29 Haziran 2011 Çarşamba

LE MONDE Türkiye Muhabiri Guillaume Perrier'nin "Türkiye analizi"

Türkiye, son ve büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor.

Bu ülke korkulduğu gibi, ırka ya da dine dayalı bir bölünme yaşamadı.
Daha korkunç ve daha temel bir bölünmeye gidiyor.
Cumhuriyet boyunca süren "kültürel bölünme".
Bu artık iyice keskinleşti.
Şimdi bir yanda, ayakkabılarını sokak kapısı önünde çıkaran, kadınları başı örtülü, erkekleri sokağa pijamayla da çıkabilen, erkek çocukları kahveye giden, kız çocukları tam bir baskı altında yaşayan, türkü ile arabesk arası bir müzikten zevk alan, futbol izleyen, belki de hiç kitap okumamış, hiç dans etmemiş, hiç karı koca birlikte yemeğe gitmemiş, hiç tiyatro seyretmemiş, iyi eğitim alamamış, dini inançları kuvvetli, kalabalık, bir kitle var.
Diğer yanda ise kız lisesi-Kolej yelpazesinde eğitim görmüş, en azından bir düğün salonunda ya da kolej partisinde dans etmiş, sinemaya giden, çok fazla olmasa da kitap okuyan, müzik zevki pop şarkılarla, klasik müzik arasında dolaşan, evi nispeten daha zevkli döşenmiş, kızlarının flörtüne göz yuman, kadınları modern görünümlü, şarabın kalitesinden pek anlamasa da, kadın erkek bir arada içki içebilen, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kıyasla çok gelişmiş algılıyan, entelektüel düzeyi çok yüksek olmasa da, batı standartlarına yakın bir grup var.
Bu iki grubun yaşam tarzı birbirinden kopuk.
Onların, Batı'daki sınıflar arasında ortak zevk alanları yaratan, müzik, resim, heykel tiyatro ve sanat gibi, birleştirici kültürel zeminler yok. Yaşamları, zevkleri, inanışları birbirinden çok farklı. Hatta birbirine düşmanca.
Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmış, aşağılanmış, itilip kakılmış. Şimdi bu grup siyasal olarak örgütlendi. Kalabalıklar.
Ve her seçimi kazanacak siyasi bir güçleri var artık.
İkinci grup ise azınlıkta. Ve artık bir daha seçim kazanma olanakları yok. Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya çıkıyor.
Daha Batılı olan "ikinci grup", Batı'nın siyasi değerlerini kabul ederse, bir daha asla iktidarı ele geçiremeyeceğini bildiği için, git gide Batı'ya ve Batı'nın demokratik değerlerine düşman oluyor.
Yaşam tarzı olarak Batı'ya düşman olan birinci kesim ise, iktidarı ancak Batı'nın kriterlerini kabul ederek ele geçirebileceğini bildiği için, Batı'yla ilişkileri geliştirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.


Bu kültürel parçalanmada "ordu" önemli bir role sahip.

Eğer , birinci grubu desteklerse ve batı'nın demokrasisi burada kabul görürse, ordu da iktidarını kaybedecek.
Aslında birinci grubun çocuklarından oluşan ordu, kendi iktidarını sürdürebilmek için, kendisine benzemeyen ikinci grupla işbirliği yapıyor. Bir anlamda kendi köklerine ihanet ediyor.
Bu iki grup, siyasi iktidar için son kez çarpışmak üzere hareketlenmiş gözüküyorlar.
Birinci grup ekonomik olarak da güçlü artık, Anadolu'da üretim yapıyor, malınıdiş dünyaya satıyor. Para kazanıyor. Siyasi örgütünü destekliyor.
İkinci grup ise parasal olarak da kuvvetli değil artık.
Mevcut iktidarın da baskısıyla giderek ekonomik kazançlarını kaybediyor.
Dış dünyayla iş yapan, dışarıdan borçlanan büyük burjuvazi, Türkiye'nin ancak demokrasiyle normalleşebileceğine inanan entelektüel kesim, devletin yapısının değişmesi ve dünyayla bütünleşmesi gerektiğini düşünen bir grup bürokrat, birinci grubun destekçileri.
Yargı, ordu, bürokrasinin önemli bir kısmı, ikinci grubun arkasında.
Ve bu İkinci grup, siyasetle demokrasiyle, iktidarı elinde tutmasının olasıl olmadığını kavradığından, şimdi siyaset ve demokrasi dışında bir çözümün peşinde.
Cumhurbaşkanı seçimi; kavganın keskinliğini ve iki tarafın niyetlerini açıkça ortaya koydu.
Ordu destekli ikinci grup artık seçim de istemiyor. Ve darbe söylentileri gittikçe artıyor. Cuntalardan söz ediliyor.
Peki, darbe olursa ne olur?
Yaşam tarzı Batı'ya daha yakın olan ikinci grup, orduyla birlikte iktidara gelir ve Batı'nın desteğini kaybeder. Avrupa buna kesinlikle karşı çıkar. Amerika her zamanki pragmatizmiyle, Kuzey Irak ve Ortadoğu politikalarını desteklemesi karşılığında darbeyi kabullenebilir aslında.
Ama Amerika'nın önünde de ciddi bir engel var. "Demokrasi getireceğim" diye Irak'ı işgal eden bir ülke, dünyaya ve kendi kamuoyuna Türkiye'deki "darbeyi" niye desteklediğini açıklayamaz.
Ve Irak faciasından sonra ikinci bir "zorlamayı" gerçekleştirecek gücü yok. İstese de istemese de darbeye karşı çıkacak.
Silahını ve parasını Batı'dan alan bir ordu ve ülke, Batı'dan koptuğunda ne yapacak?
Sanırım uzun zamandır bunu düşünüyorlar ve korkarım bunun yanıtını buldular.
Türkiye'de darbe olursa, dünya, tarihte bugüne kadar hiç gerçekleşmemiş, yeni bir oluşumla karşılaşacak. Türkiye, olası bir darbeden sonra, Rusya ve Iranla ortaklık kurmak isteyecek. Silahı, enerjiyi ve parayı bu iki ülkeden alacak.
Rusya'yla Iran'ın elindeki doğal gaz, petrol ve nükleer güç, Türkiye'yi ayakta tutmaya yeter.
Ama Rusya- Türkiye- Iran bloku. Dünyanın bütün dengelerini değiştirir. Ortadoğu'nun kontrolünü tümüyle ele geçirir. Avrupa'yı küçük kıtasına hapseder. Kafkasları, Afganistan'ı, Pakistan 'ı kendi gücüne katar. Müslüman dünyayla yakın bir ilişki kurar. Petrol kaynaklarına egemen olur. Çin'le işbirliği yapabilir.
Bu gelişme, Avrupa, Amerika ve biraz da Japonya'dan oluşan "Batı" nın, dünyadaki etkinliğini inanılmaz bir biçimde azaltır.
Yeni blok asker, enerji ve para acısından çok güçlenir.
Böylece, Türkiye'deki çatlama dünyada büyük bir çatlamaya yol açar.
Eğer Üçüncü Dünya Savaşı çıkacaksa, sanırım, bu çatlamadan çıkar.
"Asla böyle bir şey olmaz" diyebilirsiniz. ..
Niye olmayacağına dair elinizde çok kuvvetli veriler varsa, söyleyin.
Ama, ya olursa... ki.... bana çok mümkün geliyor.
O zaman ne yapacaksınız?
Bugün Türkiye'de kamplaşan ve bölünen insanların da..
Türkiye'yi Avrupa dışına itmeye çalışan, eski bir imparatorluk olmanın bir yanıyla; çok görkemli, bir yanıyla; çok zayıf mirasına sahip olan bir ülkeye küstahça davranan, işbirliği yerine "baş öğretmenlik" yapmaya kalkan Avrupa'nın da...

Türkiye politikasında "ikili" oynayıp, kurnazlık ettiğini sanan Amerika'nın da...
Bu senaryoyu bir düşünmesini isterim doğrusu.
Türkiye'de yaklaştığı görülen kanlı bir çatışmanın, bütün dünyayı yakması sandığınız kadar uzak bir ihtimal değil.


(Kaynak: Engin Kültür)

28 Haziran 2011 Salı

HAZİRAN AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 3

KİTABIN ADI : Luviler – Anadolu’nun Gizemli Halkı (The Luwians)

KİTABIN YAZARI : Derleyen: H. Craig Melchert
                       Yazarlar: H. Craig Melchert
                                         Trevor R. Bryce
                                         J. D. Hawkins
                                         Manfred Hutter
                                         Sanna Aro
KİTABIN ÇEVİRMENİ:  Barış Baysal – Çiğdem Çıdamlı
KİTABIN YAYINEVİ:  Kalkedon Yayınları
KİTABIN BASKI YILI : 2010
KİTABIN BASKI SAYISI:  1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI 287 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 9/10 (Yanlış hece bölünmesinden kaynaklanan dizgi hataları var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ 10/10
YORUM:  Luviler, Geçen yüzyıl başlarına kadar bilinmeyen ve Hititlerin keşfedilerek tarih sahnesine çıkmasından sonra daha bilinir ve anlaşılır hale gelen Luviler’e ilişkin bugüne kadar Türkçe’de bu denli ayrıntılı bir kaynak yoktu. Ortadoğu ve Anadolu üzerine ayrıntılı çalışmalar yapan değerli araştırmacı ve dil uzmanlarından oluşan yazarları tarih, dil, kültür, din ve sanat eserleri üzerine ayrıtılı makaleleri bir araya getirilmiş.
Kaynakların büyük çoğunluğu Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonraya ilişkin. MÖ 9 ve 8. yy’la ait kaynaklar derlenmiş.
Ancak köken olarak, Hititler’den çok daha önceye, Anadolu’nun en eski halkı olarak tanımlanan Luviler’e ait kaynaklar ne yazık ki hala çok yetersiz. Bulunanlar daha çok Hitit kütüphanelerinden ve Asur kaynaklarından derlenebiliyor. Uzun süre okunamayan yazıları bugün okunabilmekle birlikte kaynak çok az olduğu için ne yazık ki kültürleri hakkında ancak yardımcı kaynaklardan oldukça silik bilgiler geliyor.
Dil olarak en eski Türkçe’yi andırdığı söylenen dilleri hakkında ayrıntılı bilgiler edindikçe daha çok benzerlikler yakalayabileceğimizi sanmak hayal olmasa gerek.
Sadece Anadolu’da yaşamış bu halkı, kuşaklar sonraki torunları olarak tanımak isterseniz bu kitabı okuyun derim.


H. Craig Melchert is a linguist known particularly for his work on the Anatolian branch of Indo-European. He received his B.A. in German from Michigan State University in 1967 and his Ph.D. in Linguistics from Harvard University in 1977. From 1968 to 1972 he served in the United States Air Force, where he learned Chinese and worked as a Chinese radio listener. In 1978 he accepted a position at the University of North Carolina at Chapel Hill, where he became Paul Debreczeny Distinguished Professor of Linguistics. As of July 1, 2007 he is A. Richard Diebold Professor of Indo-European Studies at the University of California, Los Angeles.

In 2005 he was the Hermann and Klara Collitz Professor at the Linguistic Society of America Summer Institute.
Publications
• Studies in Hittite Historical Phonology, Vandenhoeck & Ruprecht, Göttingen, 1984, 176pp.
• Lycian Lexicon, self-published, Chapel Hill, 1989, iv + 122pp.
• Cuneiform Luvian Lexicon, self-published, Chapel Hill, 1993, vi + 298pp. luvlex
• Lycian Lexicon (2nd revised edition), self-published, Chapel Hill, 1993, vi + 130pp.
• Anatolian Historical Phonology, Rodopi, Amsterdam, 1994, iv + 457pp.
• A Dictionary of the Lycian Language, Beech Stave Press, Ann Arbor/New York, 2004, xvii + 138 pp.

(Kaynak: Wikipedia)

27 Haziran 2011 Pazartesi

ONLARI UNUTMAYIN - 25

SİVRİHİSAR’LI MÜLAZIM (TEĞMEN) AHMET HAMDİ BEY
(Mülazım(Teğmen)Ahmet Hamdi Bey(AYKER)” Halil İbrahim oğlu,1316-(1900) SİVRİHİSAR doğumludur.)

"Ben o zaman 20-22 yaşlarında idim. Rumlar bize aman vermiyorlardı, hatta evlerimizden bile çıkamıyorduk. Rumlar azmış ve Rum Pontus Hükûmetini kurmak için komiteler meydana getirmişlerdi. Biz Rumların vaziyetleri karşısında bocalayıp duruyorduk. Silahımız yoktu ama buna rağmen biz gençler boş durmadık. Çevremizdeki köylerden gençler topladık; özellikle bileği kalın gençlere sorumluluk verdik. Ve biz de Rumlara dirlik vermemeye başladık." (O günkü faaliyetlerde bizzat görev alan Recep Ünlü)

l
 İngilizler 9 Mart 1919 tarihinde Samsun’a 200 kişilik askerî birlik çıkarmışlar, bir müfreze de Merzifon’a göndermişlerdi. Kurtuluş Savaşı öncesi, çoğu Rum olmak üzere,50-60 kadar çete, Samsun sancağı içinde, huzur ve asayişi kökünden sarsmıştı.

Rum Pontus çetelerinin saldırıları şiddetlenince, bu durumu ulusal onura yediremeyen Samsun'daki 15.Tümen Makinalı Tüfek Takım Komutanı Mülazım (Teğmen) Hamdi Efendi birliğinin bütün erlerini, silah ve cephanesini yanına alarak 17-18 Mart gecesi dağa çıktı. Mahmur Dağı'na doğru Rum çetelerinin üzerine yürüdü. Bu durumdan kuşkulanan Rum Pontus çetelerinin liderleri İngilizlerden, büyük bir yaygara ile güvenliklerinin sağlanması için yardım istediler. 19 Mart günü Samsun açıklarında bekleyen bir İngiliz gemisinden kente 100 asker çıkarıldı.
Bu olay Kurtuluş savaşının ilk kıvılcımı ve ilk direnişi göstermesi bakımından çok önemli bir olaydır. Bu olaydan sonra İngilizler dikkatlerini bu bölgeye çekti ve İngiliz Yüksek Komiserliği’nin de Türk halkının silâhlandığı konusundaki şikâyetleri arttı.
Teğmen Hamdi birlik komutanının uyarıları ile birliğe döndü ise de onun bu davranışı İngilizlerce İstanbul'a Osmanlı Hükûmetine şikâyet edildi. Bu durum Türklerin soykırıma geçtikleri biçiminde duyuruldu. Türklerin Rumları öldürme hazırlığı içinde oldukları yalanları ile dolu raporların işgal kuvvetlerinin temsilcilerine bildirmesi "Canik Bölgesi Asayiş Dosyası" adıyla bir raporun hazırlanmasına neden oldu. Aynı günlerde İtilaf Devletleri sadarete başvurarak Samsun ve civarında bulunan Rum köylerine Türk çetelerince saldırıldığını, hükümetin güvenliği sağlamaması hãlinde söz konusu bölgeyi işgal edeceklerini bildirince, kaygılanan Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Beyin tavsiyesi ile bölgeye Mustafa Kemal Paşayı göndermeyi kararlaştırdı.


Atatürk'ün Samsun'a gidişinin nedeni

Dönemin şartları içinde Samsun ve dolayları mütareke Türkiye'sinin en çapraşık çete faaliyetlerine sahne olan ilimizdi. Mevcut çete faaliyetlerinin çoğunluğunu Pontusçu Rumlar oluşturmaktaydı. Mustafa Kemal Paşa'nın, IX. Ordu müfettişliğine atanmasının başlıca nedeni de bu yöredeki Rumları, orada yaşayan Türklere karşı korumak ve Anadolu'da kurulmakta olan milli cemiyetleri dağıtmaktı.
30 Nisan 1919'da 9. Ordu Müfettişliğine atanan Mustafa Kemal, Samsun'a, görev bölgesindeki iç huzuru sağlamak, silah ve cephaneleri toplamak, vatandaşlara silah dağıtılmasını engellemek ve bunu yapan kuruluşları ortadan kaldırmak üzere gönderildi.
Atatürk beraberindeki 18 kişi ile 16 Mayıs 1919 Cuma günü öğleden sonra “Bandırma” adındaki eski bir vapurla Galata rıhtımından ayrılır. 17Mayıs 1919 Cumartesi günü Bandırma Vapuru saat 21.40 sıralarında İnebolu’ya varır. 19 Mayıs 1919 Pazartesi günü beklenen yolculuğun sonuna gelinir.
Atatürk, Samsun’dan, bekli de ilk raporunu 22 Mayıs 1919 da, İstanbul hükümete verir.
Raporda: “ İngiliz kıtasının, Samsun’ a çıkması üzerine, memleketin yabancı istilasına uğradığı hissine kapılan ve Rum taşkınlıklarına kızan, 15. fırka (Tümen) makineli Tüfek Subayı Ahmet Hamdi Efendi, Rum çetelerinin, Türk Köylerine ve halkına yapmakta oldukları zulüm ve tecavüzden üzülerek, bir makineli tüfek ve emrindeki askerlerle, 17-18 Mart gecesi dağa çıkmıştır. “ şeklinde göndermiştir.
Kurtuluş Savaşı’nda, ilk kıvılcımı yakan, Sivrihisar’lı, Yedek Subay,ın bu kahramanlığı, Genel Kurmay Başkanlarımızdan, Rahmetli Fevzi Çakmak Paşa’nın, anılarında da görmek mümkündür.
Sabahattin Selek,”Anadolu İhtilâli”, İstanbul, 1981, sayfa.206. da;”Türk Makineli Tüfek birliğinden Sivrihisar’lı Mülazım (Teğmen) Ahmet Hamdi Bey, adındaki bir teğmenin askerlerini alarak dağa çıkması ve kurtuluş savaşının ilk kıvılcımını ve ilk direnişini göstermesi bakımından çok önemli bir olaydır”demiştir.
Kamuran Gürün ise; “Savaşan Dünya ve Türkiye” adlı kitabında,Mülazım Ahmet Hamdi Bey, dağa çıkarak, “İngilizlere nota verdirmesine”, “Mustafa Kemal Paşa’nın görevlendirilmesine”, “KURTULUŞ SAVAŞI’ NIN, DOLAYISIYLA DA OLSA, BAŞLANGICINA SEBEP OLMUŞ OLUYORDU.” ifadelerini kullanmıştır.
Ahmet Hamdi Bey’e, Kurtuluş Savaşı’ndaki başarılarından dolayı, 24 Şubat 1926’ da T.B.M.M tarafından, 2094 sayılı berat’ la kırmızı şeritli İstiklal Madalyası verildi.
1922 de zabit yapıldı.1923’te de terhis oldu. Ancak 22 Mayıs 1942 de (2.Dünya Savaşı sırasında) ihtiyat olarak tekrar askere çağrıldı. Ağustos 1942de terhis edildi. İzmir’e yerleşti.
19 Mayıs 1919, tam bağımsızlığın başlangıcıdır. Bu başlangıç, 29 Ekim 1923'te sonlanmış ve ilk meyvesini vermiştir.Adı “CUMHURİYET’tir. Hürriyet ve özgürlük kavramları, Cumhuriyetle yerine oturmuş, ulusumuz hak ettiği yönetime kavuşmuştur.
Ne vatan-millet aşkı diye rol yapan mafyaların, ne din simsarlarının, ne ulus ve mezhep ayrılıkçısı bölücülerin, ne de dış güçlerin yıkamayacağı bir kaledir TÜRKİYE CUMHURİYETİ. Bu kalenin duvarları; bilim ve mantık, Askerleri yılmaz savaşçı, Topraklarındaki su şehit kanıdır. Bu kalenin derdi uygar toplumlar düzeyinin üstüne çıkmaktır. Kumandanı ve örnek insanıysa Mustafa Kemal ATATÜRK'tür!..



21 Haziran 2011 Salı

RAKI İÇMENİN 101 KURALI

1. Sarhoş olunmaz.
2. Masada konuşulan masada kalır. Kayıt, not tutulmaz.
3. Fotoğraf çekilmez. Dışarıdan çekene kızılmaz.
4. Telefonla konuşulmaz. Çalarsa açılır, “Rakı içiyorum” denir, kapatılır.
5. GSM'le oynanmaz: Sofra iPhone, Blackberry tanımaz.
6. Muhabbet esnasında biçem, izlek, imgelem gibi kelimeler kullanılmaz.
7. Kadınlar silip oturur: Rakı bardağında ruj izi olmaz.
8. Düzgün konuşulur, lüzumsuz şirin olunmaz.
9. Rakıda hızlı gidene karışılır, yavaş düşene karışılmaz.
10. Argo konuşulur, küfür edilmez.
11. “Hey!”, “hişt!”, “pişt!” gibi ünlemler kullanılmaz.
12. Memleketi herkes meşrebine göre kurtarır, karışılmaz.
13. Yemek yenilmez.
14. Meze tırtıklanır, karın doyurulmaz.
15. Şalgam suyu, soda, ayran, çay yanına konabilir, içine konmaz.
16. Kafaya vurup “lölölö!” demek gibi zevzek şakalar yapılmaz.
17. Masada kitap, dergi, hele laptop asla bulunmaz.
18. Zeki Müren de Giuseppe Verdi de dinlenir; Kayahan, Bryan Adams dinlenmez.
19. Varsa müzik duyulacak kadar açılır, bağırtılmaz.
20. Hüzün de neşe de eksik olmaz.
21. Masada ağlanmaz.
22. Ağlayan çıkarsa konu değiştirilir, avutulmaz.
23. Yüksek sesle şarkı söylenmez.
24. Şarkı mırıldanırken el kol hareketleriyle desteklenmez.
25. El kol fazla hareket etmez.
26. Tartışılır, kalp kırılmaz.
27. Herkes konuşur, monolog olmaz.
28. Aynı anda konuşulmaz, söz kesilmez.
29. Masaya sigara dumanı üflenmez.
30. Bir rakı içilirken başka marka övülmez.

31. Rakı masasında sessizlik olmaz.

32. Zırt pırt tuvalete gidilmez.
33. Masada yellenilmez.
34. Masada geğirilmez.
35. Masaya müzisyen alınmaz.
36. Azıcık uçulabilir ama yalan dolan olmaz.
37. Yüksek sesle konuşulmaz.
38. Kazak pantolonun içine sokulmaz.
39. Çıplak / yarı çıplak durulmaz.
40. Şiir konuşulur, şiir okunmaz.
41. Rakı içilirken başka içki içilmez.
42. Yolluk bir teki aşmaz.
43. Yolluk alınmışsa cila çekilmez.
44. Biradan başka cila olmaz.
45. Cila birası bir küçüğü geçmez.
46. Rakı sonrası kahve, şekerli içilmez.
47. Kahve içilirken höpürdetilmez.
48. Rakı yalnız içilmez.
49. Rakı masası 4-5 kişiyi geçmez.
50. Garsona adı dışında bir şeyle seslenilmez.
51. Garsona rakı doldurtulmaz.
52. Balkon sofrasında içmeyen çalıştırılmaz.
53. Sıcaksa buz konabilir, buz erimeden içilmez.
54. Rakıdan önce su, sudan önce buz konmaz.
55. Rakı sek içilmez.
56. Rakıcı ota çöpe öpüşmez, habire takdir etmez.
57. İçerken serçe parmak havaya kaldırılmaz.
58. Rakı hızlı içilmez.
59. Rakı fondip yapılmaz.
60. Kerahet vaktinden önce rakı içilmez.
61. Büyük konuşanla rakı içilmez.
62. Çok konuşanla rakı içilmez.
63. Sessiz duranla rakı içilmez.
64. Şakadan anlamayanla rakı içilmez.
65. Büyük yudumlarla rakı içilmez.


66. Rakı sofrasında iş dedikodusu yapılır, iş konuşulmaz.

67. Küllüğe limon kabuğu, zeytin çekirdeği konmaz.
68. Tabağa, kâseye sigara söndürülmez.
69. Zırt pırt kadeh tokuşturulmaz.
70. Konuşurken rakı masasına vurulmaz.
71. Bardak boş bekletilmez.
72. Masanın her bir köşesi meze ile doldurulmaz.
73. Ağız şapırdatılmaz.
74. Çatal kaşık dişe değdirilmez.
75. Burun karıştırılmaz.
76. İzinsiz masadan tuvalete dahi kalkılmaz.
77. Şerefe vb. yeterlidir, kadeh tokuştururken yaratıcı olunmaz.
78. Garsona balık ayıklatılmaz.
79. Garsonun sırtına vurulmaz.
80. Personele hatır sormadan meyhanede oturulmaz.
81. Sofraya erken ya da geç gelinmez.
82. Rakı buzdolabının en alt rafından yukarı çıkarılmaz.
83. İçi görünmeyen kadehte rakı içilmez.
84. Masada farklı kadehler olmaz.
85. Masada farklı markalar olmaz.
86. Yerken ağız doldurulmaz.
87. Ağızda lokma varken konuşulmaz.
88. Boğaza, yeleğe peçete takılmaz, dize peçete konmaz.
89. Konuşurken çatal bıçak sallanmaz.
90. Hiçbir durumda ve fikirde ısrar edilmez.
91. Racon kesilmez.
92. Ukalalık, kıskançlık kaldırmaz.
93. Rakı sofrası süslenmez.
94. Loş meyhanede içilmez.
95. Yan masanın muhabbeti dinlenmez.
96. Başka masaya uzun bakılmaz.
97. Masadan kopuk muhabbet edilmez.
98. Çiftler el ele tutuşmaz, oynaşmaz.
99. Sallanan masada içilir, sallanan insanla içilmez.
100. Tüm bu kurallar otobüste içenlere de geçerlidir, muaf tutulmaz.
101. Ve; Bunlar kendiliğinden olur, kasarak yapılmaz.

(Sayın Fuat Gürtan'a teşekkürler)

20 Haziran 2011 Pazartesi

SEÇİM ÖNCESİ ABD'YE GİDEN KRİPTO

ABD Ankara Büyükelçiliği Siyasi Müsteşarı Berna Keen'in "çok gizli" notu düşerek çektiği , 2 Haziran 2011 tarihli kriptodan bölümler :
*****
"Türk Silahlı Kuvvetleri muvazzaf personeli ile ilgili plan uygulamaları,beklenen gelişmeler doğrultusunda oluşmaktadır. İnisiyatifleri nötrdür. Aksi gelişmeler konusunda herhangi bir emare bulunmamaktadır.
Genelkurmay eski başkanlarının yargılanmaları hususunda hukuki alt yapı hazırlıkları tamamlanmak üzeredir.
Yargılamalar hızlanacaktır. (LS plan) Profesyonel ordu çalışmaları tamamlanmak üzeredir."
*****
"Avrupa'da Kürt egemenlik hareketi ofislerine gereken düzenleyici katkılar uygulamaya sokulmalıdır. Avrupa Birliği Genel Sekreterliği'nde Kürt Temsilci Masası mutlaka gündeme getirilmelidir."
*****
"AKP'nin yüzde 5-7'lik artışla %45 oy alacağı öngörülmektedir.
CHP'nin %28 alacağını değerlendirmek abartı olmaz.
MHP'nin de %13 alması beklenebilir.
Kürt adaylarının 35 kişiyi aşma hususu da mutlak görülmektedir.
Ulusalcı güç birliklerinin yeterli desteği bulamayacağına dair yeterli ortam oluşturulmuş olup, herhangi bir sürpriz aktivasyon beklenmemektedir."
"CHP'nin 2011 yılında Meclis'te güçlü bir muhalefet yapacağına dair planlar yürürlüğe sokulmalıdır."
(Kaynak. Aydınlık gazetesi)

17 Haziran 2011 Cuma

SAFRANBOLU

Geçen Mayıs ayı başında Sinop'a giderken, otobandan giderek farklı il ve ilçeleri gezerek gittik. Bunlardan birisi de Safranbolu oldu. Yıllar önce gittiğim Safranbolu'yu tekrar görmek ilginç oldu. Karabük'ten girişe göre yeni Safranbolu sizi daha önce karşılıyor.Ancak ülkemiz il ve ilçeleri o kadar aynılaştı ve bemzeşti ki bir ile ya da ilçeye ilk girişinizde eğer tabela olmasa hangi şehre geldiğinizi anlayamayacak durumdayız ne yazık ki. Yeni Safranbolu'da öyle. Sıradan ve kişiliksiz bir görünümde. Sorarak eski Safranbolu'ya geçiyoruz. Daha vadinin içinde yerleşmiş eski şehir.
Oldukça korunmaya çalışılmış eski binalarla eski Safranbolu farklılığı hissettiriyor. Yeterli mi? Bence değil. Zira ortalıkta bir Turizm bürosu yok. Ya da ben göremedim. Sokaklarda ayrıntılı levhalar yok. Çoğu kez yolu sorarak buluyorsunuz. Özellikle lokanta, otel, dükkan gibi yerlerde ayrıntılı şehir haritalarının ücretisiz dağıtılması, sokaklarda kolay krokiler gibi basit uygulamalar ne yazık ki yok. Bunun da öncelikle belediye ve kaymakamlık gibi kamu kurumlarının görevleri arasında olması gerekir.
Gittiğimiz gün ne yazık ki hava kapalı ve oldukça soğuktu. Bunun etkisi var mı bilmiyorum ama şehri gezem yerli ve yabancı gezgin sayısı ne yazık ki çok düşüktü. Her zaman ve her yerde olan Japonlar dışında neredeyse kimse yoktu. Bu nedenle esnafta bekleşiyor.
Korumacılığı, gerçek Turizm bakışı altında bütünleştirilmesi ülkemizde genellikle yapılmadığı için Dünya Kültür mirası listesinde kayıtlı bulunan Safranbolu sanırım daha kaderine küsmeye devam edecek.
k

16 Haziran 2011 Perşembe

HAZİRAN AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 2

KİTABIN ADI:  Tarihte Akıl

KİTABIN YAZARI : G.W.F Hegel
KİTABIN ÇEVİRMENİ : Önay Sözer
KİTABIN YAYINEVİ : Kabalcı Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI:  2003
KİTABIN BASKI SAYISI : 2. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 192 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ:  10/10

YORUM: Hükümdarlardan, devlet adamlarından, halklardan tarih, deneyimlerinden ders almaları istenir. Ama deney ve tarihin öğrettiği de, halkların ve hükümetlerin hiçbir zaman tarihten bir şey öğrenmedikleri ve bunlardan alınabilecek derslere göre davranmadıklarıdır... G. W. F. HEGEL Hegel'e göre insanın tarihselliği onu doğadan ayırır. Kant'ın bütün insanların temelde aynı düşünce ya da kategorileri paylaştıkları görüşü kabul edilemez. Felsefi bir sistem insan düşüncesinin zaman içinde geliştiğini gözetmek zorundadır. Epistemoloji ve ontolojinin dayatmaları sonucunda tutarlı bir felsefe sistemi insanla ilgili her sorunun yanıtını verebilmelidir. Bu yaklaşım, devrimler çağında yaşayan Hegel'i sayısız teorik ve pratik sorunla karşı karşıya getirdi. Coşkuyla karşıladığı Fransız Devrimi sonrasında nasıl bir yeni düzen kurulacaktı? Bireyin farklılaştırıcı özgürlüğü ile toplumun aynılaştırıcı birleştiriciliği nasıl uzlaştırılabilirdi? Bireyin tini mevcut durumun yansımasıdır, ancak büyük insanlar bunun ötesine geçerler, varolanı kavradıktan sonra önceden var olmayan bir düşünce geliştirirler. Son kertede tinin doruk noktası olan devlet, bireylerin kendilerinin bilincine ulaşmalarını sağlamalıdır. Çünkü, "Dünya tarihi, özgürlük bilinçliğinin gelişmesinden başka bir şey değildir."
Hegel’in bu kitaptaki notları, Berlin’de 1822/23 kış sömestrinden başlayarak 1831’e kadar 4 kez yenilediği ders notlarından oluşmaktadır. Kişisel gelişim üzerinden önemle duran Hegel’in notlarından aşağıdaki kısa pasaj adeta notların özünü oluşturmaktadır; (Kim bilir sanki bu günlerimizi bilmiştle söylemiş gibi değil mi?)
“…yalnızca halkın aklının başında olduğunu ve her şeyi bildiğini, tüzeden anladığını sanmak tehlikeli ve yanlış bir varsayımdır. Çünkü halkın her kesimi “ben halkım” diye ortaya atılabilir. Oysa devleti devlet yapan halk değil, bilgi ve kültürdür…”


Georg Wilhelm Friedrich Hegel (27 Ağustos 1770, Stuttgart - 14 Kasım 1831, Berlin) Alman filozof.

Günümüzde Almanya'nın güneybatısında yer alan Stuttgart, Württemberg'de doğan idealist Alman filozof. Etkisi , hem onu takdir edenler ( Bradley, Sartre, Küng, Bauer, Stirner, Marx ) hem de acımasızca eleştirenler ( Kierkegaard, Schopenhauer, Nietzsche, Heidegger, Schelling) gibi çok farklı konumlardaki insanlar üzerinde çok geniş bir yelpazede olmuştur. Felsefenin sürekli tartışılan sorunlarının fasit dairesinin dışına çıkmak için, muhtemelen felsefede ilk kez, tarih ve yapının önemli olduğunu ileri sürdü. Efendi-köle diyalektiği nin kavramsallaştırması öz farkındalık oluşması için ötekinin öneminin altını çizdi.
Bir memurun oğluydu. Tübingen'de ilahiyat okuduktan sonra Bern ve Frankfurt'ta felsefe öğretmenliğine başladı. 1805'te Jena üniversitesine profesör oldu. Başlangıçta Schelling'in öznel idealizm felsefesine inanmış görünüyordu, sonradan kendine ayrı bir sistem kurup onun savunmasını yapmaya başladı. Kurduğu bu felsefe sistemini 'phanomenologie des Geistes' adındaki eserinde anlatmıştır. Bir süre Nürnberg'de kaldıktan sonra Berlin ve Heidelberg üniversitesinde profesörlük yaptı. Bu devrede yazdığı eserler arasında 'Mantık Bilimi' ve 'Felsefe Ansiklopedisi' dikkati çekti.
Hegel'in kurduğu sisteme 'diyalektik mantık' denilir. Buna göre bir fikir(yani tez), karşısındaki başka bir tezle(anti-tezle) karışır, bundan yeni bir anlayış doğar ki buna sentez denilir.
Hegel, Kant'ın felsefesine inanmakla beraber onun fikirlerini yetersiz buluyordu. Kant'ın aksine insanların her şeyi öğrenebileceklerine inanmıştı. Hegel'e göre dünya demek mantık demekti. İnsanlar mantığın sınırlarını çözdükleri anda beşerin sınırlarını da çözmüş olacaklardı. Hegel'e göre, biricik, canlı felsefe, çelişmelerin -daha doğrusu karşıtların- felsefesidir; çiçek, meyvanın ortaya çıkmasına yol açar, ama meyvenin ortaya çıkması için de, çiçeğin ortadan kalkması gereklidir. Demek ki üremenin gerçeği, hem çiçek hem meyva olmaktır. Ölüm hem ortadan kaldırmadır, hem yeniden doğuşu sağlayan koşuldur.
Hegel ömrünün son yıllarını Berlin'de geçirdi. 1831 yazı ve sonbaharı boyunca süren kolera salgınının son kurbanlarında biri oldu. 14 Kasım'da kısa süren bir hastalıktan sonra aniden ölmüştür.

15 Haziran 2011 Çarşamba

DİLDE Mİ? AKILDA MI? KÜLTÜRDE Mİ? (TÜRK DİLİ-3)

(Türkçe üzerine önceki yazılarımda, dilimizin içine bolca yabancı kelimeler sokulduğunu, dilimizin benliğini kaybetmek üzere olduğunu belirtmiştim. Ancak çuvaldızı biraz da kendimize batıralım. Biz güzel Türkçemizi ne denli doğru ve güzel konuşuyoruz? Kim iddia edebilir ki kusursuz konuştuğunu? Zaman zaman kelimeleri yuvarlarız, kısaltırız, bozarız. Hatta abuk subuk cümleler de kurarız. Belki gülüyoruz ama dilimizin yozlaşmasına da yol açıyoruz değil mi? Aşağıdaki cümleler, gözönünde olan insanların irticalen (=bir yazıya bağlı olmadan = doğaçlama) konuşmalarından yapılan alıntılar. Toplumda gözönünde olan insanların bilerek ya da bilmeyerek kurduğu bu cümleler -ne yazık ki- gülünüp geçilmiyor. Ne diyelim; Ya her konuda konuşmayacaksın, ya da susacaksın efendiden sanacaklar seni...)
 “Mozart dinlemiyorum ama Türkiye’ye gelirse konserine mutlaka giderim.” EMRAH

Şimdi de Pink Floyd ve arkadaşları söylüyor: The Wall…” TRT3 SPİKERİ
Salak olabilirim ama aptal asla!” ASENA
Alpay arka ayağını burktu.!” TÜRKİYE-BREZİLYA MAÇINDAN
İstanbul’un altını üstünü metro yapacağız!” ALİ MÜFİT GÜRTUNA
İstanbul’un 5′te yarısını gezdim.” CÜNEYT ARKIN
Ben meme kanserine şahsen karşıyım!”  SİNEM GÜVEN
Eminem dünyaca ünlü bir grup biliyorsunuz değil mi arkadaşlar?” BEYAZ
23.Yüzyılı yaşadığımız bu günlerde başıma gelen bu dram…” Q KIZI REYHAN
Fransızlar amma kültürlü! Ufacık çocukları bile Fransızca konuşuyor.”  İZZET YILDIZHAN
Bazı futbolcuların hepsi sigara içiyor.” FENERBAHÇELİ OĞUZ ÇETİN
Savaşı istemiyorum. Beni çok etkiledi. Makyaj masrafım var, elbise masrafım var.”   PETEK DİNÇÖZ


 Gazeteci Sorusu: “Somali’nin başkenti neresidir?” NEFİSE KARATAY:Bu konuda yorum yapmak istemiyorum.”

Madonna gibiyim… Dünyaca ünlü bir tenor olmak istiyorum.” ÖZCAN DENİZ
Gazeteci Sorusu: “Türkan Hanım, gözlerinizi bağışlamayı düşünür müsünüz?TÜRKAN ŞORAY yanıtı: “Bugün mü?
Kaybedecek hiçbir şeyi yoktu. İlk iki seti kaybetti. Şimdi kaybedecek daha çok hiç birşeyi yok!” Wimbledon Erkekler Final Maçını anlatan TRT SPİKERİ
Suriye’nin PKK’yi Türk turizmine engel olmak için bombaladığını biliyoruz.” GÜLGÜN FEYMAN
Flash Haber “Bu çocuk üçünüzden!” ERMAN TOROĞLU ‘Karar Anı’ adlı programda, karı-koca ve sevgiliye söylüyor.
Atatürk ne demiş? Yurtta sulh barışta sulh.” NİHAT DOĞAN
Ses, bedende en geç yaşlanan organdır.” NÜKHET DURU
İsmini vermek istemeyen bir izleyici Filiz Ovar İngiltere’den ariyor…” A TAKIMI
“I love you sizi…” SİBEL TURNAGÖL


Zamanın MİLLİ SAVUNMA BAKANI Mehmet Gölhan’a yöneltilen soru: “Efendim, şehit anaları da asker anaları da ağlıyor, terör konusunda ne yapacaksınız?” MEHMET GÖLHAN: “Benim oğlum da Amerika’da, benim karım da ağlıyor. Sabretsinler!”
REHA MUHTAR, cinnet geçirip karısını öldüren adama: “Efenim, başınız sağ olsun!”
Bütün o elektronik şeyler aslında biraz mekanik kaçıyor.” GÜLBEN ERGEN, sms, e-card gibi yöntemlerden hoşlanmadığını belirtmek isterken…
Ben, aşkı iki kişinin yaşamasından yanayım.” VATAN ŞAŞMAZ
Tangoya başlarken kadınlar sağ ön, erkekler sol arka ayaklarıyla başlar.” İPEK TUZCUĞLU
Tuğba Özay’ı alkışlayan gruba bakıyorum. Büyük bir çoğunluğunu kadın ve erkekler oluşturuyor.” ECE ERKEN, Passaparola’da.
“Seyretmedim, görmedim ama gördügüm kadarıyla söylüyorum gol değildi.” FATİH TERİM, Adanaspor-Galatasaray maçı sonrasındaki toplantıda.
Yıllardır olmamıştı, uzun zamandan beri ilk defa tek partili koalisyon oluyor.” Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunlarından NİL KARAİBRAHİMGİL
Bu tür şeyler gerçek hayatta da, normal hayatta da yanına yaklaşmam artı sevmem…” TUĞBA ÖZAY
Biri beni çağırtıp dört saat bekletse, yarım saat sonra giderdim!” ALİ ŞEN
Her sene bir sene daha geçiyor…” TARKAN
Bu akşam oynanacak olan Beşiktaş-Galatasaray derbisinin sonucu henüz belli değil.” ZEYNEP KASIMLIOĞLU
METİN UCA: “Bir örümcek tarafindan ısırılıp üstün güçleri olan bir kahramana dönüşen çizgi film kahramanı… Ö biir, Ö ikii, Ö üüç?” YARIŞMACI:Örry Potter!”


(Sayın Hamdi Erden'e teşekkürler)

14 Haziran 2011 Salı

KABAHATİN ÇOĞU SENİN CANIM KARDEŞİM

(12 Haziran'ı değerlendirmek isterdim. Bazı forumlara kısa notlar yazdım. Ama henüz çok yakın bir geçmiş olduğu için değerlendirmeleri belki çok sağlıklı yapamayacağımı gördüm. Blogda da yaşadığımız güncel olaylara uzak kalmakta bana biraz ters geldi. Ne yazayım derken büyük usta aklıma geldi. O zaten zamanında diyeceğini demiş, bana sadece aktarmak ve size hatırlatmak düştü.)
Akrep gibisin kardeşim,

korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
- demeğe de dilim varmıyor ama -
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!


Nazım Hikmet

(Unutmayalım tehlike kaybedince değil vazgeçince başlar...)

13 Haziran 2011 Pazartesi

HAZİRAN AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 1


KİTABIN ADI : Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler

KİTABIN YAZARI : Afet İnan
KİTABIN ÇEVİRMENİ:  (Yayına hazırlayan) Arı İnan
KİTABIN YAYINEVİ : T.İş Bankası Kültür Yayınları
KİTABIN BASKI YILI : 2011
KİTABIN BASKI SAYISI : 9. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 460 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ: 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 10/10

YORUM:
Tarihin 3 derece kaynakları vardır. 1. elden kaynaklar, tarihi yaşayan, tarihi değiştiren insanların yazdıkları anılar, kitaplar olduğu gibi tarihi yapan insanların bizzat yanında yaşayan, anlarını paylaşan insanların yazdıklarıdır. 2. derece kaynaklar, tarihi yaratan insanların geride bıraktıklarından yararlanarak eser hazırlayan insanlardır. 3. derece kaynaklarsa, 1. ve 2. derece kaynaklardan yayınlanan eserlerden yararlanılarak oluşturulan eserlerdir. Elbette doğal olarak, eserin derecesi ne kadar azsa, konu hakkında en gerçek bilgileri veren eserler onlardır. Kaynak uzaklaştıkça hem anlatılanın güvenilirliği azalır ve hem de yayıncının kişisel düşüncelerinin anlatıma karışma ve etkileme derecesi artar.
Sayın Afet İnan’ın bu kitaptaki anıları yakın tarihimizin birinci dereceden özel ve en değerli kaynaklarından birisidir. Bizzat ulu önderin yanında yaşayan manevi kızlarından Afet hanım, yanında bulunduğu ve nurlandığı bu muhteşem aydınlığı bize resmetmeye çalışıyor. (ampulle bir benzetme kurmayın sakın) Geleceğimizin adeta yaratıldığı ve bize varlık kazandıran günlerde, Mustafa Kemal’in duygu ve düşünceleri, yazdıkları, o büyük insanın büyüklük sebebini bize oldukça etkileyici biçimde anlatıyor.
Ondan alacağımız dersler olduğunu unutmayın. Eğer aradan geçen 90 yılda hala önümüzü aydınlatıyor, başımız sıkıştığında acaba ne demişti diyor isek, bu fikirlerinin hala capcanlı durduğunun en büyük kanıtı değil mi? Tarihin bu muhteşem armağanının değerini bir kez daha anlamanız için sayın Afet hanımefendinin bu eşsiz anılarını okumanızı öneririm.

 
Ayşe Afet İnan (Uzmay)(d. 30 Ekim 1908, Selanik - ö. 7 Haziran 1985, Ankara), Türk öğretmen, tarihçi ve sosyoloji profesörü. Atatürk’ün manevi kızıdır.

Cumhuriyetin ilk tarih profesörlerinden birisi olan Afet İnan, yıllar boyu kurucuları arasında yer aldığı Türk Tarih Kurumu'nun astbaşkanlığını yapmıştır. Türk Tarih Tezi’ni ortaya koyan tarihçiler arasında yer alır.
Ailesi ve Öğrenim Yaşamı
30 Ekim 1908 günü Selanik’in Doyran ( Doirani) kasabasında doğdu. Babası orman memuru İsmail Hakkı Bey (Uzmay), annesi Doyran Müderrisi Emrullah Efendi’nin torunu olan Şehdane Hanım’dır. Ailesi Balkan Savaşları’ndan sonra Anadolu’ya geçti.

Afet İnan, ilköğrenimine Eskişehir'in Mihalıççık ilçesinde başladı. Annesini 1915 yılında veremden yitirdi. Öğrenimini Ankara ve Biga'da sürdürdü, 1920'de altı yıllık ilkokul diplomasını aldı. Aile 1921'de Alanya'ya taşındı. Afet Hanım, 1922'de Elmalı'da öğretmenlik ehliyeti aldı ve Elmalı Kızokulu'na başöğretmen olarak atandı. Babasının görevi nedeniyle sürekli yer değiştirdi; 1925 yılında Bursa Kız Muallim Mektebi’ni bitirerek İzmir'de Redd-i İlhak İlkokulu'nda göreve başladı. Atatürk ile tanışması sonucu ileriki yıllarda öğrenimine devam etme fırsatı buldu.
Atatürk İle Tanışması ve Öğretmenlik Yılları
Afet Hanım, 1925 yılında Redd-i İlhak İlkokulu'nda yeni göreve başladığı sırada bir çay ziyaretinde cumhurbaşkanı Atatürk ile tanışma fırsatı buldu. Annesinin ailesinin Selanik'in Doyran kasabasından olması nedeniyle cumhurbaşkanının ilgisini çekti ve Atatürk ertesi gün ailesiyle tanıştı. Gazi Paşa'ya öğrenimini sürdürmek ve yabancı dil öğrenmek istediğini açıklamış olan Afet Hanım, kısa bir süre sonra Ankara'ya atandı. Bakanlığın izniyle İsviçre'nin Lozan şehrine Fransızca öğrenmek için gönderildi.
1927'de yurda döndüğünde bir süre Fransız Kız Lisesi’nde öğrenim gördü. Bu arada ortaöğrenim tarih öğretmenliği sınavına girerek öğretmenlik belgesini aldı ve Ankara Musiki Muallim Mektebi’ne Tarih ve Yurt Bilgisi öğretmeni olarak atandı (1929-1930). Göreve başladığı zaman, yurt bilgisi için okutacağı kitabı Atatürk yetersiz bulmuştu. Bunun üzerine Fransız Kız Lisesi'nde okuduğu Instruction Civique adlı kitaptan çeviriler yaptı. Afet Hanım'ın çevirileri, Tevfik Bıyıklıoğlu'nun Almanca eserlerden yaptığı çeviriler ve bizzat Atatürk'ün bazı konularda yazıları birleştirilerek Vatandaş İçin Medenî Bilgiler kitabı oluşturuldu.Kitap, ortaokullarda ders kitabı olarak okutuldu ve 1935 yılına kadar çeşitli defalar basıldı. 1933'ten sonra öğretmenliğe Ankara Kız Lisesi'nde devam etti.
Kadınlara Siyasi Hakların Tanınması
Kadın hakları üzerinde çalışmaya ilgi duyan Afet Hanım, Atatürk'ün isteği üzerine 3 Nisan 1930'da Türk Ocağı'nda Türk kadınlarının seçim haklarına ilişkin bir konferans verdi. Bu konferans, Afet İnan'ın verdiği ilk konferanstı. Bu konferans için zamanın en ünlü hatibi Hamdullah Suphi Bey'den dersler alan Afet Hanım'ın giyeceği elbiseyi bizzat Atatürk çizmiş ve gömleği için kendi pırlanta kol düğmelerini hediye etmişti.
Türk Tarih Kurumu Kuruculuğu
Atatürk, kendisinden Türk Ocakları Yasası’nın 2. ve 3. maddelerinin açıklanması konusunda çalışma yapmasını isteyince Afet Hanım 27 - 28 Nisan 1930 tarihlerinde gerçekleşen Türk Ocakları Kongresi'nde Aksaray delegesi olarak söz aldı; Türk Ocaklarının amacını, işlevini açıklayan bir nutuk okudu ve sonradan Türk Tarih Tezi olarak nitelenecek bir tezi dile getirdi ve Türk tarih ve medeniyetini bilimsel olarak incelemek üzere bir heyet kurulması için önerge verdi. Bu önerge üzerine kongreden sonra oluşturulan Türk Tarih Heyeti'nin 16 kişilik kurucu üyeleri arasında yer aldı.
Türk Ocakları Atatürk’ün emriyle 10 Nisan 1931’de kapatıldıktan sonra heyet, aynı kurucularla dernek olma kararı alarak ve Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti adını almış; 3 Ekim 1935'te ise adı Türk Tarih Kurumu olmuştur. Afet Hanım, 1935-1952 ve 1957-1958 yılları boyunca kurumun asbaşkanlığını yaptı.
Tarih Alanında Çeşitli Çalışmaları 
Türk Tarihinin Ana Hatları
Afet Hanım, heyetin kurulmasından sonra Türk Tarih Heyeti'nin bilimsel çalışmalarına katıldı. Heyet, Türk Tarih Tezi'nin temelini oluşturacak Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitabı kaleme aldı. 1931-1941 yılları arasında liselerde okutulan kitabın yazımında Afet Hanım da yer aldı.
Piri Reis Haritası
1929'da Topkapı Sarayı'nı müzeye dönüştürme çalışmaları sırasında bulunan Pir-i Reis haritasını inceleyen Türk Tarih Cemiyeti heyetinin içinde yer aldı ve haritanın dünyada tanıtılmasına çalıştı.
Mimar Sinan’ın Kafatası
1930’lu yılların başlarında “Türk ırkının kafatasını tespit etme” çalışmaları yürüttü.Bu çalışmalar doğrultusunda Türkiye’nin pek çok yerinde mezarlar açıldı ve kafatasları ölçüldü. Tarihçiler arasında Mimar Sinan’ın Türk mü yoksa Ermeni veya Rum asıllı mı olduğu konusunda tartışma çıkınca Afet Hanım, Türk olduğunu iddia etti ve mezarının açılarak kafatasının ölçülmesini, sonucun Atatürk’e sunulmasını önerdi Tartışmaları izleyen Atatürk ise bir kâğıt üstüne Sinan’ın bir heykelinin yaptırılmasını istediği notunu düşerek Mimar Sinan’a sahip çıkmıştı(2 Temmuz 1935) .
1 Ağustos 1935 günü bu ölçüm yapıldı ve sonuç Mimar Sinan'ın brakisefal kafatasına sahip olduğunu gösterdi.
DTCF’de İlk Ders
9 Ocak 1936 günü Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin açılışında Türk Tarih Kurumu asbaşkanı sıfatıyla ilk dersi verdi. Kültür Bakanlığı kendisine fakültede öğretim üyeliği önerdi ancak o, bunu ancak yüksek öğrenim gördükten ve yüksek lisans yaptıktan sonra kabul edebileceğini bildirdi.
Akademik Yaşamı
Afet Hanım, Avrupa'daki pek çok şehirde üniversite öğretim üyeleriyle görüşmeler yaptıktan sonra yüksek öğrenimini Cenevre'de yapmaya karar verdi. Cenevre Üniversitesi Sosyal ve Ekonomik Bilimler Fakültesi’nin Yakın Çağ ve Modern Tarih Bölümü’nde İsviçreli antropolog Eugene Pittard’ın öğrencisi oldu; "Türk Osmanlı devrinin ekonomik tarihi" adlı tezini sunarak Temmuz 1938'de lisans diplomasını aldı, Temmuz 1939'da ise doktorasını tamamladı ve sosyoloji doktoru ünvanını aldı. Tezinin ismi “Türk Halkının ve Türk Tarihinin Antropolojik Karakteri Üzerine” idi. Bu çalışma için Anadolu’da 64bin iskelet kalıntısı üzerinde inceleme yaptı. Öğrenim yılları boyunca Cenevre ve Bükreş'te konferanslar verdi; Türk Tarih Kurumu kongrelerine bildiriler sunarak katıldı.
Yurda döndükten sonra Ankara Kız Lisesi'nde derslerine devam etmesinin yanın sıra Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne doçent vekili olarak atandı. 1940yılında kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olan Rıfat İnan ile evlenen Afet Hanım, 1942'de doçent, 1950'de profesör oldu.
Afet İnan, 1950'den sonra Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi konularında Ankara Fen Fakültesi'nde, Hacettepe Üniversitesi'nde, Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nde, Ankara Harp Okulu'nda dersler verdi.
1961-1962 yıllarında İngiltere'de incelemeler yaptı. 1955-1979 arasında da UNESCO Türkiye Milli Komisyonu’nda Türk Tarih Kurumu’nu temsil etti. Ankara Üniversitesi Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrim Tarihi kürsüsü başkanlığını yaptı, 1977 yılında bu görevde iken kendi isteğiyle emekli oldu.
Vefatı
Afet İnan 7 Haziran günü 77 yaşında Ankara`da yaşamını kaybetti.
(Kaynak: Vikipedi)

10 Haziran 2011 Cuma

SARIKUM GÖLÜ VE DOĞAL ALANI - SİNOP

Sarıkum gölü ve doğal alanı Sinop çıkışında, Ayancık karayoluna saptıktan yaklaşık 10 kilometre kadar sonra levhadan sapılarak gidiliyor. Yoldan saptıktan bir iki kilometre sonra gölün güney ucuna ve bekçi kulübesine ulaşıyorsunuz.
Gölün özellikle batı kısımları boydan boya sazlık. göl kuzeye doğru gidildikçe küçülerek sivrileşiyor. gölde çok sayıda su kuşu, kurbağa ve su kaplumbağası var. 
Sarıkuma gittiğimiz gün, Sinop limanına büyük bir gezi gemisi yanaşmıştı. 4 kişilik bir grup taksi tutarak bizimle eş zamanda gölü ve doğal alanı gezmeye geldi. Biz kendi ülkemizi doğru dürüst tanımazken, limana gelen turist grubundan bu kişilerin, şehri gezmeyi bırakıp bu doğal alana gelmeleri, sanırım mesleki bilgi ya da uzmanlıklarının gereği sanıyorum. Belli bir araştırma çerçevesinde geldiklerini tahmin ediyorum.
Sarıkum gölünün denize ulaştığı ve çok dar bir kıstakla denize döküldüğü noktaya gelmek için, Sarıkum köyünün içinden geçiliyor. Gölün etrafındaki çevre yolunun tam denizle buluşma noktasında bir köprü var. Göl suyu buradan denize ulaşıyor.
Göl ile denizin birleştiği noktada çok ilginç bir ekosistem gelişmiş. Burada göle ve köye adını veren sarıkum çevreyi kaplamış durumda. Gördüğünüzde inanamayacağınız biçimde çöl kumu. Öyleki bu çöl kumunda yetişen bazı bitkiler burada özenle yetiştirilmiş ve tanınmaları içinde girişte resimleriyle tanıtılıyor.
 Kıstak boyunca çevre kumullarla kaplı. Karadenizde böyle bir oluşumu görmek çok ilginç.
Ancak göze çarpan ve rahatsızlık uyandırıcı durum, denizin getirdiği enkaz ve molozlar çevreye yayılmış durumda. Her ne kadar doğal alansa da bu kadar doğal bırakmak ne yazık ki çirkin bir manzara oluşturuyor. Bu çok güzel doğal alana daha çok insanı ve doğaseveri çekmek için biraz emek harcamak gerekiyor galiba.
 Çevrede güzel bir orman yaşamı var ve çok canlı. Bu sarmaşığın dansı ilgi çekici
Sinop güney sahillerinde genellikle rip akıntıları var. Bu yüzden çevrede bu uyarıcı levhalardan bol miktarda var. çok iyi yüzme bilsenizde çok dikkatli olmakta fayda var.
Sarıkum gölünü çepeçevre yürüyerek bütün günü güzel bir yürüyüşle tamamlamak bir başka seçenek. Bahar ve yaz aylarında gezi sonrası güzel bir deniz de sizi bekliyor olacak. Ülkemizin çok güzel ve akılda kalıcı yörelerinden Sarıkum'a yolunuzu bir şekilde düşürmeyi unutmayın.

8 Haziran 2011 Çarşamba

MUSTAFA BALBAY'IN RİCASI

KORKTUNUZ !! CUMHURİYETTEN korktunuz!.. . Kurtuluş Savaşından korktunuz...
Kurtuluş Savaşını kazandıran Kuvayi Milliye ruhundan korktunuz...
Türk Bayrağından korktunuz... İstiklal Marşından korktunuz... Bandırma vapurundan korktunuz... Samsun'dan korktunuz...
1919’dan korktunuz... 19 Mayıs'tan korktunuz... Erzurum Kongresi'nden korktunuz... Sivas Kongresi'nden korktunuz... Kadın ve Erkeğin eşit olmasından korktunuz... Devrim şehidi Kubilay’dan korktunuz...
Türkçe Kuran-ı Kerimden korktunuz... GERÇEK İslamiyet’ten korktunuz...
İslam dinini öğrenmekten korktunuz... . Gerçek İslamı anlamaktan korktunuz... Türkçe ezandan korktunuz... . Nutuk'dan korktunuz...
Laik, çağdaş ve özgür TÜRK KADININDAN korktunuz...
Sormaktan korktunuz... Sorgulamaktan korktunuz... Hesap sormaktan korktunuz... Hakkınızı aramaktan korktunuz...
GÖRMEKTEN korktunuz...
DUYMAKTAN korktunuz...
KONUŞMAKTAN korktunuz...
23 Nisan'dan korktunuz... 30 Ağustos'tan korktunuz... 29 Ekim'den korktunuz... Bağımsız ve şerefli TÜRK YARGISINDAN korktunuz...
ANAYASA MAHKEMESİNDEN korktunuz... Yargıtay’dan korktunuz...
Danıştay’dan korktunuz... Şerefli savcılardan korktunuz...
Cumhuriyetçilikten korktunuz... Milliyetçilikten korktunuz... . ULUS devlet olmaktan korktunuz... ÜNİTER devlet yapısından korktunuz...
Halkçılıktan korktunuz...
Devletçilikten korktunuz...
LAİKLİKTEN korktunuz...
İnkılapçılıktan korktunuz...
CUMHURİYET gazetesinden korktunuz... MİLLİYETTEN, HÜRRİYETTEN, SÖZCÜ DEN,AKŞAMDAN, KANAL D den,STAR TV den, ULUSAL KANAL dan, Kanal B den,Avrasya Televizyonundan( art) korktunuz...
Anıtkabirden korktunuz...
Gazilerden korktunuz...
Şehitlerden korktunuz...
Hukuk devletinden korktunuz... İstiklal Madalyasından korktunuz... Türk Silahlı Kuvvetlerinden korktunuz...
NECİP HABLEMİTOĞLU'NDAN korktunuz... UĞUR MUMCU'DAN korktunuz... AHMET TANER KIŞLALI'dan korktunuz... BAHRİYE ÜÇOK'tan korktunuz... Mustafa Balbay'dan, Ümit Zileli'den, Sesli Gazete'den korktunuz... Oktay EKŞİ'den, Yılmaz ÖZDİL'den, Uğur Dündar'dan korktunuz... Hayrettin Karaca ve Muazzez İlmiye Çığ'dan korktunuz...
Milli Egemenlikten korktunuz...
Tam bağımsızlıktan korktunuz...
Atatürkçü Düşünceden korktunuz...


Atatürkçü Düşünce Derneği'nden korktunuz... 10 KASIM'DAN korktunuz...

"Şu Çılgın Türkler"den korktunuz... CHP den, DSP den, MHP den, Kamer Genç'ten korktunuz...
1 MAYIS'TAN korktunuz... Hakkını arayan İŞÇİDEN korktunuz...
Hesap soran ÇİFTÇİDEN korktunuz... Yılbaşı kutlamasından korktunuz...
1881 den korktunuz... Zübeyde hanımdan korktunuz...
Emin Çölaşan'dan korktunuz...
Bekir Coşkun'dan korktunuz...
İlhan Selçuk’tan korktunuz...
Necati Doğru'dan korktunuz...
Şehit çocuğunun gözyaşından, Gazimin kopan kolundan korktunuz...
Çağdaş ve dinamik TÜRK GENÇLERİNDEN korktunuz...
Alevilerden korktunuz... YARSAV'dan, BAROlardan korktunuz... Doğrulardan, gerçeklerden korktunuz... Monşerlerden korktunuz... .
ÖZGÜR İRADEDEN korktunuz... 14 Nisandan korktunuz... Engellilerden korktunuz... CUMHURİYET mitinglerinde Güneş altında saatlerce dimdik duran 80 yaşındaki analardan korktunuz...
Şapka ve Kıyafet Devriminden korktunuz... "Atatürk Öldü Biliyor musun?" diye ağlayan minik kız çocuğundan korktunuz... Atamın içtiği bir kadeh rakıdan korktunuz...
10.YIL MARŞINDAN korktunuz...
"Ne Mutlu Türküm Diyene" demekten korktunuz...
Köy Enstitülerinden korktunuz... Kemal Kılıçdaroğlu'ndan, Murat Karayalçın'dan korktunuz... Harf Devriminden korktunuz... . ULUS gazetesinden korktunuz... ULUSALCI olmaktan korktunuz.. Mustafa MUTLU'dan, Ceviz Kabuğu'ndan, Arena'dan, 32.Gün'den korktunuz...
Ormanlardan, Ağaçlardan, Akarsulardan, Meralardan korktunuz...
Mimar ve Mühendis odalarından korktunuz... TÜSİAD’dan korktunuz... Atatürk Kültür Merkezi'nden korktunuz... Şerefli gazetecilerden korktunuz...
Vatanın bölünmez bütünlüğünü dile getiren Paşalardan, hakkını arayan subay ve astsubaylardan korktunuz... Hainleri karın tokluğuna kovalayan uzman çavuşlardan korktunuz... Başı açık ve namuslu Cumhuriyet kızlarından korktunuz... "Türkiye Laiktir Laik Kalacak" diye haykıran emeklilerden korktunuz... Namazını, orucunu ve yardımını GİZLİ yapan Gerçek Müslümanlardan korktunuz... Kul hakkına saygı gösterenlerden korktunuz...
"ATATÜYK" diye gülümseyen 1,5 yaşındaki bebekten korktunuz... ÇANAKKALE Savaşından korktunuz... Atatürk resimlerinden, rozetlerinden korktunuz... . Karga kovalayan sarışın çocuktan korktunuz...
Birlik olup, küsmeden, yılmadan ve boş vermeden 30 dakikasını geleceğine verip SANDIĞA GİDECEK milyonlardan korktunuz...
Sabih KANADOĞLU'ndan, VURAL Savaş'tan, YEKTA Güngör Özden'den korktunuz... . Tüm ihanetlerinizi yaşlı ve yorgun gözlerle izleyen Dedelerimizden, Ninelerimizden korktunuz... Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER'den korktunuz... Tarafsız ve onurlu vatandaşlardan korktunuz... Oyunu yani namusunu SATMAYAN Yurttaşlardan korktunuz... Rüşvet yemeden, adam kayırmadan Evine EKMEK götüren namuslu memurlardan korktunuz... Bölücü HOCAEFENDİLERİN ellerini, eteklerini öpmeden sadece YÜCE ALLAHA kulluk eden milyonlardan korktunuz...
Gaziden korktunuz...
Gazi Mustafa’dan korktunuz... Gazi Mustafa Kemal'den korktunuz...
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ten korktunuz...
KORKULARINIZDAN KORKTUNUZ!...Ama ne acı ki daha fazla OY, daha fazla PARA, Daha fazla İKTİDAR, Daha fazla GÜÇ için YÜCE ALLAHI sömürmekten, kullanmaktan Ve onun adına konuşmaktan KORKMADINIZ! .....
Unutmayın ki KORKUNUN ECELE FAYDASI YOK!
Bu yazıyı okuyan, arkadaşım, anam, babam, teyzem, Kardeşim, dostum, büyüğüm, küçüğüm; LÜTFEN yaklaşan seçimler ve bundan sonraki TÜM SEÇİMLERDE sandığa git ve OYUNU KULLAN...Yağmur, çamur deme... Al eline bir şemsiye, Giy botunu ve ailen ile birlikte koş sandığa...Sen de biliyorsun en fazla 30 dakikanı alır.. 4-5 yılda bir yapılan seçimler için 30 dakika nedir ki? Bundan önceki seçim sonuçlarını incelediğinde Senin de fark edeceğin gibi HER SEÇİMDE 7-8 MİLYON VATANDAŞ oy kullanmıyor.. . Tekrar ediyorum 7-8 MİLYON Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı..Yani nerede ise TEK BAŞINA bir İKTİDAR daha...Belki sen de dönem dönem bu milyonların içinde idin...UNUTMA ki sandığa atılmayan HER OY "KORKAKLARIN" hanesine gidiyor.. Tepki için sandığa gitmiyorum Ya da boş atacağım diye bir olay yok..Çünkü tüm bunlar KORKAKLARIN ekmeğine yağ sürüyor...Bu mesajı yazdım çünkü sana İHTİYACIM VAR...İster SAĞ parti, ister SOL parti ya da MERKEZ...görüşün her ne ise..
Ama lütfen TÜM SEÇİMLERDE SANDIĞA GİT...
Rica ediyorum..KORKAKLAR bunu çok iyi biliyor...Bir önceki seçimi hatırla...Neden bazı kesimlerin TATİLE ya da MEMLEKETE gittiği Temmuz ayında oldu seçimler?..Çünkü o malum 7-8 milyonun rahatını bozmayacağını, Sandığa gitmeyeceğini biliyorlardı. ..Ve haklı da çıktılar...
İşte aslında EN BÜYÜK DESTEKÇİLERİ biziz...Ve tüm bunlar bizim SUÇUMUZ... Basit ve küçük bir örnekle senin de tahmin ettiğin gerçeği Dile getirmek isterim...
Diyelim ki 100 kişi oy kullanacak.. Ve bu 100 kişinin tamamının sandığa gittiğini varsayalım...Sonuçlar açıklandı...A partisi: 30 oy (%30)...B partisi: 20 oy (%20)...olsun. .Ancak bu 100 kişiden 20 kişinin sandığa gitmediğini varsayalım....(Türkiye’de her seçim olduğu gibi)...
Yani seçmen sayısı 0 olsun... A ve B partisine yine aynı sayıda oy geldiğini varsayalım... Bu sefer her şey aynı olduğu halde Yeni seçim sonuçları şöyle oluyor; A partisi: (%37,5)..... . B partisi: (%25)....Yani fark giderek açılıyor...Milletvekili seçimlerinde ise bu fark Daha da acı bir boyuta geliyor... %10 barajının etkisi ve sandığa atılmayan Ya da boş atılan oylar yüzünden 1 milletvekili çıkarabilen Malum zihniyet AYNI OY SAYISI İLE 2-3 milletvekili çıkarıyor...
Sence bu adil mi?....
Ankara Belediyesinde yaşanan skandallar malum..Tüm ülke izliyor..Ama şunu da unutma; Gökçeğin seçildiği dönemlerde Yaklaşık 300 bin (300.000) kişi oy kullanmadı..
Tahmin ettiğin gibi bu 300 bin seçmen oy kullansa idi,Gökçek ve dolayısıyla skandallar olmayacaktı...Bu durum diğer iller içinde geçerli...Ve bu bir seçim başarısı olmadığı halde Şenlik yapıp kutluyorlar. ..
%10 Seçim barajı olduğu sürece de Sandığa atılmayan her oy KORKAKLARA gidecek....
Hal böyle iken gerçekten SANA İHTİYACIM VAR...Bütün hayatımız boyunca Demokrasiye katkımız Bütün seçimlerde bir kâğıda bastığımız Toplam yarım fincan mürekkep...Hepsi bu işte... O tahta sandığa gitmek zorundayız... Eğer gitmezsek iş için, zamlar için, maaşlar için, Özgürlük için, haklar için sesimizi çıkarmaya ya da Meydanlara dökülmeye hakkımız bile yok...
Çünkü oy kullanmayarak biz SİSTEMİN DIŞINDA kalmış oluyoruz...
Hal böyle olunca tüm yapılanlara Ses çıkarmaya da hakkımız olmaz....
Unutma! Demokrasilerde OY SENİN NAMUSUNDUR..
Biliyorum, biraz uzun bir yazı oldu ama dedim ya SANA İHTİYACIM VAR....
Senden bir ricam daha olacak...
Bu mesajı e-posta ile dostlarına da göndermeni isterim....
Çünkü 1 OY bile ÇOK önemli... Belki senin fikrini değiştiremem ama son sözüm şudur;
Artık ağırlığını KOY!
Sevgi ve saygı ile arz ederim.

Mustafa Balbay


--

7 Haziran 2011 Salı

MAYIS AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 3

KİTABIN ADI : Demirciler ve Simyacılar (Forgerons et Alchimistes)

KİTABIN YAZARI : Mircea Eliade
KİTABIN ÇEVİRMENİ:  Mehmet Emin Özcan
KİTABIN YAYINEVİ : Kabalcı Yayınevi
KİTABIN BASKI YILI : 2011
KİTABIN BASKI SAYISI : 2. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 289 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ:  10/10

YORUM: Eliade bu kitabında madencilik, demircilik ve metal işçiliği gibi mesleklere özgü bazı mitleri, ayin ve simgeyi dinler tarihi açısından ele alıyor. Yazar bu kitapta, bilim tarihini inceleyen uzmanlarınkinden tümüyle farklı bir yöntem izliyor. Eliade burada tarih zamanlarına kadar söylence olarak gelen ve tarih devirlerinde de kısmen yazıya dökülen, arkaik toplumların madde karşısındaki tavırlarını inceliyor; insanoğlunun maden cevherlerinin varoluş biçimini değiştirebilme gücüne sahip olduğunu anlayınca yaşadığı tinsel ve eylemsel maceraların izini sürmeye çalışıyor. Yazar, maden cevherlerinin tıpkı embriyonlar gibi Toprak Ana'nın rahminde "büyüdükleri" fikrine çok erken çağlarda rastlandığına dikkat çekerek metalurji ile doğum arasındaki ilişki üzerinde dünyanın değişik toplumlarının hafızasındaki mitler üzerinde duruyor. Söylencelerde hakim olan anafikir; madenci, maden filizlerinin büyüme ritimlerini hızlandırır, doğanın işleyişine destek olur ve "daha hızlı doğurmasını" sağlar. Doğayla işbirliği yapmak, gittikçe hızlanan bir tempoyla üretmesine yardım etmek, maddenin varlık biçimini değiştirmek, bunlar Eliade'ye göre simyanın temel unsurlarından bazılarıdır. Kitap, mitsel tarih üzerine daha önce okuma alt yapısı olanlar için bulunmaz güzellikte. Dünya üzerindeki toplumların hafızasında bir şekilde yaşamaya devam eden mitler şölenine hoş geldiniz.

Mircea Eliade, (d. 13 Mart 1907 - ö. 17 Nisan 1986) ünlü din tarihçisi ve filozof.

Mircea Eliade, 13 Mart 1907'de Bükreş - Romanya'da doğdu. Çocukluğunda ve gençliğinde biyoloji, özellikle de botanik ve entomoloji ile ilgilenmiştir. Fakat yıllar geçtikçe ilgisi daha çok sosyal bilimlere kaymış, özellikle filoloji ve felsefe ile ilgilenmiştir. Bu yüzden felsefe eğitimi alır. 1928 yılında Bükreş Üniversitesi'nde felsefe dalında yüksek lisans yapar. Master tezinin konusu İtalyan Rönesans dönemi filozoflarıdır. Aynı yıl Sanskritçe ve Hint felsefesi okumak için Kalküta'ya gider. Eliade burada ders aldığı Surendranath Dasgupta'dan etkilenmiştir. Ayrıca altı ay Himalayalar'daki Rişikeş aşram'ında yaşadı. Eğitimini bitirip, dört yıl sonra, 1932'de Bükreş'e geri döndü. 1933 yılında daha sonra Fransızca "Yoga: Essai sur les origines de la mystique Indienne" adıyla yayımlanacak olan doktora tezini verdi. Adından da anlaşılacağı gibi doktora tezi Yoga'nın farklı açılardan analizi niteliğindeydi. 1933'den 1939'a kadar Bükreş Üniversitesi'nde felsefe ve din tarihi konuları başta olmak üzere birçok farklı konuda ders verdi.
Savaş yıllarında İngiltere'de bulundu ve savaş sonunda Romanya Sovyet kontrolüne geçince Romanya'ya dönüşü imkânsızlaştı. Gençliğinde birçok aşırı sağcı eğitim görevlisiyle yakın ilişkileri olmuştu. 1945'de Paris'e geçti, konuk profesör olarak École des Hautes Études`de çalıştı. 1951'de en ünlü eserlerinden biri olan "Şamanizm" yayımlandı. 1956 yılında ise aldığı tekliflerden ötürü Paris'ten Amerika'ya geçti ve Chicago Üniversitesi'nde ders verdi. Daha sonra 1958 yılında Chicago Üniversitesi'nde Dinler Tarihi kürsüsünün başına geçti. 1961'de History of Religions dergisini kurdu. 22 Nisan 1986'daki ölümüne kadar Chicago Üniversitesi'nde çalışmaya devam etti ve birçok önemli eser kaleme aldı.
Bugün eserleri birçok farklı dile tercüme edilen Mircea Eliade, dinler tarihi konusunda gelmiş geçmiş en önemli akademisyenlerden biri olmuştur.