30 Nisan 2015 Perşembe

NİSAN AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 1

 

KİTABIN ADI
Lyon’da Düğün
KİTABIN YAZARI

Stefan Zweig

KİTABIN ÇEVİRMENİ
Arif Gelen
KİTABIN YAYINEVİ
Can Yayınları
KİTABIN BASKI YILI
2009
KİTABIN BASKI SAYISI
2. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI
204 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 


Stefan Zweig büyük bir hikaye ustası. Çok etkili ve yetkin hikayeler yazmış. Bu kitapta 5 hikayesi bir araya getirilmiş. Bunlardan Scharlach (Kızılhastası) ile Angst (Korku) ilk kez okuduğum ve çok etkilendiğim hikayeler oldu. Korku’da kadının başından geçen olayların hikayenin sonunda aldığı biçim ve hikayenin sonlanışı günümüzce pek çok dizi ve filme konu olabilecek değerde.
Kitapta yer alan hikayelerden “Laporella” daha önce yine Can Yayınlarından okuduğum “Amok Koşucusu” kitabında da yer alıyordu. Aynı hikayeyi iki farklı kitabında yayınlamak Can Yayınlarına yakışmıyor. Editörlerinin dikkat etmesi gerekiyor.
Değişik yayınevleri tarafından Zweig hikayeleri kitap olarak yayınlandığından “Die Gleich-Ungleich Shwestern –Benzer Benzemez kızkardeşler” ve “Die Hechzeite Lyon –Lyon’da Düğün” hikayeleri Remzi Kitabevi’nden çıkan –blogda daha önce tanıttığım- “Ay Işığı Sokağı”nda da yer alıyor. Her üç hikaye de tekrar okunacak kadar güzel.
Bu arada “Lyon’da Düğün” hikayesinin fonunda yer alan olayların geçtiği dönem Zweig’ın eşsiz bir biyografi Kitabı olan “Joseph Fouche” kitabında anlatılan, (Bu kitabı blogta tanıtmıştım. Ancak kitaba hiç yorum gelmemesi ve kitapseverlerin, kitap kurtlarının gözünden kaçan bir kitap olması beni üzdü doğrusu) Fouche’nin “Lyon Kasabı” ünvanını aldığı terör döneminde geçiyor. Ben de merak olarak kalacak bir düşünceyi sizinle paylaşayım. Acaba Zweig bu hikayeyi yazdıktan sonra mı Fouche’yi biyografisi için araştırmaya başladı yoksa Fouche’yi yazarken böyle bir hikayeyi mi yazma düşüncesi doğdu?
Hikaye severlerin ve Zweig hayranlarının mutlaka, güzel kitap arayanların ve kitap kurtlarının ile kesinlikle okuması gereken bir kitap!


29 Nisan 2015 Çarşamba

BODRUM

Geçen hafta işim gereği Bodrum’a yaptığım bir günlük ziyarette biraz zaman yakalayarak Bodrum ilçe merkezinde dolaşma olanağı buldum. Geldikçe görmeye çalıştığım ve gezmekten hiç bıkmadığım Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’ni yine gezdim. Buna ilişkin fotoğraflarım ayrı bir yazı konusu olacak ama özellikle Bodrum marinayı ara sokaklardaki güzelliklerden fotoğraflayabildiklerimi sunuyorum. İlçede henüz yaz aylarının kaotik ortamı yok. Keyifli anların bazı izlerini veriyorum.











28 Nisan 2015 Salı

MART AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 9

 

KİTABIN ADI
Mezopotamya Seferim Kurna, Kütülamare ve Selmanıpak Muharebeleri (My Compaign in Mesopotamia)
KİTABIN YAZARI

Tümgeneral Charles Vere Ferrers Townsend

KİTABIN ÇEVİRMENİ
Gürol Koca
KİTABIN YAYINEVİ
T. İş Bankası Kültür Yayınları
KİTABIN BASKI YILI
2012
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı (Orijinal 1. Baskı 1920)
KİTABIN SAYFA SAYISI
690 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 


Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın müttefiği olarak savaşa giren Osmanlı Devleti, 1914-1918 arasında pek çok cephede savaşmıştır. Cephelerde mevzi kazanımlar olmuşsa da tüm savaş boyunca iki büyük muharebede kesin zafer kazanmıştır. Bunlardan “Çanakkale Zaferi” toplum tarafından çok bilinen ve yakın zamanda 100. Yıl kutlamaları ile göz önüne çıkmış, Mustafa Kemal’in tarih sahnesine çıkmasına vesile olmuş büyük bir zaferdir.
Ancak Kuttülamare’de Halil Paşa’nın İngiliz ordusunu yenerek İngiliz Generali Charles Townsend’i esir alması fazla gün yüzüne çıkmayan bir başka zaferimizdir. (Halil Paşa, soyadı devriminden sonra “Kut” soyadını almıştır.) Yakın zamanda (29.4.2015) 100. Yılını sessiz bir biçimde kutladığımız(!) bu zaferimiz üzerine kaleme alınan eser ne yazık ki çok az.
CharlesTownsend İngiliz ordu komutanı olarak Kasım 1914’de Basra’da başlayan İngiliz istilası sonrası emrindeki İngiliz ve Hint askerleriyle Bağdat’a kadar gitmek üzere emir alır. Zayıf Osmanlı garnizonlarını geçen Townsend güçlü birliklere rastlayınca kayıplarının artması üzerine Kuttülamare’e çekilir. Halil Paşa kuvvetleri tarafından sarılan General Townsend birkaç aylık direnmeden sonra, İngiliz’lerin yardım getiren tüm birliklerinin bozguna uğraması üzerine dayanamaz, Halil Paşa’ya kendisini bırakması için para teklif etse de red cevabı aldıktan sonra birlikleriyle birlikte teslim olur.
General Townsend’in bu savaşlara ilişkin anıları dönemini ve koşulları anlatması bakımından bir savaş kitabı olmasının ötesinde çok önemli ve ilgi çekici. Anılarındaki bazı yanlış anlatımlar ve rakamlar askeri kaynaklarımızın düzeltimi ile dipnotlarında sunulmuş ve kitap bu açıdan zenginleştirilmiş.
Townsend, İstanbul’da yaklaşık 1,5 yıl esaret altında yaşar. Ancak savaşın kaybedilmesi üzerine Osmanlı hükümeti tarafından aracı yapılır ve İngiltere yetkilileri ile şartları görüşmeye yollanır. Agememnon zırhlısında teslim anlaşmasının imzalanması sırasında General Townsend’de oradadır. Geçmiş tarihimize ilgi duyan herkesin okuması gerekli önemli bir kitap.


(HALİL KUT PAŞA)

27 Nisan 2015 Pazartesi

TÜRK KADINI LOKANTAYA GİDERSE...

Ülkemizde avukatlık mesleğini seçen ve yapan ilk Kadın Avukat Süreyya Ağaoğlu, kadınların yemek yiyemediği lokantada yemek yiyince…
Süreyya Ağaoğlu, Türkiye’nin ilk kadın avukatıdır. 1924-25 ders yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra, Ankara’ya ailesinin yanına döner.
Bir arkadaşıyla birlikte Adalet Bakanlığı’nda staja başlar.. İlk günlerin heyecanı geçince, bir sorunla karşılaşırlar: Öğle yemeği işini nasıl çözeceklerdir ? Evlerine gidemezler, evleri bakanlığa çok uzaktır. Lokantaya da gidemezler.. Aslında o zamanlar Ankara’da yemek yenebilecek bir lokanta, İstanbul Lokantası vardır. Ama, hep milletvekillerinin yemek yediği bu lokantada, kadınların yemek yediği görülmüş şey değildir..
Türkiye’nin, bu ilk kadın stajyer avukatları, öğle yemeklerini, bir süre için peynir ekmek yiyerek geçiştirirler. Ama sonunda dayanamazlar..
Zamanın Basın-Yayın Genel Müdürü olan babası Ahmet Ağaoğlu’na giden Süreyya, öğle yemeklerini İstanbul Lokantası’nda yiyebilmek için izin ister. Ahmet Ağaoğlu, bunda bir sakınca görmez, peki, der..
İki arkadaş, ertesi gün öğleyin lokantaya gider, küçük bir bölümüne geçip güzel güzel karınlarını doyurur. Ahmet Ağaoğlu’nu ve kızını tanıdıkları için kimse yüzlerine bir şey söyleyemez, ama arkalarından konuşmalar başlar. Homurdanmalar ve şikayetler yükselir.
Şikayetler aynı gün, zamanın başbakanı ‘Rauf Bey’e de iletilir. Rauf Bey de Ahmet Ağaoğlu’nu arayıp durumu anlatır.
Süreyya, o akşam eve döndüğünde, babasının kendisini beklediğini görür. Ahmet Bey hemen konuya girerek, “Başbakan Rauf Bey, senin ve arkadaşının lokantada yemek yediğinizi ve herkesin bunu konuştuğunu anlattı.. Bundan sonra öğle yemeklerine bana gelin,” der..
Süreyya çok üzülür, ama yapacağı bir şey yoktur..
Birkaç gün sonra, Atatürk ve eşi Latife Hanım, Ahmet Ağaoğlu’na misafirliğe gelir. Sohbet edilirken, söz bu konudan açılınca, Süreyya Hanım, olayı bütün açıklığıyla Atatürk’e anlatır. Onun, kendisini anlayacağını ve destekleyeceğini düşünmektedir. Oysa, onu dinleyen Atatürk, “Babanın da, Rauf Bey’in de hakkı var,” demesin mi ?..
Büyük bir hayal kırıklığına Süreyya, ertesi gün bakanlıktaki odasında çalışırken, bir yetkili telaşla içeri girer : “Süreyya hazırlan, Paşa seni yemeğe götürecekmiş !..”
Süreyya şaşırır, apar topar kapının önüne çıkar. Yanında bir milletvekili ve yaveriyle arabada oturan Atatürk, onu görünce, “Latife bugün seni öğle yemeğine bekliyor,” der.
Süreyya hem şaşkın hem sevinçlidir. O bindikten sonra hareket eden otomobil İstanbul Lokantası’nın önünden geçerken, Atatürk, birden şoföre durmasını söyler. Bozüyük milletvekili Salih Bey telaşla yanlarına gelince, Atatürk, herkesin duyabileceği bir sesle, ona, “Bugün Süreyya’yı bize götürüyorum, ama yarın buraya gelecek, yemeğini lokantada yiyecek..” der.
Süreyya’nın şaşkınlığı daha da artar.
Ne olup bittiğini, Latife Hanım, yemekte, onun kulağına eğilip, “Paşa, dün akşam bu lokanta olayına çok kızdı, ama babanı senin yanında ezmek istemediği için kızgınlığını belli etmedi. Eve gelir gelmez, birkaç milletvekilini arayarak, yarın mutlaka eşleriyle birlikte lokantaya öğle yemeğine gitmelerini söyledi,” deyince durumu anlar..
Süreyya Ağaoğlu, ertesi gün, arkadaşıyla İstanbul Lokantası’na gittiğinde, birkaç milletvekili eşinin de ilk kez orada olduğunu görür. Kimse onları bakışlarıyla bile rahatsız etmeye yeltenemez..
Bu bir ilk olur… Atatürk ve Türkiye’nin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu, kadınların, tıpkı erkekler gibi, bir lokantada yemek yiyebilmesine de öncülük etmiştir…


22 Nisan 2015 Çarşamba

MART AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 8

 
KİTABIN ADI
Cehennem Deresi
KİTABIN YAZARI

Gülsen Varol

KİTABIN ÇEVİRMENİ
-
KİTABIN YAYINEVİ
İkinci Adam Yayınları
KİTABIN BASKI YILI
2014
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI
282 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
9,5/10 (Birkaç dizgi hatası var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
9/10 


Bloğumda  yıllardır, okuduğum kitapları kendime göre yorumluyorum. Her okuyanın yorumlamada kendine göre bir bakış açısı olduğuna da inanıyorum. Çok sevdiğim ve hararetle önerdiğim bir kitabı bir başkası sevmeyebilir. Bunu çok doğal buluyorum. Ama tanıttığım kitapları okumak isteyenlere bir bakış açısı verebilmeyi önemsiyorum.
Bu yorumdaki kitabımızın yazarı Gülsen Varol hanımefendi, aynı zamanda yazılarını sürekli izlediğim blog dostlarımdan birisi. Yazılarından iyi ve hem de çok birikimli bir eğitimci olduğu hemen anlaşılabilir. Zaman zaman çok etkilendiğim yazılarını imkanlarım nispetinde sıklıkla takip etmeye gayret ediyorum. Kitabının yazım dönemini ve yayınlanması aşamalarını ve yayınlanmasından sonra kitap hakkında yapılan yorumları bloğundan az çok izledim. Bir kitabın yazılması, gözden geçirilmesi, basılması uzun ve yorucu bir dönemdir. (Dergicilik zamanlarından biliyorum) Adeta bir doğum gibidir. Ne zaman ki kitap matbaadan çıkar ve elinizi kitaba değersiniz, onu hissedersiniz, sizden mutlusu yoktur.
Bugüne kadar okuduğum kitapların sayısını hatırlamasam da kitap yazmadım, yazamadım. Kendimi bir türlü hazır hissetmedim. Çevremden “artık yazarsın” diyenler olsa da sürekli erteleyip duruyorum. O sebeple kitap yazan insanlar, üreten insanlar olduklarından benim için çok değerlidir. Hele bu tamamen yaratıcılık eseri olan roman ve hikaye ise gerçekten çok değerli buluyorum.
Gülsen Varol hanımefendinin ilk kitabı “Albümdekiler”i henüz okumadım. Ama ikinci kitabının özellikle yayınlanan yorumlarını okuduktan sonra yorumlamalıyım diyerek satınaldım. Bir solukta bitti. Fakat, okumamın üzerinden yaklaşık bir ay geçmesine rağmen uzun süredir biriken ve blogda yorumlanmayı bekleyen kitapları eritemediğim için yorumu   yazmam biraz gecikti.
Kitabın ülkemize özgün ilginç bir konusu ve bağlı gelişen olayları var. Pek çok blogda hikayesi kısmen anlatıldığı için merak edenlerin okuması dileğiyle konuyu burada yazmıyorum. Birbirine bağlı iki aşk hikayesinin 4 ana kahramanını çok sevdim. Gerçek yaşamda bu kadar rastlantı var mıdır bilemiyorum ama gelişen olayları, kahramanların yaşadığı hikayeyi çok sıcak ve içten buldum. Romandaki  karakterlerin birebir yorumlanması ve  olaylar sürecine bakış açım sonuçta benim özel düşüncelerim olduğu için belki sadece sayın yazar ile paylaşabilirim. (Kitabı bitirdikten sonra bu konuyu ben işlese idim farklı ne yazardım diye de düşündüm açıkçası. Bunu Türk yazarların son dönem eserleri açısından sıklıkla yapıyorum. Özellikle kurgu ve roman kahramanlarının bulunduğu ortam, olaylar zinciri, yazar ile bakış açımın farklılıkları ya da benzerlikleri doğrusu beni etkiliyor.)
Sayın Varol’un bloğuna aldığı yorumlarda kimse değinmedi galiba ama kitabın hikayesinin gelişimi ile sonuçlanması bana Kafka’nın “Dava”sını hatırlattı. O kitabı da bitirdiğimde de açıkçası böyle bir son beklemiyordum. Ancak sonuçta yazar onu yarattığına göre düşüncelerine sonsuz saygı gösteriyorum.
Dizgideki birkaç küçük hata dışında, akıcı, coşkulu, kolayca okunan, karakterleriyle sıcacık bir roman. Sayın Varol’un birikimlerinin bu kadar kalmayacağına ve daha bizleri coşkuya ve keyfe sürükleyecek pek çok esere imza atacağına inanıyorum.
Okumanız dileğiyle.


21 Nisan 2015 Salı

TÜRK MİMARİSİNİN MİNYATÜR YAPILARI : KUŞ EVLERİ

Köşk, saray, cami, mescid, türbe, han, sıbyan mektebi, çeşme vb. yapıların duvarlarına oturtulan maket görünümlü kuş evleri, Osmanlı toplumundaki hayvan sevgisinin estetik ifadesi gibidir. Kuşlar. İslâmiyet’ten önceki devirlerden beri Türk toplumunda önemli bir yer tutmuş. Türk kültürü, sanatı, etnografyası ve folklorunda her zaman yer almışlardır.
Masallara göre, Kaf Dağı’nda ya­şayan yarı insan yarı kartal biçimli, ateşten ve güneşten yaratılan Zümrüd-ü Anka, kuşların başı olarak efsaneleş­miştir. Kuşların şeyhi sayılan leylek için de, halk arasında ‘‘Hacca gider­ken camileri ziyaret eder, oradan dö­nerken de Kâbe’yi tavâf eder” rivâyetleri dolaşır.
İslâm Toplumunda Kuşlar
İslâm inancına göre günahsız bir yaratık olarak kabul edilen, saflık, te­mizlik, iyi geçinme, barış ve kardeşli­ğin sembolü olan güvercin, Hıristiyan­lık’ta da Ruh-ül Kudüs’ü temsil et­mektedir. Hz. Muhammed (S.A.V.), Sevr Dağı’ndaki mağarada saklanır­ken, mağara girişindeki ağacın üzerine konan bir çift güvercinin burada yuva yaparak yumurtladığı, böylece müş­riklerin kuşkulanmamasını sağlayarak Peygamberimizin kurtarıcısı oldukları inancı yaygındır. Özellikle dinî yapı­larda yuva kurmaları ve barınmaları­na, bu sebeple halk tarafından yardım edilmiştir.
 (Bâyezid’de Seyyid Haşan Paşa Medresesi’nin cami biçimindeki kuş evi.)
Güvercin, aynı zamanda Nuh Tufanı’nın da müjdecisidir. Yine bir başka efsaneye göre, Hz. Süley­man Tekke-i Mürgan’ı (kuşlar tekke­si) kurmuş, dünyanın her yerinden yıl da bir defa gelen güvercinler, bir hafta süreyle bu tekkede beslenmiş, ötüşmüş ve Süleyman Peygamber’e dua edip dağılmışlardır. Gerek “Mesnevi”, gerek “Divan-ı Kebir”de Mevlâna’nın üzerinde en çok durduğu hayvanlar yine kuşlar olmuştur.
Güvercine çok benzeyen ve “Hu, hu” diye başını eğerek ötüşü halk ara­sında “Allah’ın adını anıyor” şeklin­de yorumlanan kumru da, sevilen ve kutsallığına inanılan kuşlardandır. İlkbaharda ilk öten kuş olan bülbülün se­sini dinlemek için, vaktiyle İstanbul’da çiğdemler açtığında, İstinye koyuna gi­dildiğinden bahsedilmektedir.
Hatta Sultan Abdülaziz’in bile, Kanlıca’daki Hidiv Abbas Hilmi Paşa’nın korusuna şafak vakti bülbül sesi dinlemek için gittiği söylenir. Hüdhüd kuşunun ise ai­leye bağlılığın, ana ve babaya saygının sembolü olduğu ve öldürülmesinin ya­saklandığı söylenmektedir.
Türk velîleri ile ilgili rivayetlerde, onların gerektiğinde kuş biçimine gir­dikleri ifade edilir. Örnek olarak Hacı Bektaş-ı Velî’nin şahin, Ahmed Yesevî’nin ise turna kılığına girmesi gi­bi…
İslâmiyet Öncesi
İslâm dininde bu şekilde yer alan kuşların İslâmiyet öncesi Türk toplumunda da önemli yer tuttukları görülür. Meselâ, şamana refakat eden hayvanlar veya şamanın kendisi kuş veya kartal tasvirleri şeklinde olup, şamanların, kuşlaşmayı sembolize etmek üzere el­biselerinde kanat veya kuş tüyü bulun­durdukları bilinmektedir. Yakut Türklerinde ise çift başlı bir kuşun, göğün en üst katında kapı bekçiliği yaptığına inanılmıştır. Selçuklu sanatında, çift başlı kuş motifi, gücü, kuvveti ve egemenliği sembolize eder.
 (Taksim Maksemi’nin giriş cephesindeki kuş evi)
Yine kuşların adlarının padişahlara verildiği, masallarda adı geçen Hümâ kuşunun, aynı zamanda Osmanlıların remzi ve lâkabı olduğu, hümâyun kelimesinin bundan türetildiği öne sürülür. Hümâ kuşunun kanadının değdiği kimsenin padişah olacağı inancı efsaneleşmiştir.
İnsanların yüzyıllardan beri göklere hâkim olma ve uçabilme arzularını kamçılayan, bu özellikleriyle diğer hayvanlardan ayrı tutulan kuşlar, bütün milletlerin masallarında da yer almışlardır. “Şehname”de Kevkâvus’un uçtuğu, düşerek Rüstem tarafından kurtarıldığı yazılmaktadır. Sultan IV. Murad zamanında, Hezârfen Ahmed Çelebi’nin yaptığı kartal kanatlarıyla Galata Kulesi’nden uçup Üsküdar’da Doğancılar’a indiği, bu başarısı sebebiyle padişah tarafından ödüllendirildiği bilinmektedir.
Atalarımızın inançlarına göre, kuşların uçabilmesi, “Tanrı’’ya ulaşmak için İlâhî bir özellik olarak görülmüş, dolayısıyla insanlar bu hayvanlara kor­kuyla karışık sevgi ve saygı duymuş­lardır. Onlarla ilgili birtakım inançlar ve düşünceler ise, zaman içerisinde İs­lâm dini ile şekil değiştirmiş, bir kısmı da bâtıl inançlar olarak günümüze ka­dar gelmişlerdir. Bütün bu inanç ve dü­şüncelerin bir neticesi olarak Türkler’in kuşlara verdikleri önem ve onlara yönelik insanî davranışları, Türk mimarisinde kuş evlerinin ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Topluma faydalı olmak için vakıf­lara dayanan çeşitli tesisler kuran Türkler, Rahmetimi istiyorsanız yarattıkları­ma merhamet edin” hadisinde de belirtildiği gibi. Müslümanlığın merha­met duygusunun bir neticesi olarak hayvanları da korumuşlar, o düşünce­den hareketle oluşturdukları kuş evle­riyle de mimarimizin bu güzel eserleri­ni ortaya koymuşlardır.
 Yabancı Seyyahların Notları
En eski örnekleri XVI. yüzyılda Klasik Osmanlı döneminden kalan bu küçük evcikler, tamamen kuşların ba­rınmaları amacıyla yapılmış yapılardır.
Mimarimizde Klasik Osmanlı dö­nemi sonrasında da yapımı devam eden maket görünümlü kuş evleri, ay­nı zamanda Türk toplumundaki hay­van sevgisinin estetik ifadesi durumundadırlar. Birçok yabancı seyyah, eserlerinde Türkler’in yardımsever­liklerinden bahsederken, hayvanlara karşı olan ilgilerini de dile getirirler. Thevenot, seyahatnamesinin Tür­kiye’yi de içine alan birinci kısmında;
…Onların iyilikseverliği hayvanla­ra, bu arada kuşlara kadar ulaşır. Her gün birçok kimse pazarlara kuş satın almaya gider ve bunları serbest bırakırlar. Söylediklerine göre, bu kuşların ruhları, kıyamet gününde Allah’ın huzurunda onla­rın iyiliklerine şahitlik edecekler­dir” demektedir. Moltke ise “Türki­ye Mektuplarında Türkler ha­yırseverliklerini hayvanlara karşı bile gösterirler. Üsküdar’da bir ke­di hastanesi bulursun, Bayezid Camii’nin avlusunda da güvercinler için bir bakım yeri vardır” diyerek şöyle devam eder: “Birçok mezarta­şının altı yalak şeklinde oyulmuştur. Buraya yağmur suları toplanır ve sıcak yaz günlerinde köpekler ve kuşların susuzluklarını giderebile­cekleri küçük mikyasta bir fukara mutfağı vazifesini görür. Müslümanlar hayvanların şükranının da insanlara hayır getireceğine inanır­lar.”
Bir başka yabancı seyyah, Gerard de Nerval, “Voyage en Orient” adlı eserinde. İstanbul’da gördüğü kuşlar için yapılmış, ahşaptan konsol biçi­mindeki kuş evlerinden söz etmekte­dir.

Yapıldıkları Yerler
Kuş köşkleri de denilen bu minya­tür yapıların bulundukları binalar; ev­ler, köşkler, saraylar, cami ve mescidler, medreseler, hanlar, sıbyan mek­tepleri, kütüphaneler, türbeler, köprü­ler, çeşmeler, darphaneler gibi dinî ve sivil mimarî yapılanmıştır. Kuş evle­ri, söz konusu yapıların yukarı kısım­larında, genellikle soğuk ve sert rüz­gârlardan korunaklı cephelerinde, insan ve hayvanların erişemeyeceği yüksekliklere inşa edilmiştir. Çoğun­luğu taştan, ahşaptan, pek azı da tuğ­ladan yapılmış bu evleri, Anadolu ve Rumeli’de, meselâ Kayseri, Amasya, Tokat, Niğde, Antakya, İzmir, Bolu, Kırklareli, Tekirdağ, Edirne, Filibe ve Tırnova’da görebileceğimiz gibi, en güzel örneklerine İstanbul’da rastla­rız. Ancak, ne yazıktır ki, çoğu yangın ve deprem gibi sebeplerle yok olup gitmiştir. Günümüze sağlam halde ge­lenlerin ise, özellikle taştan yapılmış binalardakiler olduğu dikkati çekmek­tedir.
XVI. yüzyılda kuş evlerinin yapıl­dığı binalara örnek olarak İstanbul’da Bali Paşa Camii, Büyük Çekmece Köprüsü, Tokat’ta Ulu Cami, XVII. yüzyılda İstanbul’da Yeni Cami, Niğde’de Kiğılı Camii, Antakya’da Ulu Cami, Amasya’da Sultan Bayezid Camii gösterilebilir. XVIII. yüzyılda İstanbul’da Nuruosmaniye Camii, Üs­küdar Ayazma Camii, Selimiye Camii, Taksim Maksemi, Zeyrek Şebsefa Mektebi, Saraçhane Amcazade Hüse­yin Paşa Mektebi.
Bayezid Seyyid Ha­san Paşa Medresesi çeşitli kuş evleriy­le donatılmış yapılardandırlar. XIX. yüzyıl örnekleri arasında Kayseri’de Şeyh İbrahim Tennurî Çeşmesi, İstan­bul Eyüp’te Şah Sultan Mektebi sayı­labilir. Ayrıca, İstanbul Balat’ta ve Bursa’da XVIII. ve XIX. yüzyıla ait evlerde de kuş köşkleri bulunmaktadır. Sözünü ettiğimiz bu yapıların dışında, daha birçok yerde ve çeşitli türde bina­larda da kuş evleri yer almaktadır. Ba­zen kuş evlerinin bulundukları binalar eski olabilmekte, ancak üzerlerindeki kuş köşkleri sonraki yıllarda yapılan tamirler sırasında eklenebilmektedir. İstanbul Fatih Camii, Kastamonu İbnineccar Camii ve Amasya Sultan Baye­zid Camii buna örnektirler.
 İki Tür Kuş Evi
Kuş evlerini, inşa tarzları bakımın­dan iki grupta sınıflandırmak müm­kündür: Birincisi ve çoğunluğu, bina cephelerinden dışa taşkın yapılan hüc­re veya odacıklar şeklinde olanlardır (Üsküdar Ayazma Camii, Eyüp Şah Sultan Sebili). Bunlar, bazen konsollar üzerine cumba şeklinde ileri doğru uzatılmış tek katlı köşk veya yalı görü­nümünde minik yapılara, ya da çok katlı saraylara benzemekledirler. İkin­ci grup kuş evleri ise, bulundukları bi­naların cephe duvarları arasına niş şeklinde oyulmuş odacıklar halinde­dirler.
Genellikle cami, sebil, köşk ve ah­şap evler şeklinde yapılabilen kuş ev­lerinin bazen de belirli bir mimarî şek­li olmadığı dikkati çekmektedir. Aynı bina üzerinde değişik şekillerdeki kuş evlerine de rastlanabilmektedir. Bu ya­pılardaki kemer, kubbe, konsol ve pen­cerelerde kullanılan mimarî elemanlar, Klâsik ve Barok dönemlerinin kendi­lerine has üslûp özelliklerini yansıtır­lar. Klasik Osmanlı döneminde yapı­lan kuş evleri, çoğunlukla ahşap ev şeklinde olup bindirme çift katlı ve cumbalı oluşlarıyla dikkati çekmektedirler. Bu dönemde kuş evlerinde geri plana itilen süsleme. Batı sanat üslûplarının Türk sanatını etkilemesi sonucu Barok dönemde ön plana çıkmıştır. Barok üslûbun bariz özelliklerinden biri olan hareketlilik, kuş evlerinde cephelere yansımış, saçak kubbe ve konsollar, cepheleri hareketlendiren mimarî elemanlar olmuşlardır. Özellikle bu dönem kuş evlerinde pencere kafesleri ve korkuluk şebekelerinin ince bir işçilikle yapıldığı görülmektedir.
Klasik Osmanlı döneminde yapılan kuş evlerinde kubbe kasnaklara oturmakta olup, genellikle yuvarlaktır. Ancak İstanbul Üsküdar’da Hatice Gülnûş Valide Camii’ndeki kuş evlerinden birinde olduğu gibi, piramit külâhla örtülü örnekler de mevcuttur. Diğer mimarî elemanlar gibi, kuş evlerindeki kubbeler de Barok dönemde değişikliğe uğramış, armudî ve dilimli kubbeler sıkça kullanılmıştır. Bundan başka örtü sistemi çatı şeklinde olan kuş evlerine de rastlanmaktadır.
En Güzel Örnekler
Günümüze sağlam olarak gelen kuş evlerinin bulundukları yapılar arasında en güzel örnekler. Nevşehir Kurşunlu Camii Kütüphanesi, İs­tanbul’da Taksim Maksemi, Üsküdar Ayazma Camii, Lâleli’deki Sultan III. Mustafa ve III. Selim türbesi, Selimi­ye Camii ve Eyüp Şah Sultan Mekte­bi ile Kayseri Şeyh İbrahim Tennurî Çeşmesi’dir.
İstanbul’da Sultan III. Selim tara­fından yaptırılan Selimiye Camii’nin duvarlarında ve cami ayaklarında yer alan köşk biçiminde iki kuş evinin, geniş ve büyük kafeslerle çevrili oldu­ğu görülmektedir. Üsküdar Yeni Vali­de Camii’nin bütün cephelerinde bu­lunan kuş evlerinden ikisi cami şek­lindedir.
(Türkler’in kuş sevgisi, hat sanatına da yansımıştır. İşte, İsmail Zühtü Efendi’nin (öl. 1731) leylek biçiminde besmelesi.)
En güzel kuş evi örneklerinin bu­lunduğu yapılardan biri de İstanbul Üsküdar’daki Ayazma Camii’dir. Sul­tan III. Mustafa tarafından yaptırılan yapının ilgi çekici tarafı, çeşitli biçim­lerdeki kuş evlerini bünyesinde barın­dırmasıdır. Sultan I. Mahmud tarafın­dan yaptırılan İstanbul Taksim Maksemi’nde de giriş cephesinde konsol­lara oturan birbirinin simetriği iki kuş evi bulunmaktadır. Kayseri’de, Şeyh İbrahim Tennurî Çcşmesi’ndeki üç katlı kuş evi ile İstanbul Laleli’deki Sultan III. Mustafa ve III. Selim’in türbesindeki kuş evleri yine zarif örnekler olarak karşımıza çıkmaktadır­lar.
Sonuç olarak denilebilir ki, bu minyatür yapılar, Türk milletinin ha­yırseverliğini, hassasiyetini, ince duy­gularını ve zevkini yansıtmaktan baş­ka, aynı zamanda Türk medeniyeti, kültürü ve sanatında da önemli bir ye­re sahip bulunmaktadırlar.
Aygün Ülgen, “Türk Mimarîsinin Minyatür Yapıları: Kuş evleri,” Tarih ve Medeniyet – 7,  Eylül 1994, s. 55-58.

20 Nisan 2015 Pazartesi

MART AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 7

 
KİTABIN ADI
Cinayet Oyunu (El juego de Ripper)
KİTABIN YAZARI

Isabel Allende

KİTABIN ÇEVİRMENİ
İnci Kut
KİTABIN YAYINEVİ
Can Yayınları
KİTABIN BASKI YILI
2015
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı (Orijinal 1. Baskı 2014)
KİTABIN SAYFA SAYISI
510 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 


Çok sevdiğim yazar İsabel Allende bu kez daha önce hiç girmediği polisiye roman grubunda sayılabilecek bir romanı ile karşımızda. Son dönem romanlarında daha çok Amerikan toplumundaki Güney Amerika göçerlerinin hikayeleri paylaşan yazar ilk kez denediği polisiye romanda, önceki romanlarının bazılarını ne yazık ki aşamamış durumda.
İndiana, 17 yaşındaki kızı Amanda Martin ile yaşayan, kısmen masaj ve psişik tedavi yöntemleri kullanan 30lu yaşlarında bir genç kadındır. Romanın diğer önemli baş kişileri babası Blake Jackson, eski kocası komiser Bob Martin sevgilileri Alan Keller ve Ryan Miller.
Amanda Martin, Amerika ve diğer batı ülkelerinde gençler arasında yaygın olan “Ripper oyunu” oyuncusudur. (Ripper oyunu, 19. Yüzyılda Jack The Ripper (Karındeşen Jack-hiçbir zaman kimliği netlik kazanmayan ünlü seri katil) den adını alan farklı kimlikler benimseyen bir grubun, bir moderatör eşliğinde bulguları tartışarak faili meçhul bir cinayeti araştırma anlamına gelmekte)
Bir okuldaki geçe bekçisinin ölü bulunmasıyla Amanda’nın ripper grubu çalışmaya başlar. Babası komiser Bob Martin’den polis kayıtlarındaki bilgileri edinen dedesi Blake Jackson’un yardımıyla araştırmaya başlarlar. Giderek şehrin değişik yerlerindeki cinayetler arasında bir bağlantı keşfetmeyi başaran Amanda babasını ikna edemese de olaylar giderek İndiana’nın çevresinde dönmeye başlayınca işler karışır…
Romanın çok ağır başlayan temposu giderek doludizgin hale geliyor. Son 100 sayfası soluk soluğa geçen romanda yer yer Allende’nin önceki kitaplarındaki çok tanıdık bölümler keyifli olsa da roman bir “Zorro” “Ruhlar Evi” ya da “Denizin Altındaki Ada” kıvamında değil.
İsabel Allende ve polisiye hayranları için….



16 Nisan 2015 Perşembe

HELAL


HELAL

Doğan Cüceloğlu
Amerika’dan gelen bir misafirime su verdim, boğazına kaçtı, öksürdü, “helal” dedim. Anlamadı. Ne anlama geliyor, diye yüzüme baktı.

Anlatmaya çalıştım. Amerika’da yirmi beş yıl bulunmuş, orada üniversite düzeyinde ders vermiş birisi olarak kavramın bizdeki anlamını veremediğimin farkındaydım.
Daha doğrusu Amerikan İngilizcesinde bu denli güçlü bir kavram bulamıyordum.
Benim anlatımım yüzeysel kalıyordu; benim dilimdeki o vurucu gücü hiç ifade edemiyordu. 

Helal” kavramını daha iyi anlatabilmek için “haram” kavramını anlatmaya çalıştım.
Suyu ben verdim; verdiğim suyu helal ediyorum, bu sana haram değil, sana bir kötülük olmasın, suyumu helal ediyorum, diyerek niyetimi belli ettim.
Bu niyet önemli. Bildiğim bir öyküyü anlattım.

Tanıdığım genç kız evlenmeden önce mobilyacıları geziyor ve güzel bir koltuk takımı görüyor. Bu takımı satan kişi belirli bir fiyattan aşağı inmiyor. Genç kız bu takımı çok beğendiğini belli ettiği için çok pişman; beğendiğim için fiyatı yükseltti ve pazarlık gücümü kaybettim, diye düşünüyor. 

Bütün çabalarına rağmen fiyatı düşüremeyince genç kız, peki, alıyorum, ama hakkımı sana helal etmiyorum, diyor. Adam soğukkanlılıkla, Hanım kızım, o zaman bu koltuk satılık değil, sana satmıyorum, diyor.
Üniversite bitirmiş, modern kız, niye satmayacakmışsınız, parasını veriyorum ya, gayet tabii satacaksınız, diyor.
Adam gayet sakin, artık satılık değil, diyerek sırtını dönüp o yokmuş gibi davranıyor.
Ve bu çağdaş Türk kızı kulaklarına, gözlerine inanamıyor. Ağlayarak babasına gidiyor; durumu anlatıyor. Baba, kızım sen ne yaptın, esnafa öyle konuşulur mu, diyerek devreye giriyor.

Yanına bir de tanıdığı müftüyü alarak mobilyacıya gidiyor. Neticede genç kız babasının ve müftünün şahitliğinde, “verdiği parayı canı gönülden helal ettiğini,” ifade ederek istediği mobilyayı satın alabiliyor. 

Bu genç kız o dönem asistanım olarak çalışıyordu, bu öyküyü tüm ayrıntılarıyla biliyorum. Amerikalı misafirime bu öyküyü anlattım. Benim su içmemle bunun ne alakası var, gibisinden baktı.

Suyu sana helal ediyorum, için rahat olsun dedim. Helal etmesen ne olur, dedi.
Kul hakkıyla karşıma gelmeyin” anlayışından söz ettim.
Dikkatle dinledi.
Bu dediğin bir değer olarak yaşıyor mu, yoksa bir slogan gibi konuşulan alışkanlık haline gelmiş bir söz mü, diye sordu. 

Ne fark eder eder, diye sordum.
Gerçekten bir değer olarak yaşıyorsa sizin ülkenizde rüşvet ve hak yeme olmaması gerekir, insanların birbirini kazıklamadığı bir toplum olmanız gerekir, diye düşünüyorum dedi.
Yüzüne baktım. Göz göze bakıştık.
Yalan söyleyemedim.
Biz dedim, yalan söyler, kazık atar ve hak yeriz.
Ama dürüstlüğü dilimizden hiç düşürmeyiz.
Güçsüzsen, arkan yoksa, sıradan bir vatandaşsan, bu ülkede hakkını araman çok zor, hakkını elde etmen daha da zor.
Örneğin, rüşvet vermeden bir inşaat ruhsatı alman mümkün değildir.
Ve bunu herkes bilir.
Rüşvet alanların çoğu oruç tutar, rüşvet alan belediyeler ramazanda iftar sofraları kurar.
Ve bu sofralarda hakkını helal etmekle ilgili konuşursan, Yüce Allah’ın “karşıma kul hakkıyla çıkmayın,” dediği bir dinimiz olduğu söylenir.
Bunu rüşvet alanlar söyler.
Söylediğimiz yalana inanana enayi olarak bakarız ve onu kazıklamaya hak kazanırız.
Ama senin içtiğin suyu helal etmeyi de ihmal etmeyiz. 
Peki, neden böyle, diye sordu.

Çünkü biz inanırmış gibi konuşmaya önem veririz, ama konuştuğumuz gibi yaşamaya önem vermeyiz, dedim.
Mış Gibi Yaşamlar” adında bir kitabım olduğunu ve orada anlattığımı söyledim. Mış gibi tanımını anlamakta zorlandı, ama sonunda anladı.

Neden mış gibi, diye sordu. Güldüm, çok sorma, suyumu haram ederim, dedim.