayaklandı. Osmanlı isyanı bastırdı; Daskoloyanis ve arkadaşları idam edildi ama 100 yıldır et ve tırnak gibi yaşayan Rumlar ve Türkler arasında güven kaybı başladı.Ne yazık ki yaşanılacak sonraki tarihsel süreç adanın bu iki halkını birbirine düşman edecekti. Bunun içsel olduğu gibi dışsal nedenleri de vardı. Öncelikle, siyasi, sosyal ve ekonomisi altüst olan Avrupa yeniden kuruluyor; yeni ittifaklar oluşturuluyordu. Bu nedenle 1821de Mora Yarımadasında başlayıp Girit’e sıçrayan isyan Avrupa’dan çok destek buldu. Bu desteğin siyasi yanı gibi kültürel yanı da vardı;
Rönesans’la birlikte Batıda antik Yunan hayranlığı başladı. Rumların camilere, tekkelere, çiftliklere, vakıflara saldırmasını; Türk köylülerini öldürmesini Avrupa seyretti. Kılı kıpırdamadı.Can güvenlikleri kalmayan köylerdeki Müslümanlar şehirlere göç etti. Ancak Rumlar şiddeti her geçen gün artırdı.
Osmanlı, Mısırdaki Kavalalı Mehmet Ali Paşadan yardım alarak ayaklanmayı ancak 4 yılda bastırabildi. Cephe savaşları için eğitilen askerler küçük çetecilerle başa çıkmakta zorlanmıştı.
İsyanın bastırılması ve Osmanlının Doğu Akdeniz’e tekrar hâkim olma ihtimali, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın hoşuna gitmedi. Bu üç devlet Osmanlıdan Yunanlılara, Sırbistan ve Romanya da olduğu gibi prenslik vermesini istedi.
Avrupa da da büyük bir kamuoyu baskısı vardı. Şair Lord Byron, ressam Delacroix, yazar Victor Hugo vs. gibi aydınlar eserlerinde Yunan isyanına destek çıktı.Kuşkusuz mesele sanatçılarla çözülmedi; İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları Mora’daki Navarin Limanındaki 57 Türk gemisini batırıp sekiz bin Mehmetçiki şehit etti.

Avrupa Konseyi
Osmanlı şaşkındı; ne yapacağını bilemedi. Çünkü Yeniçeri Ocağını daha yeni tasfiye edip Asakir-i Mansure-i Muhammediye teşkilatını kurmuştu. Savaşacak askeri gücü yoktu.
Sonuçta Osmanlı, Yunanistan’ın bağımsızlık talebinden vazgeçmesi ve kendisine her yıl belli miktarda vergi vermesi karşılığında, Mora Yarımadasında Yunan Prensliği kurulmasını kabul etti.
Aradan çok geçmedi. Rusya da Osmanlıya saldırdı. Erzurum’u, Edirne’yi aldı. İngiltere ve Fransa, Rusya’nın ilerleyişinden memnun olmadı. Taraflar bir masa etrafında buluştu.
Buradan ne karar çıktı dersiniz;
Yunanistan’ın bağımsızlığı!
Enosis (birleşme) için ilk adım atılmış oldu. Girit Rumları fırsatı kaçırmadı; Yunanistan’la birleşmek için hemen ayaklandı. İsyan bu kez çabuk bastırıldı. Rumlar Avrupa’dan da gerekli desteği bulamadı. Çünkü emperyal devletler, hasta adam Osmanlıyı nasıl paylaşacakları konusunda henüz hemfikir değildi. Öyle ki, Osmanlı, İngiliz ve Fransızların Avrupa Konseyine alınma sözüyle Rusya’ya savaş açtı.Ruslar da sıcak denizlere inme hülyasından hiç kopmadı. Giritli Rumların umudu da Rusların bu hülyasıydı...Her fırsatta ayaklandılar ve her isyanda bir siyasi hak elde ettiler. Nasıl mı?

Açılımın birinci aşaması
Genel af çıkarıldı
Ruslar, dindaşları Yunanlıları, İngilizlere kaptırmamak için, Çar II. Aleksander’ın yeğeni Grand Düşes Olga’yı Yunan Kralı Georgios ile evlendirdi. Bu düğünde bir dedikodu çıktı; Ruslar çeyiz olarak Girit’i Yunanlılara verecekti! Dedikoduya o kadar inanıldı ki, Girit’in fanatik milliyetçi dağlıları Sfakyalılar, Mihail Korakas liderliğinde ayaklandı. 16 Ağustos 1866da Selino kazasındaki Müslümanları kadın çocuk demeden öldürdüler. Osmanlı ordusu çetecilerin peşine düştü. Tam isyanı bastıracakken devreye İngiltere ve Fransa girdi.
Teklifleri şuydu: Girit Yunanlılara verilemezdi ancak Osmanlı da Girit Açılımı yapmalıydı.Nasıl olacaktı bu açılım?
İlk şart, askeri harekât hemen durdurulmalıydı . Ayrıca silah bırakacak isyancılar için umumi af çıkarılmalıydı.
Tanıdık geliyor mu? Devam edelim:
Girit yoksuldu; ada halkı iki yıl vergiden muaf olmalıydı.İdari reformlar da yapılmalıydı; Padişahın atayacağı valinin biri Türk, diğeri Rum iki yardımcısı olmalıydı. Ayrıca resmi yazışmalarda Türkçe zorunluluğu kaldırılmalıydı.
Osmanlı açılımı kabul etti. Türkler rahatladı; köy ve mezralarına döndü. Müslümanlar, Bu açılım ne kadar güzelmiş demeye başladı.
Açılımın ikinci aşaması
Jandarma yeniden düzenlendi
Osmanlı’nın 1878'de Ruslara yenilmesi Girit’te yeni bir ayaklanmaya neden oldu. Olan, köylerine dönen açılım kurbanı Türklere oldu; evleri, tarlaları yakıldı; canlarından oldular. Osmanlı ordusu yine isyancıların peşine düştü.Ve devreye yine Avrupalılar girdi. Onların bastırmalarıyla, diğer Osmanlı vilayetlerinden farklı, Girit’e özel imtiyazlar tanındı; yani yeni bir sözleşme/açılım yapıldı. 25 Ekim 1878’deki bu Halepa Sözleşmesi/Açılımı şöyle olacaktı:
Girit Valisi sadece Müslümanlardan seçilmeyecekti, Hıristiyan da olacaktı.Vilayet genel meclisinde Rumlar (49/31) çoğunlukta olacaktı. Hıristiyan kaymakamlar Müslüman kaymakamlardan sayıca fazla olacaktı.Vilayet Meclisi ve mahkeme dili Rumca olacak; ancak resmi zabıtlar v e dilekçeler Rumca ve Türkçe olabilecekti.
Ve en önemlisi asayişi sağlayan jandarma, yerli halktan seçilecekti.
Osmanlı bu açılıma da Evet dedi. Yeter ki kardeş kanı dursun diyordu. Fotyadi Paşa, Sava Paşa, Kostaki Anthopulos Paşa, Nikolaki Sartinski Paşa gibi isimleri sırasıyla Girite vali atadı. Diyeceksiniz Artık bu açılım adaya sükûnet getirmiştir! Hayır...
Açılımın üçüncü aşaması
Avrupa’ya müdahale hakkı
1885-1888de Girit iki ayaklanmaya daha sahne oldu. Fakat en büyük isyan 1896’da oldu. Artık taraflardan biri asker değildi; Ağride, Kaliveste, Resmoda, Hanyada vd. 250 yıldır birlikte yaşayan komşular birbirine silah sıkmaya başladı. Girit yanıyordu.Tabii yine beklenen oldu; İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Rusya olaylara müdahale etti. Asayiş amacıyla savaş gemilerini Girit’e gönderdiler. Ve Osmanlıya yine, yeni bir sözleşme/açılım dayattılar.
Girit valisi kesinlikle Hıristiyan olacaktı.Vali, adada karışıklık çıkması halinde Batıdan silah ve asker yardımı isteyebilecekti. Hemen genel af ilan edilecekti. Memurların üçte biri Hıristiyan olacaktı. Avrupalı hukukçular adli bir ıslahat reformu hazırlayacaktı . Osmanlı bu açılıma da boyun eğdi.
Başkent İstanbul’un Girit’te açılım yapmaktan başı dönmüştü. Ancak 25 Ağustos 1896 Nizamnamesi/ açılımı Girit’ten kopuşu hızlandırdı. Elleri silahlı Rumlar artık şehir merkezlerinde bile gezip, kimseden korkmadan Türkleri öldürmeye başladı. Bu cinayetler sonucu, Amcaoğlu Hüseyin, Bedeloğlu Mehmet, Bunacuoğlu Selim Ağanın çoban oğlu, Yanatoğlu Halim, Salih Kaziyatoğlu, Güldanoğlu Hüseyin, Muradoğlu Hasan, Osman Korethaki gibi yüzlerce Türk öldürüldü. Resmolu Hüseyin Subaşaki gibi Türkler şehit edildikten sonra, hıncını alamayan asiler tarafından kafatası bıçak ve sopalarla delik deşik edildi.
Türkler korunaksızdı.Girit’in Hıristiyan valisi, kasten Osmanlıdan asker yardımı istemiyordu; Türklerin Girit’ten gitmesini istiyordu. Girit’te oluk oluk Türk kanı akıyordu. Tek tek öldürmeler kısa zamanda toplu katliamlara neden oldu. Elida, Ahladina, Nisiya, Balyovici, Sika, Lisinsi, Mulina, İskalavos , Handra, Akriba, Lamnon, Ziru gibi Türk köyleri yakılıp yıkıldı; Müslüman ahalisi öldürüldü.
Türkler adadan kaçış yolu arıyordu artık. Hanya ve Resmo’da altmış bin Müslüman sığınmacı kurtarılmayı bekliyordu. Giritli Müslümanlar, açılım gereği Osmanlının Girit’e asker çıkaramayacağını anlayınca, İran Şahı Muzafferiddin Han’dan yardım istedi! Sadece Girit’te değil Yanya’daki feryatlara Avrupalının kulağı kapalıydı.
Sonunda Osmanlı, 18 Nisan 1897de Yunanistan’a savaş açtı. Beklendiği gibi bir ay gibi kısa sürede Yunan ordusunu perişan etti. Türk ordusu Atinaya girecekken, Rus Çarı II. Nikolay’ın isteği ve İngiltere’nin baskısıyla II. Abdülhamid Türk ordusunu durdurdu. Yapılan barış görüşmelerinde galip Osmanlı, bırakın bir avuç toprak almayı, savaş tazminatını bile alamadı. Aksine Giritteki nüfuzunu kaybetti...
Açılımın dördüncü aşaması
Otonomi ilan edildi
Diyeceksiniz ki, Osmanlı ordusu, Yunanlıları yenince Girit’teki Rumlar korkup sinmişlerdir. Ne gezer! En acıklısı Girit’te yaşandı. Türkler, Rumları kesecek iddiasıyla Avrupa devletleri (İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya) adaya asker çıkardı. Asayişi artık onların askeri sağlayacaktı! O halde Girit’te Türk askerine gerek var mıydı? Diyorlardı ki, Osmanlı askeri gidince Rumlar bir daha ayaklanmazdı! (Gülmeyiniz, aynı gerekçeler günümüzde Kıbrıs için de söyleniyor...)Avrupa’nın bu kandırmasıyla Türk askeri 1898de Girit’ten çekildi. Ada otonom ilan edildi. Girit’in kaderi, Avrupalılara bırakıldı. Avrupalılar, Rumların ve Türklerin can ve mal güvenliklerini garanti altına aldıktan sonra adadan ayrılacaklardı . Girit’e böylece barış gelecekti. Harika!
Tabii bu arada bir şart daha ileri sürüldü: Girit valisini seçme hakkı Osmanlı padişahına bırakıldı. Ancak istisnai bir durum vardı; büyük devletlerin o valiyi onaylaması gerekiyordu. Yoksa kendileri atama yapacaklardı.
Ne oldu dersiniz;
Osmanlının karşı koymasına rağmen Prens Otto Girit Valisi yapıldı. Kısa bir süre sonra dört devlet adadan çekildi. Ve Rumlar hemen adaya Yunan bayrağı çekti. Hani barış gelecekti; beyaz güvercinler uçacaktı adanın üzerinde?
Osmanlı büyük bir diplomasi başarısıyla(!) bayrağı indirtti. Karşılık olarak, Avrupa ülkelerinin ve Yunanistan’ın tepkisini çekmemek için, İstanbul’da sahnelenen Girit adlı tiyatro oyununu sansürledi.
Şaka gibi...

Ve sonuç
Toprak kaybı
Osmanlı, Avrupalı dört devletin oyalayıcı sözlerine, teminatlarına ve açılım masallarına hep inandı. Bunun karşılığında Girit’i kaybetti. Bu da şöyle oldu:
1910’da Girit Meclisi Yunanistan’la birleşme kararı aldı. Anadolu’nun birçok yerinde mitingler yapıldı; Türkler, Girit’te savaşmak için gönüllü asker müracaatında bulundu; Yunan malları boykot edildi, gemileri Osmanlı limanlarına sokulmadı;
Osmanlı konuyu La Hey Hakem Mahkemesine götürmek istedi vs. vs.Bunların pek yaptırımı olmadı. Girit onca açılıma rağmen 1913’te Osmanlının elinden kuş olup uçtu, gitti!
Giden toprağın yüzölçümü 8.336 kilometrekare idi.










30 Eylül 2010 Perşembe

AĞUSTOS AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 8


KİTABIN ADI : Kadınlar ve Erkekler (Pot-Bouille)
KİTABIN YAZARI : Emile Zola
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Filiz Koçer
KİTABIN YAYINEVİ : Payel Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI : 2007
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 459 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 10/10

YORUM : Payel Yayınları tarafından tamamı yayımlanmaya başlanan Rougon-Macquart dizisini Emile Zola, 20 kitap olarak yaklaşık 22 yıl içerisinde tamamlamıştır. Her kitabında kent soylu ve yeni gelişmekte olan işçi kesiminden insanları anlatan romanlarda birbiri ile doğrudan bağlantılar bulunmamakla birlikte zaman zaman bazı kahramanlar ya da mekanlar farklı romanlara girip çıkarlar.
Dizinin onuncu kitabı olan Kadınlar ve Erkekler'de Zola, aynı apartmanda yaşayan kentsoyluların çıkar ilişkileri üzerine kurulu yaşamlarını anlatır. Zola'nın böyle bir yapıt yazmaya karar vermesinin en önemli nedeni toplumda gözlemlediği giderek artan yozlaşmadır. Doğalcı bir yazar olarak Zola, son derece iyi bir gözlemcidir ve bu yozlaşmanın nedeninin kapitalizmde yattığını görmüştür.
Zola’nın Fransız romanına getirdiği bu farklı bakış zaman içerisinde tüm dünyada çok sayıda romancıyı etkilemiştir. Küçük ve sıradan insanların yaşamları ve yaşamlardan çıkan dersler bu romanda da keyifle izleniyor.
Artık klasik kabul edilen bu roman örgüsünü, kitap kurtlarının kaçırmayacaklarını umarım.

Émile Zola, (2 Nisan 184029 Eylül 1902) Fransa'da natüralizm akımının öncüsü olan ünlü bir yazardır. Zola’nın edebiyat dışındaki şöhreti ise, Dreyfus Davasında takındığı aydın tavrından kaynaklanmaktadır. 1897 yılında Fransız ordusunda Yahudi olması nedeniyle askeri yargının duyarsızlığına kurban giden yüzbaşı Dreyfus’u hükümetin bütün baskılarına rağmen savunan ve Fransa devlet başkanına hitaben “İtham Ediyorum” makalesini yayınlayan Zola, baskılardan dolayı Fransa'yı terkedip bir süre Londra'da yaşamak zorunda kaldı. Çabaları sonucunda Dreyfus Davası'nın yeniden görülüp adaletin yerini bulması sonucu yurduna döndü. Émile Zola, 1902 sonbaharında,kaldığı otelin yatak odasında duman zehirlenmesinden öldü. “Nana”, “Germinal” ve “Meyhane” en tanınmış romanlarıdır.Tüm romanlarında,doğal ve gerçekçi bir tarzla,hayatın zorluklarından bahsedilir.Örneğin Nana adlı romanda yokluktan dolayı batağa sürüklenen bir genç kızın dramı,büyük bir gerçekçilik ve dramla anlatılır.




29 Eylül 2010 Çarşamba

ZEYTİNİN TERİ

Bazen öyle güzel paylaşımlar oluyor ki, insan neyi yazacağını şaşırıyor. Sayın Banu Akkuzu'nun paylaşmak inceliğini gösterdiği aşağıdaki anı çok etkileyici. İnsanın an geliyor bazı şeyler boğazında düğümleniyor. Söylenen "Anadolu Bilgeliği" böyle bir şey olsa gerek;

Dr. Mehmet Uhri'nin bir anısı:

ZEYTİNİN TERİ

Arabamız su kaynatmasa durmayacaktık, o sıcak yaz günü Balıkesir'in Savaştepe ilçesinde. Yola çıkmadan önce arabaya bakım yaptırmış, hararet sorunu olduğunu söylememe rağmen arıza bulamamışlardı. Dağda su kaynattıktan sonra motorun soğumasını bekleyip ancak Savaştepe'ye kadar gidebilmiştik.
Birlikte yolculuk ettiğim eşim ve kızımın da canı sıkkındı. Günlerden pazardı ve her yer tatildi. Sanayi sitesinde arabaya baktıracak birilerini aradık, bulamadık. Can sıkıntısı ve çaresizlik içinde söylenirken tamirci aradığımızı duyan birileri aracılığıyla tanıştık Hüseyin amcayla.
Elinde küçük bir alet çantası vardı.. Yardımcı olmak istediğinis öyledi. Motora yaklaştı, sesini dinledi. Kontağı kapatıp tekrar açtı. Hiçbir yere dokunmadan uzun uzun motoru ve çalışmasını izledi.
"motorun soğutma sisteminde sorun görmediğinden" söz etti. Bir süre daha bakındı. Sonra "buldum galiba" diye haykırdı.
"Her şey normal görünüyor ve su kaynatıyor ise araba su eksiltiyor demektir. Muhtemelen kalorifer peteği delinmiş, su kaçırıyordur. O takdirde döşemelerin ıslak olmalı" dedi.
Gerçekten de onca uzmanın çalıştığı servisin bulamadığı sorunu kısa sürede görmüştü. Arabanın kalorifer sistemi su kaçırıyor eksilen soğutma suyu yüzünden araba hararet yapıyordu.
Kalorifer sistemini devre dışı bırakıp geçici bile olsa su kaçağını önleyip sorunu çözdü, Hüseyin amca.
Teşekkür edip borcumu sordum. Arabanın camındaki tıp armasını gösterdi;
- Doktor musun?
- Evet.
- Bizim hanımın yıllardır geçmeyen ağrıları var. Gelip bakarsan ödeşiriz. Ben de hanıma doktor götürmüş, gönlünü almış olurum. Hem de çayımızı içer soluklanırsınız.
Hep beraber, Hüseyin amcanın evine gittik. Tek katlı bahçeli şirin bir evdi. Hanımının şikayetlerini dinleyip, muayene ettim. Çoğu yaşlılığa ve menopoza bağlı yakınmaları için tavsiyelerde bulunup iki de ilaç yazdım. Kadıncağızın yüzü güldü. Teşekkür etti. Çay hazırlamak için izin istedi.
Bu arada ilkokul çağındaki kızım boş durmuyor odaları karıştırıyordu. Birşey kırıp dökmesin diye yanına gittiğimde evin bir odasının duvarlarının kitapla dolu olduğunu gördüm. Şaşkınlığım daha da artmıştı. Muhabbet ilerleyince, tamirci sandığım Hüseyin amcanın gerçekte emekli ilkokul öğretmeni olduğunu 39 yıl devlet hizmetinde Ege'nin köylerinde çalışıp emekli olduktan sonra Savaştepe'ye yerleştiğini anlattı. Çocuklarının okuyup büyük şehre gittiğini burada hanımıyla baş başa yaşadığından dem vurdu.
- Neden buraya yerleştin?
- Ben okumayı, yazmayı, hayatı burada öğrendim. Sizler bilmezsiniz,unutuldu gitti. Ben Savaştepe köy enstitüsünün ilk mezunlarındanım. Hasan Ali Yücel maarif vekili iken ilk köy enstitüsü burada açıldı. Burada öğrendim ben hayatı, bir şeyler öğretmenin nasıl mutluluk verdiğini.Ayrılamadım buralardan.

- Peki bu tamircilik işi nereden çıktı?
- Dedim ya, bilmezsiniz sizler, köy enstitüsü mezunu olmanın ne demek olduğunu. O zamanın okulları sanırsınız. Halbuki orada bu toprağın çocuklarına okuma yazmanın yanı sıra çiftçiliği, hayvancılığı, inşaat yapmayı, yemek yapmayı, bozulanları tamir etmeyi, örgü örmeyi hatta az buçuk hekimlik yapmayı bile öğrettiler. Hayatı öğrendik ve öğretmen oluphayatı öğrettik çocuklara.
- Yani elinizden çok iş geliyor.
- Köy enstitülerinde bilmeyi, öğrenmeyi, düşünmeyi soru sormayı, aklını kullanmayı öğretiyorlardı. Zaten bu yüzden yaşatmadılar ya... Bu arada çaylar geldi. Çayın yanında ekmek peynir ve zeytinden oluşan kahvaltı da hazırlamıştı Hüseyin amcanın hanımı. Emekli olduktan sonra zeytinciliğe başladığını sofradaki zeytinin de kendi ürünleri olduğundan söz etti.

- Zeytinin hikmetini bilir misin? Meyveleri ile karnımızı doyurmuş, yağını çıkarmışsız. Kandillerde yakıp aydınlanmışız, odunu ile ısınmışız.Giderek ona benzemişiz.
- Nasıl yani?
- İnsan da doğanın meyvesi değil mi? Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa doğru tutup;
- Doğup büyüdüğünde zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan. Çoğunu sıkıp yağını çıkarıp posasını da sabun yapıyoruz. Yani heba olup gidiyor. Bir kısmını sofralık ayırıyor selede tuza yatırıp acı suyunu atmasını, buruşup bu hale gelmesini sağlıyoruz. Veya salamura yapıp olduğundan daha şişkin gösterişli hale getiriyoruz. İnsanlara daböyle yapmıyor muyuz? Okullarda okutup okutup hayata hazırladığımızı sanıyor ya şişiriyor ya da buruşturup atıyoruz insanları.
"Sizin köy enstitülerinde yaptığınız da böyle bir şey değil miydi" diye soracak oldum.
Hanımına baktı gülüştüler.
- Hurma zeytini bilir misin?
- Bilmem. Hiç duymadım.
- Egenin bazı yerlerinde olur. Ağaç aynı ağaçtır ama her yıl kasım ayı sonu gibi denizden karaya esen rüzgar ile zeytin ağaçlarına bir mantarbulaşır. Bu mantar zeytinin terini giderir, acısını dalında alır. Dalında olgunlaşır zeytinler. Toplandığında yemeğe hazırdır anlayacağın.
- Eeee.
- Köy enstitüleri de böyleydi. Dalında olgunlaşan zeytinler gibi insanları oldukları yerde yetiştirmeye, onların bilgilerini de diğer insanlara bulaştırmayı amaçlamıştı. Doğup büyüdüğü ortamda olgunlaştırıyorlardı , insanı. Hayata hazırlıyorlardı.
Sustuğumu görünce, Hanımından, boşalan bardakları doldurmasını rica etti.
"işte bu yüzden, öğrendiklerimin zekatını vermek, zeytinin terini hatırlatmak için buradayım, doktorcuğum, unutulsun istemiyorum" dedi.
Kitaplığından çıkardığı iki kitabı kızıma hediye etti. Vedalaştık. Arkamızdan bir tas su döküp, uğurladılar..

Dr. Mehmet Uhri




28 Eylül 2010 Salı

GEREDE KAVACIK YAYLASI DOĞA YÜRÜYÜŞÜ

(FOTOĞRAFLAR İÇİN YÜRÜYÜŞ ARKADAŞIM, DOSTUM MEHTİ ATLI'YA TEŞEKKÜRLER)

Yazın aşırı sıcak geçmesi ve yaz tatili programlarımız nedeniyle neredeyse 80 gün kadar ara verdiğimiz doğa yürüyüşlerine geçen hafta sonundan itibaren yeniden başladık. Fuat hocamla, hafta sonu koşuları ve kısa hafta sonu gezileri dışında fırsat buldukça kış sezonunda 3-4 haftada bir doğa yürüyüşlerini sürdürmeye niyetliyiz.
Hafta sonu programında, "Gerede Yaylaları" yürüyüşü olduğunu görünce, sezon başlangıcı için uygun ve yumuşak bir rota olacağı inancı ile katılma kararı aldık. Geçen seneki ilk çaylak sezonumuzda, Gerede rotalarının Kızılcahamam ve Çamlıdere rotalarına göre daha güzel olduğunu tespit etmiştik.
Geçtiğimiz Pazar sabahı 08.00’de buluşma noktasına vardığımızda, benzer düşünce ile toplam 30 katılımcının kayıt yaptırdığını öğrendik. Hafta içi kayıt sırasında, iki farklı rota uygulanacağı, yeni ve daha tecrübesiz yürüyüşçüler için 10-12 kilometre, uzun yürümek isteyenler için 22 kilometrelik bir rota duyurusu yapılmış. Geçen seneden bizi tanıyan Can, bizi doğrudan uzun rotaya kaydetmiş. Fakat rehberimiz Tekin bey, katılımcıların neredeyse çoğunun uzun yürüyüşü tercih ettiğini görünce, yolculuğa başladıktan sonra otobüste, aradaki ayrımı tekrar hatırlattı ve uzun yürüyüşün hazırlıksız ve yeni katılımcılar için zorluğundan bahsetti.
Kızılcahamam’da verdiğimiz alışılmış çay-çorba molamızdan sonra E-5’i takip ederek bir süre Gerede yolunda devam edip, Demirler-Berçin Çatak köy yoluna saptık. Bir süre sonra yürüyüşe başlayacağımız Demirler köyü çeşme başına geldik.
Saat 11.00’e yaklaşırken bir süre köy yolundan devam edip daha sonra ormanlık alana doğru saptık. Plana göre her iki grup yaklaşık 3-4 kilometre kadar beraber yürüdükten sonra uygun bir mola yerinde ayrılacaktı. Yürüyüş kuzey yönünde kuzey-doğu’dan başlayarak kuzey, kuzey-batı’ya dönerek geniş bir yay çizerek başlangıç noktamıza dönmek olarak düşünülmüştü. Kısa yürüyüş grubu bize göre daha küçük bir yay çizecekti.

(Böğürtlen toplama molası)
Ormanlık alanda bir süre sonra oldukça dikleşen bir rotada zorlu ve hızlı bir çıkışla küçük bir tepeden dik bir inişle yine ayrılma noktamız olan dik tepe ulaştığımızda saat 13.00’e geliyordu. Ancak rotanın zorluğu, uzun-kısa grup seçiminde katılımcılara oldukça bilgi verdi.

Rehberimiz Tekin bey, 20 kişi ile devam kararı olan uzun tur grubuna, başlangıç sırasında “yolun uzunluğu sebebi ile dinlenme molalarının az ve kısa süreli olacağını ve 14.00’e doğru yemek molası verileceğini” söyleyerek grupların ayrılma talimatını verdi.

Tekin bey uzun yürüyüş grubunu alırken, diğer rehber Onur bey kısa grubun önderliğini aldı.
2’si bayan 20 kişilik grubumuz diğer grup dinlenmesine devam ederken ayrılarak hızlı bir tempoya girdi.

Rotamız zaman zaman orman içi yolları kullanmakla birlikte, yay çizmemiz gerektiğinden sık sık dik orman çıkışları ya da inişleri yaparak yoluna devam etti.
Saat 14.00’ gelirken keyifli bir öğle yemeği molası verdik. Hızlı yürüyüş oldukça acıktırdığından zengin açık sofra eşliğinde sohbetli, kahkahalı yarım saatlik ara bizleri dinlendirmiş ve kalan yolumuz için hazır hale getirmişti.
Geçen bahardaki sulak görüntü doğada artık kaybolmuş vaziyette. Tekin beyin önceden hatırlattığı gibi, çeşmeler az ve suları damla noktasında azalmış vaziyette. Bu nedenle su stoklarımızı önceden fazlasıyla takviye etmiştik.
Yaklaşık saat 15.30 sıralarında zayıf su akıtan bir çeşme başındaki molamız esnasında iki yürüyüşçü arkadaş, daha önceden yolu bildiklerini ve tempo yapmak için biraz önden gitmek istediklerini ifade edince rehberimiz kısa bir yol tarifi yaparak gidebileceklerini, ancak fazla açılmamalarını ve tereddütte kalmaları durumunda mutlaka beklemelerini söyledi. Onlara katılan bir kişi ile birlikte 3 kişi grubu beklemeden yola çıktılar.
Yaklaşık 10 dakika sonra grubumuz molayı tamamlayarak yola koyuldu. Bir süre ilerlememize rağmen önemli bir sapış noktasına geldiğimizde, öndeki 3 kişiye ulaşılamayınca rehberimiz önden giderek 10-15 dakika kadar kendilerini aramasına rağmen bulamayınca, ana grubun daha fazla gecikmemesi için yola devam kararı verdi.
Saat 16.30’a kadar kendileriyle herhangi bir temas kurulamayınca, durumdan kısa yürüyüş grubu haberdar edilerek, araç başına dönülür dönülmez, kayıtlardaki telefonlardan temas kurulması istendi. Kısa yürüyüş grubu 17.30 civarında varış noktasına ulaşarak kaybolan 3 kişiyle telefon teması kurmaya çalıştı.
Durumun ciddileşmeye başlaması üzerine Tekin bey tarafından rota biraz daraltılarak 18 kilometre olarak son bulacak şekilde yeni ve kısa bir yürüyüş güzergahından hızlı bir yürüyüşle 18.00’de araç ve bekleyen grupla buluştuk.

Ancak uzun süre telefonlarını açmayan kaybolan 3 kişiye bu sırada telefonla ulaşıldı ise de kendilerinin nerede bulunduğuna ilişkin bir bilgi veremediler. Rehberlerimiz uzun süre kendilerine değişik yollarla haberleşme ve yön bulma bilgisi vermelerine rağmen 3 kişi havanın tamamen kararması ile ciddi bir sıkıntıya girdiler.
Rehberlerimiz zor bir karar ile saat 19.45 dolaylarında hala köyde bekleyen ana grubumuzu araçla Ankara’ya gönderme kararı aldılar. Kendileri de hazırlanarak kayıpları aramak için yola çıktılar.
Sıkıntılı ve molasız Ankara’ya dönüşümüz yolculuğumuz sırasında, saat 21.00 civarında 3 kişinin bulunduğu haberi ile rahatladık.
Her ne kadar bu gruptan koparak kaybolma olayı bizim başımıza gelmediyse de, her yürüyüş bizlere yeni deyimler getirmeye devam ediyor ve edecek;
- Toplu yürüyüşlerde gruptan ayrılmak her zaman sıkıntı yaratır. Hem grubu bozar hem kişisel tehlike yaşanabilir.
- Rehberin, gruptan ayrılmak, önden gitmek gibi taleplerle zorlanmaması gerekir. Rehber, yürüyüşün sonuna kadar grubun her ferdinden sorumludur. Onu zor durumda bırakmamak gerekir.
- Ne kadar kendinize güvenirseniz güvenin, gruptan ayrılmak, grubun da genel güvenliğini tehlikeye atar.
- Toplu yürüyüşlerde uyum çok önemlidir. Toplu yürüyüşte bencil ve ferdi istekler zorla dayatılmamalı grubun ortak isteği öne çıkarılmalıdır.

Her başa gelen olay bir deneyimdir. Önemli olan bundan ders çıkarabilmektir.
Yeni yürüyüşlere merhaba! Yeni bir rotada buluşmak üzere…











27 Eylül 2010 Pazartesi

AĞUSTOS AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 7


KİTABIN ADI : Kitaplardan Kurtulabileceğiniz Sanmayın (N'espérez pas vous débarrasser des livres)
KİTABIN YAZARI : Umberto Eco – J. C. Carrriere
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Sosi Dolanoğlu
KİTABIN YAYINEVİ : Can Yayınları
KİTABIN BASKI YILI : 2010
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 274 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 10/10
YORUM : “Papirüsten elektronik dosyalara, kitabın beş bin yıllık tarihinde bir yolculuğa çıkıyoruz. İki kitap âşığının, semiyolog, düşünür ve yazar Umberto Eco ile sinemacı ve dramaturg Jean-Claude Carrière’in sohbeti çarpıcı anekdotlarla, hiç duymadığınız ayrıntılarla dolu. Zamanda ve mekânda gezinirken, gerçek kişiler roman kahramanlarına karışıyor, budalalık kutsanıyor; koleksiyoncuların takıntıları, neden bazı dönemlerin çok sayıda şaheser doğurduğu, hafızamızın nasıl çalıştığı, kütüphanelerin nasıl düzenlenmesi gerektiği anlatılıyor. Hatta “tavukların karşıdan karşıya geçmeyi neden bir asırda öğrendiğini” ya da kitabın neden tekerleğe benzediğini böylece öğreniyoruz. Kısacası bu iki çılgın edebiyat tutkunu, her adımda hem şaşırtan hem de bilgilendiren neşeli sohbetlerine bizi de ortak ediyorlar. Nietzsche’nin deyimiyle “neşeli bilgi” var bu kitapta!”
Bu hoş tanıtıma neler ekleyebilirim?
Yaşayan 3 edebiyat efsanemden biri olan Umberto Eco’nun bu nefis sohbet kitabı başlanınca elden bırakılmayacak kadar sürükleyici. Bu sene okuduğum en keyifli kitap dersem inanırmısınız?
Tüm kitapseverlere öneririm.

İyi okumalar…

UMBERTO ECO

J. C. CARRİERE

Umberto Eco (d. 5 Ocak 1932, Alessandria (şehir)), İtalyan bilim adamı, yazar, edebiyatçı, eleştirmen ve düşünürdür. 20. yüzyılın önemli düşünce adamlarından biridir. Takma ismi Dedalus'tur.
Dünya kamuoyunun gündemine Gülün Adı ve Foucault Sarkacı gibi romanlarıyla giren İtalyan yazar, aynı zamanda Orta Çağ estetiği ve göstergebilim dalının ustalarındandır. Eco, 1971'den bu yana Bologna Üniversitesi'nde profesör olarak çalışmaktadır ve yapısalcılık sonrası göstergebilim gelişmelerine önemli katkılarıyla tanınmaktadır. Eco, yüksek lisans ve doktora çalışmalarını Thomasçılık akımı ve bu akımın estetik anlayışı üzerine yaptı. Tarihçi, filozof, Orta Çağ uzmanı, James Joyce üzerine derin araştırmalar yapmış bir yazar. Yazarın ilk romanı Gülün Adı 1980'de yayımlandı. 1962'de Torino Üniversitesi'nde doçent, 1969'da ise Floransa Üniversitesi'nde görsel iletişim dalında profesör oldu. 1971'de Bologna Üniversitesi'ne geçti ve 1975 yılında bu üniversitenin Gösteri ve İletişim Bilimleri Enstitüsü'nün başına getirildi.
Eco'nun çalışmaları 1960'ların ortasından itibaren avantgarde yapıtlara, kitle kültürüne yönelmiştir. Son dönemlerde ise, güncel olay ve olguları da ele alan çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmalar arasında edebiyat eleştirileri, tarih ve iletişim yazıları önemli bir yer tutmaktadır. Eco özellikle tarih bilgisiyle süslediği eserlerinde tam bir ustalık gösterir. Özellikle Baudolino adlı eserinde Bizans ve IV. Haçlı Seferi hakkındaki anlatılar sürükleyicidir.
Roland Barthes'tan sonra, "ayrıntıların anlamı" ya da "ayrıntıların sosyolojisi" adı verilen bir anlayışın önemli köşe taşlarından birisi olan Umberto Eco'nun pek çok eseri Türkiye'de yayınlandı.
Kasım 2005 ve Haziran 2008 tarihlerinde ABD'den Foreign Policy ve İngiltere'den Prospect dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu Dünyanın ilk 100 entellektüeli listelerinde, 2005 yılında 2., 2008 yılında 14. sırada yer almıştır.

Kitapları:
Gülün Adı (Can Yayınları, 1986)
Alımlama Göstergebilimi (Düzlem Yayınları, 1991)
Foucault Sarkacı (Can Yayınları, 1992)
Günlük Yaşam'dan Sanata (Adam Yayıncılık, 1993)
Önceki Günün Adası (Can Yayınları, 1995)
Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti (Can Yayınları, 1995)
Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı (Afa Yayınları, 1995)
Ortaçağı Düşlemek (Can Yayınları, 1996)
Yorum ve Aşırı Yorum (Can Yayınları, 1996)
Somon Balığıyla Yolculuk (Can Yayınları, 1997)
Yanlış Okumalar (Can Yayınları, 1997)
Beş Ahlak Yazısı (Can Yayınları, 1998)
Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik (Can Yayınları, 1998)
Açık Yapıt (Can Yayınları, 2001)
Zamanların Sonu Üstüne Söyleşiler (Yapı Kredi Yayınları, 2001)
Baudolino (Doğan Kitap, 2003)
İnanç ya da İnançsızlık (1001 Kitap, 2005)
Kraliçe Loana'nın Gizemli Alevi (Doğan Kitap, 2005)
Cecü'nün Yer Cüceleri (Yapı Kredi Yayınları, 2006)
Güzelliğin Tarihi (Doğan Kitap, 2006)
Çirkinliğin Tarihi (Doğan Kitap, 2009)
Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın (Umberto Eco ve Jean-Claude Carriere'in Sohbetleri) (Can Yayınları, 2010)

24 Eylül 2010 Cuma

YILDÖNÜMÜ



Bugün blogum 1 yaşını dolduruyor.

Ne kadar çabuk geçmiş bir yıl. Bakıyorum da, bu bir yılda ne çok değişiklikler olmuş. Bu sayede ne çok güzel insan tanıdım. Ne çok güzel resim gördüm. Ne çok güzel yazı okudum. Ne sıcak paylaşımlar buldum. Daha nice güzel günler olsun dilerim. Bıkmadan sıkılmadan daha uzun yılları sağlık, mutluluk ve esenlikle geçiririz umarım.

Bir başka ilginç rastlantı bir yılımı doldurduğum bugün blogda da 200. yazım çıkıyor. Umarım izleyen dostlarımı sıkmadım. Her zaman özgün üretimler olmayabiliyor. Zaman zaman alıntı yazı ve resimlerle de karşınıza çıkıyorum. Kanımca önemli olan sevilenleri paylaşmak değil mi?

Nice yıllara diyorum. Sevgiyle kalın.

Bugünlerin mana ve önemine uygun bir karikatür istermisiniz?


(12 DEV ADAM)

23 Eylül 2010 Perşembe

AĞUSTOS AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 6


KİTABIN ADI : Yaralı Venüs
KİTABIN YAZARI : Paolo Maurensig
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Cemal Kaan Emek
KİTABIN YAYINEVİ : Dost Kitabevi
KİTABIN BASKI YILI : 2001
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 149 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 6/10
YORUM : “Maurensig'in roman dünyasındaki kişiler, yaşamın boş ve kalımsız gerçeğinde ağır ağır yol alan bir gezegen, bir hastalık, bir seyrelti. Yaşlı ve olgun profesör Deravines, genç ve çekici karısı Angele, sadık dostları Giulio Colombi, tüm ilginin odağında bir genç kız, Flora... İç içe geçmiş ilişkiler, derin ve gitgide ağırlaşan suç ortalıkları, kaçış, delilik ve zırhlarla örülü bir yazı evreni. Maurensig, yanıtsız sorular sormaya devam ediyor...”

Yukarıdaki satırlar bir yayınevinin bu kitaba ilişkin tanıtımından.
Yazının kolay okunur bir kitap olarak gördüğüm için alıp okudum.
Romanın anlatıcısı erkek kahramanında yer aldığı diğer erkek kadın 2 çiftle, 5 kişinin ilişkileri anlatılıyor.
Farklı ve özgün hiçbir şey bulamadım. Yazarın Türkçe yayınlanmış birkaç kitabı daha var.
Sevemedim, açıkçası da önermeyeceğim.


21 Eylül 2010 Salı

"Hürriyet, Türk’ün hayatıdır !" ( M.Kemal ATATÜRK)

İkinci Ergenekon davasında tutuklu yargılanan, (yaptığı ilk savunmanın metnini de blogda yayınlamıştım) Teğmen Mehmet Ali Çelebi, 16 Ağustos 2010'da, 74. duruşmada, izleyenleri derinden etkileyen bir konuşma daha yaptı. Çelebi, "Atatürk'ün iradesini, şehit ruhlarının dileklerini ve Türk milletinin vicdanını kendi sesimde toplayarak bütün dünyaya haykırıyorum: Ben ıslah olmadım"dedi. İşte Mehmet Ali Çelebi'nin duruşmada yaptığı konuşmanın tam metni...

(Paylaşım için sayın Özden Tekin'e teşekkürler)

Sayın başkan, Saygıdeğer heyet,

Mustafa Kemal'den, onun devrimlerinden millet olarak şahsi çıkarlarımız adına ödün vere vere Hasdal, Silivri zindanlarına çekildik. Bizi ihanete uğrayan Atatürk devrimleri buralara attı.

Hakikatin ağırlığını yüklenemeyen geçim kapısı vatanseverliği de burada tutuyor. İki sene evvel TSK'nin namuslu ellerinden, birliğimden terörist olma şüphesiyle alındım. Kuvvetli suç şüphemi oluşturan delil klasörü incelendiğinde (252 nolu klasör) Kemalizmin terörist ideoloji ilan edildiğini göreceksiniz.

Bilinmelidir ki Atatürk Devrimlerinin nasibi terör iddianamelerine oyuncak olmak değildir. Bunlar Mustafa Kemal'i anlayacak kıratta olmayan hastalıklı kafaların, sefil ruhların ürünüdür. Kurduğu devlette onun sağladığı nimetlerden yararlananlar onu yargılamaya çalışıyor!

Bina mimarı, resim ressamı yargılayabilir mi? Şaşırmıyorum, çünkü diğer suç unsurum Nutuk'tan bu mikroplara karşı bağışıklıyım:

"Gelecek kuşakların Türkiye'de Cumhuriyet'in ilan edildiği gün, ona insafsızca saldıranların başında cumhuriyetçiyim diyenlerin yeraldığını görerek asla şaşıracaklarını sanmayınız. Aksine Türkiye'nin aydın ve cumhuriyetçi çocukları böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların gerçek düşüncelerini tahlil ve tespitte hiç de karamsarlığa düşmeyeceklerdir."

Mustafa Kemal'e ait düşüncelerle suçlanıyorum. Ne güzel benim suçum.Ne güzel benim davam. Zulmün hançerlerini üzerime çekecek kadar ona bağlı isem ne mutlu bana! Dilerim kuvveli şüphem katlanarak artar. O zaman hayatım daha da anlam kazanacaktır.

Kürsüye ulaşabilmem 2 senemi çaldı. Yüreğimdeki yurt sevgisi, askerlik gurur ve şerefimle bir de 26 yaşımla oraya yürüyecek ve savunma vereceğim. Kanun gücüyle askere diz çöktürmeye çalışanlara, Bu devlet, bu millet için peşinen ölüm tercihi yapmış Türk subayını iki senede iki büklüm yapabileceğini zanneden sığ zihniyetlilere, Tarihin şanlı sayfalarına layık Mustafa Kemal adını terör sayfalarında lekelemek isteyenlere söyleyeceklerim var!

ISLAH OLMADIM


Bu toplantıya başkanlık eden, gözleri altında olduğumuz Ebedi ÖnderMustafa Kemal Atatürk'ün iradesini, titremeksizin bedenlerinden vazgeçen ve şimdi kabirlerinden başlarını kaldırarak bizleri izleyen şehit ruhlarının dileklerini, Türk milletinin vicdanını kendi sesimde toplayarak bütün dünyaya haykırıyorum:


BEN ISLAH OLMADIM!


Hiçbir güç benim vatana olan sevgim ve onun azametini ıslah edemez. Beni hıyanetin dostu, karanlığın yoldaşı olmama suçundan ıslah edemezsiniz! Utanmayanların yüzkarası olmaya devam edeceğim. Uçurumlar arasından, ölüm yollarından, topların tüfeklerin namlusundan geçerek zihnimize, yüreğimize intikal eden Cumhuriyetin, Mustafa Kemal devrimlerinin en kıskanç neferlerinden olma suçundan ıslah edemezsiniz.


Ne sandılar Türk subayını? Ben insanlık tarihi boyunca evladı olduğu Türk milletinin boynuna esaret zinciri geçirtmeyen Türk Ordusu'nun subayıyım. Bunları suç kabul edenlerin müebbet okları karşısında ürküp çekilmiyorum. Esaret zincirini gururla bedenime sarıyorum. Görevimi şevk ve ümitle yüklenip onları istekle karşıma alıyorum. İnancım odur ki Mustafa Kemal düşüncesinin takipçisi olmak, Türk milletinin ortak suçudur, hiç değilse namuslu kalan omurgasız olmayanların ortak suçudur bu. Türk milletinin her bireyi potansiyel suçludur.Suç sayılan eyleme katılmam tam bir inanç ve bilinçledir. Bu uğurda taşıyacağım prangalardan, mahkûm edileceğim en ağır cezalardan şeref duyarım. Ama zindandan çıkacağımız gün bizi yeniden mahkûm etmeniz gerekecektir. Çünkü biz o gün de bugün olduğumuz kadar suçlu olacağız.


Savunma verdiğimde bir takım ülser kuyusu, ısmarlama basının pis nefesinde lekelenmiş önyargılı hafızalar; Adaletin sarsılmaz takipçileri, Mustafa Kemal'e dost vicdanlar; İki sene rehin alınmışbir muvazzaf subayın, KUVVETLİ SUÇ ŞÜPHESİ'ni görmek üzere, En azından böyle bir kara lekeye inanırlarsa yüzüme tükürmek üzere burada olmalılar.


Şairin dediği gibi:


Bir şey varsa
Bir şey vardır
Bir şey yoksa
Çok şey vardır (Özdemir ASAF)


Vatanıma ihanetten yargılanıyorum. Bir şüphe kırıntısı dahi akıllarda yer ederse eğer, milletimden talebimdir: Çıkarın o şanlı üniformamı üzerimden.Yeter olsun! Mübarek vatan havasını ciğerlerime sokmayın. Lekelenmişse eğer topraklara sürtün alnımı. Daha fazla değdirmeyin vatan topraklarına ayaklarımı. Dağ doruklarına bırakın bu bedeni; kuşlar etimi çeke çeke parçalasınlar beni. Bütün varlığımı ovalara saçsınlar ki ibret olsunâleme...

Aklın almayacağı iftira ve isnatlarla bu tezgâhı kuranlar beni iki sene zindanda tutmakla başarılı olmuşlardır. Ancak ben onların bu küçük zaferine izin verecek kadar güçlüyüm. Bugün beni burada tutarak başları göğe erenler, yarın adaletin saf ışığı karşısında başlarını yerden kaldıramayacaklar olacaktır.


Zaman ve hadiseler her türlü hakikati ispat eder, fakat bazen böyle helak eden darbeler indirerek. Aldatmacaların son bulacağı vekötülüklerin yenileceği gün gelecektir. Varsın o gün benim zindanımın üzerine doğsun, ne önemi var? O mutlu gün 2 yıldır bulunduğum, zulmün tesis ettiği sabit ikametgâhım! Hasdal'da beni bulacaktır. O zaman zulüm adaletin buyruğuna girecek, tarih hakikati yine göndereçekecek, o sancak yine dalgalanacak ve dosta düşmana o ulvi düşünceyi haykıracaktır:


"HARBİYELİ ALDANMAZ!"


Yolları kapattılar, açacağız.
Ufku kararttılar, ağartacağız.
Yurdumuz virandır, şenleteceğiz.


Yüce Heyeti Saygıyla Selamlarım!


Mehmet Ali Çelebi
Tutuklu Kr. Plt. Tğm


http://bagimsizgundem.com/islah-olmaz-tegmen-celebinin-son-konusmasi.html


(SENİ ALNINDAN ÖPÜYORUM TÜRK EVLADI!)

20 Eylül 2010 Pazartesi

AĞUSTOS AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 5



KİTABIN ADI : Karşılaşma Karşılaştırma – Dinler Tarihi araştırmaları
KİTABIN YAZARI : Philippe Borgeaud
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Mehmet Emin Özcan
KİTABIN YAYINEVİ : Dost Kitabevi
KİTABIN BASKI YILI : 1999
KİTABIN BASKI SAYISI : 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 181 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 10/10
YORUM : “Laik” bakış açısıyla, dinler tarihi ya da karşılaştırmalı dinler tarihi 19. yy. da şekillenmiş yeni bir toplumsal tarih dalıdır.
Hıristiyanlığın 16. yy da geçirdiği reform sonrası, aydınların edinmeye başladığı “laik” bakış açısı, zaman içerisinde kendisini, dinin kökenlerini araştırmaya, çelişkileri vurgulamaya ve dinler arası ilişkileri araştırmaya yön vermesiyle insanın düşünce yapısına yeni boyutlar ve bakış açıları katmıştır.
Değerli bilim adamı P. Borgeaud bu kısa araştırmasında, bu dalın kült isimleri Lafitau, Bachofen ve Mircea Eliade’dan yaptığı alıntılarla –meraklısına- çok ilginç bakış açıları sunmakta ve polemikler getirmektedir.
Bu dala ilgi duyanlar için kitabın içerik şemasını vereyim;
I.Dinler Tarihi Kuramı ve Uygulamalar
- Dinler Tarihinde Karşılaştırma Sorunu
- Kutsal/Dindışı Çifti
- Dinsel Belleğe Antropolojik Bir Yaklaşım
- Simgesel İşletici Olarak Hayvan
II.Mit ve Tarih
- Mitin Belleği ile Tarihin Unutkanlığı
- Tarihte Mit: Roma Taslağı
- Mircea Eliade’de Mit ve Tarih
III.Bir Bilimsel Mitin Eleştirisi
- Dişil Yunan Sitesi
- Lafitau’dan Bachofen’e Anaerki Düşüncesinin Doğuşu
- J.J. Bachofen’de Dionysos Babalığı ile Apollon Babalığı
İçeriği itibariyle kolay okunur bir kitap değil. Özellikle metinde geçen konularda alt yapı bilgiler olmadığı takdirde ikinci sayfada kitabı bırakmanız olası.
Sadece meraklısına, dinler tarihi ve mitolojiden hoşlananlara önereceğim.

Halen Cenevre Üniversitesi’nde dinler tarihi dersleri veren Philippe Borgeaud, öncelikle bir Antikçağ dinleri tarihi uzmanıdır. Tanrı Pan üzerine yaptığı çalışma, alanının en yetkin araştırması olarak bilinmektedir. Birçok dile çevrilen bu kitap ilk kez 1979 yılında yayımlanmıştır (Recherches sur le dieu Pan, Institut Suisse de Rome, Biblioteca Helvetica Romana XVII). Doktora tezini Cenevre ve Chicago üniversitelerinde tamamlayan Borgeaud, buralarda Mircea Eliade, Arnaldo Momigliano gibi uzmanlarla çalışmıştır. Çeşitli ortak kitaplara (Encyclopedia of Religions, Dictionnaire des Mythologies, I Greci vb.) katkıda bulunan Borgeaud, dinler tarihinin tarihi üzerine birçok makale kaleme almış, bu alana dallararası bir mercekten bakmaya çalışmıştır. Bir yandan kavram çiftleri (kutsal/dindışı; temiz/kirli; insan/hayvan) üzerine çalışırken, diğer yandan da Robertson Smith’le başlayıp Durkheim’dan geçip Lévi-Strauss’a varan çizgiyi incelemeye çalışan Borgeaud’nun son kitabı, Antikçağ’da Tanrıların Anası olarak adlandırılan tanrıça (Kibele) ve kültünün etkileri üzerinedir (La Mère des dieux, Seuil, 1997). Philippe Borgeaud çeşitli kurumlarda dersler vermiştir: Chicago, Princeton üniversiteleri, EHESS, Fondazione San Carlo vb.

17 Eylül 2010 Cuma

İLGİNÇ İLİŞKİLER

Aşağıdaki yazıyı bir internet sitesinde gördüm. Yazının metni, elbette yazarı bağlar. Ancak yazıyı sonuna kadar okumaya tahammül gösterirseniz, yıllar öncesinin bazı ilişkilerinin nasıl bugünkü hayatımızı etkilediğini, tarihi bilmemenin nasıl bir gaflet olduğunu ortaya koymaktadır.

Evet, "herşeyi tartışalım" deniyor. Bu konuları da tartışmaya ne dersiniz?

NURCULUK DENEN MANEVİYAT ÇÖPLÜĞÜ

Demokrasi fikir hürriyeti olmaktan çıkıp ipe sapa gelmez fikirlerin hürriyeti olduğu zaman işler yolundan çıkar. Demokrasilerin kudret ve güzelliği, siyâsî irâdenin meseleleri tekrar yoluna sokmaktaki mahâretidir diyenlere söyleyecek söz bulamayız, ama eğer o siyâsî irâde de ipe sapa gelmez fikirlerin batağına, biraz da politik hesaplarla millî olmayan kuvvelerce itilerek saplanmışsa, ortada büyük bir problem var demektir.
Buna başka bir münâsebetle belirttiğim gibi bir de demokrasilerin gitgide bir avâm hâkimiyeti hâline gelmesiyle zekâ ve seviyenin de düşmesi katılırsa, durumun fecâati daha belirgin bir şekilde ortaya çıkar. İpe sapa gelmez fikir derken elbette dini değil, ama onun zekâ ve seviyenin düşmesi sonucu siyâsîleştirilerek dejenere edilmiş hâli olan Nûrculuğu kasdediyorum.
En ilkel toplumlarda bile var olan din, insanların akıl ve bilimde ilerlemesi ile daha aklî olmuş ve çok Tanrıdan başlayarak daha az Tanrıya doğru gerileyerek son olarak tek Tanrıda karâr kılmış ve bazılarına göre de tek Tanrı ile gerçek sayısına iyice yaklaşmıştır. Din müessesesini artık ilim ve teknolojinin her alanda hâkim olduğu 21. yüzyılda aklın kabûl edemeyeceği hurâfelerden, saçma inançlardan arındırarak tamâmen bir vicdan meselesini hâline getirmek, tartışma konusu olmaktan çıkarmak ve din hakkındaki yazıları sâdece konunun uzmanı olan kişilere bırakmaktan başka çâre kalmamıştır. Yoksa kara câhil bir Kürdün başlattığı Nûrculuk ve benzeri tarîkatlar vasıtası ile Türkiye’nin altı oyulmakta ve çökertilmeye çalışılmaktadır. İlkel bağnazlıkları ile altını oydukları Türkiye çöktüğü zaman enkâzın altında kendilerinin de kalacaklarını fark edemeyecek kadar ahmak olan bu tâi’fenin şimdiye dek verdiği zarâr herhâlde fecâat sınırlarını çoktan aşmış olmalı. Maalesef bu ahmaklığa kendi kültürünün yok olduğunu fark etmeyen binlerce Türk ortak olmaktadır. Bunun en belirgin sebeplerinden biri milletleri millet yapan ortak bir birleştiricinin, yâni bir ülkünün olmamasıdır, yâhut da var olanın yok edilmiş olmasıdır. O ülkü olmayınca da yerini ipe sapa gelmez fikirlerin doldurması kaçınılmaz olur. Bu her millet için geçerlidir. Nûrculuk denen hezeyân işte bunlardan biridir.



Pekiyi, Nûrculuk nedir? Nûrcular kimdir?
Nûrcular, aralarında avam tabakasından aydına kadar içinde her türlü adamın bulunduğu, Saîd-i Nursî adında bir câhil Kürdün peşine takılmış bir gâfil sürüsüdür. Nûr risâlesi talebeleri adı verilen bu sürü, Kürd Saîd’in Kürd hammal Türkçesiyle yazdığı risâleleri toplanıp okuyan ve “aydınlandığını” sanan bir zavallılar yığınıdır. Şafiî mezhebinden olan bu Kürt kendisine Bedîüzzamân, yâni zamanların hârikası demekte, mürîdleri de onu bu adla yüceltmektedirler. Adamda tevâzû denen kavram hak götüre. Zâten hayatını inceleyenler bu kör câhil Kürdün kendisine ne yalanlar ve dolanlarla, ne gibi sahtekârlıklarla ne pâyeler biçtiğini hemen göreceklerdir.
İlgilenenlere önce Turan Dursun’un kitabı “Müslümanlık ve Nûrculuk”, Istanbul, 1996, Kaynak Yayınları ile Yeni Hayat dergisinin kasım, aralık 1996 nüshaları ile şubat, mart 1997 nüshalarında Bilge Orhonlu’nun Nûrculuk hakkındaki bir dizi makalesini tavsiye ederim. Onun için hayâtı hakkında burada teferruâta girmeyi gereksiz buluyorum. Ama iki husûs önemlidir.Birincisi Kürd Saîd’in tımarhâneye girmiş olması, ki bunu kendi ifâdesinden biliyoruz. Kürd Saîd 1907 yılında Istanbula ikinci gelişinde Abdülhamîd’e hitâben saraya bir dilekçe verir. Dilekçede kullandığı ad da tevâzûa lüzûm görmediği için Molla Saîd-i Meşhûrdur. Bu dilekçe Şark ve Kürdistan gazetesinin 19 Teşrîn-i Sânî [kasım] 1908 târihli ilk nüshasında yayınlanmıştır. Adında Kürdistan kelimesi geçen bu yayın organının daha ilk sayısında yazısının tanıtımında Bedîüzzamân Molla Saîd Efendi Hazretleri olarak takdîm edilen Kürd Saîd’in Kürtçü çekirdek bir kadronun içinde yer aldığı belli oluyor (Malmîsanij, Saîd-i Nursî ve Kürt Sorunu, Istanbul, 1991, s. 84, Doz Yayınları). Dilekçesinde Türkiyenin doğusundan Kürdistan diye bahs eden Saîd, her ne kadar Kürdistanda okullar açılmış ise de gönderilen öğretmenler Türkçe ders verdiklerinden bundan sâdece Türkçe bilenlerin faydalandığını, bölge halkının Kürtçe konuşanlarına bu okulların bir faydası olmadığını, buralarda Kürtler için de okullar açılmasını ve Kürtçe eğitim yapılmasını teklif ediyor. Yâni bölge halkını Türkler ve Kürtler diye ayırarak Kürt ırkçılığı yapıyor. O günden bu güne isteklerde değişen bir şey olmadığının göze çarpması ise ayrı bir konu. Tek fark, Kürt Saîd’in bu dilekçe üzerine emr-i şâhâne ile tımarhâneye gönderilerek müşâhede altına alınmış olmasıdır. “Nasıl ki zamân-ı istibdâtta tımarhâneye düştüm, dîvânelerin hükmüne konuldum...........ben dîvâneliği kabûl ettim. Şâhit olunuz ki, böyle akıldan istifâ ediyorum, dîvâneliğimle iftihâr ediyorum. Ey Kürdler, tımarhâneyi bunun için kabûl ettim. Kürdlüğü lekedâr etmemek için irâde-i pâdişâhiyi, maâşını, ihsân-ı şâhâneyi kabûl etmedim” (İsmâil Göldaş, Kürdistan Teâli Cemiyeti, Istanbul, 1991, Doz yayınları, s. 30).
Saîd burada da kendine pay çıkarmaya çalışarak pâdişâhın kendisine başlamak istediği maâşı red ettiğini söylüyorsa da bunun söz konusu olması mümkün değildir. Meczûb yerine koyarak onu tımarhâneye sokan kuvvet her hâlde kendisine bir de maâş bağlayacak değildi. Şimdi gelin bu tımarhânelik zırdelinin yumurtladığı nânelerden bir kaçına bir göz atalım:

- Risâle-i Nûr düşmanları teslim olmak zorunda bırakan elmas bir kılıçtır.
- Risâle-i Nûr girdiği yerleri mübâreklendirmiş, bu arada bir ilimizi, yâni Ispartayı mübâreklik makâmı kazandırmıştır. (Cümle düşüklükleri bana âit değildir.) Eski zamanların mübârek kenti Şâm-ı Şerîfin mübârekliği Risâle-i Nûr vasıtası ile Ispartaya nasîb olmuştur. ......... Onun için bu vilâyetin bütün insanları, hattâ dinsizleri bile beni ve Risâle-i Nûru savunmak zorundadırlar.
- Risâle-i Nûr Kurânın bir aynasıdır. Bir mûcize durumundadır.
- Ölüm hakîkatinin muammâsını yalnızca Risâle-i Nûr çözmüştür.
- Nûr risâleleri içinde bâzıları birer hârikadır.
- Risâle-i Nûrun bölümlerinden bâzıları altı saatte yazıldıkları hâlde en güçlü dindâr filosoflar o parçaları altı günde bile yazıp meydana getiremezler.
- İkinci Dünyâ Savaşına katılmamızı önleyen Risâle-i Nûr olmuştur.
- Diğer yaratıklar nasıl Risâle-i Nûr ile ilgileniyorsa, kuşlar da ilgilenir elbet onunla.... Kuşlar Risâle-i Nûru başarılarından dolayı tebrîk edip alkışlarlar.
- Risâle-i Nûr çekirgelerden, serçelerden, güvercinlerden, kısacası hayvanlardan (hayvan kelimesinin tefsîrini okuyucunun muhayyelesine bırakıyorum. B. A.) başka yer küresini, hattâ hava tabakasını bile kendisiyle meşgûl etmektedir.
- Risâle-i Nûr Kurân-ı Kerîmin en hakîkî tefsîridir.
- Risâle-i Nûrdan alınan bilgiler, onu yazarken akıtılan mürekkebler, şehîtlerin kanından daha üstündür. Risâle-i Nûra yapışmak sûretiyle Peygamberin yolundan gidenler, şu fesat zamânda yüz şehît sevâbından daha çok sevâb kazanırlar.
- Risâle-i Nûru okumak ya da yazmak, âlim olmak için yeterlidir. Başka şey istemez.
- Risâle-i Nûra itîrâz edilemez. Yapılacak bir itîrâz en ulu kişilerden, Kutb-u Âzamdan da gelse aldırış edilmemelidir.
Bu ve benzeri saçmalıkları uzatmak mümkün. Yukarıdaki incileri (!) Tûran Dursun’un adı geçen eserinin 40 ilâ 62. sayfalarınan rastgele aldım. Yazar belli ki söylenenleri daha anlaşılır hâle getirmek için çetrefil Kürt hammal Türkçesiyle yazılanları sâdeleştirmiş. Dursun kitabında Kürt Saîdin çelişkilerini, mürîdlerinin bu câhil deliyi ne için ve nasıl övdüklerini vs. ayrıntılarıyla anlatmaktadır. Nûrculuğun ne mene bir ahmaklık olduğunu öğrenmek isteyenler için vaz geçilmez bir kitaptır, şâyân-ı tavsîyedir. Sâdece bir misâl olsun diye Tûran Dursunun kitabının 13 sayfasında Kürt Saîd için söylediklerini tekrâr etmek kâfidir sanırım:“Saîd-i Nursîyi kısaca anlatmak gerekirse şöyle denilebilir; Saîd-i Nursî, karanlık emellerini gerçekleştirmek için dînimizi âlet eden, gerçekte dînin temel ilkelerine bile inandığı şüpheli olan riyâkâr bir insan olarak yaşamış ve hayâtının sonuna kadar bu tutumunu sürdürmüştür”.İkinci önemli husûs ise Kürt Saîdin bir Kürt milliyetçisi olduğudur. Bu adamın 1327 (=1909) yılında Istanbul Vezîr Handa bulunan İkbâl-i Millet Matbaâsında basılmış “İki Mekteb-i Musîbetin Şahâdetnâmesi Yâhut Dîvân-ı Harb-ı Örfî ve Saîd-i Kürdî” adlı 48 sayfalık bir eseri vardır. Kendisi de burada ayrıca Kürt olduğunu açıkça belirtmektedir. Eserin editörü de Kürdîzâde Ahmed Râmizdir. Eserin hâtime kısmı Kürt Saîdin nasıl Kürt milliyetçiliği yaptığını göstermesi bakımından ilgi çekicidir. Her zamân olduğu gibi çapraşık ve ağdalı bir dille yazılmış olan bu kısım şöyledir:“Ebnâ-i cinsime (soydaşlarıma) burada birkaç söz söylemezsem, bence bahs nâtamâm (eksik) kalır. Ey Âsûrîler ve Keyânîlerin cihângîrlik zamânında pişdâr, kahramân askerleri olan aslan Kürtler! Beşyüz senedir yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa sahrâ-i vahşette vahşet ve gaflet sizi yağma edecektir. Hikmet-i ilâhî denen makine-i âlemin nizâmı ve telgraf hattı gibi umûm âleme mümted ve müteşâib kânûn-i nûrânî-i ilâhînin müessisi olan hikmet-i ilâhî ufk-ı ezelden engüşt-i kaderi kaldırmış size emr ediyor ki, tefrika ile katre katre müteferrik su gibi zâyî olan hamiyyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle tevhîd ve mezcederek zerrâtın câzibe-i cüz’iyyeleri gibi câzibe-i umûmî-i millî teşkili ile Kürt gibi bir kütle-i azîmi küre gibi tedvîr ederek şems-i şevket-i islâmiyye ve Osmâniyyenin mevkîbinde bir kevkeb-i münevver gibi câzibesini ittibâ ile muvâzene ve âheng-i umûmiyyeyi muhâfaza ediniz.....”
Bu lâf kalabalığı böylece devâm edip gidiyor. Türkçesi kısaca şöyle:
“Ey Âsûrlular ve Ahemenîdlerin cihângîrlik zamânında onların öncüleri ve kahramân askerleri olan aslan Kürtler! Beşyüz yıldır yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrâsında yağma edecektir. İlâhî hikmet denilen, âlem makinasının nizâmı ve telgraf hattı gibi bütün âleme dalbudak salan Tanrının nûrlu kânûnunun kurucusu olan ilâhî hikmet ezel ufkundan kader parmağını kaldırmış size emr ediyor ki, ayrılık gayrılıkla damla damla dağınık sular gibi boşa giden hamiyet ve kuvvetinizi milliyet fikri ile birleştirip kaynaştırarak zerrelerdeki küçük câzibelerden bir umûmî ve millî câzibe teşkîli ile Kürtler gibi büyük bir kütleyi dünyâ gibi döndürerek İslâm ve Osmânlı şevket güneşinin mevkîbinde parlak bir yıldız gibi câzibesine uymakla muvâzeneyi ve umûmî âhengi muhâfaza ediniz”.
Bu acemîce bir araya getirilmiş lâf salatasının daha başında anlaşılacağı üzere Kürt Saîd bütün Kürtleri Kürt milliyetçiliği fikri etrâfında birleşmeye çağırmaktadır. Yazının devâmı okunduğunda da başka bir anlam çıkarmak mümkün değildir. Bu tevîl ve tefsîr edilemeyecek kadar açıktır. Yâni Kürt Saîdin bir İslâmcı değil, bir Kürtçü olduğunu anlamamak için ahmak veyâ hâin olmak gerekmektedir.
Eğer Atsızın 7 Mart 1964 târihli Ötüken dergisinin 109. sayısında neşr edilmiş olan “Nûrculuk Denen Sayıklama” isimli makâlesinde de ifâde ettiği gibi Kürt Saîdin amacı geri kalmış Kürtleri kalkındırmak olsa idi, o zamân ‘Bilgi sâhibi olun, okuyun’ vs. demekle yetinir, kimsenin de buna bir îtirâzı olmazdı. Ama sen kalkacaksın, ilkel bir dil olan Kürtçeyi edebî bir dil olan Türkçeye karşı tavsîye edeceksin, meşrûtiyetin memlekette sebeb olduğu sarsıntıdan ve otoritenin gevşemesinden istifâde ederek kendi cemâat gâyelerini gerçekleştirmek isteyen Hristiyan tebaalar gibi bir Müslümân kardeş (!) olarak imparatorluğun bütün yükünü ve çilesini çekmiş olan Türkleri arkadan vurmaya çalışacaksın, kendine târih ve şeref uydurma ihtiyâcında olan bütün ilkel cemâatler gibi bir roman kahramânı olan Zâloğlu Rüstem ve sâdece anası Kürt olan Selâhâddîn Eyyûbîyi birer Kürt kahramânı diye empoze etmeye çalışacaksın, Kürtlerin mevhûm meziyetlerini ileri süreceksin ve onlara devlet kurdurmaya çalışacaksın, devletin buna müsaade etmeyeceğini anlayınca da 180 derece çark edip Saîd-i Kürdî adını Saîd-i Nursî yaparak Nûr Risâleleri diye cehlin ve taassubun örneği olan karalamalarla bir dîn mürşîdi olmayı başaracaksın. Bravo doğrusu!
Fakat sahtekârlık burada bitmiyor. Yukarıda kısaca ilk paragrafını verdiğimiz hâtimenin Sözler Yayınevi tarafından yayınlanan 1960 ve 1978 baskılarındaki metin ilk metinden farklıdır. “Ebnâ-i cinsime” olmuş size “Vatandaşlarıma ve kardeşlerime”, “Ey Âsûrlular ve Ahemenîdlerin cihângîrlik zamânında onların öncüleri ve kahramân askerleri olan aslan Kürtler!” olmuş size “Ey eski çağların cihângîr Asya Ordularının kahramân askerlerinin ahfâdı olan vatandaşlarım ve kardeşlerim”, orijinaldeki 4. paragraf tamâmen kaldırılmış, 6. paragraftaki “Rüstem-i Zâl ve Selâhâddîn Eyyûbî gibi Kürt kahramânlarıyla” lâfı, felâket bir zırvalama ile olmuş size “Selâhâddîn Eyyûbî ve Celâleddîn Harzemşâh ve Sultân Selîm ve Barbaros Hayreddîn ve Rüstem-i Zâl”. Yâni Nûrcular zırvayı bile tevil ederek dansözlere dil ısırtan bir kıvırtmayla cibiliyetlerinin, ahlâklarının ve müslümânlıklarının (!) gereğini hakkıyla yerine getirmişlerdir.Bu arada Kürt Saîdin İkinci Meşrûtiyetten sonra İttihâd ve Terakkî içine girmeye çalışmasını da söylemek gerekir. Bundan maksad tabiî tarafdâr olması değil, hayâl ettiği Kürdistan için bir takım haklar elde etmekdi. Aynı zamânda da Abdülhamîde muhâlif bir harekete katılmış olmakdı. Saîd daha o zamân ırkçılığını yakınlaşmalarıyla ortaya koymaktadır. Abdullah Cevdete yakınlığı ve Ziyâ Gökalpe mesâfesi bunun bir tezâhürüdür. Saîdin Şark ve Kürdistan, Kürt Teâvün ve Terakkî Gazetesi, Volkan, Tanîn, Serbestî, Mizân, Misbah gibi gazetelerde Kürtler hakkında epey yazı yazdığı bilinen bir gerçektir. Yâni Kürt Saîdin herkesin inandırılmaya çalışıldığı gibi bir dîn âlimi filan değil, düpedüz bir Kürtçü olduğunu her fırsatta tekrâr etmekte fayda var. Netekim kendini yakın hissettiği Abdullah Cevdet, Kürt Teâvün ve Terakkî Cemiyyeti adı altında başlayan harekete daha Mısırda iken Kürt Saîdin Meşrûtiyet sebebiyle verdiği hutbeleri İctihâd Matbaâsının Istanbul şubesinde bastırarak destek vermiştir. Şükrü Hanioğlu “Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi” (Istanbul, 1982, Üçdal Neşriyat) isimli kitabının 315inci sayfasında şöyle demektedir: “Ayrıca siyasal ve felsefî açıdan Abdullah Cevdetin uyuşmasının imkânsız olduğu Said-i Kürdî gibi bir kişiye yardımcı olmasının tek nedeni de bu boyut – Hanioğlu burada etnik boyutu kasd etmektedir. B. A. – olarak ortaya çıkmaktadır. Tabiî ki Kürtlüğünü her dâim ön plana çıkaran Saîd, Ziyâ Gökalpe düşmanlık besleyecek ve ‘Bir kelle soğanı bir Kızılelmaya değişmem’ cevherini yumurtlayacaktır (Göldaş, age, s. 31). Türk düşmanlığı eğer böyle ifâde edilmeyecekse, daha nasıl ifâde edilecektir, bilemem.Saîd-i Kürdîyi 21. asrın en büyük İslâmî düşünürü zanneden bâzı Bâb-ı Âlî geri zekâlılarını bir yana koyalım, Şerif Mardin gibi profesörlerin dahî Özdemir İncenin Hürriyetteki 9 Nisan 2008 târihli makalesinde kullandığı isâbetli tâbirle, bu câhil Kürde “kitaplarıyla kalfalık etmeleri” her türlü ilmî ahlâka aykırı olduğundan maâdâ utanç vericidir. Profesör Mardin bu Kürdü bir filozof, bir dîn âlimi olarak takdîm etmektedir. Eğer Şükrü Hanioğlunun bahs ettiği etnik boyut burada da bir rol oynamakta ise takke düşmüş, kel görünmüştür.Bundan gayrı hükûmetin başı daha bir iki gün önce demokrasi açılımı adı altında başlattığı ve benim şahsen henüz anlayamadığım “süreç” hakkında konuşurken Saîd-i Kürdîyi de anmış ve bu Kürdün adı geçer geçmez ortalığı bir alkış tûfânı kaplamış. Uzun yıllardır Kanadada yaşadığım için biliyorum; bizim Eskimo dediğimiz ve Kanadanın kuzey kesimlerinde yaşayan yerliler köpeklerini tam olarak doyurmaz, yarı aç bırakırlar (dı). Daha iyi söz dinlesinler diye. Açlığı eğer maddî değil mânevî açlık olarak anlar ve bilgi ve millete mâl olmuş sâir değerlerin topu birden olarak mütâlaa ederseniz, ne demek istediğim açıkça ortaya çıkar.Pekiyi, hangi dağda Kürt (!) öldü de Saîd-i Kürdî 23 Mart 1960da dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya intikâl ettiğinde 19 yaşında bir tıfıl olan Fetullah Gülen Saîd-i Kürdînin yerine nâ’ib tâyin edildi? Kim etti? Neden bu kadar zamân geçsin diye beklenildi? Vs. vs. Fetullah Gülen hakkında epey yazıldı çizildi. Daha da yazılıp çizilecek elbet. Ama hakkında doktora tezi yazılacak kadar bilgi bulunan bu adam hakkında doğru dürüst bir araştırma benim bildiğim kadarıyla yapılmış değil, yapılanlar ise eksik. Meselâ neden dini istismâr edip cebini dolduran beyni kefenli softalar yakalanmalarına ramak kala Suûdî Arabistan veyâ başka müslüman ülkelerden biri yerine ya Avrupaya kaçar, ya Amerikaya çok merâk etmişimdir. Batı hakkında mânevî açlık çektiklerinden mi acep?Asıl şaşılacak nokta bu tarantula suratlıların davranışı değil, çünki onlar cibiliyyetlerinin îcâbını yerine getirmektedirler, ama binlerce, hattâ onbinlerce Türkün bu câhil adamların peşinden gidip onların hâinâne öğreti ve öğütlerine körü körüne boyun eğmeleridir. Saîd-i Kürdînin cehâletini yukarıda açıklamaya çalıştım. Pekiyi de daha ilkokul diploması bile olup olmadığından şüphe edilen diğer bir câhil olan Fetullah Güleni Amerikalı ve Avrupalı sâhiblerinin bir âlim mertebesine yükseltmelerine ve buna kerâmet Batılı ağızlardan işitildiği için dangalakçasına inanan Etrâk-ı bîidrâk tâ’ifesines ne buyurulur? Kanını, soyunu inkâr edenlere veyâ Fetullah gibi buna başka bir devlet eliyle âlet olanlara dünyânın neresinde hoş gözle bakılmıştır? Elbet bir milleti çökertmek için o milletin içinden çıkacak hâinlere ihtiyâc olacaktır. Ve elbet bunlar iplikleri pazara çıktığı zamân hizmetinde bulundukları ülkelere kaçıp sığıntı olarak süflî hayatlarını orada yaşayacaklardır. Bunların doğdukları topraklara dönebilmeleri ancak hizmet ettikleri devletlerin hedeflerine nâil olmalarıyla mümkündür. Bu sapıkların sâdece kanlarından değil, vicdanlarından da şüphe etmek gerekir. Ama tabiî vicdan insanlara mahsûs bir kavramdır.Uzun lâfın kısası Kürtçülüğün hizmetinde olan Nûrculuk denen mâneviyât çöplüğünün İslâmiyet ile alâkası yoktur. İslâmiyet asırlar boyu âlimlerini yetiştirmiştir. Dolayısı ile İslâmiyetin Kürt hammal Türkçesiyle yazı yazan Saîd-i Kürdî ve Türkçeyi Ermeni şîvesiyle konuşan Fetullah Gülen gibi kerâmetleri Amerikadan menkûl İslâm âlimi geçinen maskaralara ihtiyâcı yoktur. Olsa olsa Amerikan dış siyâsetinin Türkiyede hedeflerine varabilmek için kerâmeti Washingtondan menkûl bazı maskaralara ihtiyâcı vardır.

Ne demiş Kazak kardeşlerimiz;
itdin ıssı bar bolsa, böriniñ Kudayı bar.

Dr. Buğra Atsız
18 ocak 2010 Kanada

http://www.2023istanbul.com/kose-yazisi/122/nurculuk-denen-maneviyat-coplugu.html