28 Şubat 2012 Salı

Çöp Kamyonu Kanunu!

Kadın taksiye binmiş ve hava alanına gitmek istediğini söylemişti. Sağ şeritte yol alırken siyah bir araba park ettiği yerden aniden yola, önlerine çıktı.
Şoförü çarpmamak için sert şekilde frene bastı. Taksi kaydı, ama diğer arabaya çarpmaktan kıl payı farkla kurtuldu. Siyah arabanın sürücüsü camdan başını çıkarıp bağırmaya ve küfretmeye başladı.
Taksi şoförü ise gayet sakin ona gülümsedi ve içten bir şekilde el salladı.
Kadın bütün bu olanları şokunu yaşarken, taksi şoförünün tavrına daha da şaşırmıştı.
Sordu:
"Neden böyle davrandınız? Adam neredeyse arabanızı mahvedip ikimizi de hastanelik edecekti."
Taksi şoförü gülümsemeye devam ederek:
"Çöp Kamyonu Kanunu" dedi.
Kadın:
 "Çöp Kamyonu Kanunu?" diye sordu, anlamamıştı.

Şoför açıkladı:
 "Pek çok insan, çöp kamyonu gibidir. Her tarafta içleri çöp dolu olarak dolaşıyorlar; kızgınlığı, öfkeyi ve hayal kırıklığını biriktiriyorlar. Ancak doldukça çöpleri bırakacak bir yere ihtiyaç duyuyorlar. Bu bazen ben, bazen de siz olabilirsiniz.Kişisel almayın. Sadece gülümseyin, onlar için iyi şeyler temenni edin ve yolunuza devam edin. Onların çöpünü alıp işyerinize, evinize veya sokaktaki diğer insanlara dağıtmayın." Başarılı insanlar, çöp kamyonlarının günlerini mahvetmesine ve ellerine geçirmesine izin vermezler. Hayat sabahları pişmanlıklarla uyanmak için çok kısa, dolayısıyla "size iyi davranan insanları sevin, iyi davranmayanlar için iyi temennilerde bulunun."


Hayat, "%10 " onunla ne yaptığınız, "%90 "onu nasıl alıp karşıladığınızdır...

http://www.akca-der.org/tr/default.asp?part=haber&gorev=oku&id=181542

(Sayın Hamdi Erden'e teşekkürler) 

27 Şubat 2012 Pazartesi

OCAK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 5

KİTABIN ADI : Yorum ve Aşırı Yorum (İnterpretation and Overinterpretation
KİTABIN YAZARI : Umberto Eco
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Kemal Atakay
KİTABIN YAYINEVİ : Can Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI : 2011
KİTABIN BASKI SAYISI : 5. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 180 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 10/10

YORUM:
Amerikan Üniversitelerinde “Tanner Konferansları” adı altında önemli yazarların, kendi belirledikleri konularda verdikleri bir dizi konferansın ertesinde sunulan tebliğlere yazarın verdiği cevaplarla konferanslar tamamlanmakta.
Umberto Eco, Tanner Konferanlarında 1990 yılı konuğu olarak “yorum ve karşı yorum” konusunu işlemiş. 3 konferans sonrası, Richard Rorty, Jonathan Coller ve Cristine Brooke Rose’un tebliğlerine verdiği cevapları içeren notlar Stefan Collini’nin önsözüyle kitaplaştırılmış.
Değerli yazarı ve yazdıklarının satıraralarını keşfetmek için bulunmaz bir kaynak. Kitap, Eco’nun edebiyatı felsefeyle yarıştırırcasına yazdıklarını okumak büyük keyif.
Dünyanın sayılı entelektüellerinden Eco’yu tanımaya ne dersiniz?

24 Şubat 2012 Cuma

İNSANIN ANAVATANI ÇOCUKLUĞUDUR

 Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.



 - Eşiniz ne dedi?

- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”
- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım



- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!

- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.


“Çocuklar gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!


Doğan CÜCELOĞLU

23 Şubat 2012 Perşembe

OCAK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 4

KİTABIN ADI : Kahramanın Sonsuz Yolculuğu (The Hero with a Thousand Faces)

KİTABIN YAZARI : Joseph Campbell
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Sabri Gürses
KİTABIN YAYINEVİ : Kabalcı Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI : 2010
KİTABIN BASKI SAYISI : 2. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 425 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 10/10

YORUM:
Uykumuzda zaman zaman gördüğümüz rüyalar bilinçaltımızda beynimizde var olan bilgilerin karmaşık olarak zihnimize yansımasıdır. Bilgi çokluğu ve derinliği karmaşıklığı beraberinde getirir.
Usta yazar, tüm dünya mitolojilerinde benzer şekilde var olan mitsel kahramanların ortak ve benzer yolculuk ve dönüşümlerini karşılaştırıyor. Gılgamış, Buddha, Odysseus, Thor ve Cuclainn ile benzer kahramanların öykülerindeki çakışmalar ve günlük düşleri karşılaştırıyor ve benzeştiriyor.
Konuyu yakından bilen ve altyapısı olan okurun sonsuz zevk duyacağı ve keyif alacağı bir düşsel gezinti kitapta birçok görselle birleştiriliyor.
Hala mitolojiden uzak ve mesafeli iseniz tanışmak için mükemmel bir fırsat…


Joseph John Campbell (March 26, 1904 – October 30, 1987) was an American mythologist, writer and lecturer, best known for his work in comparative mythology and comparative religion
books
Where the Two Came to Their Father: A Navaho War Ceremonial (1943). with Jeff King and Maud Oakes, Old Dominion Foundation

The Flight of the Wild Gander:Explorations in the Mythological Dimension (1968). Viking Press
Myths to Live By (1972). Viking Press
Erotic irony and mythic forms in the art of Thomas Mann (1973; monograph, later included in The Mythic Dimension)
The Mythic Image[61] (1974). Princeton University Press
The Inner Reaches of Outer Space: Metaphor As Myth and As Religion (1986). Alfred van der Marck Editions
Transformations of Myth Through Time (1990). Harper and Row
A Joseph Campbell Companion: Reflections on the Art of Living (1991). editor Diane K. Osbon
Mythic Worlds, Modern Words: On the Art of James Joyce[62] (1993). editor Edmund L. Epstein
The Mythic Dimension: Selected Essays (1959–1987)[63] (1993). editor Anthony Van Couvering
Baksheesh & Brahman: Indian Journals (1954–1955)[64] (1995). editors Robin/Stephen Larsen & Anthony Van Couvering
Thou Art That: Transforming Religious Metaphor (2001). editor Eugene Kennedy, New World Library ISBN 1-57731-202-3. first volume in the Collected Works of Joseph Campbell
The Inner Reaches of Outer Space[65] (2002)
Sake & Satori: Asian Journals — Japan[66] (2002). editor David Kudler
Myths of Light: Eastern Metaphors of the Eternal[67] (2003). editor David Kudler
Pathways to Bliss: Mythology and Personal Transformation[68] (2004). editor David Kudler
Interview books
The Power of Myth (1988). with Bill Moyers and editor Betty Sue Flowers, Doubleday, hardcover: ISBN 0-385-24773-7
An Open Life: Joseph Campbell in Conversation with Michael Toms (1989). editors John Maher and Dennie Briggs, forward by Jean Erdman Campbell. Larson Publications, Harper Perennial 1990 paperback: ISBN 0-06-097295-5
This business of the gods: Interview with Fraser Boa (1989)
The Hero's Journey: Joseph Campbell on His Life and Work (1990). editor Phil Cousineau. Harper & Row 1991 paperback: ISBN 0-06-250171-2. Element Books 1999 hardcover: ISBN 1-86204-598-4. New World Library centennial edition with introduction by Phil Cousineau, forward by executive editor Stuart L. Brown: ISBN 1-57731-404-2
Audio tapes
Mythology and the Individual
The Power of Myth (With Bill Moyers) (1987)
Transformation of Myth through Time Volume 1–3 (1989)
The Hero with a Thousand Faces: The Cosmogonic Cycle (Read by Ralph Blum) (1990)
The Way of Art (1990—unlicensed)
The Lost Teachings of Joseph Campbell Volume 1–9 (With Michael Toms) (1993)
On the Wings of Art: Joseph Campbell; Joseph Campbell on the Art of James Joyce (1995)
The Wisdom of Joseph Campbell (With Michael Toms) (1997)
The Collected Lectures of Joseph Campbell:
Volume 1: Mythology and the Individual (1997)
Volume 2: The Inward Journey (1997)
Volume 3: The Eastern Way (1997)
Volume 4: Man and Myth (1997)
Volume 5: The Myths and Masks of God (1997)
Volume 6: The Western Quest (1997)
Myth and Metaphor in Society (With Jamake Highwater) (abridged)(2002)
Video/DVDs
The Hero's Journey (film): A Biographical Portrait—This film, made shortly before his death in 1987, follows Campbell's personal quest—a pathless journey of questioning, discovery, and ultimately of delight and joy in a life to which he said, "Yes"
Sukhavati: A Mythic Journey—This hypnotic and mesmerizing film is a deeply personal, almost spiritual, portrait of Campbell
Mythos—This series comprises talks that Campbell himself believed summed up his views on "the one great story of mankind."
Psyche & Symbol (12 part telecourse, Bay Area Open College, 1976)[69]
Transformations of Myth Through Time (1989)
Joseph Campbell and the Power of Myth (1988)
Myth and Metaphor in Society (With Jamake Highwater) (1993)
Books edited by Campbell
Gupta, Mahendranath. The Gospel of Sri Ramakrishna (1942) (translation from Bengali by Swami Nikhilananda; Joseph Campbell and Margaret Woodrow Wilson, translation assistants—see preface; foreword by Aldous Huxley)
Myths and Symbols in Indian Art and Civilization. Heinrich Zimmer (1946)
The King and the Corpse: Tales of the Soul's Conquest of Evil. Heinrich Zimmer (1948)
Philosophies of India. Heinrich Zimmer (1951)
The Portable Arabian Nights (1951)
The Art of Indian Asia. Heinrich Zimmer (1955)
Man and Time: Papers from the Eranos Yearbooks. Various authors (1954–1969)
Man and Transformation: Papers from the Eranos Yearbooks. Various authors (1954–1969)
The Mysteries: Papers from the Eranos Yearbooks. Various authors (1954–1969)
The Mystic Vision: Papers from the Eranos Yearbooks. Various authors (1954–1969)
Spirit and Nature: Papers from the Eranos Yearbooks. Various authors (1954–1969)
Spiritual Disciplines: Papers from the Eranos Yearbooks. Various authors (1954–1969)
Myths, Dreams, Religion. Various authors (1970)
The Portable Jung. Carl Jung (1971)

(Kaynak. Wikipedia)

22 Şubat 2012 Çarşamba

MAYMUNLAR PARAYLA TANIŞINCA

Keith Chen, Yale Üniversitesi'nin ekonomi bölümünde görev yapan bir profesör. Keith Chen'in araştırması, maymunlara, para kullanmayı öğretmek ve bunun sayesinde topladığı bilgileri, bizlerin yani insanların, para ile olan ilişkisini karsılaştırıp, çeşitli sonuçlar çıkarmak. Araştırma, Yale Üniversitesinin maymun laboratuvarında başlıyor. Bu laboratuvarda yedi adet Capuchin maymunu, bir ana ve birçok küçük deney kafesinde, para kullanmayı öğreniyor. Para olarak, gümüş renkli, somun kullanılıyor. Süreç gayet basit. Ana kafesten bir maymun alınıp, deney kafesine koyuluyor. Bu maymuna para adını verdikleri somun veriliyor. Maymun öncellikle bu somunu kokluyor, ağzına götürüyor. Bu aşamada bir tepsi içinde çeşitli yiyecekler getiriliyor: elma, üzüm ve jell-o.



Amaç, bu yedi maymunun her birinin sevdiği yiyecek türünü bulmak ve bu yiyeceği elde etmek için parayı kullanmalarını sağlamak. Deney kafesindeki maymun elmayı seçiyor. Araştırmacılar, maymuna elmayı vermeden önce, elinden parayı alıp, maymuna yiyeceği veriyorlar. Bu süreç haftalarca sürüyor ve maymunlar birkaç hafta sonra, ellerindeki somunun yani paranın gücünü anlamaya başlıyorlar.


Maymunlar paranın kullanımını; araştırmacılar, en çok tercih edilen yiyeceği öğrendikten sonra, yeni bir süreç başlıyor: fiyatlandırma. Bu yeni süreçteki amaç, maymunların biz insanlar gibi rasyonel kararlar verip vermediğini bulabilmek. Böylece araştırmacılar, birçok maymunun tercihi olan Jell-o'nun fiyatını iki somun, elmanın fiyatını yarım somun ve üzümün fiyatını ise bir somun yapıyorlar. Buldukları sonuç ise gerçekten ilginç.


Maymunlar, deney sırasında, biz insanlar gibi para harcama konusunda çoğu zaman rasyonel davranıyorlar. Parasını, en çok yiyecek alabileceği şekilde harcamaya başlıyorlar. Maymunlar, bir somun verip, iki dilim elma almayı, fiyatı iki somun olan bir adet jell-o'ya tercih etmeye başlıyor.



Buraya kadar her şey güzel! Günlerden bir gün, yine ana kafesten, deney kafesine alınan maymun, deney kafesindeki bir tepsi içinde bulunan 12 somunu görüp, aniden çılgına dönüyor. Paraların bulunduğu tepsiyi kapıp, ana kafese fırlatıyor ve kendisini de ana kafese atıyor. Ana kafesteki bütün maymunlar bir anda gökten para yağdığını görüp, yere düşen paraları kapışmaya başlıyorlar.



Levitt, bunu yazısında maymun tarihinde gerçekleşen ilk "banka soygunu" (maymunun tepsiyi çalması) ve "hapishane kaçışı" (maymunun deney kafesinden, ana kafese kaçışı) olarak tanımlıyor.


Bütün bu kaos içinde araştırmacılar, ana kafesteki maymunlardan parayı geri almaya çalışıyor. Olay biraz yatıştığı bir anda Keith Chen, hiç görmemeyi tercih ettiğini söylediği bir olaya şahit oluyor: Erkek maymunlardan biri, dişi maymunlardan birine yaklaşıp, ona elinde bulunan somunlardan birini veriyor ve bunun karşılığında dişi maymun, erkek maymunun seks teklifini kabul ediyor! İşin ilginç yanı bu iki maymunun "işi" bittikten sonra, dişi maymun "kazandığı" parayı araştırmacıya getirip, bununla üzüm almaya çalışıyor. Chen, bu olayı maymun tarihindeki ilk " fuhuş" olarak tanımlıyor.


Üniversitenin araştırma etik bölümü, maymunlar üzerinde yapılan para araştırmasının, maymunların yaşam koşulunu, değerlerini ve gündelik yaşamlarını tamamen değiştirdiği ve zedelediği gerekçesiyle, araştırmayı iptal edip, maymunlara para verilmesini yasaklıyor..


Yazının ilk kaynağını merak edenlere
Monkey Business - New York Times

20 Şubat 2012 Pazartesi

OCAK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 3

KİTABIN ADI : Uluslararası Göstergelerle Türkiye Röntgeni – 10 Yıldır AKP

KİTABIN YAZARI : Orhan Bursalı
KİTABIN ÇEVİRMENİ -
KİTABIN YAYINEVİ : Cumhuriyet Kitapları
KİTABIN BASKI YILI : 2011
KİTABIN BASKI SAYISI:  1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 219 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 10/10

YORUM:
Okudukça içinizi acıtacak bir kitap.
Ülkenin son 10 yıllık yönetimini uygulayan iktidarın bugün geldiği noktayı sorgulayan bir kitap. Tamamen uluslararası istatistik ve göstergelerden alınan bilgilerle ülkemizin içinde bulunduğu vahim durumu görüyor ve derin bir üzüntüye kapılıyorsunuz.
“Demokrasi ve Özgürlük”, “Dünya Özgürlük araştırması”, “Basın Özgürlüğü”, “İnternet Sansürü”, “Küresel Bütünleşme”, “İnsani Gelişmişlik Göstergeleri”, “Eşitsizlik”, “Yoksulluk Göstergesi”, “Hoşgörü”, “Eğitim Harcamaları” ve “Öğrenci Başarısı sıralamaları” çok sayıdaki konu başlıklarından rasgele seçtiklerim.
Tam bir bilgi küpü olan kitabın mutlaka okunması ve başucunuzda bulunması dileğiyle…


Orhan Bursalı (d. 1947) Türk gazeteci, köşe yazarı, bilim ve teknoloji politikaları, bilgi toplumu, dış politika, siyaset ve toplum ilgi alanları. Berlin Hür Üniversitesi'nde siyaset bilimi okudu.

1974 yılından beri gazetecilik mesleğini sürdürmektedir. Cumhuriyet gazetesinin Cuma günleri yayınlanan Bilim ve Teknoloji ekini yönetiyor ve bu ekte bilimsel içerikli yazılar yazıyor. Aynı zamanda Pazartesi, Salı, Perşembe ve Pazar günleri Cumhuriyet gazetesindeki Bilim ve Siyaset başlıklı köşesinde yazıyor.
Televizyonda Bilim Dünyası, Bilim Gündemi ve Bilim Dosyası adlı 100'e yakın program hazırladı ve sundu.

Kitapları
"Yarınına Koşan Bilim: Bir XX. Yüzyıl Takvimi, editör, Yapı Kredi Y., 1993
"Türban: Kadın Sorunu mu, Erkek Sorunu mu?"2008 Cumhuriyet Kitapları
"Bilgi Toplumu Sınıfı, Dünya ve İktidar Sorunu", Türkiye Bilimler Akademisi yayını, Mayıs 2009
"Bilim, Toplum ve Insana Bakış", Cumhuriyet Kitapları, Eylül 2009
"Ulus Yıkıcılığı Zamanları, Cumhuriyet Kitapları, Eylül 2010
"Uluslararası Göstergelerle Türkiye Röntgeni: 10 Yıldır AKP, Cumhuriyet Kitapları, Kasım 2011

17 Şubat 2012 Cuma

(4000 YILLIK ANNE SEVGİSİ)

 SEVGİLİ ANNEME


Sevgili Anneme
Yola çıkan kralın habercisi,
Seni Nippur’a göndereceğim, bu haberi götür!
Uzun bir yolculuk yaptım,
Annem üzüntüde, uyuyamıyor,
Odasına sıkıntılı bir söz girmeyen o,
Bütün yolculara sağlığımı soruyor,
Benim selam mektubumu eline ver!

Eğer annemi tanımıyorsan, onu sana tanıtayım:
Onun adı Şatiştar’dır
Pırıl pırıl görünüşü ile
Bir tanrıça hoşluğu, tatlı bir gelindir o,
Gençliğinden beri kutsanmıştır o.
Kaynatasının evini gayretle yöneten,
Kocasının Tanrısına hizmet eden,
Tanrıça İnanna’nın yerine bakmayı bilen,
Kralın sözünü yabana atmayan,
Sevilen , sevgi ile yaşayan,
Kuzu, iyi kaymak, bal, kalpten akan tereyağdır o.

Annemin ikinci tanımını vereyim:
Annem ufukta parlayan bir ışık, bir dağ geyiği,
Işıldayan bir sabah yıldızıdır o.
Değerli bir akik, Marhaşi’den bir topaz,
Cazibe dolu bir prens mücevheri,
Neşe yaratan bir akik,
Bir kalay yüzük, demir bilezik,
Bir altın çubuk, parıldayan bir gümüş,
İçi çeken bir fildişi heykelcik,
Mavi taştan bir taban üzerinde duran alabastar bir melektir o!

Annemin üçüncü tanımını vereyim:

Annem mevsiminde yağmur, ilk tohum için su,
Zengin bir bahçe meyveyle dolu.
Kozalaklarla süslü bir köknar ağacı,
Yeni yılda ilk ayın ürünü,
Sulama yerlerine bereket getiren bir kanal,
Aranan en tatlı Dilmun hurmasıdır o.

Annemin dördüncü tanımını vereyim:
Annem bir bayram, neşe dolu bir kurban,
Prenseslerin olgusu, bir bolluk şarkısı
Neşesi tükenmeyen, seven, sevilen bir kalp,
Annesine dönen bir tutsağın müjdesidir o.

Annemin beşinci tanımını vereyim:
Annem çam ağacından bir araba, şimşirden bir tahtırevan,
Parfümle kokulandırılmış güzel bir giysi,
Kendisine tam uyan, çiçekten bir taçtır o.
Sana verdiğim bu tariflerden annemi tanıyacaksın.
Lamalara sahip olan o hoş kadın işte benim annemdir.
Benden haber için kulak kesilen ona,
Haberi neşe ile götür.
“Sevgili oğlun Ludingirra’dan selam” de ona.

Ludingirra’nın Yaşamöyküsü. Tablet 16

16 Şubat 2012 Perşembe

SAİNT PETERSBURG KANAL TURU

Saint Petersburg’u tanımanın en kolay ve güzel yollarından birisi şehirde kanal turu yapmak. Şehrin sayısız kanallarında, küçüklü büyüklü bir çok kanal rotası var. En güzelleri bir süre küçük kanallarda gittikten sonra Neva nehrine çıkıp üzerinde seyrederek sağlı sollu tüm şehir manzarasını nehirden seyretmek.

Turların büyük kısmı, şehrin ana caddesi olan Nevski Prospekt üzerindeki duraklardan kalkıyor. Genellikle tur saatli olmasına rağmen doldukça kalkıyorlar. Kişi başı 1000 Ruble olan büyük turu tercih ettik. (Yaklaşık 58 TL, ancak turla giderseniz acentalar 30-35 Euro fiyat veriyorlar)

Kanal üzerinde şehri ters bir bakış açısıyla izlemek özellikle inci gibi işli binalar arasında dolaşmak tam bir görsel şölen. Sizi şehirle baş başa bırakıyorum.



















15 Şubat 2012 Çarşamba

DARWİN ÖDÜLLERİ

 Bir ABD üniversitesinin öğrencileri tarafından “Darwin Ödülleri”, veriliyor. Her yıl, basını sürekli tarayan öğrenciler, en ilginç olayları bu yarışma kapsamında ödüllendiriyorlar. Ödülün “Darwin” adıyla anılması onun "evrim kuramı"na (!) gönderme yapıyor. 2007 ödülleri aşağıdaki haberlere verilmiş!:

1- Kaliforniya'da James Eliot 38'lik tabancasıyla soyguna kalkıştı. Ancak tabanca ateş etmesi gerektiği an tutukluk yaptı. James "- ne oluyor?" diye namlunun içine baktı ve denemek için tetiği çekti. Tabanca bu kez ateş aldı...

2- İsviçre'deki bir lokantada et kesme makinesi, kaza sonucu aşçıbaşının parmağını kopardı. Aşçıbaşı sigorta şirketinden tazminat istedi. Şirket aşçıbaşının kişisel bir ihmali olduğundan kuşkulandı ve uzmanlarından birini makineyi kontrol etmesi için gönderdi. Eksper kontrolü yaparken makineyi işletti ve parmağını kaybetti. Şirket sigorta parasını ödemek zorunda kaldı.

3- Chicago'da kar fırtınasından sonra, bir adam arabasını park edebilmek için evinin önündeki kar yığınını bir saat küreyerek temizledi ve kendine bir yer açtı. Arabasını alıp geldiği zaman o yere bir kadının kendi otomobilini park edivermiş olduğunu gördü ve sinirlenip silahıyla ateş ederek kadını öldürdü.

 4- Zimbabwe'de bir otobüs şoföründen, 20 kadar akıl hastasını öteki kasabadaki akıl hastanesine götürmesi istendi. Şoför müşterilerini aldı ve yola çıktı. Yarı yolda bir barın önüne durdu ve gidip bir iki kadeh attı. Otobüse geri döndüğünde bütün hastalarının kaçıp gitmiş olduğunu dehşetle fark etti. Beceriksizliğinin ortaya çıkmasını istemeyen şoför oradaki otobüs durağına gitti ve bekleşen yolculara onları bedavaya taşıyacağını söyledi. Sonra onları götürüp akıl hastanesine teslim etti ve 'Dikkatli olun, bunlar ipsiz sapsız şeyler söyler, biz akıllıyız derler, ciddiye almayın!' deyip kaçtı. Olayın içyüzü üç gün sonra anlaşılabildi.

5- Adamın biri Lousiana'da bir mağazaya girdi ve dükkân sahibine elindeki 20 doları bozmasını rica etti. Dükkân sahibi kasayı açtığı an, adam silahını çıkardı ve kasadaki bütün parayı istedi. Adam paraları topladı ve elindeki 20 doları tezgâhın üzerinde bırakıp kaçtı, gitti. Ama ortaya girift bir hukuki mesele çıktı. Tezgâhta bıraktığı para 20 dolardı, ama kasadan yalnızca 15 dolar tutarında bozuk para çıkmıştı. Şimdi buna, silahlı soygun denebilir miydi?

6- Bir kadın New York'ta saldırıya uğradı. Biri onun çantasını aldı kaçtı. Kadın, çığlıklarına gelen polise hırsızın eşkâlini verdi. Bunda o kadar başarılı oldu ki, polis kısa zamanda birini yakalayıp karakola getirdi. Sanığa "Şurada dur, şimdi şu bayanla kimlik tespiti yapacağız" dedikleri sırada adam kendinden emin seslendi: "Evet, evet. Çantasını kapıp kaçtığım kadın buydu".

7- Michigan'da sabahın 5'inde bir adam bir fastfood'a gitti ve kasadara silah göstererek kasadaki parayı vermesini söyledi. Kasadar itiraz etti: "Ama bir şey ısmarlamadan kasayı açmam mümkün değil." Adam "Öyleyse, bana soğan dilimleri ver" dedi. Kasadar gene itiraz etti: "Sabahları soğan hizmeti yapmıyoruz." Silahlı adam suratını asarak çıktı gitti.

8- Adamın biri sabahın erken saatinde sokakta park etmiş olan bir karavandan benzin çalmak istedi. Deponun kapağını açtı, hortumu daldırdı ve emdi. Polis adamı 15 dakika sonra orada kıvranırken buldu. Çünkü adam hortumu benzin deposuna değil, yanlışlıkla pis su deposuna daldırıp emmişti. Karavanın sahibi şikâyetçi olmadığını söyledi; "Son birkaç ay bu kadar gülmemiştim" dedi...

14 Şubat 2012 Salı

OCAK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 2

 
KİTABIN ADI
Prag Mezarlığı (İl Cimitero di Praga)
KİTABIN YAZARI
Umberto Eco
KİTABIN ÇEVİRMENİ
Eren Yücesan Cendey
KİTABIN YAYINEVİ
Doğan Kitap
KİTABIN BASKI YILI
2011
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI
493  sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 



YORUM:
Çağımızın en büyük entelektüellerinden kabul edilen (ki fazlasıyla hak ediyor) Umberto Eco yeni romanıyla yine yazınsal bir şölenle karşımıza çıkıyor.
Hitler’in, Yahudi soykırımına gerekçe yaptığı söylenen “Siyon Bilgelerinin Protokolleri”, romanın çıkış konusu. Döneminin tamamen gerçek olaylarına, yazar tarafından serpiştirilen birkaç roman kahramanı ile görkemli roman oluşmuş. Başkahraman Simonino Simonini’in günce tutmasıyla başlayan kitap, güncede geri giden anılarla, Simonini’nin o güne kadar yaşamı ve başından geçenleri özetliyor. Daha sonra beklenmedik şekilde günceye müdahale edip yazmaya başlayan Rahip Dalla Picola’nın bir süre sonra Simonini’nin 2. Kişiliği olduğu anlaşılır.
Bir sahte belge uzmanı olan sahte noter Simonini, Garibaldi’nin Roma’ya yürüyüşü, Paris’te komün devrimi ve Dreyfüs Davası gibi, dönemin birçok olayına girip çıkıyor. Gerisini merak edenler kitabı alıp okumak zorunda.
Eco tarafından kitaba eklenen ve dönemi yansıtan karakalem çizimlerde enfes ve mükemmel bir görsel bütünsellik sağlıyor.

13 Şubat 2012 Pazartesi

“MUSTAFA KEMAL EN LARMES” (MUSTAFA KEMAL GÖZYAŞLARI İÇİNDE)

“Gençliğe Hitabe” Ucuz Politika Malzemesi Değildir!

“Gençliğe Hitabeyi” ortadan kaldırmak isteyen kuşkusuz biliyordur, Gazi Mustafa Kemal’in nerede ve hangi açıklamalardan sonra gençliğe seslendiğini.
Anımsatmak yararlı olabilir:

Gençliğe seslenişten hemen önceki yakıcı sözler ve yanağa süzülen ateş damlalarını pek anımsayana rastlamadım.
“…O gün, Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, bir haftadır anlatmakta olduğu, bağımsızlık savaşı ve kuruluş tarihinin sonuna geldiğinde bir an duraklamış, başını şöyle bir kaldırmış, bakışlarını salondakilerin gözlerinden ayırmadan, kaldığı yerden sürdürmüştü “Büyük Söylevi”ni:

Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyyidlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen, kaderlerini ve hayatlarını falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacıların ellerine bırakan insanlardan meydana gelmiş bir topluluğa bir millet gözüyle bakılabilir mi?
Milletimizin kendine has niteliğini yanlış şekilde gösterebilen ve yüzyıllarca göstermiş olan bu gibi unsurlar ve kuruluşlar, yeni Türk Devleti'nde Türkiye Cumhuriyeti'nde devam ettirilmeli miydi?
Gazi’ bu sözleri, isyanları (1919-1927) anlattıktan sonra söylemiş; gericiliğin, istibdadın (baskının) kaldırılmasından söz etmiş ve başını kaldırmış; “Efendiler!” diyerek sesini yükseltmişti:

"Bu beyanatımla, milli hayatı hitam (son) bulmuş farz edilen (sanılan) büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını ve ilim ve fennin en son esaslarına müstenit (dayanan), milli ve asri bir devletin, nasıl kurulduğunu ifadeye (anlatmaya) çalıştım.
Bugün vasıl olduğumuz (ulaştığımız) netice, asırlardan beri çekilen milli musibetlerin intihabın (felaketlerin yarattığı bilincin) eseri ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir. Bu neticeyi, Türk gençliğine emanet ediyorum."

Gazi, yine duraklamıştı: Bakışları önden arkaya dinleyenlerin gözlerinde gezinmiş ve yine ufuklara dalıp gitmiş gibiydi.
"Ey Türk gençliği!" diye başlamıştı. Okudukça sesi buğulanıyor; sözcükler dudaklarından dökülürken gözyaşları da yanaklarından süzülüyordu. Salondaki Cumhuriyet Halk Fırkası delegeleri heyecanla ayağa kalkmışlardı. Hepsinin gözlerinden yaşlar iniyordu.
Beş gündür Gazi’yi izleyen ve yayın organlarına günü gününe haber geçen Avrupalı, Asyalı gazeteciler şaşkınlık içindeydiler. O akşam, "Söylev'in son anını, gazetelerine heyecanla geçtiler. O gazetelerden Daily Telgraph'ın (22 Ekim 1927) manşeti:

"Mustafa Kémal En Larmes" (Mustafa Kemal gözyaşları içinde)
İngiliz Büyükelçisi de olanları raporunda Dışişleri’ne şöyle bildiriyordu:

"Mr. Helms'in bildirdiğine göre, toplantının sonuna doğru Gazi'nin sesi neredeyse duyulmaz oldu. Fakat O, bitirmek için kendine hâkim olarak, ülke gençliğine seslendi.
Onlara işgalcilerle karşılaşsalar bile cumhuriyeti koruma görevini verdi. Ve bu [sözler] dinleyicileri ve kendisini öylesine etkiledi ki, Gazi ve dinleyenlerin çoğu gözyaşlarını tutamadılar."(*)

“Gençliğe Sesleniş” o uzun Bağımsızlık ve Kuruluş savaşımı tarihinin anlatıldığı Büyük Söylev’in ayrılmaz parçasıdır!
Saldıranlar, bilinçsizce savunanlar ve “Sesleniş”i ucuz siyasal tartışmalarına sokak ağzıyla malzeme yapmaya kalkışanlar da bu gerçeği unutmasalar yeridir!

 (*) Büyükelçi Sir G. Clerk, İngiltere Dışişleri Bakanı Austen Chamberlain'e Ekim 26, 1928 tarihli raporu. (Atatürk'ün Büyük Söylevi Üzerine belgeler, Bilal N. Şimşir, TTK Yayınları, XVI. Dizi-Sayı: 61, s.67)

(Kaynak. Önce Vatan)


10 Şubat 2012 Cuma

OCAK AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 1

 
KİTABIN ADI
Hapiste Yatacak Olana Öğütler
KİTABIN YAZARI
Tuncay Özkan
KİTABIN ÇEVİRMENİ
-
KİTABIN YAYINEVİ
Cumhuriyet Kitapları
KİTABIN BASKI YILI
2011
KİTABIN BASKI SAYISI
7. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI
147  sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
10/10 



YORUM:
Üç yıla yakın süredir Silivri’de tutuklu bulunan ve tahliyesi de belirsiz bulunan Tuncay Özkan’ın bir anlamda çığlığı bu kitap.
Kitapta, zorunlu yaşam alanı yapılan cezaevindeki hayatından kesitler sunuyor. Olabildiğince mizahi bir dili yakalamaya çalışmışsa da, okudukça satır aralarından büyük bir acının, özgürlükten mahrum edilişin acısı, haykırışları yükseliyor.
Tuncay Özkan zorla alıştırıldığı bu yaşamı bu kez, buraya düşmesi muhtemel dostlara bir hazırlık kitabı gibi hazırlamış. Hapiste su, temizlik, çay, yemek, ziyaret, okumak, yazmak, günlük yaşam gibi normal hayatta üzerinde durup düşünmediğimiz nice ayrıntıyı büyük bir ciddiyetle yazıyor anlatıyor, adeta beyinlere çivi gibi saplıyor.
Ve Nazım’ın deyişiyle, avaz avaz bağırıyor;
"Yaşamakta ayak direyeceksin,
 Belki bahtiyarlık değildir artık,
 Boynunun borcudur fakat,
 Düşmana inat bir gün fazla yaşamak."
Alın,okuyun ve onların yalnız olmadıklarını hatırlatın, uzaktan sevginizi yumak yumak onlara savurun… unutmayın, onların tek tesellisi yalnız olmadıklarını hissetmek…